Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Şiirlerle Menkibeler

ABDULLAH-I ENSÂRİ (Rahmetullahi Aleyh) İnsan Eşrefi Mahlûkat
ABDULLAH-I ENSÂRİ (Rahmetullahi Aleyh) İş Kalbdedir
ABDULLAH-I ENSÂRİ (Rahmetullahi Aleyh) Kurtulmanın Tek Çaresi
ABDULLAH-I ENSÂRİ (Rahmetullahi Aleyh) Seversen Sevilirsin
ABDULLAH-I ENSÂRİ (Rahmetullahi Aleyh) Veren Aziz Olur
AHMET BİN EBÜ'L HAVÂRÎ (Rahmetullahi Aleyh) Biz İhsâna Kavuştuk
AHMET BİN EBÜ'L HAVÂRÎ (Rahmetullahi Aleyh) Haram Ateş Gibidir
AHMET BİN EBÜ'L HAVÂRÎ (Rahmetullahi Aleyh) Müslüman Olmak İçin
AHMET MEKKÎ EFENDİ (Rahmetullahi Aleyh) Nefsi kırmak için
Evliya-ı kiramdan, âlim ve büyük bir zat.
Yılmadan insanlara ederdi hep nasihat.

Bir gün de buyurdu ki: (Ey Müslümanlar, şu an,
Nefs-i emmaresidir insana büyük düşman. 

İslam’ın her emrinde, bu nefsi kırmak vardır.
İslam’a uyulursa, o da payını alır.

İstişare eyle ki, bu, nefsi kırar iyi.
Zira nefis, istemez istişare etmeyi.

Eğer yolda giderken, rastlarsan bir mümine,
Önce sen selam ver ki, kırılsın nefsin yine.

Müsafeha edecek olursan yine eğer,
Önce sen el uzat ki, bu dahi nefsi ezer.

Kırıldığın kimseden, önce sen özür dile.
Ki, yine senin nefsin kırılsın böylelikle.

Öfkelenme, halim ol, çok çalış, olma tembel.
Bunların herbiri de, nefsi kırar mükemmel.

Nefsin, bizi en fazla kandırdığı husus da,
Bize hep, (sen haklısın) dedirtir her hususta.

Lakin Resulullahın tavsiyesi bu değil.
Bize, Onun ahlakı olmalı rehber, delil.

Zira o buyurur ki: (Eğer iki Müslüman,
Herhangi ihtilafa düşerlerse bir zaman,

Hangisi, diğerinden özür dilerse önce,
O kimseye, yüksek bir köşk verilir ölünce.

Bunun, mahşer yerinde kefili, benim bizzat.
Köşkün anahtarını, istesin benden o zat.)

Bir gün de buyurdu ki: (Kardeşlerim bu kibir,
Bilin ki, insanların büyük felaketidir.

İki ziynet vardır ki, süsler insanları hep.
Onun biri (tevazu), diğeri (hayâ, edep).

Mevki ve selahiyet, mal çokluğu, zenginlik,
Kabiliyetli olmak, güzellik ve zekilik,

Faikiyet sağlayan bütün bu şeyler de hep,
Felakettir insana, olursa kibre sebep.

Bundan kurtulmanın da çaresi, tevazudur.
Bu da, kulun kendini (hiç) bilmesiyle olur.

Zira kibirlenecek neyin var ki ey insan?
Gece gündüz Rabbine edersin günah, isyan.

Bir damla sudur aslın, ölürsün bugün yarın.
Sayılmayacak kadar, çoktur hem de günahın.

Kendine gel, adam ol, olsan dahi paşa, bey.
Teneşir tahtasında bitecek yarın her şey.

Bugünkü havaların, yarın sona erecek.
Ölüme hazırlan ki, çetin günler gelecek.

Bakmayın şimdi dimdik, ayaktayız, yürürüz.
Yakında, musallada yatarız, hem de dümdüz.

Bir gün Resul-i ekrem, uğrayıp kabristana,
Ağlayınca, eshabı sordular bunu Ona.

Buyurdular ki: (Ölüm, dehşetli bir iş elbet.
Buna hazırlanın ki, başa gelir akıbet.)
HAZRET-İ ÖMER (Radıyallahü Anh) DÜŞMANIM NEFSİMDİR !
Bir gün Hazret-i Ömer, evinde otururken,
Dediler: (Elçi geldi, şimdi Bizans ilinden.)
 
İçeri girmesine, verildi ona izin.
Girdi elçi içeri, bir husûsu arz için.
 
Bizans imparatoru, bu elçisiyle meğer,
Göndermiş Halîfeye, bir garip hediyeler.
 
İlki, bir “Doğan kuşu”, ikincisi, bir “Köpek”.
Ve bir şişe dolusu “Zehir” ki, şiddetli pek.
 
Arz etti Halîfeye işbu hediyeleri.
Ve anlattı tek be tek, ne ise hünerleri.
 
Dedi: (Bu “Doğan kuşu”, avcıdır ki pek yaman,
Olmadı bugüne dek, pençesinden kurtulan.
 
Bu “Tazı köpeği” de, kaçırmaz bir avını.
Görmedik bunca zaman, elinden kurtulanı.
 
Bu “Zehir”e gelince, pek fazla te'sîrlidir.
Zerresi, bir insanı öldürmeye kâfidir.
 
Varsa bir düşmanınız, halkınızın içinde,
Ondan kurtulursunuz, bu zehir sayesinde.)
 
Dinledi o elçiyi, o gün Hazret-i Ömer.
Lâkin bu sözlerine, vermedi hiçbir değer.
 
Buyurdu ki: (Ey kişi, bir şey diyeyim sana.
Methettiğin bu kuştan, fayda gelmez insana.)
 
Çözdürüp bağlarını, sonra o kuşcağızın,
Onun gözü önünde, salıverdi ansızın.
 
Sonra da buyurdu ki: (Bu köpek de lüzûmsuz.
Zincire bağlamışsın, bak hayvan çok huzûrsuz.)
 
Emir verip, çözdürdü onu dahî ânında.
Saldı sonra dışarı, o elçinin yanında.
 
Sonra, aldı eline o “zehir şişesi”ni.
O anda, korku sardı Bizans’ın elçisini.
 
Buyurdu ki: (Ey kişi, dedin ki biraz önce:
“Zerresi, bir insanı öldürüyor hemence.”
 
Bunu, düşmana karşı tavsiye ediyorsun. 
"Onlardan, bu zehirle kurtulursun" diyorsun.

 
Lâkin yoktur halkımdan bir kimse, bana düşman.
Tek düşmanım vardır ki, nefsimdir o da şu an.)
 
Elçi, merak içinde süzerken kendisini,
Yaklaştırdı ağzına, o "zehir şişesi"ni.
 
Peşinden, “Besmele”yi okuyup ihlâs ile,
İçti bütün zehiri, kalmadı biraz bile.
 
Elçi bunu görünce, dehşete düştü birden.
Kaybetti kendisini, o anda hayretinden.
 
Ayılıp, Halîfeyi sapa sağlam görünce,
Kalbi, "islâmiyyet"e meyletmişti iyice.
 
Kapandı Halîfenin, nûrlu ayaklarına.
Şehâdeti getirip, derhâl geldi îmâna.
 
Gitmedi ondan sonra Bizans’a tekrâr geri.
“İslâma hizmet” ile, geçti kalan günleri.
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Amelsiz İlim
 “İmâm-ı Gazâlî”nin talebesinden bir zât,
Mektup yazıp, İmâm’dan istedi bir nasîhat.
 
O dahî cevap yazıp, buyurdu ki: “Evlâdım!
Sana, sonsuz seâdet ihsân etsin Allahım.
 
Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Bir insan,
Dünyâ ve âhiret'e fâidesi olmıyan,
 
Şeylerle uğraşırsa, bu, vakti öldürmektir.
Bu da, "Allah o kulu hiç sevmiyor" demektir.”
 
Ve yine buyurdu ki: “Îmân eden bir kimse,
Bir saatlik vaktini "günâh"ta geçirirse,
 
Bunun için, ne kadar üzülse yeri vardır.
Çünkü af olunmazsa, "azâb"a yakalanır.”
 
Oğlum, kolay ise de, nasîhat, öğüt vermek,
Lâkin nefse zor gelir, dinleyip kabûl etmek.
 
Hele dünyâ zevkleri ardınca koşanlara,
Nasîhat acı gelip, hiç bakmazlar bunlara.
 
Oğlum, kurtulmak için âhiret'te, en evvel,
Emir ve yasakları bilmelidir mükemmel.
 
Sonra da, buna göre amel eylemelidir.
Zîrâ amelsiz ilim, insana zarar verir.
 
Çünkü mahşer yerinde, bu ilim sâhipleri,
Bilmiyordum” dese de, geçmez bu özürleri.
 
Cüneyd-i Bağdâdî’yi, biri görüp rüyâda,
Sordu: “Sizin hâliniz nice oldu burada?”
 
Buyurdu: “Tasavvufta edindiğim bilgiler,
Keşf ve kerâmetlerim, hebâ olup gittiler.
 
Yalnız bir gece vakti, kıldığım iki rekât,
Namâzım var idi ki, o bana etti imdât.”
 
Oğlum, insan, çok ıssız bir dağda ilerlerken,
Karşısına, yırtıcı bir "arslan" çıksa birden,
 
Yanındaki silâhı kullanamazsa eğer,
O arslandan kurtuluş olur mu hiç müyesser?
 
Ve yâhut da bir kişi, "hasta" olsa faraza,
Teşhîsini öğrenip, ilâcını da alsa,
 
İlâç, o hastalığa gelse de gâyet iyi,
Onu kullanmadıkça yapar mı tedâvîyi?
 
Bunun gibi bir insan, her ilmi, ince ince,
Bilse de, fayda görmez amel eylemeyince.
 
Îmân”, kalben inanmak olsa da her ne kadar,
Fakat ibâdetlerle cilâlanır ve parlar.
 
Hattâ îmân, bir “Mum”a benzetilirse eğer,
Cam fener” gibidirler etrâfında ameller.
 
Nasıl çabuk sönerse, mum, feneri olmadan,
Îmân da çabuk söner, ibâdet yapılmadan.
 
İbâdet yapmak dahî, gerektirir “İhlâs”ı.
İhlâssız amellerin, olmaz kula faydası.
 
İyi bir iş yaparken, bir kimse görse eğer,
"Sevinç" hâsıl olursa, bu, ihlâsı zedeler.
 
Çünkü amel, yapılır, sâdece “Allah için”.
Bu ihlâs olmadıkça, kurtulamaz ins ve cin.
 
İlim, amel, ihlâsı edinse de bir insan,
Cennete girmek için, gerekir yine “İhsân” .
 
Hiçbir kimse, Cennete giremez ameliyle.
Ancak girebilirler “İhsân-ı ilâhî”yle.
 
Fakat Hak teâlânın ihsânına kavuşmak,
Onun emirlerini yapmakla olur ancak.
 
Kim ihlâsla yaparsa Rabbine ibâdeti,
Elbette vâsıl olur ona Hakk’ın rahmeti.
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Beni Yavaş Götürün
Hazret-i Âişe”den “radıyallahü anhâ”,
Nakledilir: Evimde idim ki tek ve tenhâ,
 
İçeri, Resûlullah teşrîf etti bir yerden.
Saygı için, ayağa kalkıyordum ki hemen,
 
Kalkma!” deyip, oturdu gelip yanıbaşıma.
Sonra, koyup uyudu başını kucağıma.
 
Sakal-ı şerîfinde saydım tam “Dokuz” adet,
Beyazlanmış kıl vardı, mahzûn oldum be gâyet.
 
Düşündüm ki: “Dünyâ'dan giderse benden önce,
Ümmeti, Peygambersiz kalacaktır böylece.”
 
Ağlayıp, gözlerimden boşandı yaşlar o gün.
Düştü bir damlası da, nûr yüzüne Resûl'ün.
 
O zaman Resûlullah uyanarak uykudan,
Buyurdu: “Yâ Âişe, nedir seni ağlatan?”
 
Arz ettim düşüncemi, buyurdu: “Yâ Âişe!
Hangi hal şiddetlidir ölü olan kişiye?”
 
Dedim ki: “Hânesinden götürüldüğü hâli,
Çok üzüntülü olup, ağlar bütün iyâli.”
 
Buyurdu: “Yâ Âişe, doğru, bu çok çetindir.
Bundan daha şiddetli acabâ hangisidir?”
 
Dedim: “Kabre konup da, üzeri örtülünce,
Ameliyle başbaşa kalır, herkes gidince.”
 
Buyurdu: “Yâ Âişe, doğrudur söylediğin.
Bundan daha şiddetli ne vardır meyyit için?”
 
Sükût edip, edeble arz ettim ki hem dahî:
“Allah ve Resûlullah bilirler daha iyi.”
 
Buyurdu: “Yâ Âişe, daha da zoru vardır.
Gâsilin yıkamaya başladığı zamandır.
 
Parmağından, yüzüğü çıkarıp, başlar işe.
Elbisesi, rütbesi, çıkarır ne var ise.
 
O zaman “çıplak” görüp, ruh kendi bedenini,
Bir üzüntü, pişmânlık kaplar hemen kendini.
 
O kederli hâliyle eder ki öyle feryât,
İnsan ve cinden gayri işitir her mahlûkât.
 
Bu çıplak hâli, ona, gelir ki öyle acı,
Başucuna gelir ve der ki: “Ey yıkayıcı!
 
Yavaş tut bedenimi, zîrâ çok çekti zahmet.
Dikkat et de, çekmesin daha fazla eziyyet.”
 
Teneşire gelince, der ki: “Ricam var benim.
Suyu sıcak etme ki, incinmesin bedenim.”
 
Kefene sarılırken, nidâ eder bir daha.
Der ki: “Yakınlarımı göreyim son bir defâ.
 
Beni bu halde görüp, hiç feryât etmesinler.
Onlar da, çünkü yarın ölürler birer birer.”
 
Musallâya gelince, seslenir: “Ey iyâlim!
Bakın, ibret alın ki, böyledir işte hâlim.
 
Ayrılık günü yoktur bunun gibi dünyâ'da.
Elvedâ, kıyâmette görüşürüz bir daha.”
 
Namâzı kılınıp da, omuzlarda giderken,
Der ki: “Yavaş götürün, incinirim yoksa ben.”
 
Kabirde seslenir ki: “Ey dostlarım, şimdi siz,
Beni, bu ıssız yerde bırakıp gidersiniz.
 
Başbaşa kalırım ki mezarda amelimle,
Olmaz hiç ilgilenen bu kabirde benimle.”
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Can Verme Acısı
İmâm-ı Gazâlî'nin, “İhyâ-yı ulûm”unda,
Şöyle buyurmaktadır “Can verme” husûsunda:
 
Can verme'nin acısı öyle şiddetlidir ki,
Başka bütün acılar, ona göre nedir ki?
 
Bir kimsenin önünde, yalnız bu olsa şâyet,
Dünyâ'da hiçbir şeyden alamaz tad ve lezzet.
 
Bir kimse düşünse ki, çok zâlim, gaddâr biri,
Her an için, evinden girebilir içeri.
 
Hattâ vurup bir şeyle, kendisini öldürür.
O kimse, her an için ancak bunu düşünür.
 
Ve aslâ bu korkuyla yatamaz, uyuyamaz.
Yediği yemekten de hiçbir lezzet alamaz.
 
Hattâ yemek yiyemez, bunun düşüncesinden.
Yatıp uyuyamaz da, “Ölüm” endîşesinden.
 
Ölüm de, her an için gelebilir herkese.
Hattâ ecel, herşeyden yakındır daha bize.
 
Ayrıca can vermenin öyledir ki şiddeti,
Yoktur onun yanında, başka şeyin kıymeti.
 
Yetmiş "Kılıç darbesi” vurulsa da birine,
Can verme acısının yanında “Hiç”tir yine.
 
Susuyor görünse de, can çekişen bir insan,
Tükendiği içindir tâkati o acıdan.
 
Çünkü o şiddet ile, çekilir el ve ayak.
Bunun ne olduğunu, tadanlar bilir ancak.
 
Resûlullah, gitmişti bir hastanın yanına.
Gördü ki, onun rûhu dayanmış boğazına.
 
Buyurdu: “Ben bilirim, bunun ne olduğunu.
Damarları içinden çekiyorlar rûhunu.”
 
Hazret-i Alî dahî buyurdu ayriyeten:
“Bana, kılıç darbesi kolaydır can vermekten.”
 
Peygamberlerden biri, bir gün bir kabristanda,
Gelip durdu, herhangi bir mezarın yanında.
 
Allahü teâlâya yalvardı ki o vakit:
“Yâ Rabbî, bu mevtâya hayat ver, onu dirilt!”
 
Onun bu duâsıyle, dirilip kalktı hemen.
Dedi: “Buyur efendim, emriniz nedir benden?”
 
Ona, “Ölüm” hakkında sorunca o Peygamber,
Dedi: “Bu büyük işten, vereyim sana haber.
 
Öleli, elli sene olduğu halde bu gün,
Hâlâ unutamadım acısını ölüm'ün.”
 
Mü’min, ameli ile bâzı derecelere,
Kavuşsa da, eremez daha da yücelere.
 
Lâkin “Can acısı”nı çekince o an insan,
O yüksek dereceler, edilir ona ihsân.
 
Bir kâfir de, dünyâ'da yaptıysa bir iyilik,
Ona da, bu acıdan verilir bir hafiflik.
 
Onun karşılığını, dünyâ'da almış olur.
Âhiret'te rahmetten, onlara zerre yoktur.
 
Teslim eylediğinde “Mûsâ Nebî” rûhunu,
Sordu Allah, acının ne miktar olduğunu.
 
Dedi: “Sanki içimde, bir dikenli çalı var.
Onu tutup, ağzımdan kuvvetle çekiyorlar.
 
Çalının her dikeni, takılmış bir yerlere,
Çektikçe, o yerleri ediyor pâre pâre.”
 
Îsâ Peygamber ise buyurdu ki bir zaman:
“Bana duâ edin de, can vermem olsun âsân.”
 
Resûl-i ekrem dahî duâ etti ki şöyle:
“Yâ Rabbî, can vermeği bana da kolay eyle.”
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Çok Yaşamak Arzusu
İmâm-ı Gazâlî” ki, âlim ve velî bir zât.
“Dünyâ hırsı” hakkında şöyle eder nasîhat:
 
Çok yaşamak hırsının sebepleri ikidir.
Biri “Dünyâ sevgisi”, öteki “Câhillik”tir.
 
Birinci şöyledir ki, kim severse "dünyâ"yı,
Bu sevgiden ötürü, istemez ayrılmayı.
 
Ölüp ayrılanları görünce de, bu sefer,
Hiç sevimli bulmayıp, "ölüm"den nefret eder.
 
Uzaklaştırmak ister ölüm'ü kendisinden.
Hatırlamak istemez, silmek ister zihninden.
 
Onu unutmak için, dalar yeme içmeye.
Verir hem kendisini oyun ve eğlenceye.
 
İster ki, bu dünyâ'da çok uzun yaşıyayım.
Didinip fazla para, fazla eşyâ yığayım.
 
Hep bunları düşünür, hep buna kafa yorar.
Dünyâlık ne görürse, elde etmek arzular.
 
Hatırına gelse de “âhiret” arada bir,
Der ki: “Daha vakit var, o, sonra olabilir.”
 
Yaşı ilerledikçe, der ki o bu sefer de:
“Sabret, âhiret için çalışırsın ilerde.”
 
Az daha yaşlanınca, der ki: “Henüz çok erken.
Şu işlerimi dahî bitireyim ölmeden.
 
Çocuklarımı dahî iş sâhibi yapayım.
Ve onları, kimseye muhtâç bırakmıyayım.
 
Şu dünyâ işlerine vereyim de nihâyet,
Daha sonra oturup, yaparım hep ibâdet.”
 
Onları da yapınca, der ki: “Kaldı bir işim.
Onu da yapayım da, rahat etsin şu içim.
 
Sonra ben yığamazsam yeterince mal, servet,
Yaptığım ibâdetten, alamam tad ve lezzet.”
 
Bitirmeye bakarken lâkin o bu işleri,
Bitenlerin yerine, eklenir yenileri.
 
Âhiret işlerini tehir eder durmadan.
Lâkin hiç kurtulamaz, düştüğü bu bataktan.
 
Yarın, öbürgün derken, nihâyet “Ölüm” gelir.
Hasret ve üzüntüyle ayrılıp gidiverir.
 
Ekseri dolduranlar Cehennemin içini,
Bu tehir edenlerdir hep âhiret işini.
 
Nitekim Resûlullah buyurdu ki: “Ey insan!
“Her neyi seversen sev, ayrılacaksın ondan”.
 
Çok yaşamak arzusu, "Câhillik"ten de gelir.
İlmi olmadığından, gençliğine güvenir.
 
Bilmez ki bu ölenler, değil sırf ihtiyarlar.
Çocukken ve genç yaşta ölen nice insan var.
 
Çünkü ecel, tanımaz "genc"i ve "ihtiyar"ı.
Hattâ genç ölenlerin daha çoktur miktârı.
 
Sonra o zanneder ki, ölmeden daha önce,
Bir hastalık gelir de vefât eder öylece.
 
Halbuki niceleri vardır ki ölenlerden,
Âniden ölmüşlerdir, bir hastalık gelmeden.
 
Nitekim bir çokları otururken, ayakta,
Yürürken, yemek yerken ölüyor kimi hattâ.
 
Hastalık gelse dahî, ânî gelir o da hep.
Bunları görmemeye, “Câhillik”tir tek sebep.
 
O halde "ölüm" her an, herkese gelebilir.
Âhiret işlerini etmemeli hiç tehir.
 
Güneş” gibi, dâima tutmalı göz önünde.
Böyle yapan, kurtulur yarın mahşer gününde.
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Dört Çeşit Hatırlamak
“Ölüm'ü hatırlamak”, esâsen dört kısımdır.
Birincisi, “Gâfil”in ölüm'ü anmasıdır.
 
O, hatırlasa bile ölüm'ü zaman zaman,
Alamaz kendisini "Dünyâ'ya sarılmak"tan.
 
Hattâ hatırladıkça, sarılır daha fazla.
Ayrılığı düşünüp, ölüm'ü sevmez aslâ.
 
Bu yüzden kötü bilip, zemmeder ölüm'ü hep.
Der ki: “Bu, başımıza ne zaman gelir acep?
 
Yazık ki, ben de bir gün ölüp ayrılacağım.
O zaman ne olacak evim, barkım, ocağım?
 
Arzu ve emellerim, hep yarıda kalacak.
Benim kazandığımı, vârislerim alacak.”
 
Ölüm'ü düşündükçe, keder çöker içine.
Ve düşer bu dünyâ'dan ayrılık ateşine.
 
Gâfillerin, ölüm'ü bu türlü anmaları,
Daha uzaklaştırır Rablerinden onları.
 
İkinci kısım ise, “Tövbe eden bir kul”dur.
Ölüm'ü hatırlayıp, pişmânlığı çok olur.
 
Yaptığı günâhlara üzülüp, olur nâdim.
Der ki: “Bu günâhlarla ne olur benim hâlim?”
 
Kaçırdığı fırsatı çalışır telâfîye.
Çok ister kavuşmayı gufrân-ı ilâhîye.
 
O, kötü bilmese de, ölüm'ü onlar gibi,
Erken gelmesini de istemez tabii ki.
 
Çünkü hazır değildir ölüm için o daha.
İstemez o hâliyle, vâsıl olsun Allaha.
 
Her ne kadar ölmeyi istemese de erken,
Lâkin olmaz zararı, bu hâlis niyetinden.
 
Çünkü arzu eder ki, baksın hazırlığına.
Öyle çıksın mahşerde, Rabbinin huzûruna.
 
Üçüncü kısım ise, “Ârif” ve “Velîler”dir.
Bunlar istemezler ki, eceli etsin tehir.
 
Çünkü onlar, âşıktır Allahü teâlâya.
Can atarlar ölüp de Rablerine varmaya.
 
Ölüm'ü, yâdlarından çıkarmazlar bunlar hiç.
Çünkü ölüm'le gelir bunlara “Büyük sevinç”.
 
Kavuşmaktan başkaca olmaz bir gâyeleri.
Bundan ileri gelir ölmek istemeleri.
 
Bunlar, yalnız "Ölüm"le bulurlar huzûr, rahat.
Çünkü ancak ölüm'le mümkün olur bu vuslat.
 
Zâten "Ölüm", köprüdür, dünyâ'dan âhiret'e.
Bunlar da ölüm ile kavuşurlar rahmete.
 
Bunların da üstünde bir derece vardır ki,
Onlar da düşünürler ölüm'ü, şu farkla ki,
 
Ölüm'ün gelmesinde, bu çok yüksek zevâtın,
Yoktur bir fikirleri, geç olmuş, ya da yakın.
 
Hakk’a bırakmışlardır, onlar her hâdiseyi.
O, ne takdîr ederse, beğenirler o şeyi.
 
Kendi arzularından ileri geçmişlerdir.
Murâd-ı ilâhîyi, murâd edinmişlerdir.
 
Rızâ derecesi”ne varmışlardır ki onlar,
Kalmamıştır onlarda şu veyâ bu arzular.
 
Takdîr-i ilâhîye eğmişlerdir tam boyun.
O, ne takdîr ederse,  derler ki: “Budur uygun”.
 
Ölüm” ile “Hayât”ın, onlarca farkı yoktur.
Ancak böyle bulurlar onlar rahat ve huzûr.
 
Öyle dalmışlardır ki aşkullaha bu kullar,
Onları, başka şeyler etmez pek alâkadar.
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:342
Dün:1,106
Bu Ay:26,821
Toplam:13,581,622
Online Ziyaretçiler:4
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842