Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Âb-ı Hayat - 1379

Huzurpınarı ailesinin muhterem üyelerinin Cum'a gününü tebrik eder, müstecâb dualarınızı istirham ederiz efendim.

Allahü tealaya emanet olunuz efendim

ali zeki osmanağaoğlu


Enver abiler her zaman anlatırlardı ki; hocamızın hayatını üç kelime ile anlatmak mümkündür: okumak, okutmak ve tatbik etmek.

Hocamızdan bizzat işitmiştim; 7 yaşımdan beri okuyorum, hala okuyorum, okumadan duramıyorum.
Herzaman hocamızdan işitirdik, buyuruyorlardı ki; arkadaşlarımız belli zamanlarda, sık sık bir araya toplansınlar kitap okusunlar, kitap okumak şarttır..

Yani, mübarak hocamız ilm öğrenmek ve öğretmek üzerinde ısrarla dururlar, ilm öğrenmenin ehemmiyetini sık sık anlatırlardı. İlm öğrenmek kadın erkek herkese farzdır buyururlardı. Buyurmuşlardı ki; bir talebe ilm öğrenmek için evinden çıkınca, ilm öğreneceği yere varıncaya kadar melekler onun ayaklarının altına kanatlarını sererler, ya rabbi bu kulunu afv et diye dua ederler, bu kişiye pek çok sevab verilir. Ya öğretmek için giderse daha çok sevab verilir buyururlardı. Boş vakit geçirmenin, malayani ile uğraşmanın kötü olduğunu anlatırlardı. Allahü tealanın bir insanı sevmediğinin alameti, boş vakit geçirmek, lüzumsuz şeylerle uğraşmakdır derlerdi. Bir gün de kahvehanedeki boş oturan insanları görünce, bu insanların vakitlerini satın almak mümkün olsaydı, onların boş geçirdikleri vakitlerini satın alırdım buyurmuşlardı.

Velhasıl, okumak ve okutmak, öğrenmek ve öğretmek, mübarek hocamızın kendi hayatlarında muntazam tatbik ettikleri bir şey olduğu gibi, talebelerinin ve sevenlerin de bu şekilde olmasını isterlerdi. Yani "beşikten mezara kadar ilm öğreniniz" hadis-i şerifine tam uymuşlardı.

1993 senesinin Ağustos ayının beşinde, eczâneden dönerlerken, Yenibosna'da İhlâs Motoru ziyâret etmişlerdi. Hocamızın çok sevdiği, insanların kalbinde taht kurmuş, "Sakallı dede" olarak bilinen pek kıymetli babam (Muammer dede), Mübârek Hocamızı karşıladı. Binânın çeşidli bölümlerini gezdirip ma'lûmât verdikden sonra, bağçedeki çiçeklerin arasında bulunan havuzun kenârındaki sandalyelerde oturdular. İhlâs Motor çalışanları, bir gülistânda meşrûh çiçekleri koklayıp sevince gark olan bîçâreler gibiydi. Hocamızın mübârek ağzından inci dânesi gibi saçılan sözlerini dinlemekle mesrûr oluyorlardı.

- geçen haftanın devamı -

Hocamız buyurdular ki;

1929 senesinde dahâ onsekiz yaşında idim. Yedi sene devâmlı yanlarına gitdim. Ba'zan sabâh nemâzında giderdim, yatsıya kadar ayrılamazdım. Yemek vaktlerinde, Şâkir efendi ile haber gönderir, "Hilmi'yi çağırın." derdi. Masada tam karşısına otururdum. Abdülhakîm efendi hazretlerinin yanında dünyâyı unuturdum, yanından ayrılamazdım. Sohbetinden çıkınca dışarıdaki dünyâyı yeniden görüyor gibi olurdum. Ne tatlı günlerdi. Allah onların sevgisinden ayırmasın bizi. Zâten onlar bir insanı severse, o da Onları severmiş. Bizim ev Fâtih'de idi. Eyyûb Sultân'dan vapurla köprüye, köprüden tramvayla Fâtih'e gideceğim. Son vapuru beklerdim. Bakardım, son vapurun kalkmasına yarım sâat var. Beş-on dakîka dahâ oturayım, diye düşünürdüm, ayrılamazdım. Bir de bakardım, on dakîka var. Yokuş aşağı koşa koşa inerim, beş dakîkada giderim, diye düşünürdüm. Beş dakîka dahâ otursam kârdır, derdim. Bir de bakardım beş dakîka var, ne olursa olsun kalkmayacağım derdim. İskeleye gidince bakardım ki, vapur kalkalı yarım sâat, bir sâat olmuş. Yürüyerek Fâtih'e giderdim. Beş-on dakîka diyerek vapuru kaçırırdım. Başka vâsıta da yokdu. Gece yürüyerek giderdim. Mübârek, bana Arabcayı, Farscayı öğretdi. Her gidişimde Mevlânâ Hâlid efendimizin dîvânını okuturdu bendenize. Kelime kelime anlatırdı. Başından sonuna kadar hatm etdik.
 
Efendi hazretleri nereye gitse, ben de peşinden giderdim. Ba'zan herkes bağçedeyken, ben Efendi hazretlerinin dizinin dibinden ayrılmazdım. Efendi hazretlerinden hiç duymadığım şeyleri duyardım, defterime not eder, ezberlerdim. Efendi hazretlerine olan muhabbetim de benden değildi. Beni kendisi cezb ederdi. Ya'nî, cezbetmek de Efendi hazretlerindendi. Sanki elli sene sonrasını, bu günleri görmüş gibiydi.
 
Yemekde, nemâzda, istirâhatde, bir yere gitmekde, Efendi hazretlerinden hiç ayrılmazdım, her hareketine dikkat ederdim ve hep onu dinlerdim. Bir dakîkanın boş geçmemesi için çırpınır, her fırsatda yanına giderdim. Başka câmi'ilerdeki va'zlarına da giderdim.
 
Arabî ve Fârisî okutmadan evvel, ba'zı türkce kitâblardan ders verdi. Sonra Arabî ve Fârisî okutdu. Emsile, avâmil, simâ'ı masdarlarını, emâlî kasîdesini, Mevlânâ Hâlid dîvânını, Îsâgucî denilen mantık kitâbını ezberletdi. Bir şey öğretmediği bir gün olmamışdı. Bana, İmâm-ı Begavînin "Kazâ-kader" hakkındaki yazısının, Arabîden türkceye tercemesini yapdırdı. Gece evde yazdım, ertesi gün götürdüm. "Çok iyi, doğru terceme etmişsin. Hoşuma gitdi." buyurdu. (Bu terceme, Se'âdet-i Ebediyye kitâbının 412. sahîfesindedir.) Bir gün bağçede kanepede oturuyorduk, başını kaldırdı, "Beni dinleyen kazanır lâkin dinleyen yok." buyurdu. Sonra ilâve etdi; "Fekat sen dinlersin, değil mi?". Evet efendim dedim. Subay olduğum hâlde yüzüne bakamazdım. Hep önüme bakardım. Benim Efendi hazretlerinin yüzüne bakdığım vâki' değildir. Kalbi kırılır diye korkardım, üzülecek diye ödüm patlardı. Efendi hazretleri, mübârek, bizi çekdi kurtardı. Din ve dünyâ se'âdetini verdi.
 
Öyle ni'metler içerisindeyiz ki, dünyâ ve âhiret ni'metleri içinde yüzüyoruz. Hep bunlar Efendi hazretlerinin bereketidir. Bütün kazandıklarımız Abdülhakîm efendi hazretlerinin bereketi ile olmuşdur. Efendim, ben Hocamdan bir şey öğrendim, o da bana yetdi. Kimin sevilip kimin sevilmeyeceğini, doğru ve yanlışın nasıl ayrılacağını öğrendim. Âlim demek, iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı ayırabilen demekdir. Yoksa çok kitâb okuyan değildir. Allahü teâlâ âhiretde de huzûrlarından ayırmaz bizi inşâallah. Hadîs-i şerîf müjde veriyor. "El mer'ü mea men ehabbe". İnsan, dünyâda kimi severse, âhiretde onun yanında olacak. Biz de Onları seviyoruz. Bu sevgiyi de bize veren yine onlar. Sevgi yukarıdan aşağıya gelir. Onlar kendilerini sevdirdi. Biz sevmeyi de bilemezdik.
 
Se'âdet-i Ebediyye kitâbının 412. Sahîfesindeki, "Kazâ-kader" hakkındaki bilgi;
 
Büyük âlim imâm-ı Begavî buyuruyor ki: [Kazâ, kader bilgisi, Allahü teâlânın kullarından sakladığı sırlardan biridir. Bu bilgiyi, en yakın meleklere ve din sâhibi olan Peygamberlerine "aleyhimüsselâm" bile açmadı. Bu bilgi, büyük bir deryâdır. Kimsenin, bu denize dalması, kaderden konuşması câiz değildir. Şu kadar bilelim ki, Allahü teâlâ, insanları yaratıyor. Bir kısmı şakîdir. Cehennemde kalacakdır. Bir kısmı da sa'îddir. Cennete gidecekdir. Bir kimse, hazret-i Alî'den "radıyallahü anh" kaderi sordukda: (Karanlık bir yoldur. Bu yolda yürüme!) buyurdu. Tekrâr sorunca: (Derin bir denizdir.) buyurdu. Tekrâr sordu. Bu def'â: (Kader, Allahü teâlânın sırrıdır. Bu bilgiyi senden sakladı.) buyurdu.]

Fî emanillah

İSTATİSTİKLER

Bugün:659
Dün:1,977
Bu Ay:27,089
Toplam:13,494,534
Online Ziyaretçiler:5
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842