Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Şiirlerle Menkibeler

İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) DÜNYÂ NEDİR?
"İmâm-ı Rabbânî" ki, büyük bir evliyâdır.
Hasta olan kalplere, her sözü bir devâdır.
 
Buyurdu ki: (Ey oğlum, çok alçaktır bu nefis.
Mahlûkların içinde, yoktur ondan daha pis.
 
Nefsin arzularını terk edenler, pâk olur.
Dünyâ ve âhiret'te, bulur rahat ve huzûr.
 
"Haram" olan bir şeyi terk ederse bir insan,
Ondan daha iyisi, edilir ona ihsân.
 
Kim anlıyabilirse, "Dünyâ"nın içyüzünü,
Dert etmez kendisine, onun üzüntüsünü.
 
Bu dünyâ'yı anlıyan, ondan iyi sakınır.
Dünyâ'dan sakınan da, nefsini iyi tanır.
 
"Nefs"ini tam tanıyan, kolay tanır Rabbini.
Böyle kul, iyi bilir hudûdunu, haddini.
 
"Dünyâ"dan yüz çevirip, kim dönerse Rabbine,
Dünyâ, hizmetçi olur ona bunun aksine.
 
Dünyâ, âşıklarına verir mihnet, eziyet.
Yüz çevirene ise, verir bol türlü nîmet.
 
Ölüm'den önce olan her şeye “Dünyâ” denir.
Bu şeyler, günâh olup, hep felâket getirir.
 
Lâkin öldükten sonra fâidesi olanlar,
"Âhiret"ten sayılıp, hiç dünyâ olmaz onlar.
 
Çünkü âhiret için, tarladır sanki dünyâ.
Hep faydalı tohumlar ekmelidir oraya.
 
Her ne ki, yaramazsa bir işe âhiret'te,
Ona, “Dünyâ” denir ki, zararlıdır elbette.
 
Bütün günâhlar ile, mubahın ziyâdesi,
Bu târif mûcibince "Dünyâ"dır hemen hepsi.
 
Ne ki, dîne muvâfık kullanılırsa eğer,
Dünyâ ve âhiret'te çok fâide verirler.
 
"Mal", iyi de değildir, kötü dahî değildir.
İyilik ve kötülük, onu sarf edendedir.
 
Allahü teâlânın hoş görüp, beğendiği,
Bir yerde harcanan mal, elbette olur iyi.
 
Günâh olan bir yerde kullanılırsa şâyet,
Bu sefer olur o mal, bir sebeb-i felâket.
 
Kim kendini dünyâ'ya kaptırırsa bir kere,
Şu kimseye benzer ki, çıkmıştır bir sefere.
 
Berâberce gittiği kâfilede olanlar,
Sağa sola bakmayıp, durmadan yol alırlar.
 
O ise, hayvanının otuyla, palanıyle,
Süsü ile uğraşıp, geri kalır hâliyle.
 
Kâfile yol alırken, o, oyalanır durur.
Çölde, yalnız başına kalır ve helâk olur.
 
İnsan dahî, ne için dünyâ'ya geldiğini,
Unutup, bu fânîye kaptırırsa kendini,
 
Dünyâ'nın bu yalancı zevklerine aldanır.
Ebedî seâdetten uzak ve mahrum kalır.
 
İşte “Dünyâ sevgisi”, zararlıdır insana.
Çünkü çok mâni olur, ölüm hazırlığına.
 
Kalp, onu düşünmekle, unutur âhiret'i.
Beden, ona dalarak bırakır ibâdeti.
 
"Dünyâ" ile "Âhiret", birbirinin tersidir.
Birini râzı etsen, ötekisi gücenir.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) DÜNYÂ, GÖLGE GİBİDİR
Büyük âlim "İmâm-ı Rabbânî" hazretleri,
Pek çok fâideliydi öğüt nasîhatleri.
 
Şerefeddîn Hüseyn’e yazdığı mektûbunda,
Buyurdu: ("Ölüm" vardır bu hayâtın sonunda.
 
Ey oğlum iyi bil ki, bu ömür çok kısadır.
Bu da, büyük ganîmet ve çok büyük fırsattır.
 
Bu kıymetli zamanı, fâidesiz şeylere,
Harc etmemelidir ki, tükenmesin boş yere.
 
Allahü teâlânın beğendiği şeyleri,
Yapmak ile geçirmek, olur çok fâideli.
 
Beş vakit farz namâzı, hiç gevşeklik etmeden,
Cemâatle kılmalı, biraz geciktirmeden.
 
Tâdil-i erkân ile kılınırsa hem eğer,
Hak teâlâ indinde, bulur kıymet ve değer.
 
Teheccüd namâzı” da, ihmâl edilmemeli.
Seher vakitlerinde çok istiğfâr etmeli.
 
Lezzet almamalıdır, nefse tâbi  olmaktan.
Ve çok sakınmalıdır, dünyâ'ya sarılmaktan.
 
Ölüm”ü hatırlayıp, âhiret'e dönmeli.
O günün dehşetini düşünüp titremeli.
 
Dünyâ işleri ile, zarûret kadar ancak,
Uğraşıp, "Âhiret"e lâzımdır çok çalışmak.
 
Sözün özü, bu gönül, Allahtan gayrisine,
Tutulmaktan kurtulup, dönmeli Sâhibine.
 
Ve yine müslümânın, beden ve her âzâsı,
Hep dîne uymalı ki, budur işin esâsı.
 
Dünyâ, “Zıll-i zâil”dir, yâni “Gölge” gibidir.
Kim ona güvenirse, o, pişmân ve nâdimdir.
 
O, seninle kalsa da, kalmazsın sen onunla.
Ne kadar sarılsan da, ayrılırsın sonunda.
 
Öyle ise, çıkmadan bu yalancı fânîden,
Onun muhabbetini çıkarmalı kalbinden.
 
Dünyâ lezzetlerine aldanmazsa kim eğer,
"Cennet nîmetleri"ne kavuşur, rahat eder.
 
Ve her kim, "Âhiret"e verirse fazla önem,
Olur iki cihânda, çok azîz ve muhterem.
 
"Dünyâ"nın aslı harap, serap’tır şerbetleri.
Nîmetleri zehirli ve sahtedir zevkleri.
 
Bedenleri yıpratır, emelleri arttırır.
Ona aldananları, yollarından saptırır.
 
Onu kovalıyandan, kaçar o daha fazla.
Öyle ki, onu kimse yakalıyamaz aslâ.
 
Halbuki her kim ondan, yüz çevirir ve kaçar,
Bu sefer, o onları ardlarından kovalar.
 
Dünyâ düşkünlerine, inanılmaz çok defâ.
Çünkü o kimselerde, bulunmaz aslâ vefâ.
 
Fânî” olanı verip, alırsan “Ebedî”yi,
Bu, olur senin için fâideli ve iyi.
 
Kendini bilen kişi, düşkün olmaz dünyâ'ya.
Zîrâ iyi bilir ki, bir “Hayâl”dir o güyâ.
 
"Şakîler", bu dünyâ'ya sarılsa da rûz-ü şeb,
Lâkin bâkî olana sarılır "İyiler" hep.
 
Mü’min, bedeni ile dünyâ'da olsa bile,
"Âhiret"i düşünür rûhu ve kalbi ile.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) Ef’al-i mükellefin
Cenab-ı Hak bizlere, herşeyden daha evvel,
Doğru iman, itikat nasib etsin mükemmel.
 
Sevgili Habibine uymayı etsin ihsan.
Zira Ona uymakla, şeref bulur her insan.
 
Çünkü cenab-ı Allah, Ona tâbi olmayı,
Çok sever her bir işte, yalnız Ona uymayı.
 
Hatta Ona uymanın, ufak bir zerresi hem,
Üstündür ahiret ve dünya lezzetlerinden.
 
Lazım ve zaruridir herkese iman etmek.
Zira bu, Rabbimizin emridir bize tek tek.
 
İman eden bir kimse, yapar bütün farzları.
Ve terk eder bilcümle haram ve günahları.
 
Resul'e iman etmek, kime olsa müyesser,
Onu, mal ve canından daha çok fazla sever.
 
Onun bu sevgisinin, şudur ki işareti,
Her mekruhtan kaçınır ve yapar her sünneti.
 
Ona, mubahlarda da, ne kadar uysa insan,
Olur o, o derece kâmil, olgun müslüman.
 
Resulullah her ne ki beyan eylemişlerdir,
Beğenip, kalben kabul etmeye (iman) denir.
 
Onun bir tek sözüne bile inanmamaya,
Veya doğruluğunda biraz duraklamaya,
 
Yani şüphe etmeye, (küfür) adı verilir.
Böylece inanmayan kimseye (kâfir) denir.
 
Allahü teâlânın, Kur’an-ı kerim’inde,
Emrettiği şeylere, (farz) denilir bu dinde.
 
Ve Kur'anda açıkça, her ne ki men edilir,
Bu şeylerin hepsine, bu dinde (haram) denir.
 
Allahü teâlânın açık bildirmediği,
Yalnız Resulullahın övdüğü, methettiği,
 
Veyahut devam üzre, ne amel etti ise,
Yahut da yapılırken, görüp men etmediyse,
 
Bu şeylerin hepsine, (sünnet) adı verilir.
Sünneti beğenmemek, küfür alametidir.
 
Beğenip de yapmamak, bir suç değil ise de,
O sünnet sevabından mahrum olur o kimse.
 
Onun beğenmediği şeylere (mekruh) denir.
Bunlar, ibadetlerin sevabını giderir.
 
Yapılması emir de, yasak da edilmeyen,
Şeylerin tamamına, (mubah) denir kâmilen.
 
Bu emir ve yasaklar, her ne ki dinde vardır,
(Ef'al-i mükellefin) diye adlandırılır.
 
İmanı ve farzları, haramları öğrenmek,
Farzdır her müslümana mükellef kadın, erkek.
 
İslamın şartı beştir, ilki iman etmektir.
Sonra, namaz ve oruç, hac ve zekat vermektir.
 
Bir kimse, iman edip, bu dört farzı yaparsa,
O kişi müslim veya müslümandır hülasa.
 
Bunlardan bir tanesi bozuk olursa şayet,
O müslümanlık dahi bozuk olur nihayet.
 
Dördünü de yapmayan, mümin olsa da, fakat,
Onun müslümanlığı, olur çürük ve sakat.
 
Böyle iman, insanı dünyada korursa da,
Fakat imanla ölmek, çok zor olur son anda.
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) EN AKILLI KİMDİR?
 
"İmâm-ı Rabbânî"nin eseri “Mektûbât”ta,
Şöyle buyuruluyor bir gence nasîhatta:
 
(Ey evlâdım, her kim ki para, mal peşindedir,
O, büyük bir belânın ve derdin içindedir.
 
Çünkü Hak teâlânın beğenmediği şeyler,
O kimsenin gözüne, “Güzel” görünmekteler.
 
Hak teâlâ, "Dünyâ"ya vermezken değer, kıymet,
O, tam bunun aksine, verir çok ehemmiyyet.
 
Ey oğlum, bilir misin "Dünyâ"nın aslı nedir?
Yaldızlanmış "necâset", şeker kaplı "zehir"dir.
 
Halbuki Hak teâlâ, akıl verip kullara,
Dünyâ'nın iç yüzünü haber verdi onlara.
 
Bunun için âlimler buyurdu ki: (Bir kimse,
Zengin olup, ölürken şöyle vasiyyet etse.
 
Dese ki: “Ben ölürsem, malımı cem ediniz.
Zamanın en akıllı adamına veriniz”.
 
O mallar, bir "Zâhid"e verilmek lâzım gelir.
Çünkü zâhid, dünyâ'ya hiç de düşkün değildir.
 
Hiç düşkün olmaması, onun "Dünyâ malı"na,
Açık bir alâmettir aklının çokluğuna.
 
Bu alâmet var iken, Hak teâlâ yine de,
Bildirdi bu dünyâ'yı, Peygamberler ile de.
 
Onlar vâsıtasıyla, bunun bozukluğunu,
Haber verdi "Fânî" ve "Vefâsız" olduğunu.
 
Bu iki şâhid varken, yine kalkıp bir kimse,
Tatlı “Şeker” sanarak, “Zehir” yemek isterse,
 
Ve yâhut “Altın” sanıp, avuçlarsa “Pisliği”,
Elbette çok alçaklık yapmış olur o kişi.
 
Bu gaflet pamuğunu atmalı kulaklardan.
Yoksa, olmaz başka şey, yarın pişmân olmaktan.
 
Birinin bedenine, hastalık gelse eğer,
O, bunu düzeltmeye ne kadar gayret eder.
 
Halbuki o kimsenin, asıl “Kalbi" hastadır.
Lâkin o, hiç bu derdi umursamamaktadır.
 
Onu, “Sonsuz ölüm”e sürüklerken o illet,
O yine, bu derdine vermez hiç ehemmiyyet.
 
O hastalık, kendini hiç bitmez ve tükenmez,
Azâba sürüklerken, kurtulmayı düşünmez.
 
Onu gidermek için, kıpırdamamaktadır.
Hattâ farkına bile belki varmamaktadır.
 
Kalbin hasta olması şöyledir ki, o gönül,
Allahtan gayrisine eylemiştir temâyül.
 
Eğer bu tutulmayı "Hastalık" bilmez ise,
Alçaklık etmiş olur bu takdirde o kimse.
 
Eğer bunu bilir de, vermezse ehemmiyyet,
Daha pis olduğunu gösterir bu da elbet.
 
Aklı olan, görerek işin vahâmetini,
Bu illetin yanında, dert bilmez ötekini.
 
Aklı az olan ise, gafleti sebebiyle,
Kalbin bu âfetini, hastalık saymaz bile.
 
Aklı kuvvetlendirmek için de bir müslümân,
Ölüm” ve “Âhiret”i düşünmeli her zaman.
 
Ve âhiret derdiyle şereflenmiş kâmil bir,
Zât’la berâberlik de, aklı kuvvetlendirir.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) EY MAĞRUR ZENGİN!
Bir hadîsi şerîfte, Peygamber Efendimiz,
Buyurdu: (Malınızın zekâtını veriniz.)
 
Eğer "Zekât" vermeyi, vazîfe bilmiyorsa,
Yâni farz olduğuna eğer inanmıyorsa,
 
Zekât vermediğine, sıkılmazsa hiç canı,
Mâzallah kâfir olup, heder olur "îmân"ı.
 
İnsanın, senelerce vermediği zekâtlar,
Birikip, en sonunda bütün malını kaplar.
 
O malda, mü’minlerin hakları olduğunu,
Hiç de düşünmiyerek, kendinin sanır onu.
 
Zekât vermek”, Kur'ânın otuz iki yerinde,
Emir buyurulmuştur “Namâz” ile birlikte.
 
Hak teâlâ, Kur'ânda, buyurdu ki âşikâr:
(Zekâtı verilmiyen o mallar, o paralar,
 
Cehennem ateşinde iyice kızdırılır.
Sâhibinin alnına, böğrüne bastırılır.)
 
Öyleyse bu gafleti at ki ey mağrur zengin!
Övündüğün o mallar, aslında değil senin.
 
Zîrâ başkasınındı bu mallar senden önce.
Yine başkalarının olacak sen ölünce.
 
Zekâtını ayırıp vermediğin o malın,
Hakîkatte “Ateş”tir, anlarsın bunu yarın.
 
Uşrunu vermediğin o buğday, bir “Zehir”dir.
O mal da, bu buğday da, zâten senin değildir.
 
Allahü teâlâdır her şeyin tek sâhibi.
Sen onu kullanırsın, sanki bir “Vekîl” gibi.
 
Şöyle buyuruldu ki meâlen bir âyette:
(Zekâtını verenler, kurtulacak elbette.)
 
Hadîste buyuruldu: (Verip zekâtınızı,
Böylelikle zarardan koruyun malınızı.)
 
Hak teâlâ üç şeyi, üç şeyle bildirdi ki,
Birisi yapılmazsa, kabûl olmaz öteki
 
Sevgili Peygambere itâat olunmazsa,
Allahü teâlâya itâat olmaz aslâ.
 
Eğer şükretmiyorsa insan ebeveynine,
Allahü teâlâya şükretmiş olmaz yine.
 
Ve her kim vermez ise, malının zekâtını,
Allah, hiç kabûl etmez onun bir namâzını.
 
Ey gaflet şarâbının serhoşu gâfil insan!
Bu dünyâ'nın peşinde, ömrünü ettin ziyân.
 
Daha ne güne kadar koşacaksın böyle hep?
Ölüm”, hiç hatırına gelmez mi senin acep?
 
"Haram"dan mal yığmakla geçirdin bir ömrünü.
Hiç düşünmüyor musun peki sen “Ölüm”ünü?
 
Elbette herkes gibi ölürsün sen de yarın.
"Kabir suâlleri"ne ne cevap hazırladın?
 
İyi, kötü her ne iş işledinse ömründe,
Hepsinin hesâbı var, yarın “Mîzân” önünde.
 
Bunların hiç birine, yok verecek cevâbın.
Hem bunlar uzak değil, olacak bugün yarın.
 
Eğer atılır isen Cehennemin içine,
Bir an dayanamazsın en hafif ateşine.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) FARZLAR VE NÂFİLELER
"İmâm-ı Rabbânî"nin "Mektûbât" kitâbında,
Şöyle buyuruluyor "Nâfileler" bâbında:
 
(Allahın sevgisine, insanı kavuşturan,
Farzlar ve nâfileler vardır ki dinde şu an,
 
Çok büyüktür bilhassa "Farz"ın ehemmiyyeti.
"Hiç" kalır farz yanında, nâfilenin kıymeti.
 
Bir farz, vakti içinde yapılırsa ihlâsla,
"Bin sene" nâfileden sevaptır daha fazla.
 
İster namâz ve oruç, isterse zikir, fikir,
Herhangi bir nâfile olsa da, yine birdir.
 
Hattâ farz içindeki sünnet veyâ bir edeb,
Gözetilse, bunun da ecri çoktur yine hep.
 
Bir gün hazreti Ömer, bir sabah namâzını,
Cemâatle kılarak, gözetti eshâbını.
 
Lâkin göremeyince birini o saatte,
Buyurdu: (Filân kimse, yok mudur cemâatte?)
 
Dediler: (Geceleri, o ibâdet yapar hep.
Belki şimdi uykuya dalmıştır bundan sebep.)
 
Buyurdu ki: (Keşke o, gece hep uyusaydı.
Ve sabah namâzını cemâatle kılsaydı.)
 
Yâni islâmiyyette, bir edebi gözetmek,
Tenzîhî olsa bile, bir mekrûhu terk etmek,
 
Bütün nâfilelerden, daha fâidelidir.
Tahrîmî mekruhları, artık düşünmelidir.
 
Evet, farzlar yapılır, haramdan kaçılırsa,
Ve bütün mekruhlardan, tamam sakınılırsa,
 
O zaman, nâfileyi yapmak da güzel olur.
Eğer böyle olmazsa, hiç bir kıymeti yoktur.
 
Meselâ bir müslümân, "Yarım gümüş" alarak,
Bir müslümân fakire, verse "Zekât" olarak,
 
Dağlar kadar altını, "nâfile" niyetiyle,
Dağıtmaktan, kat be kat iyidir hattâ bile.
 
Çünkü "Zekât", islâmın farzlarından biridir.
Yâni Hak teâlânın bize mühim emridir.
 
"Nâfile" sadaka ve hayratın çoğu ise,
Çok defâ riyâ olup, tatlı, hoş gelir nefse.)
 
Ve yine buyurdu ki: (Allahın rızâsına,
Kavuşabilmek için, "amel" lâzım insana.
 
Amelin de, doğru ve düzgün olması için,
Emir ve yasakları öğrenmek lâzım ilkin.
 
Meselâ namâz oruç, hac zekât, nikâh talâk,
Bütün bu bilgileri öğrenmeli muhakkak.
 
Bunlar bilinmedikçe, ameller doğru olmaz.
Yanlış yapılınca da, hiç sevap kazanılmaz.
 
Her şeyi öğrenmeden ve öğrendikten sonra,
Birer "cihâd" vardır ki cümle müslümânlara,
 
Biri, ilmi her yerde aramak ve bulmaktır.
Diğeri de, o ilmi yerinde kullanmaktır.
 
Hem de "fıkıh bilgisi", herkese farz-ı ayındır.
Yâni her müslümânın öğrenmesi lâzımdır.
 
Dînimiz üç kısımdır, "ilim", "amel" ve "ihlâs".
Bu üçü bulunmazsa, müslümânlık olamaz.
 
Bunların üçünü de, elde ederse insan,
Olmuş olur o kimse, kâmil, olgun müslümân.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) FIRSAT HENÜZ ELDEDİR
"İmâm-ı Rabbânî" ki, çok büyük bir evliyâ.
İlminin ışığıyla aydınlandı bu dünyâ.
 
Bir kimseye, mektupta yazdı ki: (Bilmem neden,
Sıkılıyorsun oğlum, bizim sohbetimizden?
 
Zenginlere yanaşıp, arkadaş oluyorsun.
Lâkin böyle yapmakla, çok fenâ yapıyorsun.
 
Bu gün için, gözlerin kapalıysa da, fakat,
Yarın açılacaktır, bu, "Gün" gibi hakîkat.
 
Lâkin o açılmanın faydası olmaz artık.
O gün olur sâdece, bir nedâmet, pişmânlık.
 
Zîrâ cenâbı Allah buyurdu ki âyette:
"Onlar ziyân ettiler, dünyâ ve âhiret'te."
 
Ey oğlum, bir "Çöpçü" ki, takvâ ehli ve fakir.
Günâhkâr zenginlerden, kat kat daha iyidir.
 
Sen şimdi bu sözlere, belki kulak verirsin.
Belki de inanmayıp, şaşar, hayret edersin.
 
Fakat bir gün gelir ki, inanırsın âkıbet.
Lâkin o inanışın faydası olmaz elbet.
 
Yağlı, tatlı yemekler, süslü, şık elbiseler,
Seni, bu felâkete sürükledi bu  sefer.
 
Elden kaçmış değildir bu imkân henüz fakat.
Her an kurmak mümkündür "İyiler"le irtibât.
 
Lâkin bunda, acele etmeli ki evlâdım,
"Ecel" tâkib ediyor ardından adım adım.
 
Vakit, iki tarafı keskin "kılınç" gibidir.
Onun için bu ömrü, ganîmet bilmelidir.
 
"Helekel müsevvifûn" buyurdu Resûlullah.
Yâni "Sonra yaparım diyenler, bulmaz felâh."
 
Bu ömrü, lüzumsuz ve fâidesiz şeylerle,
Geçirme ki, mahşerde hiç bir şey geçmez ele.
 
Ey oğlum, bu "Dünyâ"ya etme ki hiç temâyül,
Ona tutulur ise, elden çıkar o gönül.
 
Sen, gönlünü sâdece, "Allah"a vermeye bak.
Zîrâ bir sermâyedir Hakk'a gönül bağlamak.
 
Hayâl olan "Dünyâ"nın peşinde koşma artık.
Düşün neyi sattın ve neyi aldın karşılık?
 
"Dünyâ"yı almak için, "Âhiret"ini satmak,
Ve Allahı bırakıp, insanlara yaranmak,
 
Akıllı insanların yapacağı iş değil.
Bu iş, ahmak olmaya olur isbât ve delil.
 
"Dünyâ" ile "Âhiret", zıddır birbirlerine.
Birini kalbe koysan, yer kalmaz diğerine.
 
İkisinin sevgisi, bir kalpte toplanamaz.
Yâni ikisine de muhabbet mümkün olmaz.
 
Öyleyse iki zıd’dan, birini seç nihâyet.
Seçtiğine karşılık, sat kendini, fedâ et.
 
Lâkin iyi düşün ki, "Dünyâ", elbet fânîdir.
Bu gün senin olsa da, yarın bir gayrinindir.
 
"Âhiret azâbı"ysa, sonsuz ve çetindir pek.
Bunun için tercihte, iyi düşünmek gerek.
 
Hem sonra Hak teâlâ, dünyâ'yı sevmez hepten.
Ve lâkin çok sever ve râzıdır âhiret'ten.
 
Ey oğlum, tavşan gibi, gözü açık olarak,
Daha ne güne kadar sürecek bu uyumak?
 
Dünyâ adamlarıyla arkadaş olma ki pek,
"Öldürücü zehir"dir onlar ile görüşmek.
 
Oğlum, aklı olana yetişir bir işâret.
Biz ise, açık açık söylüyoruz, idrâk et.
 
Onlarla arkadaşlık etmekten sakın, sakın!
Yoksa, pişmân olursun mahşerde elbet yarın.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) GÖNÜL HASTALIĞI
 
"İmâm-ı Rabbânî" ki, büyük bir evliyâdır.
Sözleri, hasta olan gönüllere devâdır.
 
"Mektûbât" kitâbında buyurur ki bu velî:
(Bir gönül hasta ise, onu iyi etmeli.
 
Zîrâ Allah, Kur'ânda şöyle buyurmaktadır:
"Onların kalplerinde, hastalık, maraz vardır."
 
Kalbin hastalığının, şudur ki aslı yine:
"Tam inanmaması"dır dînin emirlerine.
 
Kalbi, bu hastalığa yakalanmış olanlar,
İbâdet yapsalar da, pek sevap alamazlar.
 
Peygamber Efendimiz, hadîsi şerîfinde,
Şöyle buyurmaktadır bu mevzû üzerinde:
 
"Nice Kur'ânı kerîm okuyanlar vardır ki,
Kur'ân, o kimselere lânet eder ne var ki."
 
Yine şöyle buyurdu: "Var ki çok oruç tutan,
Sâdece aç kalmaktır kârları o oruçtan."
 
Kalbin hastalığına, bir işâret de yine,
"Tutulmuş olması"dır Hak'tan gayri birine.
 
Kalp, Allahtan gayriye etmiş ise temâyül,
Kapmıştır hastalığı, yıkılmıştır o gönül.
 
Onun tutulması da Allahtan gayrisine,
Tutulmuş olmasıdır belki "Kendi nefsi"ne.
 
Çünkü herkes, her şeyi, ister sırf "Kendi" için.
İyi düşünülürse, doğrusu budur işin.
 
Çocuğunu sevmekte, vardır yine bu sebep.
Mal, mevkî ve rütbeyi, "Kendi için" ister hep.
 
Her bağlandığı şeyde, hep "Kendi nefsi" vardır.
Nefsinin istekleri ardında koşmaktadır.
 
Kalp, bu bağlılıklardan kurtulamazsa şâyet,
İnsanın kurtulması, çetin olur begâyet.
 
Bunun için, herşeyden daha mühim olarak,
Kalbi, bu hastalıktan kurtarmalı muhakkak.
 
"Allah adamları"nın bir şefkatli nazarı,
Silip atar kalpteki böyle hastalıkları.
 
Bu himmete kavuşmak için de, şartlar vardır.
Bu da, o büyüklere "Sevgi" ve "İtâat"tır.
 
"Muhabbet" ve "İtâat", her kimde mevcut ise,
Himmet, kendiliğinden erişir o kimseye.
 
Böyle bir "Evliyâ"yı tanımak, onu sevmek,
Allahın çok büyük bir nîmeti olsa gerek.
 
Kimi bu nîmet ile şereflendirirlerse,
Mes'ut ve tâlihlidir, çok sevinsin o kimse.
 
"Halk" içinde "Hak" ile olur ki o velîler,
Bir bakışta, kalpleri temizleyiverirler.
 
O zâtlara düşmanlık, "Öldürücü zehir"dir.
Kalplerini incitmek, felâket sebebidir.
 
Bu bâbta buyurur ki Abdullah-i Ensârî:
"Dostlarını sen öyle yaptın ki yâ ilâhî!
 
Onları tanıyanlar, sana vâsıl oluyor.
Sana kavuşamıyan, onları tanımıyor.
 
Ve kimi felâkete düşürmek ister isen,
Bizim üzerimize atarsın onları sen."
 
Bir "Allah adamı"nı ve bir "Gönül ehli"ni,
Bulup, dinliyemeze insan böyle birini,
 
Onların kitâbını bulup okumalıdır.
Zîrâ kitap okumak, sohbetin yarısıdır.
 
İMAM-I RABBANİ (Kuddise Sirruh) Harama Uzanmamalı
"İmâm-ı Rabbânî" ki, çok büyük evliyâdır.
Hasta gönüller için, her sözü bir devâdır.
 
Bir gence mektup yazıp, buyurdu ki: (Evlâdım!
Seni, bu din yolundan ayırmasın Allahım.
 
"Dünyâ" ile "âhiret", birbirinin tam tersi.
Birini râzı etsen, gücenir ötekisi.
 
Ey yavrum, sana pek çok lütfedip Hak teâlâ,
Şereflendirmiş idi tövbe ve istiğfârla.
 
Ve sonra cenâbı Hak, lütfedip pek çok yine,
Kavuşturmuştu seni, bir "Velî sohbeti"ne.
 
Şimdi bilmiyorum ki, nefis ile şeytanın,
Din bilgisi olmıyan kötü arkadaşların,
 
Arasında, o temiz halde kalabildin mi?
Bu üç güçlü düşmana, karşı durabildin mi?
 
Gençlik var ve para bol, arkadaşlar uygunsuz.
Nefsin her arzusunu, yapmak kolay ve ucuz.
 
Ey Yavrum, benim sana diyeceğim tek şudur:
Körpeciksin, yolun da begâyet korkuludur.
 
Öyleyse mubâhlara, fazla eğilmemeli.
Az kullanırken dahî, "İyi niyet" etmeli.
 
Meselâ bir şey yerken, yiyip kuvvetlenmeye,
Allaha, daha iyi ibâdet eylemeye.
 
Giyerken, "örtünme"yi niyet eylemelidir.
"Gösteriş"i, hatırdan hiç geçirmemelidir.
 
Her bir mubâh için de, ders çalışırken hattâ,
Böyle iyi niyetler yapmalıdır mutlaka.
 
Büyükler, azîmetle amel edip her zaman,
Elden geldiği kadar kaçındılar ruhsattan.
 
Mubahları, zarûret kadar kullanmalıdır.
"Haram" ve "şüpheli"ye, hiç uzanmamalıdır.
 
Hak teâlâ, kullara merhamet edip zîrâ,
Mubâhla zevklenmeye izin verdi onlara.
 
Haram kılmış ise de, bir kaç zararlı şeyi,
Helâl, mubâh kılmıştır faydalı çok nesneyi.
 
Aklı gideren "içki", haram ise de, fakat,
Helâldir tatlı, renkli, türlü türlü meşrûbât.
 
"Hınzır" haram ise de, fakat buna mukâbil,
Bir çok kuş ve hayvanlar, helâldir, haram değil.
 
Helâl olan sayısız zevkleri bırakarak,
Onun haram kıldığı bir iki zevke sapmak,
 
Hakk'a karşı, ne kadar büyük edebsizliktir.
Ne derece bir inat, ne terbiyesizliktir.
 
Hem de haram ettiği lezzetler her ne ise,
Mubah olanlarda da, vardır hem fazlasıyle.
 
Helâl olan zevkleri, bırakalım bir yana.
Hak rızâsı, daha çok lezzet verir insana.
 
Bir insanın işinden, râzıysa Rabbi eğer,
İşte bu zevk yanında, hiç kalır diğer zevkler.
 
Bir insanın işini, Hâlık'ı beğenmezse,
Bundan büyük bir cefâ olur mu o kimseye?
 
Cennette olanlardan, râzı olması Rabbin,
Hepsinden tatlı gelir, Cennet nîmetlerinin.
 
Râzı olmamasıysa Cehennemdekilerden,
Daha çok acı gelir, her azap ve elemden.)
 
İMAM-I RABBANİ (Kuddise Sirruh) İbadetler Kolaydır
"İmâm-ı Rabbânî" ki, şânı büyük bir velî.
İlmi ile, herkese oldu çok fâideli.
 
Bir gence mektup yazıp, buyurdu: (Hak teâlâ,
Her emrinde "Kolaylık" göstermiştir kullara.
 
Meselâ ibâdette, istemiştir hep azı.
Günde, yalnız "Kırk rekât" emretmiştir namâzı.
 
Bu kırk rekât namâzın, kılınması da zâten,
"Bir saat"lik bir zaman bile tutmaz esâsen.
 
Bunları kılarken de, en kısa ve kolay bir,
Sûre okumayı da, kabûl eylemektedir.
 
Ayakta kılamıyan, kılar hem oturarak.
Onu da yapamayan, kılabilir yatarak.
 
Rükû ve secdeleri yapamazsa bir insan,
Îmâ ve işâretle kılabilir her zaman.
 
Eğer abdest almakta, su zarar verir ise,
Toprak ile teyemmüm yapabilir o kimse.
 
Yine "Zekât" için de, kolaylık göstermiştir.
Malın hepsini değil, "Kırkta bir" emretmiştir.
 
Onu da, hemen değil, bekletip o akçeyi,
Tam "bir sene" geçince, emretmiştir vermeyi.
 
Yeme ve içmede de, mubah edip çok şeyi,
Yine haram kılmıştır, az bir iki nesneyi.
 
Haram kılmasının da, hikmeti vardır nice.
Çünkü zarar verirler, yenilip içilince.
 
Acı olan "Şarab"ı haram kılsa da, fakat,
Helâldir hoş kokulu, nice tatlı meşrûbât.
 
Bütün meyve suları, hem karanfil ve tarçın,
Helâl ve faydalıdır insan sıhhati için.
 
Acı ve keskin olan o iğrenç şey, bir kere,
Benzer mi, hoş kokulu o tatlı şerbetlere?
 
Bu fizîkî evsâftan daha ayrı olarak,
Helâli kullanmaktan, râzıdır cenâbı Hak.
 
Allahü teâlânın sevip râzı olması,
Ayrıca bir fark olup, budur işin esâsı.
 
"İpeği", erkeklere haram kıldıysa misâl,
Sayısız süslü, renkli kumaşı etti helâl.
 
Erkek, hâlis ipeği giyemese de, fakat,
Bu kumaşlar, ipekten fâidelidir kat kat.
 
Hem sonra ipek kumaş, kadınlara helâldir.
Bunun fâidesi de, yine erkekleredir.
 
"Altın"ın da kadına helâl, mubah olması,
Yine erkekleredir esâsında faydası.
 
Velhâsıl insâfsız ve taş yürekli bir kimse,
Bu kadar kolaylığı, "Ağır yük" görür ise,
 
Bu, "Kalp bozukluğu"nu gösterir elbet onun.
Ve "Hasta" olduğunu belli eder rûhunun.
 
Bir çok işler vardır ki, kolaydır gerçi, fakat,
Hastalar, sağlam gibi yapamaz öyle rahat.
 
Kalbin hasta olması, şudur ki asıl yine,
"Tam inanmaması"dır dînin emirlerine.
 
İnanmış görünse de, inanmamıştır içten.
Bu inanış, sâdece belli olur hâriçten.
 
"Gönülden inanma"nın şudur ki alâmeti,
Zevk ile, haz duyarak yapar her ibâdeti.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) İLLÂ EDEB LÂZIMDIR
"İmâm-ı Rabbânî" ki, âlim ve velî bir zât.
Bir gence mektup yazıp, şöyle etti nasîhat:
 
(En iyi kul, dünyâ'yı kalbinden çıkarandır.
Ve Allah sevgisiyle, her an kalbi çarpandır.
 
Zîrâ “Dünyâ sevgisi”, başıdır her günâhın.
Ondan kurtulmak ise, başıdır tâatların.
 
Hadîste buyuruldu: “Dünyâ ve dünyâ'daki,
Hak için olmıyanlar, mel’undur tabii ki.”
 
Lâkin Hak teâlâyı her an hatırlıyanlar, 
Aslâ böyle olmayıp, onlardan ayrıdırlar.
 
Zîrâ öyle kimseler vardır ki "Evliyâ"dan,
Her zerre ve hücresi, zikreder Hakkı her an.
 
Bunlar, "Dünyâ adamı" olmaz ve değildirler.
Çünkü onlar, Allah’la her an berâberdirler.
 
Dünyâ”, kalbi, Allahtan gâfil eden şeylerdir.
Haram ve mekruh gibi, kerîh, günâh işlerdir.
 
Para mal, mevkî makam, bunlar gibi her sebep,
Eğer böyle iseler, "Dünyâ"dır bunlar da hep.
 
Hak teâlâ buyurdu: “Bizden yüz çevirenden,
Sen de çevir yüzünü, onları sevme hemen.”
 
İşte "Dünyâ", insanın büyük “Can düşmanı”dır.
Hak'tan uzaklaştırıp, azâba yaklaştırır.
 
Bu dünyâ düşkünleri, hiç toparlanamazlar.
Pişmân olacaklardır âhiret'te âşikâr.
 
"Dünyâ"yı terk etmek de, esâsen şu demektir:
Ona düşkün olmamak ve kıymet vermemektir.
 
Düşkün olmamanın da şöyledir ki mânâsı,
Müsâvî olmasıdır “Var” veyâ “Yok” olması.
 
Böyle olabilmek de, bir “Allah adamı”nın,
Yanında yetişmekle mümkün olur bi hakkın.
 
Böyle kâmil bir "Velî" ele geçerse eğer,
Emrine, can ve başla itâat îcâb eder.
 
Çünkü onun, bir içten teveccüh ve nazarı,
Siler atar kalpteki karartı ve pasları.
 
Kalpten "Hubb-i dünyâ"yı çıkarabilmek için,
Böyle biri lâzımdır, yolu budur bu işin.
 
Eğer ele geçmezse böyle kâmil bir kişi,
Başka bir usûl ile, halletmeli bu işi.
 
O da, böyle tam kâmil bir “İslâm büyüğü”nün,
Yazdığı kitapları okumaktır gece gün.
 
Onların kitapları, nasîhat ve sözleri,
Edeble okunursa, temizler gönülleri.
 
Çünkü onlar, her sözü, “Allah için” söylerler.
Böyle olduğu için, kalplere tesir eder.
 
Edeble okunursa onların kitapları,
O mecliste, muhakkak hazır olur ruhları.
 
Her gün “Sekiz sahîfe” okursa her kim eğer,
Onların ruhlarından, çok istifâde eder.
 
Kitâbı okurken de, yalnız okumamalı.
Âile efrâdıyla birlikte okumalı.
 
Zîrâ sırf “İlim” olur, tek kişi okuyunca.
Ve lâkin “Sohbet” olur, birlikte okununca.
 
Her iki şekilde de lâzımdır illâ "Edeb".
Çünkü budur insanın yükselmesine sebep.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) ÎMÂNINI TÂZELE
"İmâm-ı Rabbânî" ki, çok büyük evliyâdır.
Bir gence nasîhatte, şöyle buyurmaktadır:.
 
(Ey oğlum, yaratılış gâyemiz şu ki bizim,
Sâdece Rabbimize ibâdet eyliyelim.
 
Lâkin görüyorum ki, bir gevşeklik ve gaflet,
İçinde, çok insanlar yapmıyorlar ibâdet.
 
Uyanmamız lâzımdır acele bu gafletten.
Yoksa, olmaz kurtuluş ebedî felâketten.
 
İbâdet yapmamanın, iki sebebi vardır.
Biri, Resûlullaha tamam inanmamaktır.
 
Meselâ bâzıları, der ki: (Bu ibâdetler,
Sırf arablar içindir, bize değil mûteber.
 
Çöldeki insanların, sağlam olması için,
Namâz emredilmiştir, içyüzü budur işin.
 
Spor yapmak, namâzdan elbet daha iyidir.
Duş ve banyo, abdestten daha fâidelidir.)
 
İbâdet etmemenin, ikinci sebebiyse,
Bunlara, ehemmiyet vermiyor bâzı kimse.
 
Yâni bu emirleri, mevkî sâhibi olan,
Kimselerin emrinden, hafif görür çok insan.
 
Her iki sebeple de, ibâdetten kaçınmak,
Mü'mine yakışmıyan, fecî bir haldir ancak.
 
Ey oğlum, bir "yalancı", dese ki gelip yekten:
"Düşman baskın yapacak, bu gece filân yerden."
 
İdâreciler, onun "yalancı" olduğunu,
Bilseler de, yabana atmazlar yine bunu.
 
Derler ki: (Her ne kadar, o, yalancı ise de,
Getirdiği bu haber, hakîkattir belki de.
 
Her ihtimâle karşı, uyanık davranalım.
Gereken tedbirleri, gecikmeden alalım.)
 
Halbuki Resûlullah, açıkça, tekrar tekrar,
O sonsuz azapları bildiriyor âşikâr.
 
O, sâdık ve emîndir, söylemez aslâ yalan.
O, hak söyleyicidir, doğru söyler her zaman.
 
Peygamber olmadan da, doğru ve emîn idi.
Bu yüzden meşhur ismi, "Muhammed-ül emîn"di.
 
Şimdi bâzı insanlar, Ona inanmıyorlar.
Bir "yalancı" kadar da, îtimat etmiyorlar.
 
Yâhut inansalar da Onun sözüne, fakat,
Kurtuluş çâresini düşünmüyorlar, heyhât!
 
Halbuki Resûlullah, "kurtuluş yolunu" da,
Gösteriyor ve lâkin görmüyorlar onu da.
 
O halde o Resûl'e, bir yalancıya olan,
Güven dahî olmazsa, nasıl olur o îmân?
 
"Îmânım vardır" demek, insanı kurtaramaz.
Yakîn hâsıl etmesi lâzımdır kalbin esas.
 
Hücurât sûresinde buyuruldu: "Muhakkak,
Yaptıklarınızı hep görüyor cenâbı Hak."
 
Böyle olduğu halde, korkmadan, utanmadan,
Haram, çirkin işleri yapıyorlar durmadan
 
Halbuki bu işleri görecek olsa biri,
Yapmaktan vaz geçerler böyle çirkin işleri.
 
O halde ey evlâdım, eyle hemen istiğfâr.
"Şehâdet"i söyleyip, îmân et şimdi tekrar.)
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) İNSANLARIN EN KÖTÜSÜ
 
"İmâm-ı Rabbânî" ki, devrinin incisidir.
İkinci bin yılının yenileyicisidir.
 
Bu büyük evliyâ zât, "Mektûbât" kitâbında,
Şöyle buyurmaktadır "Din adamı" bâbında:
 
(Âlimlerin, dünyâ'yı sevmesi ne çirkindir.
Bu, güzel yüzlerine, "Siyah leke" gibidir.
 
Böyle olan bir âlim, kurtarsa da herkesi,
Ve lâkin kendisine olmaz bir fâidesi.
 
Dîni kuvvetlendirmek, islâmiyyeti yaymak,
Şerefi, kendisine âit olsa da, ancak,
 
Bâzan öyle olur ki, kâfir, fâsık bir kişi,
Îcâbı hâle göre yapabilir bu işi.
 
Bunlar, "Çakmak taşı"na benzerler ki nihâyet,
Bulunur içlerinde bir enerji ve kudret.
 
İnsanlar, bu kudretten istifâde ederler.
Lâkin ondan, kendine fayda olmaz müyesser.
 
Bunların da, ilminden olmaz fâideleri.
Ve hattâ zarar verir, onlara ilimleri.
 
Çünkü yarın, bir delil olur ki bu ilimler,
"Bilmiyorduk, bilseydik yapmazdık" diyemezler.
 
Allahü teâlânın kıymet verdiği ilmi,
"Dünyâ"ya âlet etmek, ne kötüdür değil mi?
 
Çünkü Allah, dünyâ'ya vermiyor değer, kıymet.
Buna rağmen veriyor, ilme çok ehemmiyyet.
 
Din hakkında konuşmak, yazı ve kitap yazmak,
"Allah için" olursa, faydalı olur ancak.
 
Çünkü bunlar, olursa "Şöhret" için, "Mal" için,
Olmaz istifâdesi ondan hiçbir kişinin.
 
Eğer din adamları, düşmüşse bu belâya,
Yâni tutulmuşlarsa mal, para ve dünyâ'ya,
 
"Din adamı" değil de, "Dünyâ adamları"dır.
Ve hattâ inanların en alçağı bunlardır.
 
Büyüklerden birisi, görmüş bir gün "Şeytan"ı.
Ki, bomboş oturuyor, aldatmıyor insanı.
 
Sebebini sorunca, demiş ki ona şeytan:
"Benim bir iş yapmama, bir gerek yok ki şu an.
 
Zîrâ âlim geçinen kütü din adamları,
Zâten çıkarıyorlar hak yoldan insanları.
 
Bana, öyle yardımcı oluyorlar ki onlar,
Benim de çalışmama, lüzum bırakmıyorlar."
 
Eğer din âlimleri, dünyâ düşünmüyorsa,
Okutup yazmaları, "Hak için" oluyorsa,
 
Vâris ve vekîlidir onlar Resûlullahın.
Ve en kıymetlileri, onlardır insanların.
 
Bunların "Mürekkeb"i, mahşerde getirilir.
Şehîdlerin "Kanı"yla tartılıp, ağır gelir.
 
Âhiret'in ebedî, yâni sonsuzluğunu,
Dünyâ'nınsa geçici ve fânî olduğunu,
 
Anlayıp, âhiret'e sarılır bu âlimler.
Ve lâkin bu dünyâ'ya vermezler aslâ değer.
 
"Dünyâ" ile "Âhiret", zıddır birbirlerine.
Birinden uzaklaşan, yaklaşır diğerine.
 
Nasıl bulunamazsa "Ateş-su" bir arada,
Bir kalpte birleşemez, "Âhiret" ve "Dünyâ" da.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) İSLÂMA HİZMET ETMEK
"İmâm-ı Rabbânî" ki, çok büyük bir evliyâ.
Dîni, müslümânlığı yaydı bütün dünyâ'ya.
 
Seyyidlerden birine, bir gün mektup azdı ki:
(Kimsesiz kaldı bu gün müslümânlar yazık ki.
 
İslâma hizmet için, bu gün "Bir lira" vermek,
"Bin altın" vermiş gibi, üstün, kıymetlidir pek.
 
Kime nasîb ve ihsân ederlerse bu işi,
Ona müjdeler olsun, bahtiyardır o kişi.
 
Dînin yayılmasına, islâmın nusretine,
Çalışmak, her zamanda iyidir elbet yine.
 
Her kim olursa olsun, bu uğurda çalışan,
Tam "Cihâd" sevâbına nâil olur her zaman.
 
Lâkin din düşmanları, dîne hücum ettiği,
Bir zamanda çalışmak, kat be kat olur iyi.
 
Zîrâ Resûl-i ekrem buyurdu ki eshâba:
"Siz öyle bir zamanda geldiniz ki dünyâ'ya,
 
Dînin onda birini, eğer yapmaz iseniz,
Helâk olur, mutlaka azâba düşersiniz.
 
Fakat sizlerden sonra, gelir ki müslümânlar,
Dînin onda birini yapsalar eğer onlar,
 
Azaptan kurtulurlar", işte o, bu devirdir.
Müjdelenenler ise, bu günkü mü'minlerdir.
 
"Dîne hizmet" için de, kerâmetler sâhibi,
Bir evliyâ olmak da, şart değildir tabii.
 
Öğretmesi lâzımdır bilenin, bilmiyene.
Bunu da, kalp kırmadan yapmalıdır hem yine.
 
Kıyâmette, herkese suâl edilecektir.
"İslâma niçin hizmet etmedin?" denecektir.
 
Bu suâl karşısında, "Yoktu gücüm, kuvvetim.
Bunun için islâma bir hizmet edemedim".
 
Şeklinde bir bahâne sürülürse ileri,
Bu, azaptan kurtarmaz böyle söyliyenleri.
 
İnsanların en üstün, kıymetlileri olan,
Peygamberler, bu işi yaparlardı durmadan.
 
Her ne olursa olsun, islâma hizmet etmek,
Çok lâzımdır bilhassa, gençlere din öğretmek.
 
Bilenler, bildiğini öğretmezse bu günde,
Ne cevap verecektir yarın hesap gününde?
 
Bu işi yaparken de, fitne çıkarmamaya,
Çok dikkat etmelidir, bir gönül yıkmamaya.
 
Zîrâ bilmelidir ki, kalp kırmak çok günâhtır.
Kâbeyi, yetmiş defâ yıkmaktan da fenâdır.
 
Mü'min, o kimsedir ki, elinden ve dilinden,
Kimseye, zarar ziyân gelmiyendir kat'iyyen.
 
Mü'min, güler yüzlüdür, ondadır hayâ, edeb.
Darda bulunanların yardımına koşar hep.
 
Kim yaşarsa devamlı bu "İslâm ahlâkı"yle,
Hizmet etmiş sayılır islâma o hâliyle.
 
Bir gönül incitmeden, bir kânun çiğnemeden,
"Lisân-ı hâli" ile dîne hizmet eyliyen,
 
Tam "Cihâd" sevâbına nâil olur sonunda.
Cevâbı da kolaydır, yarın sorulduğunda.
 
"Lisân-ı hâl" üstündür, "Lisân-ı kâl"den elbet.
Ve daha tesirlidir islâma böyle hizmet.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) ÎTİKAD BİLGİLERİ -1-
"İmâm-ı Rabbânî"nin, yine bir mektûbunda,
Şöyle buyuruluyor “Îtikad” mevzûunda:
 
(Îtikad bilgileri, herkese zarûrîdir.
Öğrenmek, her insanın “Aslî vazîfesi”dir.
 
Her kim, çocuklarına, îmân bilgilerini,
Vermezse, yapmamıştır insanlık görevini.
 
Îtikad edilmesi çok lâzım olanları,
Âlimler, şu şekilde bildirdi ayrı ayrı:
 
Hak teâlâ, elbette, kendi zâtıyla vardır.
Yâni kendi kendine varlıkta durmaktadır.
 
Nasıl şimdi var ise, hep var idi önceden.
Ve hep var olacaktır, devamlı, ebediyyen.
 
Varlığının önünde, sonunda yokluk olmaz.
Çünkü Onun varlığı lâzımdır, O'nsuz olmaz.
 
O, “Vâcib-ül vücûd”dur, varlığı lâzımdır hep.
Ve herkes, Onun ile varlıkta duruyor hep.
 
O, birdir, şerîki ve benzeri yok elbette.
Ve Onun, hiç ortağı yoktur ülûhiyyette.
 
İbâdet olunmaya hakkı olmakta da bir,
Yoktur aslâ ortağı, yoktur Ona bir nazîr.
 
Ortağı olmak için, müstakil, yâni kâfi,
Olmaması lâzım ki, bir kusurdur bu dahî.
 
O, ülûhiyyetinde müstakildir muhakkak.
O halde lüzumsuzdur Ona şerîk ve ortak.
 
Lüzumsuz olmak ise, bir “Kusur”dur elbette.
Kusur ve noksanlık da olmaz ulûhiyyette.
 
Şerîk olacağını düşünmek yâni Ona,
Olamıyacağını çıkarıyor meydana.
 
Onda, noksan olmıyan, kâmil sıfatlar vardır.
Bunlar da, “Sübûtî” ve “Hakîkî” sıfatlardır.
 
Hayat, İlim, Sem', Basar, İrâde, Kudret, Kelâm,
Ve Tekvîn sıfatıyla, sekiz olur hepsi tam.
 
Bunlar dahî “Kadîm”dir, sonradan olma değil.
Kendinden ayrı vardır, böyle dedi ehl-i dil.
 
Allah, cisim değildir, değil hem madde ve hâl.
O, zamanlı değildir, olmaz Ona yer, mahal.
 
Bir cihette değildir, yoktur Onun bir yeri.
Yoktur misli ve zıddı, yoktur hiçbir benzeri.
 
Ana, baba, zevcesi, yoktur çocukları hem.
Allah baba” diyenin, îmânı gider o dem.
 
Bunlar, hep mahlûklarda bulunan nesnelerdir.
Hepsi birer noksanlık, kusur alâmetidir.
 
Her şeyi bilicidir zerreden Arş’a kadar.
Kâinâtta ne varsa, bilir gizli, âşikâr.
 
Çünkü Odur yaratan ne varsa yer ve gökte.
Zîrâ yaratmak için, bilmek lâzım elbette.
 
O, önceki sonsuzdan, sonraki sonsuza dek,
Yalnız bir "Kelâm" ile söyleyicidir elbet.
 
Bütün emirleri ve yasakları velhâsıl,
Yine hep o bir "Söz" den çıkıyor hepsi asıl.
 
Tevrât, İncîl ve Zebûr ve Kur'ân da nihâyet,
Hep o bir tek "Kelâm"a ediyorlar işâret.
 
Diğer Peygamberlere inen o sahîfeler,
Yine o, tek bir "Söz"ün birer tafsîlidirler.
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:1,361
Dün:1,457
Bu Ay:32,708
Toplam:13,500,153
Online Ziyaretçiler:8
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842