Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Âb-ı Hayat - 1393

Huzurpınarı ailesinin muhterem üyelerinin Cum'a gününü tebrik eder, müstecâb dualarınızı istirham ederiz efendim.

Allahü tealaya emanet olunuz efendim

ali zeki osmanağaoğlu


Mübarek Hocamız, hocasını, Abdülhakim efendi hazretlerini, o kadar çok severlerdi ki, her sohbetlerinde mutlaka hocasını anlatırlardı.Hatta Abdülhakim efendi hazretlerini anlatırlarken, öyle bir manevî hava oluşurdu ki, mübarek Hocamızın sohbetlerinde herkes yarım asır evvelki günleri Abdülhakim efendi hazretleri ile beraber yaşıyor gibi olurdu. Mübarek hocamız, sohbetlerinde her ne anlatsalar, dinleyenler, dünyadan çıkıp ahiret hayatı yaşıyor gibi zevk alırlardı. Onun için, bütün arkadaşlarımız, hocamızı bir an dahi olsa görebilmek, birkaç kelime nasihatlarını dinleyebilmek için çırpınırlardı. Hocamızı görebilmek için her işimizi terkeder, dünya aklımıza bile gelmezdi. Mübarek Hocamız, asırlarda ender bulunan büyük bir mürşid-i kâmil idi.
 
1993 senesinin Şubat ayının altısında (14 Şa'bân 1413) Berât kandili vesîlesiyle, Fâtih'deki se'âdethânelerine, kandil ziyâreti için gitdiğimizde, huzûrlarıyla şereflenme se'âdetine kavuşmuşduk. Mübârek Hocamız o gün buyurdular ki;

- geçen haftanın devamı -

Bir müjde de, dahâ önce almışdım. 1932'de eczâcı subayı çıkdım. Yıldızları takdım, sırmalı elbise giydim. (Sırmalı elbise vardı o zemân, şimdi yok. Sırma ve yıldızlar yakaya takılırdı, şimdi sâdece omuza takılıyor.) Yıldızlar sırmanın üzerindeydi. Yeni elbiseleri giydim, doğru Efendi hazretlerine gitdim. Yirmibir yaşındaydım o zemân. Gitdim bakdım câmi'inin önünde oturuyor. Yanına oturdum. Hiç sesini çıkarmadı mübârek. Hasır bir koltukda oturuyordu, ben de yere oturdum. Kimse yokdu başka. Câmi'inin sofasında sâdece Efendi hazretlerine hizmet eden Şâkir efendi vardı. Şâkir efendi kim biliyor musunuz? Efendi hazretleri Van'dan İstanbul'a hicret ederken çok sıkıntı çekmişler. 1919'da, birinci cihân harbinin sonlarında, Ermeniler birçok müslimânları kesmişler. Ermeniler, Ruslardan aldığı silâhlarla müslimân köylerini basmışlar. O zemân Efendi hazretleri, yüzelli kişilik kâfilesini alarak hicret için yola çıkıyor. Evvelâ Irâk'a, Mûsul'a, Mûsul'dan Adana'ya, Adana'dan Eskişehir'e, Eskişehir'den de İstanbul'a geliyor mübârek. İstanbul'a gelene kadar otuz kişi kalmışlar. Yaya olarak, aç susuz, para yok… Ne sıkıntı çekmişler… Efendi hazretleri İstanbul'a gelirken Eskişehir'de de kalmış. Abdülhakîm askerdeyken, Eskişehir'e gitdim. Eskişehir'de bir câmi'iye gitdim (Kurşunlu câmi'ine). Yaşlı birisine sordum. Abdülhakîm efendi hazretleri bu câmi'iye de geldi mi dedim. "Bu câmi'ide kaldı. İşte şu odalarda kalıyorlardı. Hattâ oğlu Enver vardı. Burada vefât etdi. Cenâzeyi kaldıracak paraları da yokdu. Sabâhleyin cemâ'at gelsin de, cenâzeyi kaldırsın diye sabâha kadar oğlunun başında bekledi. Çok sıkıntılar çekdi. Hiçbir baba, onun yapdığını yapamaz." dedi. O zemân Ermeniler çok müslümân kesmişler. Oğlu Mekkî efendi anlatırdı; "Hicret ederken gencecik kadınlar, çocuklar yürüyorlar. Dinlenmek yok, arkadan Ermeniler kovalıyor. Kadınlar, çocuklarını taşıyamaz hâle gelip, bir ağaç altına bırakıp yoluna öyle devâm edermiş. Kadınların elinde, kucağında, karnında, yedi-sekiz dâne çocukları var. Eşyâ da var. Yorulunca eşyâları atıyorlar. Çocuklarını da taşıyamaz duruma gelince, arkadan gelen dahâ güçlü birileri alsın diye ba'zı çocuklarını ağaç altına mecbûren bırakırlarmış. Bırakmazlarsa zâten kendileri ve diğer çocukları da ölecek. Hep böyle ağaçların altında, kundakda veyâ bir iki yaşında yatan çocuklar görürdük. Anaları çocuğunu kucağında taşımış fekat oraya gelinceye kadar yorulmuş. Çocuğu taşıyacak hâli kalmamış. Çocuğu götürse kendisi düşüp bayılacak. Mecbûr oluyor, böyle ağacın altında bırakıyor." Önceki gidenlerden birinin ağaç altına bırakdığı bir çocuğu Efendi hazretleri bulmuş, acımış yanına almış, İstanbul'a getirmişler. İşte o çocuk Şâkir efendi. O Şâkir efendi, Efendi hazretlerine hizmet ederdi. 1932'de onbeş yaşındaydı. Ben Efendi hazretlerinin yanında, yeni subay elbiselerimle otururken, Şâkir efendi kapıyı açdı, yanımıza geldi. Dahâ beni öyle görünce "Ooo, Hilmi abi sen subay mı oldun, aman da subay elbisesi ne kadar yakışmış sana." dedi. Bu sefer de döndü Efendi hazretlerine, "Efendim baksanıza Hilmi abi, sırmalı yıldızları takmış, ne güzel de yakışmış değil mi efendim?" dedi. Efendi hiç cevâb vermedi. "Efendim bir kere baksanıza Hilmi abiye ne olmuş!" dedi. Efendi ona döndü; "Sen Hilmi'nin yıldızlarını yeni mi görüyorsun, Hilmi yıldızlarını üç sene evvel takdı." dedi. Hakîkaten ben Efendi hazretlerini onsekiz yaşında, üç sene evvel tanımışdım. Aman ne hoşuma gitdi. Demek ki Efendi hazretlerini görmek, hakîkî yıldızı takmakmış (kabûl edilmekmiş). Bu benim için en büyük müjde oldu. Hem, "O yıldızları onsekiz yaşında takdı." dedi, hem de bizim hanıma "Sen benim gelinimsin." dedi. Bu iki müjde bana yeter.

Efendi hazretleri bana yazdığı bir mektûbda "Sevilen" kelimesinin başına "Pek çok" koymuş, "Pek çok sevilen" olmuş. Sevilen deseydi bile kâfîydi, ne büyük müjde. Kalbinden gelmese bunları yazmazdı. Bunlar mübâreğin kalbinden geliyor.
 
Büyükler buyuruyor ki "İnde zikrissâlihîn tenzilürrahme". Allahü teâlânın sevdiği kullarının ismi söylenince oraya rahmet yağar. Efendi hazretlerinin ismini, rahmet yağsın diye söyledim.

Fî emanillah

Cânân elinden gelmişim, fânî mekânı neylerim,
Ol mülke meylim salmışım, ben bu cihânı neylerim.
Hep i'tibârım atmışım, âşıklığa el katmışım,
Ben nefsi dosta satmışım, bu düşmanı neylerim.
 
Aşkı tabîbim kılmışım, derdinde derman bulmuşum,
Abdülhakîmi görmüşüm, yünâniyânı neylerim.
Ma'rifet tadın almışım, fenâ tahtına varmışım,
Mahfice sultân olmuşum, dünyâ varlığı neylerim.
 
Herne gelirse yahşîdir, zirâ o dostun bahşidir,
Çün cümle onun işidir, ben bed gümânı neylerim.
Gerçi zemân devrân ile, pîr etdi cismim şân ile,
Gönlüm civândır cân ile, pir-ü civânı neylerim.
 
Yâri bana bes görmüşüm, ağyârı dilden sürmüşüm,
Ünsile tenhâ durmuşum, ben ins-ü cânı neylerim.
Dilden dile bin tercümân, varken ne söyler bu lisân,
Çün cân-ü dildir hem zebân, nutk-u beyânı neylerim.
 
Şimdi! cemî'i halkdan, müstağniyim billâhi ben,
Hallâk-ı âlem var iken, halk-ı zemânı neylerim?

İSTATİSTİKLER

Bugün:830
Dün:1,549
Bu Ay:23,742
Toplam:13,491,187
Online Ziyaretçiler:2
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842