Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Şiirlerle Menkibeler

İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) ÎTİKAD BİLGİLERİ -2-
Müslümânlar, Cennette "Allah"ı görecektir.
Bilinmiyen görmekle lâkin göreceklerdir.
 
Zîrâ nasıl olduğu anlaşılamıyanı,
Görmenin, olmaz elbet anlaşılır bir yanı.
 
Belki gören kimse de, anlaşılmaz bir hâle,
Girer de, öyle erer bu devlet ve kemâle.
 
Bu, derin bir muammâ, anlaşılmaz bir iştir.
Lâkin seçilmişlere, bu sır bildirilmiştir.
 
Bu mesele, herkese gizlidir gerçi fakat,
Bu seçilmiş zâtlara, olmuştur bir hakîkat.
 
Buna inanmıyanlar, göremiyeceklerdir.
Zîrâ “İnkâr edenler, mahrumdur” demişlerdir.
 
Her şey gibi, Allah’ın bir mahlûkudur "Cennet".
O, hiçbir mahlûkunun içine girmez elbet.
 
Fakat bâzılarında, zuhûr eder nûrları.
Bu nîmetten mahrumdur ve lâkin bâzıları.
 
Ayna”da, cisimlerin sûreti görünüyor.
Lâkin "Taş" ve "Toprak"ta bu görüntü olmuyor.
 
Resûlullah, “Mîrâc”da gördüyse de, ne var ki,
O, bu dünyâ'da değil, "Cennet"te oldu vâki.
 
Yâni dünyâ'dan çıkıp, karıştı âhiret'e.
"Âhiret" âleminde kavuştu bu devlete.
 
Yerleri ve gökleri, dağları, denizleri,
Hep Allahü teâlâ yarattı bu şeyleri.
 
Ağaç, meyva, mâdenler, hücre, atom, molekül,
Onun yaratmasıyla ederler hep teşekkül.
 
Nasıl ki yıldızlarla süslediyse semâyı,
"İnsan"ı yaratmakla süsledi bu dünyâyı.
 
Ondan başka hiçbir şey, yok idi bu cihânda.
Hepsini, hiç yok iken, O yarattı bir anda.
 
İnsanlar, yaratılmış “Mahlûk” olduğu gibi,
İşleri de, Allah’ın mahlûkudur tabii.
 
Yaratılmak” damgası yemiştir ki bu insan,
bu, âciz olduğuna bir delildir ve nişân.
 
Kul, bu âcizliğiyle hiçbir şey yaratamaz.
Kula “Yarattı” demek, çirkindir, câiz olmaz.
 
Bir insanın işinde, kendine düşen husus,
Yalnız “Kesb etmesi”dir, yaratmak Rabbe mahsus.
 
Kulun, cüz’î kudreti ve irâdesi vardır.
İşi yapan, yaratan, Allahü teâlâdır.
 
İhtiyârî işler de, insanın kesbi ile,
Hâsıl olur yine de Onun yaratmasıyle.
 
İnsan, işi kesb eder, yâni seçer, beğenir.
Allah da yaratarak, o iş meydana gelir.
 
İnsanın beğenmesi olmasaydı işinde ,
Titreme”den bir farkı olmazdı o işin de.
 
İhtiyârî işleri, titremeden ayıran,
Kesb”dir ki, mes’ul olur insan her yaptığından.
 
Hak teâlâ, işleri yapmaya kâfi miktar,
Vermiştir kullarına bir “Kudret” ve “İhtiyar”.
 
İnsanın ihtiyârı, yapacağı bir işin,
Olup olmamasında eşit olduğu için,
 
Serbestçe karar verip, o işi yapacaktır.
Sonunda, "Sevap" veyâ "Günâh" kazanacaktır.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) ÎTİKAD BİLGİLERİ -3-
Hak teâlâ, kullara ettiğinden çok şefkat,
Peygamberler gönderdi “aleyhimüssalevât”.
 
Bunlarla, “Doğru yol”u gösterip kullarına,
Çağırdı onları hep, sevgi ve rızâsına.
 
Yâni râzı olduğu, sevdiği bir yer olan,
Cennet”e dâvet etti, kurtulup bu dünyâ'dan.
 
Onun bu dâvetini, kim kabûl etmez ise,
Ne kadar ahmaktır ve zavallıdır o kimse.
 
Bütün Peygamberlerin, Allahü teâlâdan,
Getirdiği haberler, doğrudur, olmaz yalan.
 
Akıl”, hakkı, doğruyu bulmaya yarıyan bir,
Âlet ise de fakat, noksandır, tam değildir.
 
Doğruyu, tek başına bulamaz yâni akıl.
"Peygamber" gelmesiyle tamamlanmıştır asıl.
 
Peygamberlik nûruyla, o ancak görebilir.
O ışık olmadıkça, hep yanlış karar verir.
 
Nitekim gözümüz de, görmüyor karanlıkta.
Görebilmesi için “Işık” lâzım ona da.
 
Onların gelmesiyle, akıl tamamlanmıştır.
Kullara, bir özür ve bahâne kalmamıştır.
 
Peygamberlerin ilki, “Âdem” aleyhisselâm.
Habîbullah” ile de, nübüvvet buldu hitâm.
 
Hepsine îmân edip, tasdîk eylemeliyiz.
Hepsini, mâsum yâni “Günâhsız” bilmeliyiz.
 
Birine inanmamak, inkârdır tamâmını.
Çünkü söylemişlerdir hepsi aynı "Îmân"ı.
 
"Îsâ aleyhisselâm" ölmeyip, şimdi "sağ"dır.
Dünyâ hayâtı ile Cennette, hayattadır.
 
Yehûdîler, öldürmek istedi onu, ancak,
Allah, göke kaldırdı onu "diri" olarak.
 
Kıyâmete yakın bir zamanda, gökten Şam’a,
İnip, tâbi olacak bu dîne, bu islâma.
 
"Melekler", Rabbimizin kıymetli kullarıdır.
Onların da içinde Peygamberleri vardır.
 
Onlar vahiy getirir, ya sâir meleklere,
Yâhut insandan olan bütün Peygamberlere.
 
Emr olunduklarını yapar, isyân etmezler.
Emîn” olduklarından, yanlış iş işlemezler.
 
Gökten inen kitap ve sahîfeleri de hep,
Onlar getirmiştir ki, doğrudur hepsi elbet.
 
Yemeye ve içmeye, yoktur ihtiyaçları.
Evlenmeleri yoktur, olmaz hiç çocukları.
 
Çünkü yoktur onlarda erkeklik ve dişilik.
Hep itâat ederler, yapmazlar hiç gevşeklik.
 
Bütün bunlara rağmen, insanların yükseği,
En üstün melekten de, olur yüksek ve iyi.
 
Çünkü insan, “Nefis” ve “Şeytan”la savaşıyor.
İhtiyâcı var iken böyle çok yükseliyor.
 
Yüksek yaratılmıştır onlar ise bilâkis.
Hem de yoktur onlarda ihtiyaç, şeytan, nefis.
 
Onlar, tesbîh ve takdîs etseler de pek fazla,
İnsanlara mahsustur “Cihâd etmek” ihlâsla.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) KABİR AZÂBI
"Seyyid Mîr Muhibbullah" adındaki bir zâta,
Mektup yazıp, şöylece başladı nasîhata:
 
(Allah, bizi ve sizi, şerefli ceddinizin,
Yolunda bulunmayı, her an nasîb eylesin.
 
Merhametli efendim, dünyâ, kazanç yeridir.
Bu zaman da, devamlı, her gün azalıverir.
 
Geçer ise bu ömür, hep günâh işlemekle.
Yarın pişmân olmaktan başka şey geçmez ele.
 
Öyle ise ölmeden, artık uyanmalıyız.
Parlak olan bu dîne, uygun yaşamalıyız.
 
Ancak böyle yaparsak, kurtulmamız umulur.
Ve böyle kazanılır ebedî rahat, huzûr.
 
İşte dünyâ hayâtı, “İş yapacak” zamandır.
Keyf yapıp eğlenecek zamana daha vardır.
 
İnsan, iş zamanını, keyf ile geçirirse,
Ne elde edebilir mahşer günü o kimse?
 
Bir çiftçi, tohumunu ekmez ise iş günü,
Yarın alabilir mi tarlanın mahsûlünü?)
 
Biri suâl etti ki: “Kabirdeki azaplar,
Rüyâda acı duymak gibi mi olacaklar?”
 
Buyurdu ki: (Kat'iyyen, rüyâ gibi değildir.
Kabirdeki azaplar, azâbın kendisidir.
 
Rüyâda görünenle aynıdır sanma sakın.
Onunla, bir ilgisi yoktur hiç uzak yakın.
 
Çünkü kabir azâbı, “Âhiret azâbı” dır.
Hem rûha, hem bedene, birlikte azap vardır.
 
Rüyâ ise, bir rûhun, bedenden ayrılarak,
Bir şeyler görmesidir sâdece ruh olarak.
 
Hem de kabir azâbı, âhiret azâbıdır.
Dünyâ azâbı ise, ona göre pek azdır.
 
Oradan, bir "Kıvılcım" dünyâ'ya gelse eğer,
Dünyâ'daki her şeyi, hemen yakar, yok eder.)
 
O dedi: “Rüyâda da ve insan ölünce de,
Ruh, bedeni terk edip, çıkıyor netîcede.
 
O halde niçin rüyâ, dünyâ'dan addedilir?
Kabirdeki azaplar, niçin âhiret'tendir?”
 
Buyurdu ki: (Uykuda, ruh, çıksa da bedenden,
Bu, keyfe, eğlenceye gidene benzer aynen.
 
Gülerek, sevinerek evinden çıkar, gider.
Yine sevinç içinde, geriye eve döner.
 
Ölürken ki ayrılış, benzemez buna fakat.
Değildir onun gibi hiç neş'eli ve rahat.
 
Bu dahî, şu kimsenin hâline benzer aynen:
Evleri, binâları yıkılmıştır tamâmen.
 
Vatanı haraptır ki, yoktur artık bir evi.
Hiç dönmemek üzere, terk etmiştir bu yeri.
 
Olmaz neş'e ve sevinç böyle bir terk edişte.
Çok acı ve güçlükler olur böyle gidişte.
 
Uyuyan bir kimsenin vatanı, bu "Dünyâ”dır.
Ona, dünyâ'ya uygun muâmele yapılır.
 
Öleninse vatanı, “Âhiret” olur artık.
Ona da iş yapılır, âhiret'e muvâfık.
 
Zîrâ bir hadîsinde buyurdu ki o Server:
“Kıyâmeti kopmuştur, ölürse insan eğer.”
 
İMAM-I RABBANİ (Kuddise Sirruh) Kötü Din Adamları
"İmâm-ı Rabbânî" ki, evliyânın baş tâcı.
Ona, kalplerimizin çok vardır ihtiyâcı.
 
Her sözü, hasta olan kalplere bir devâdır.
Yine bir mektûbunda şöyle buyurmaktadır:
 
(Nasîhatlerin özü, şudur ki en evvelâ,
Birlikte bulunmaktır “Allah adamları”yla.
 
Çünkü bu büyüklerin bildirdikleri gibi,
Îmân” edinmedikçe, her şey "Boş"tur tabii.
 
Dînin bekçisi olan bu büyük âlimlerin,
Yolunda yürüyenler, azaptan olur emîn.
 
Çünkü onların yolu, “Ehli sünnet” yoludur.
Sağa, sola sapmıyan, orta ve doğru yoldur.
 
Bundan, “Kıl ucu” kadar ayrılık olsa biraz,
Âhiret'te, azaptan kurtuluş mümkün olmaz.
 
Bu yoldan, zerre kadar ayrılmışsa bir kimse,
Onunla arkadaşlık, zararlıdır herkese.
 
Böyle bir kimse ile arkadaşlık etmeyi,
Öldürücü zehir”den, daha fecî bilmeli.
 
Onların sohbetini, hiç dinlememelidir.
Yılan sokması” gibi, zararlı bilmelidir.
 
Gâyesi "Dünyâ" olan din adamlarından da,
Sakınıp, durmamalı az bile yanlarında.
 
Çünkü onlar, dünyâ'yı ederler dîne âlet.
Onlara aldananlar, helâk olur nihâyet.
 
Gönül ehli birisi, gördü bir gün "Şeytan"ı.
Baktı ki oturuyor, boş geçiyor zamanı.
 
Sordu ki: “Niçin böyle bomboş oturuyorsun?
Herkesi aldatmaya gayret sarfetmiyorsun?”
 
Dedi ki: “Bu zamanın, kötü din adamları,
Yoldan çıkarıyorlar zâten bu insanları.
 
Onlar, benim işimi çok güzel yapıyorlar.
Hattâ bana yapacak bir iş bırakmıyorlar.”
 
Hakîkî bir müslümân, düşünür hep dînini.
İslâma hizmet” için, fedâ eder kendini.
 
Hattâ hizmet ederken Allahın kullarına,
Kendi menfaatini, getirmez hatırına.
 
Dışarıdan bakanlar, onu “Akılsız” bilir.
Zîrâ “Maksat sâhibi, sanki deli gibidir.”
 
Nitekim Resûlullah buyurdu: “Bir kimsenin,
Îmânı tamam olmaz, deli denilmeksizin.”
 
Hak teâlâ her kimi, Allahın kullarına,
Hizmette kullanırsa, müjdeler olsun ona.
 
Bu dünyâ, âhiret'in tarlasıdır evlâdım.
Burada, tohumları yemeyip, ekmek lâzım.
 
Böylece “Bir” tâneden, “Yediyüz” tâne almak,
Mümkünken, ne fenâdır bunu elden kaçırmak.
 
Kardeşin kardeşinden, ananın evlâdından,
Kaçtığı o gün için bir hazırlık yapmıyan,
 
Dünyâ ve âhiret'te zarar ve ziyândadır.
Muhakkak pişmân olup, âkıbeti hüsrândır.
 
Aklı olan bir kimse, fırsat bilir bu ânı. 
Oraya hazırlıkla geçirir her zamanı.
 
Bu kısacık zamanda, faydalı tohum eker.
Bir tâneden, sayısız meyveler elde eder.
 
İMAM-I RABBANİ (Kuddise Sirruh) Namaz Dinin Direğidir
"İmâm-ı Rabbânî"nin nasîhat ve sözleri,
Hidâyete getirdi binlerce kimseleri.
 
"Mektûbât" kitâbında buyurur: (Bir insana,
Önce lâzım olan şey, ermektir "tam îmân"a.
 
Yâni îtikadını, îmânını düzeltmek,
Herşeyden daha önce lâzımdır insana pek.
 
Bundan sonra, sâlih ve yarar iş yapmalıdır.
Bunların içinde de, en mühimi "Namâz"dır.
 
Resûlullah buyurdu bir hadîsi şerîfte:
"Namâz kılmak, bu dînin direğidir elbette.
 
Namâz kılan bir kimse, dînini doğrultmuştur.
Namâz kılmıyan ise, dînini yıkmış olur."
 
"Namâz"ı, doğru dürüst kılarsa eğer insan,
Kurtulur tamâmiyle kötü iş ve fahşâ’dan
 
İnsanı kötülükten korumayan bir namâz,
Görünüşte namâzdır, doğru namâz olamaz.
 
Ve lâkin doğrusunu yapıncaya kadar tam,
Görünüşü yapmaya, etmeli yine devam.
 
Buyuruldu: "Bir şeyin, hepsi yapılamazsa,
Hepsini de elinden kaçırma hiç olmazsa."
 
Allahın merhameti sonsuzdur çünkü evlât.
O, kabûl edebilir görünüşü hakîkat.
 
"Böyle kılacağına, hiç kılma" dememeli.
"Böyle kılacağına, dosdoğru kıl" demeli.
 
"Namâz"ı, cemâatle edâ etmeli ki hep,
Azaptan kurtulmaya, namâzdır çünkü sebep.
 
Mü'minûn sûresinin başındaki âyette:
Buyuruldu: (Mü'minler kurtulacak elbette.)
 
Âyetin devamında şöyle buyurmaktadır:
"Onlar, namâzlarını huşûyla kılanlardır."
 
Çetin şartlar altında yapılırsa bir tâ'at,
Kazanılan sevap da, elbet olur kat be kat.
 
Bunun için, gençlerin ibâdet etmeleri,
Mühim olup, indallah pek büyüktür değeri.
 
Çünkü "Nefis" ve "Şeytan" ve bir de "Kötü yârân",
Bilhassa hep gençlere saldırırlar her yandan.
 
Onları dinlemeyip, ibâdete sarılmak,
Çok büyük sevaplara kavuşturur muhakkak.
 
"Eshâb-ı Kehf", ne için çok şerefli oldular?
Çünkü o dinsizlerden, hicretle ayrıldılar.
 
Kâfirler, ibâdette zorluk çıkarırlarsa,
O tâatın sevâbı, kat be kat olur fazla.
 
Daha ne yazayım ki, oğlumuz, bilmem neden,
"Allah adamları"na kaçıyor görünmekten.
 
Dünyâ düşkünleriyle bulunmayı istiyor.
Bunun zararlarını, hiç akıl edemiyor.
 
Oğlum, sen o dostlara yakın olma ki zinhâr,
Dînine, îmânına saldırır çünkü onlar.
 
Onlar, tatlı dilli ve güler yüzlü "düşman"dır.
Uyanık bulunmazsan, dînini çalar, alır.
 
Resûlullah buyurdu bir hadîsinde yine:
"Mal ve mevkî sâhibi zenginlerden birine,
 
Sâdece malı için alçalsa biri eğer,
Bu sebepten, dîninin üçte ikisi gider."
 
İMAM-I RABBANİ (Kuddise Sirruh) Nefsine Düşmanlık Et
"İmâm-ı Rabbânî" ki, velîlerin baş tâcı.
Sözleri, “Hasta” olan “Katı kalp”ler ilâcı.
 
Seyyitlerden birine yazdı ki mektûbunda:
(Ey yavrum, aman sakın, gitme nefsin yolunda.
 
Çünkü düşmanındır o, ve senin içindedir.
Şef olmak, başa geçmek arzu, hevesindedir.
 
Onun bütün gâyesi, herkesten olsun üstün.
Ve herkes, ona karşı eğilsin, boyun büksün.
 
Arzu etmez, kimseye “Muhtâc olsun” kendisi.
Hiç istemez olsun bir âmiri, efendisi.
 
Onun bu istekleri, gelir ki şu mânâya,
"Şerîk, ortak olmak” tır Allahü teâlâya.
 
Yâni “Mâbud olmak”tır, onun için tek hedef.
İster ki, herkes ona tapınsınlar mâlesef.
 
Hattâ nefsi emmâre, “Alçaktır” ki o kadar,
Ortak olmaya bile, eylemez pek îtibâr.
 
İster ki, kendi olsun yalnızca âmir, hâkim.
Girsin onun emrine, dünyâ'da varsa her kim.
 
Bir hadîs-i kudsîde buyuruldu halbuki:
Nefsine düşmanlık et, bana düşman o çünki.”
 
Hâsılı “alçak nefs”in, mal mevkî, rütbe makam,
Gibi arzularını kim yaparsa bittamam,
 
Yardım etmiş sayılır Hakk’ın bu düşmanına.
Ne belâ gelse azdır, o kimsenin başına.
 
Kul için, bundan fecî “Suç” olur mu ki acep,
Rabbinin düşmanına, yardımda bulunur hep?
 
Demek ki, mevkî makam, rütbe gibi her nîmet,
Nefis” için olursa, “Hüsrân” olur âkıbet.
 
Ve lâkin istenirse, nefse tâbi olmadan,
Günâh değil, bilâkis “Sevap” olur o zaman.
 
Bunlar, Hak teâlânın dînine "Hizmet" için,
İstenirse, Allah da veriyor buna izin.
 
Hattâ bu niyet ile, mevkî, makam istemek,
Allahın rızâsına muvâfık da olur pek.
 
Yâni bu isteklere, karışmazsa hiç nefis,
Bunları istemekte, dînimizce yok beis.
 
Şundandır ki Allahın dünyâ'yı sevmemesi,
Kötü isteklerine kavuşturur hep nefsi.
 
Allahın düşmanına kim etse yardım, medet,
O da, Hak teâlânın düşmanı olur elbet.
 
Nefis, kurtulmadıkça “Üstünlük” hülyâsından,
Zor olur kurtulması, Cehennem azâbından.
 
Ebedî felâkete gitmeden daha önce,
Onu, bu “Hastalık”tan kurtarmalı hemence.
 
Lâ ilâhe illallah” mübârek kelimesi,
Sık sık tekrarlanırsa, temizler âdî nefsi.
 
Ne zaman yoldan çıkıp, “Azgınlık” gösterirse,
Bu güzel kelimeye sarılmalı o kimse.
 
İMAM-I RABBANİ (Kuddise Sirruh) Ölüm Bir Köprüdür
"İmâm-ı Rabbânî"nin "Mektûbât"ında yine,
Bir tâziye mektûbu yazılmıştır birine.
 
"Mirzâ Alî Can" için yazmışsa da mektûbu,
Okuyan herkes için geçerlidir elbet bu.
 
Mektupta buyurur ki: (Bizleri, Hak teâlâ,
Resûlünün yolunda bulundursun evvelâ.
 
Çünkü insan, ne kadar yaşasa da, nihâyet,
Muhakkak âhiret'e edecek bir gün avdet.
 
Enbiyâ sûresinde şöyle buyurmaktadır:
"Her bir canlı, ölüm'ün tadını tadacaktır."
 
Bunun için ey oğlum, ölecektir her insan.
Her kim olursa olsun, kurtulamaz hiç bundan.
 
Hadîste buyuruldu: "Her kimin ömrü uzun,
İbâdeti de çoksa, ona müjdeler olsun."
 
Bir "Köprü"ye benzer ki, "Ölüm", açık, âşikâr,
Ölüm'le kavuşurlar mâşûkuna âşıklar.
 
Bütün Hak âşıkları, ölüm'ü düşünerek,
Tesellî bulmaktadır, onu hayâl ederek.
 
Ankebût sûresinin, beşinci âyetinde,
Şöyle buyuruluyor bu mevzû üzerinde:
 
"Ey Rabbine kavuşmak istiyenler, bilin ki,
Ona kavuşma vakti gelecek elbette ki."
 
Ve lâkin nefsine ve şeytana tutulanlar,
Bir "Allah adamı"na kavuşmamış olanlar,
 
Yukardaki müjdeye, elbet dâhil değildir.
Onlar, zarar ziyânda ve hep başı yerdedir.
 
Şimdi vefât etmiştir sizin vâlideniz de.
Büyük bir varlık olup, çok hakkı vardır sizde.
 
Buna karşı, siz dahî ona yardım ediniz.
Ona duâ, sadaka, Fâtiha gönderiniz.
 
Hadîste buyuruldu: (Mezardaki bir mevtâ,
Denizde boğulacak zâta benzer âdetâ.
 
Anne ve babasından ve her tanıdığından,
Gelecek bir duâyı beklemektedir her an.)
 
Bir de insan, onların ölümünü görerek,
"Kendi ölüm'ü"nü de lâzım gelir düşünmek.
 
Bütün varlığı ile, Allahü teâlânın,
Beğendiği şeyleri yapmalıdır bi hakkın.
 
Bilmeli ki bu "Dünyâ", aldatır insanı hep.
Onu, ahmak olanlar sâdece eder talep.
 
Dünyâ kazançlarının, Allahın indindeki,
Îtibârı, bir zerre olsa idi eğer ki,
 
Ondan, kıl ucu kadar vermezdi kâfirlere.
Öyleyse bu dünyâ'yı sokmamalı kalplere.
 
Allah, sizi ve bizi, yüz çevirip her şeyden,
Kendine bağlamayı nasîb eylesin hepten.
 
Oğlum, cenâbı Hakkın sonsuzdur merhameti.
Lâkin azâbının da, pek fazladır şiddeti.
 
"Beyn-el havf-ü verrecâ" üzre bulunmalıdır.
Yâni korku ve ümit, müsâvî olmalıdır.
 
Gençlikte, Rabbimizin kahrından, gazabından,
Çok korkmak ve titremek lâzım gelir her zaman.
 
İhtiyarlıkta ise, af ve merhametine,
Sığınmak lâzımdır ki, orta yol budur yine.)
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) ÖLÜM, BİR KÖPRÜDÜR
"İmâm-ı Rabbânî"nin "Mektûbât"ında yine,
Bir tâziye mektûbu yazılmıştır birine.
 
"Mirzâ Alî Can" için yazmışsa da mektûbu,
Okuyan herkes için geçerlidir elbet bu.
 
Mektupta buyurur ki: (Bizleri, Hak teâlâ,
Resûlünün yolunda bulundursun evvelâ.
 
Çünkü insan, ne kadar yaşasa da, nihâyet,
Muhakkak âhiret'e edecek bir gün avdet.
 
Enbiyâ sûresinde şöyle buyurmaktadır:
"Her bir canlı, ölüm'ün tadını tadacaktır."
 
Bunun için ey oğlum, ölecektir her insan.
Her kim olursa olsun, kurtulamaz hiç bundan.
 
Hadîste buyuruldu: "Her kimin ömrü uzun,
İbâdeti de çoksa, ona müjdeler olsun."
 
Bir "Köprü"ye benzer ki, "Ölüm", açık, âşikâr,
Ölüm'le kavuşurlar mâşûkuna âşıklar.
 
Bütün Hak âşıkları, ölüm'ü düşünerek,
Tesellî bulmaktadır, onu hayâl ederek.
 
Ankebût sûresinin, beşinci âyetinde,
Şöyle buyuruluyor bu mevzû üzerinde:
 
"Ey Rabbine kavuşmak istiyenler, bilin ki,
Ona kavuşma vakti gelecek elbette ki."
 
Ve lâkin nefsine ve şeytana tutulanlar,
Bir "Allah adamı"na kavuşmamış olanlar,
 
Yukardaki müjdeye, elbet dâhil değildir.
Onlar, zarar ziyânda ve hep başı yerdedir.
 
Şimdi vefât etmiştir sizin vâlideniz de.
Büyük bir varlık olup, çok hakkı vardır sizde.
 
Buna karşı, siz dahî ona yardım ediniz.
Ona duâ, sadaka, Fâtiha gönderiniz.
 
Hadîste buyuruldu: (Mezardaki bir mevtâ,
Denizde boğulacak zâta benzer âdetâ.
 
Anne ve babasından ve her tanıdığından,
Gelecek bir duâyı beklemektedir her an.)
 
Bir de insan, onların ölümünü görerek,
"Kendi ölüm'ü"nü de lâzım gelir düşünmek.
 
Bütün varlığı ile, Allahü teâlânın,
Beğendiği şeyleri yapmalıdır bi hakkın.
 
Bilmeli ki bu "Dünyâ", aldatır insanı hep.
Onu, ahmak olanlar sâdece eder talep.
 
Dünyâ kazançlarının, Allahın indindeki,
Îtibârı, bir zerre olsa idi eğer ki,
 
Ondan, kıl ucu kadar vermezdi kâfirlere.
Öyleyse bu dünyâ'yı sokmamalı kalplere.
 
Allah, sizi ve bizi, yüz çevirip her şeyden,
Kendine bağlamayı nasîb eylesin hepten.
 
Oğlum, cenâbı Hakkın sonsuzdur merhameti.
Lâkin azâbının da, pek fazladır şiddeti.
 
"Beyn-el havf-ü verrecâ" üzre bulunmalıdır.
Yâni korku ve ümit, müsâvî olmalıdır.
 
Gençlikte, Rabbimizin kahrından, gazabından,
Çok korkmak ve titremek lâzım gelir her zaman.
 
İhtiyarlıkta ise, af ve merhametine,
Sığınmak lâzımdır ki, orta yol budur yine.)
 
İMAM-I RABBANİ (Kuddise Sirruh) Pişman Olmamak İçin
"İmâm-ı Rabbânî" ki, Hakkın bir evliyâsı.
Sözleri, temizlerdi kalpten kiri ve pası.
 
Bir gence mektup yazıp, buyurdu ki: (Evlâdım!
Her gün yaklaşıyoruz "Ölüm"e adım adım.
 
Bir kul ki, hep "günâh"la geçirirse ömrünü,
Ne özür ve bahâne bulur o mahşer günü?
 
Bir kul, Yaradan’ına ederse her gün isyân,
Yarın mahcûb olmaz mı, mahşer günü o insan?
 
Ömrünü, hep "günâh"la geçirirse, sonunda,
Nasıl cevap verir o, Rabbinin huzûrunda?
 
Daha, ne güne kadar böyle gaflet olacak?
Kulaklardan bu pamuk, ne vakit atılacak?
 
Ey oğlum, sözlerime kulak ver, dinle iyi.
Bir gün kaldıracaklar gözlerden bu perdeyi.
 
Ve yine çok yakında, gelecek ki bir zaman,
Bu “Gaflet pamuğu”nu atarlar kulaklardan.
 
Fakat hiç fâidesi olmıyacak bunların.
Bilâkis bir pişmânlık olacak ona yarın.
 
"Ölüm" uyandırmadan, uyanalım ki şu an,
Yüzümüz ak olarak verelim Allaha can.
 
Öyle yaşamalı ki, kul bu kısa ömründe,
Mahcûbiyyet olmasın, yarın "Mîzân" önünde.
 
Âhiret'te kurtulmak için de yine evlât,
Edinmeli dosdoğru bir "Îmân" ve "Îtikad".
 
Îmân doğru olmadan, kurtuluş olmaz aslâ.
Hem dahî amelleri, yapmalıdır "ihlâs"la.
 
"Tasavvuf"a girmekten, şudur ki asıl maksat.
Görmüş gibi kuvvetli olsun îmân, îtikad.
 
Düşünüp işiterek ele geçen o îmân,
Bularak, anlıyarak hâsıl olur o zaman.
 
Tasavvufa girmenin, ikinci fâidesi,
Temizlenir pislikten, hem "Nefs-i emmâre"si.
 
Bütün ibâdetlerin yapılması, o zaman,
Güç olmayıp, bilâkis olur kolay ve âsân.
 
Nefisten hâsıl olan isteksizlik, atâlet,
Gidip, onun yerine zevkli gelir ibâdet.
 
Haramlar, nefse önce gelirken tatlı, şirin,
O zaman tam aksine, gelir fenâ ve çirkin.
 
Önce, hiç istemezken ibâdet eylemeyi,
Şimdi, her bir ibâdet, gelir tatlı ve iyi.
 
Bütün bu üstünlükler, “Sohbet”le olur hâsıl.
Sahâbe, bir sohbette olurdu buna vâsıl.
 
Onlar, Resûlullahı görmekle bir kerecik,
"Hikmet" konuşurlardı bir anda hemencecik.
 
Onların, o bir anda çıktıkları noktaya,
Yıllarca çalışsa da, çıkamaz bir "Evliyâ".
 
Gelen vahyi, meleği görmüştü çünkü eshâb.
Resûl'ün sohbetiyle olmuşlardı şerefyâb.
 
Bir avuç arpa” ile, bir tasadduk yapsalar,
Bundan, öyle çok sevap alırdı ki o zâtlar,
 
Başkaları, “Dağ kadar altın”ı verse bile,
Yine de pek az kalır, o sevâba nisbetle.
 
Arkadaş, dost idiler onlar "Resûlullah"a.
Bundan daha şerefli bir nîmet var mı daha?
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) Resulullaha Uymak
"İmâm-ı Rabbânî" ki, çok büyük evliyâ zât.
Ederdi insanlara hep öğüt ve nasîhat.
 
Bir gün de buyurdu ki: (Mevlâmız, hepimizi,
Dünyâ ve âhiret'in iyisi, Efendisi,
 
Olan "Resûlullah"a, her işte, tam ve kesin,
Uymak seâdetiyle şereflendirsin, âmîn!
 
Çünkü cenâbı Allah, Ona tâbi olmayı,
Çok sever her bir işte, aynen Ona uymayı.
 
Ona tâbi olmanın, ufak bir zerresi hem,
Üstündür âhiret ve dünyâ nîmetlerinden.
 
En hakîkî üstünlük, o Resûl'e uymaktır.
İnsanlık meziyeti, ona tâbi olmaktır.
 
Meselâ o Resûl'e tâbi olan bir kimse,
Eğer gün ortasında bir miktar uyur ise,
 
Hiç Ona uymaksızın, geceleri çok tâat,
İbâdet eylemekten üstündür hem de kat kat.
 
Çünkü "Kaylûle etmek", yâni bir parça her gün,
Öğleden önce yatmak, âdetiydi Resûl'ün.
 
Yine o Peygambere uymayı düşünerek,
Bayram günü, hiç oruç tutmayıp, yiyip içmek,
 
Hiç Ona uymaksızın, senelerle tutulan,
Oruçlardan, kat be kat üstündür yine bundan.
 
Ve meselâ fakire, yine Ona uyarak,
Az bir şey verilirse, eğer "Zekât" olarak,
 
Dağlar kadar altını, kendi arzusu ile
Tasadduk eylemekten efdaldir yine böyle.
 
Bir gün "hazreti Ömer", bir sabah namâzını,
Cemâatle kılarak, gözetti eshâbını.
 
Lâkin göremeyince bir kimseyi mescitte,
Buyurdu ki: "Filân zât yok muydu cemâatte?"
 
Dediler: "Geceleri ibâdet yapar o zât.
Uykusu bastırmıştır belki onu bu saat."
 
Buyurdu ki: "Keşke o, gece hep uyusaydı.
Ve sabah namâzını cemâatle kılsaydı."
 
İslâmdan ayrılanlar, sıkıntı, mücâhede,
Çekip, nefislerini körletirler ise de,
 
Bu dîne uyulmadan yapıldıkları için,
Kıymetsiz ve hakîrdir, iç yüzü budur işin.
 
Bu çalışmalarına ücret hâsıl olursa,
Bir iki mefaattir dünyâ'dan olsa olsa.
 
Halbuki bu "Dünyâ"nın tamâmının kıymeti,
Nedir ki, bir kaçının olsun ehemmiyyeti.
 
Meselâ "Çöpçüler"e benziyorlar  ki bunlar,
Herkesten daha fazla çalışıp, yorulurlar.
 
Ve yine bunlar gibi, çok çalışanlar vardır.
Ve lâkin ücretleri, herkesten aşağıdır.
 
Halbuki her işini islâma uyduranlar,
Yâni Resûlullaha aynen tâbi olanlar,
 
Latif cevâhirlerle, kıymetli elmaslarla,
Meşgul "Mücevherciler" gibidirler meselâ.
 
Bunlar, çok çalışmayıp, yorulmadığı halde,
Kazançları, kârları olur pek çok ziyâde.
 
Hattâ bunlar, bir saat çalışmış olsa eğer,
Yüzbinlerle senelik kazanç elde ederler.
 
Buna sebep şudur ki, bir iş, islâmiyyete,
Uygunsa, sâhip olur indallah bir kıymete.
 
Eğer O beğenmezse, hakîr ve kıymetsizdir.
Beğenilmeyen şeye, verilir mi hiç ecir?
İMAM-I RABBANİ (Kuddise Sirruh) Sözün Özü Şudur ki
"İmâm-ı Rabbânî"nin, "Mektûbât" kitâbında,
Şöyle buyuruluyor "Hubb-u dünyâ" hakkında:
 
(Kardeşim, insanları, elbette Hak teâlâ,
Sırf yemek içmek için göndermedi dünyâ'ya.
 
Sevdiğimiz şeylerle oynayıp, mal toplamak,
Ve sırf keyif sürmeye gelmedik biz muhakkak.
 
İnsan, Rabbine karşı, her an âcizliğini,
Muhtaç, zavallı olup, gücü yetmezliğini,
 
Göstermek maksadıyla, dünyâ'ya gelmektedir.
Zâten Rabbine karşı "Kulluk" da bu demektir.
 
Ve lâkin bu kulluk da, yalnız Resûlullahın,
İzin verdiği gibi olmalıdır bi hakkın.
 
Onun emretmediği riyâzet, mücâhede,
Hepsi, zarar ziyândır fâideden ziyâde.
 
Nefse ağır gelse de o işler yapılınca,
Yine de zararlıdır Ona uyulmayınca.
 
"Ehli sünnet" denilen islâm âlimlerinin,
Bildirdiğine göre bir "Îmân" lâzım ilkin.
 
Îmân ve îtikadı sağlam ettikten sonra,
"Emir ve yasaklara uyma"ya gelir sıra.
 
"İlim", "Amel"den sonra, lâzımdır bir de "İhlâs".
Azaptan kurtulmak da, bununla olur esas.
 
"İhlâs", temiz etmek ve pislikten arınmaktır.
Yâni her yaptığını, "Allah için" yapmaktır.
 
Sözün özü şudur ki, âhiret'te kurtulmak,
Doğru îmân ve hâlis amelle olur ancak.
 
Oğlum, dünyâ'da kalmak zamanı pek kısadır.
Çoğu boş yere geçti, kalan ise pek azdır.
 
"Âhiret", dünyâ gibi olmayıp hiç muvakkat,
Ebedîdir, sonsuzdur, oradır asıl hayat.
 
Orada iki yer var, "Cennet" ile "Cehennem".
Bunların ikisi de mevcutlardır şimdi hem.
 
Her kimin, hangisine gideceği de yine,
Bağlıdır dünyâdaki yaptığı işlerine.
 
Ya sonsuz bir seâdet, ya ebedî bir elem.
Bunları haber verdi bizlere Fahr-i âlem.
 
Aklı olan, durmadan çalışması lâzımdır.
Zîrâ hiç dayanılmaz, azaplar pek acıdır.
 
Ey oğlum, ömrümüzün en kıymetli zamanı,
Boşa geçip, geriye kaldı kısa bir ânı.
 
En verimli günleri, Rabbin düşmanı olan,
"Nefs"in isteklerini yapmakla geçti her an.
 
Geriye, ömrümüzün en kıymetsiz, verimsiz,
Bir zamanı kaldı ki, ne iş yapabiliriz?
 
Keşke gençlik çağında yapılsaydı ibâdet.
Yarın mahşer gününde, olmazdı tasa ve dert.
 
"Zararın neresinden dönülse, yine kârdır."
Zîrâ kurtuluş için, bu fırsat elde vardır.
 
Gençlikte kaçırılan nîmeti, hiç olmazsa,
Şimdi yakalamaya çalışmalı hülâsa.
 
Kısa bir sıkıntıyla, az bir amelle, yine,
Kavuşmak mümkün olur Cennet nîmetlerine.
 
Gençlikte yaptığımız çirkin, fenâ fiiller,
Tövbe ve gözyaşiyle affedilebilirler.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) ŞÜKRETMEK NASIL OLUR?
"İmâm-ı Rabbânî"nin, dînine çok bağlı bir,
Hanıma gönderdiği öğüt ve nasîhattir:
 
(Görünen görünmiyen, bilinen bilinmiyen,
Her türlü nîmetleri kullarına gönderen,
 
Allahü teâlâya ederiz hamdü senâ.
Ki, Onun rahmetiyle kavuştuk her ihsâna.
 
Herkese, her nîmeti gönderen yalnız Odur.
Canlı cansız her şeyi, varlıkta O durdurur.
 
Bunca sayılamıyan, ne kadar varsa nîmet,
Hepsini, kullarına, O vermektedir elbet.
 
Odur hep kullarından belâları gideren.
Ve Odur duâları işitip, kabûl eden.
 
Öyle bir “Rezzâk”tır ki, kullarının yaptığı,
Günâhlardan ötürü, kesmiyor rızıkları.
 
Merhamet”i o kadar boldur ki Onun yine,
Kimsenin günâhını, vurmuyor yüzlerine.
 
Ve o kadar çoktur ki Onun “Hilm”i ve "Sabr"ı,
Acele göndermiyor, kullara azapları.
 
Bir “İhsân sâhibi”ki Allahü azîmüşşân,
Saçıyor nîmetini, herkese dost ve düşman.
 
Bütün nîmetlerinin, en kıymetlisi ise,
Açıkça bildiriyor "İslâmiyyet"i bize.
 
Onun bu nîmetleri, bellidir ki o kadar,
Güneş”ten daha açık, “Ay”dan daha âşikâr.
 
Başkalarından gelen nîmetleri de zâten,
Hep O göndermektedir kullarına esâsen.
 
İşte Onun yaptığı bu kadar ihsân, ikrâm,
Karşısında, hiç kimse bir şükür yapamaz tam.
 
“Vücûdumun her kılı, gelse de tek tek dile,
Şükrünün binde biri, yapılmış olmaz bile.”
 
İyilik yapanlara, hep teşekkür yapılır.
Bu, herkes de bilir ki, “İnsanlık îcâbı”dır.
 
O halde, her nîmetin hakîkî sâhibine,
Şükretmek, insanlığın bir îcâbıdır yine.
 
Ve lâkin Hak teâlâ, uzaktır her kusurdan.
Kul ise, hep noksanlık içinde olduğundan,
 
Bir münâsebetleri yoktur hiç "Allah" ile.
Ona şükredemezler kendi akıllariyle.
 
Ona söylenmesini güzel zannettikleri,
Bilâkis, Ona çirkin, uygunsuz gelir belki.
 
Büyültmek, hürmet etmek sandıkları da yine,
Küçültmek gelebilir belki de kendisine.
 
"Şükretme"nin şekli de bildirilmezse Ondan,
Ona lâyık olduğu, bilinemez yine tam.
 
İşte, Hak teâlânın sevdiği, beğendiği,
Yâni kabûl ettiği tâzim ve şükür şekli,
 
Peygamberleri ile gönderdiği “Dinler”dir.
Onlara bildirilen "ilâhî emirler"dir.
 
Orada, kalp ile ve bedenle yapılacak,
Her iş bildirilmiştir, gâyet açık olarak.
 
O halde Ona şükür, “İslâma sarılmak”tır.
Yâni farzları yapıp, haramdan sakınmaktır.
 
Ona, dînin dışında bir şükür olmaz daha.
Yoksa o, tersi olup, sebep olur günâha.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) TÖVBE VE İSTİĞFÂR
"Muhammed Murâd" adlı birine, mektûbunda,
Şöyle etti nasîhat “Haramlar” husûsunda:
 
(Kıymetli dostlarımın, bu dünyâ'nın tadına,
Çekici, câzibeli, süslü günâhlarına,
 
Aldanmış olmasından, çok fazla korkuyorum.
Gaflet etmelerine, pek çok üzülüyorum.
 
Şeytanın dürtmesiyle, ayrılıp mubâhlardan,
Şüpheli ve harama uzanacaklarından,
 
Sâhibimize karşı utanacak bir hâle,
Düşeceklerinden de, sıkılıyorum öyle.
 
Tövbe ve istiğfâra, çok devam etmelidir.
Haramlar, “Öldürücü zehir” bilinmelidir.
 
Sana söyliyeceğim tek sözüm yalnız şudur.
Çocuksun, yolun ise bir hayli korkuludur.
 
Hak teâlâ bizlere, çok acıdığı için,
Çok şeyi "mubâh" etmiş, vermiştir ruhsat, izin.
 
Ve lâkin rûhu hasta, kalbi bozuk olanlar,
Mubahlarla doymayıp, hudut tanımıyanlar,
 
"Haram" ve "Şüpheli"ye mâlesef el uzatır.
Böyle kullar,  ne bedbaht ve ne çok zavallıdır.
 
İslâmın hudûdunu gözetip ince ince,
Buradan dışarıya taşmamalı böylece.
 
Alışkanlık üzere, vardır çok namâz kılan.
Fakat az, hem pek azdır, bu hudûdu kollıyan.
 
Doğru, hâlis olarak ibâdet edenleri,
Bozuk olanlarından ayıran farkın biri,
 
Allahın her emrini, harfiyyen gözetmektir.
Hudûdu aşmamaya, îtinâ göstermektir.
 
Çünkü "Namâz" ve "Oruç" edâ olunduğunda,
Görünüşte, aynıdır hâlis ve bozuğu da.
 
Zîrâ Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:
Dîninizin direği, temeli bu verâ’dır”
 
Ve yine hadîsinde o Allahın Habîbi,
Buyurdu ki: “Hiçbir şey, olamaz verâ gibi.”
 
Bu kıymetli ömrümüz, kusurla, kabâhatla,
Geçiyor, tükeniyor her gün günâh yapmakla.
 
Bunun için "Tövbe"den, istiğfâr eylemekten,
Konuşmamız hoş olur, Hakka boyun bükmekten.
 
Zîrâ Nûr sûresinde buyurdu ki Rabbimiz:
“Ancak, tövbe etmekle kurtulabilirsiniz.”
 
Ve En’âm sûresinde, etti ki emr-ü ferman:
“Sakının gizli açık, her türlü günâhlardan.”
 
Herkese farz-ı ayndır günâha tövbe etmek.
Hiç kimse kurtulamaz, "Tövbe"den, kadın erkek.
 
Nasıl kurtulurlar ki bu tövbeden insanlar,
Peygamberler ederdi, hem de tövbe, istiğfâr.
 
Bütün Peygamberlerin sonu ve en yükseği,
Olan Resûlullah da yapardı bu "tövbe"yi.
 
Allahü teâlâdan utanıp sıkılarak,
Af dilemek gerekir, gözyaşı akıtarak.
 
Ve farzlardan birini, özürsüz terk ettiyse,
Onun da, kazâsını yapmalıdır o kimse.
 
Kul hakkı” da var ise, ödeyip helâllaşmak,
Ve duâ etmek ile kurtulur ondan ancak.)
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) VERÂ VE TAKVÂ
"İmâm-ı Rabbânî"nin, "Mektûbât" kitâbında,
Şöyle buyuruluyor “Verâ, takvâ” hakkında:
 
("Verâ" ve "Takvâ" demek, Allahü teâlânın,
Haram ettiklerinden, sakınmaktır bi hakkın.
 
Resûlullah buyurdu: “Verâ sâhibi olan,
En âbid kimse olur, insanların arasından.”
 
"Hasan-ı Basrî" dahî buyurdu ki: “Muhakkak,
Bu dinde, zerre kadar "Verâ sâhibi" olmak,
 
Bin nâfile namâz ve oruçtan kıymetlidir.
Yâni alır bunlardan daha fazla bir ecir.”
 
"Ebû Hüreyre" dahî, buyurdu ki bir günde:
(Ey insanlar, bilin ki, yarın mahşer gününde,
 
Allahın huzûrunda toplanınca hepimiz,
"Verâ sâhipleri"dir, en muhterem ve azîz.)
 
Hak teâlâ, Kur'ânda, bunu beyân etmekte.
Şöyle buyurmaktadır meâlen bir âyette:
 
“Sevgime kavuşanlar içinde, en nihâyet,
Verâ sâhibi gibi yaklaşan olmaz elbet.”
 
Âlimler buyurdu ki: (Bir kimse, şu on şeyi,
Kendine farz bilmezse, olmaz verâ sâhibi.
 
Bu on şey şunlardır ki, bir mü’min, hiçbir zaman,
Kimseyi “Gıybet” etmez ve hiç yapmaz “Sû-i zan.
 
Kimseyi kötü bilmez, “Alay” etmez o zinhâr.
Yabancı kadınlara kızlara etmez nazar.
 
Sâdık”tır, doğru söyler, hiç beğenmez kendini.
Fikreder hep Rabbinin türlü nîmetlerini.
 
Malını, “Helâl yere” harcayıp, etmez isrâf.
Haram olan bir yere, bir kuruş eylemez sarf.
 
Keyf için, mevkî makam etmeyip aslâ talep,
Buraları, “İslâma hizmet yeri” bilir hep.
 
Beş vakit namâzını, vaktinde edâ eder.
Ve bunu, en birinci bir vazîfe addeder.
 
Ehli sünnet” denilen islâm âlimlerinin,
Kitaplarını alıp, onları okur ilkin,
 
Îmânı, ibâdeti öğrenip ince ince,
Başlar amel etmeye, hep bunlar mûcibince.)
 
Yâ Rab, bize verdiğin nûrunu ziyâde et.
Sen her şeye kâdirsin, ne olur bizi affet.
 
Oğlum, kim günâhına tövbe ederse eğer,
Sonra, "Verâ" ve "Takvâ" olur ise müyesser,
 
Ele geçirmiş olur, büyük nîmet ve devlet.
Zîrâ en kıymetli iş, indallah budur elbet.
 
Bu ele geçmez ise, bir kısım günâhlara,
"Verâ" edebilmek de, bir nîmettir onlara.
 
Haramların hepsine, verâ olmasa dahî,
Bâzısından kaçmak da, bir nîmettir tabii.
 
Zîrâ bu bâzıların nûrları, ileride,
Belki diğerlerine tam sirâyet eder de,
 
Günâhların hepsine, tam verâ’ya yol açar.
Böylece her günâhtan nefret eder ve kaçar.
 
Zîrâ "Bir şeyin hepsi, ele geçmez ise de,
Yine kaçırmamalı elinden hepsini de."
 
Yâ Rabbî, beğendiğin iyi, güzel, münâsib,
Amelleri yapmayı, sen bize eyle nasîb.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) Yanlış yapıyorsunuz
İmam-ı Rabbani ki, çok büyük bir velidir.
Onun feyiz ve nuru, dünyayı etti tenvir.
 
Kendi kardeşlerine, mektubunda yazdı ki:
Yanlış yapıyorsunuz kardeşim ne yazık ki.
 
Öyle bereketli ki buradaki sohbetler,
Bütün dünya gezilse, yine zor ele geçer.
 
Zira bir çok insanlar, demeyip uzak yakın,
Bu fakirin yanına gelirler akın akın.
 
Dünya kazançlarını, atarak bir kenara,
Feyze kavuşmak için koşarlar buralara.
 
Siz ise, kardeşliğin, bilmeyip kıymetini,
Elden kaçırırsınız bu sohbet nimetini.
 
Dünyanın alçaklığı, belli iken, siz yine,
Dalmak istiyorsunuz dünya nimetlerine.
 
Halbuki Resulullah, şöyle buyurmaktadır:
(Elbette haya etmek, imandan bir parçadır.)
 
Kıymetli cevherleri, çocuk gibi şimdi siz,
Cam parçaları ile, cevizle değiştiniz.
 
Tatlı, yağlı yemekler, süslü, şık elbiseler,
Doğruyu görmenize size hep perdedirler.
 
Bunlara düşkünlüğün sonu, pişman olmaktır.
Ve her iki cihanda, zarara uğramaktır.
 
Eşin dostun gönlünü yapmak için, bir kimse,
Kendini, sonsuz olan azaba atar ise,
 
Akıllı olmadığı anlaşılır malesef,
Zira akıllı insan, kendini etmez telef.
 
Ey kardeşim bu dünya, vefasız ve fanidir.
Ve böyle olduğuna, her müslüman kanidir.
 
Dilde dolaşmaktadır onun vefasızlığı.
Aklı olan, ölüme yapar hep hazırlığı.
 
Yine siz bilirsiniz, bizden, bir işarettir.
Habercinin görevi, yalnız haber vermektir.)
 
Yine bir başkasına buyurdu: (Ey oğlumuz!
İki temel üstüne kurulmuştur yolumuz.
 
Birincisi, islamın her emrine uymaktır.
Bir müstehabı bile, elden kaçırmamaktır.
 
İkincisi, islamı öğreten rehberini,
Sevip, can-ü gönülden yapmaktır her emrini.
 
İslama tam riayet ve üstada muhabbet.
Bu iki temel esas var ise kimde şayet,
 
Ele geçmiş demektir ebedi rahat, huzur.
Birisi gevşek olsa, buna zor kavuşulur.
 
Bu güne kadar olan kabahatler için de,
Allah’a yalvarınız, göz yaşları içinde.
 
Ağlayıp sızlayarak, Ona yalvarırsanız,
İnşallah affedilir, bütün kusurlarınız.
 
Ey kardeşim, kalplerin bu manevi illeti,
Yapmayı güçleştirir dini, islamiyet’i.
 
Nasıl beden hastayken, zor gelirse ibadet,
Kalbin hastalığı da, güçleştirir begayet.
 
Nitekim buyurdu ki Kur'anda cenab-ı Hak:          
(Sadece müminlere zor gelmez namaz kılmak.)
 
Yoksa, islamiyet’in her emri de kolaydır.
Eğer zor geliyorsa, kalpte hastalık vardır.
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:1,351
Dün:1,457
Bu Ay:32,698
Toplam:13,500,143
Online Ziyaretçiler:15
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842