Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Hikmet Ehli Zatlar Buyuruyor Ki

Dinimizde paranın yeri
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İslamiyet’te paranın yeri ceptir, kalb değildir. Para, kalbde ise, çok kötüdür. İnsanın değeri, kıymet verdiği şey kadardır. Paraya kıymet veren, değersiz olur. Dinine kıymet veren, daima aziz ve makbul olur. Çünkü Cenab-ı Hak, kıymet ve şerefi dine, zelil ve hakir olmayı dünyaya vermiştir. 

Şibli hazretleri, bir gün sabah namazından sonra, sakalını tutar, (Ey nefsim, sen perişan olmadıktan sonra, ben rahat edemem. Seni rezil etmem gerekir) der. Nefsi de, (Kolay değil, bunu yapamazsın sen. Haydi, nasıl yapacaksan yap bakalım) der. (Sende cimrilik hastalığı var) der. Nefsi, (Bende ne yok ki, cimrilik olmasın) der. Şibli hazretleri, (Seni cömert yaparsam, ben de rahat ederim) der ve bu arada kapı çalınır. Bir zat, (Efendim, halife hazretleri size bir kese altın gönderdi) diyerek keseyi uzatır. Şibli hazretleri, (Galiba imtihan başladı) diye düşünür. Sayar, içinde 60 tane altın var. (Bundan sonra, elime her geçeni, fakirlere vereceğim) der. Alır keseyi, çıkar sokağa, birine sorar:

- Bu civarda en fakir kim var?
- Bir âmâ var, mübarek mi mübarek, fakir mi fakir, kimseden bir şey istemez, kim ne götürse onu yer ve ibadet eder.

- Şimdi nerede?
- Berberde tıraş oluyor.

Berbere gider, âmânın yanına oturup der ki:
- Buyurun efendim, bir kese altın. İçinde 60 altın var.
- Maşallah, al bunu berbere tıraş parası olarak ver!

- Bunun bir tanesiyle 50 kere, 100 kere tıraş olursun. Hepsi verilir mi?
- Niye söz dinlemiyorsun? Biraz önce, (Elime ne geçerse fakirlere vereceğim) diye Cenab-ı Hakk’a söz verdiğin hâlde, niye sözünde durmuyorsun? Bana verdiysen denileni hemen yap!

Şibli hazretleri çok şaşırır, keseyi berbere uzatıp der ki:
- Buyurun tıraş parası.

Berber der ki:
- Ben bunu almam, çünkü (Bu mübarek zat, ne zaman tıraş için gelse, para almayacağım) diye Rabbime söz verdim.

Şibli hazretleri parayı âmâya uzatır, (Berber almadı, paranızı buyurun!) der. Âmâ, (“Ben almam” demiştim. Al götür, ne yaparsan yap!) der.

Altınları, âmâ da, berber de almaz. O da, alır keseyi, doğru Dicle kenarına gider. Altın dolu keseyi alıp, (Sen ne fakire yaradın, ne zengine, defol!) diyerek nehre fırlatır. Sonra ellerini açıp, (Ya Rabbi, paraya, altınlara kıymet vereni kıymetsiz yap!) der.
Dinin yarısı sabır, yarısı da şükürdür
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Öfke, sinirlenme ve stres zamanındayız. Dolayısıyla evimizde olsun, işimizde olsun, insanlardan gelen sıkıntılara sabredelim.(Sabretmek, ferahlamanın anahtarıdır) hadis-i şerifini düşünerek sabretmelidir. Kur’an-ı kerimin birçok yerinde, (Allah sabredenleri sever)buyuruluyor. Sabır dinin yarısıdır. Diğer yarısı da şükretmektir. Yani gerektiği gibi sabredip şükreden, dinini korumuş olur.

Müminin sağlığı da, hastalığı da iyidir. Hasta olsa sabreder, sevab kazanır. Şifa bulsa, sıhhatli olsa şükreder, yine sevab kazanır. Resulullah efendimiz, (Müminin her hâline hayret edilir. Çünkü müminin başına sevinçli bir durum gelirse şükreder. Dert, bela gelirse sabreder. Her ikisinde de sevab kazanır) buyuruyor.

Namazını kılan, haramlardan sakınan bir kimse, Allahü teâlânın sevdiği bir kuldur. Hiçbir zaman, hiçbir şekilde hâlimizden şikâyetçi olmayalım. Her zaman hamd edici ve şükredici olalım. Başkasının sonunu düşüneceğimize, önce kendi sonumuzu düşünelim. Hiçbirimizin sonu belli değil. Evliya zatlar bile hep son nefeslerinden korkmuşlardır. Çünkü insanın nefsi ıslah olsa, insan evliya olsa bile, insanda bir de huy vardır. Bu huy ölünceye kadar bizimle beraberdir.

Bir hadis-i şerifte, (Küçük cihattan çıktık, büyük cihada gidiyoruz)buyuruluyor. Burada büyük cihad, nefisle mücadele demektir. Hâlbuki Eshab-ı kiramın nefisleri mutmainne olmuştu, iman etmişti. O hâlde bu söz, (Biz şimdi huyumuzu değiştirmeye gidiyoruz) demektir. Düşünün ki, insanın genlerinde mesela cimrilik huyu yazılı ise, nasıl ıslah edilebilir? Bu huy, her an patlamaya hazır bir bomba gibidir. Dolayısıyla, hiçbir mümin, vücudun genetik yapısındaki bu huyların bir anda patlaması riskinden dolayı son nefesten emin olamaz. Çare nedir? Bu huy, uyuz hastalığı gibi bulaşıcıdır. İyilerle beraber olan iyi huylu, kötülerle beraber olan kötü huylu olur. Kurtulmak isteyen, önce huyunun kötü olduğunu kabullenmeli. (Ben iyi huyluyum) dedikten sonra nereye giderse gitsin, hiç faydasını görmez. Huysuz olduğunu kabul edip sonra da kendisine ihlâslı, sâlih arkadaşlar bulması lazımdır. Bu arkadaşlarındaki güzel huylar yavaş yavaş ona da geçer ve böylece zamanla huyu düzelir.

Kendini beğenmek, şirke kadar götürür 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Yaptığımız iyilikleri unutalım, hatırlamayalım ve hatırlatmayalım. Söylersek başa kakmış gibi oluruz. Allahü teâlânın bize ihsan ettiklerinin yanında iyiliklerimizin adı mı olur? Bir hiçiz.

Dağda inzivaya çekilip çok ibadet eden bir derviş, Musa aleyhisselam Tur-i Sina’ya giderken yoluna çıkıp, (Yâ Musa, Cenab-ı Hakk’a arz et, benden razı mı?) der. Musa aleyhisselam dönüşte, (Allahü teâlâ, “Onu affettim” buyuruyor) deyince derviş, (Ben gece gündüz ibadet ediyorum. Dağın başında ne günah işledim ki Allah beni affetti!) der. Musa aleyhisselam, (Peki bu ibadetleri neyle, kimin yardımıyla yaptın?) deyince adam gururla, (Kim olacak, ben kendim yaptım) der.

Allahü teâlâ, hemen Cebrail aleyhisselama, (Bunun şah damarını biraz sık, bırak!) buyurur. Cebrail aleyhisselam damarını biraz sıkınca derviş yerlerde kıvranmaya başlar. Musa aleyhisselam (Ne oldu?) diye sorar. (Ölüyorum yâ Musa, günahlarımın affı için dua istiyorum) deyince buyurur ki:
(Allah’tan kork! Cenab-ı Hakk'ın verdiği bu kadar nimetler içindesin. "Çok günahkârım" de, "Benim ne suçum var" deme. Bak biraz damarın sıkıldı ne hâle geldin!)

Peygamber efendimiz, (Küçük günahtan kaçınırsınız, ama daha büyük günaha girmenizden korkuyorum) buyuruyor. Büyük günaha nasıl girer? Bir dereceye ulaştım zannedip kendini beğenir, ucub hâsıl olur. Allahü teâlânın hiç beğenmediği iki kötü huydan biri kibir, diğeri kendini beğenmektir. İşte bu kendini beğenmek, günahları hafif görmeye, hattâ şirke kadar götürür.

Müminin, yaptığı ibadetleri değil, yapması lazım gelip de yapamadıklarını ve işlediği günahları düşünmesi lazımdır. Doğru yaptığımızı zannettiklerimiz de tevbeye muhtaçtır.

İnsan, ibadetlere sarılıp haramlardan sakınabilir, kalbinin Allah sevgisiyle dolduğunu zannedip kendisini âhirete çok yakın hissedebilir, ama bunun doğru, yani Rahmânî olup olmadığının bir alâmeti vardır. O alâmet şudur ki, bu sevgi arttıkça kendisinin hatalarını, günahlarını görür. Bu görme kabiliyeti gittikçe artar, yaptığı hataları ömür boyu hiç unutmaz. İşte bu, tevbesinin kabul olduğunu ve istikametinin doğru yönde olduğunu gösterir.
Doğru yolda olmanın ölçüsü
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Allahü teâlânın rızasını kazanmak için, Onun emirlerini, Onun emrettiği gibi yapmak gerekir. Böyle yapan kimse, Rabbine kul olur. Onun emirlerini kendi istediği gibi yapan ise, nefsinin kulu olur. Nefsine kul olanlar, Cehenneme, Rabbine kul olanlar ise, Cennete gider) buyuruyor.

Devletler, standart bir sistem getirir. Eğer bu standarda uyulursa, herkes rahat eder. Allahü teâlânın razı olduğu doğru yolun standardı, ölçüsü de, razı olduğu büyüklerin gösterdiği yolda gitmektir. Hadis-i şerifte bildirilen 73 fırkanın her biri, doğru yolda olduğunu iddia etmektedir. Ama doğru yolda olmanın, yani kurtuluş fırkasının alâmeti, Eshab-ı kiramın yolunda olmaktır. Bu da, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirmesiyle anlaşılır. Demek ki, Ehl-i sünnet itikadında olan, doğru iman sahibidir.

İnsan, kalble iman eder, kalble sever, kalble niyet eder, bunlar gözle, kulakla yapılmaz. Demek ki, kalbde; iman, niyet ve muhabbet saklıdır. İbadetlerde, farz, vacib, sünnet ve müstehabları yaparken, uzuvlar kalbe tâbi olur. Kalb de, Rabbinin rızası için niyet ederse, Rabbimize kulluk edilmiş, ibadet edilmiş olur. İmanın altı şartında ölçü kalb, İslam’ın beş şartında ise, ölçü uzuvlardır. Kalbin uzuvlarla münasebeti vardır. Her ne kadar ibadet, imandan bir parça değilse de, imanla münasebeti vardır. Mesela, namazın, orucun farz olduğuna inanmak imandandır. Ama namaz kılmak, oruç tutmak ibadettir.

Ubeydullah-i Ahrar hazretleri buyuruyor ki:
(Bütün kerametler, harikalar bize verilse, fakat kalbimiz Ehl-i sünnet itikadıyla süslenmese, kendimizi mahvolmuş ve hâlimizi harap biliriz. Bütün haraplıklar, felaketler üzerimize yağsa, ama kalbimiz Ehl-i sünnet itikadıyla şereflenmişse, hiç üzülmeyiz.)

O kadar büyüklüğüyle beraber, ölçü olarak Ehl-i sünnet itikadını alıyor. Yoksa o da, (Benim kendime göre bir iman ölçüm var, ben de bu şekilde iman ederim) demiyor. Ehl-i sünnet itikadına uygun olmadıkça, büyüklerin bile istikbali karanlık olunca, bizler mahvoluruz. O hâlde, kendi anladıklarımıza değil, büyüklerimizin bildirdiği yola tâbi olmalıyız.

Dikkat edilecek dört husus 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
En büyük varlık, en büyük zenginlik, Ehl-i sünnet itikadında olmaktır. İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Herkese, her şeyden önce lazım olan, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi inanmak, sonra bu büyüklerin bildirdiği ilmihâl bilgilerini öğrenmektir) buyuruyor. İlmihâl bilgileri, neye nasıl inanacağımızı, neyi, nasıl ve niçin yapacağımızı anlatan bilgilerdir.

Haram, mekruh, müfsid, farz, vacib, sünnet, müstehab, mubah denilen bu bilgilere ef’âl-i mükellefin denir. Yani her mükellef insanın yapması ve sakınması gereken işlerdir. Bunları hakkıyla yerine getiren, ârif bir kul olur. Bu hususları bildiren büyüklerin yoluna tâbi olan, onların gösterdiği yolda devam eden, onların gittiği yere varır.

O hâlde, onların gittiği yere varmak için, şu dört hususa dikkat etmelidir:
1- Ehl-i sünnet itikadına uygun bir iman,
2- Kendisine lâzım olan ilmihâl bilgilerini doğru kaynaktan öğrenmek,
3- Öğrendiklerine uygun ihlâsla amel etmek,
4- Din büyüklerini tanıyıp sevmek ve kendi aklını bırakıp o büyük zatlara tâbi olmak.

Bunları yerine getiren, onlarla beraber olur, onlarla beraber olan da, onların kavuştuklarına kavuşur.

Büyüklerin yoluna girmek, uçağa binmeye benzer. Bu uçak, özellikle bizim için kalkmadığı gibi, şahsımıza da ait değildir. Fakat onun gideceği yere, bizim de gidebilmemiz için, bazı şartları, yerine getirmek gerekir. Bilet almak, kalkacağı saatte, kalkacağı yerde hazır olmak, yolcu olduğumuzu tescil ettirip yerimize oturmak, pilotun işine hiç karışmamak gerekir. Yani şartları yerine getirdiğimizde, o uçağın gideceği yere, makam ve mevki sahibi kimselerle, beraber varmak mümkün olur. Allahü teâlânın rızasını kazanmak için, âlim olmak şart değildir. Ehl-i sünnet itikadından sonra, ilmihâl bilgilerini öğrenip emredildiği şekilde yapmakla, Allah'ın izniyle Cennete gitmek mümkün olur.

Zaman su gibi akıp gidiyor, ömür geçiyor. İyisi de kötüsü de bunu görüyor ve yaşıyor. Dünya hayatı hayâldir. Bu hayâle gönül bağlayanlara, hayâlle avunanlara yazıklar olsun!
Dua kabul olur
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
(Allahü teâlâ, dua edin kabul edeyimbuyurduğu halde, dua ediyoruz ama kabul olmuyor) dememeli. Kabul oluyor, fakat Cenab-ı Hak merhametinden hemen o işi yaratmıyor. Yani, (Ey kulum, sen bu sıkıntıdan kurtulmak istiyorsun, ama bunun karşılığında sana vereceğim nimetleri bilmiyorsun) buyuruyor. O halde dua etmeye devam etmeli, kabul olduğundan şüphe etmemeli.

Eskiler, (Ya Rabbi, memleketimizi kaht-ü galâdan muhafaza eyle) diye dua ederdi.Kaht yokluk, galâ da pahalılık demektir. Bir şeyin yokluğu, pahalılığından daha kötüdür. Şimdi böyle dualar unutuldu. Sadece şikâyetler kaldı.

(Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm) demek, musibet ve belayı geri çevirir. Gelmiş olan bela ve musibetin kalkması için ise, istiğfar etmek lazımdır. Cenab-ı Hak, (Tevbe ederseniz, imdadınıza yetişirim) buyuruyor. Günahlar ve belalardan korunmak için, tevbe ve istiğfar etmelidir.

Hatm-i tehlil yani 70 bin kelime-i tevhid, ölü veya diri birine hediye edilse, ne kadar günahkâr olursa olsun, hediye edilen affolur.

Ölümü düşünmek, ömrü uzatır, uzun emel ömrü kısaltır.

Güzel huylu olmak, İslam ahlâkının esasıdır. Kalb kırmanın kapısı açılınca küfre girilebilir. Demek ki, küfrün hemen yanında kalb kırmak vardır. Kalb Allahü teâlâya en yakın organdır, Onun komşusudur. Kalb rahatsız olunca komşu da incinir. Kalb kırmamalı. Hiç kimsenin kalbini incitmemeli. Birçok kişi, komşu yüzünden evini değiştirmiştir. Çok dikkat etmeli, Müslümanın kalbi, nazargâh-ı ilâhidir.

Hadis-i şerifte, (Kalb kırmak, Kâbe’yi yetmiş defa yıkmaktan daha kötüdür) buyuruluyor. İyi, kötü, hiç kimsenin kalbini incitmemeli. Allahü teâlâyı en çok inciten küfürden sonra, kalb kırmak gibi büyük günah yoktur. Buyuruluyor ki:
Hakiki Müslüman hiç gönül kırmaz,
Bilir, bundan büyük bir günah olmaz.

Bir Müslümana çatık kaşla bakmak bile haramdır. Güler yüzlü olmayan kimse, mümin sıfatlı değildir. Müslüman olsun, gayrimüslim olsun, herkese karşı güler yüzlü, tatlı sözlü olmalı. Başkasının kötü ahlâkından şikâyet edenin, kendisi kötü ahlâklıdır. Güzel ahlâk, sıkıntılara sabretmek, eziyetleri sineye çekmektir.


Hizmet eden hizmet görür 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bütün Müslümanlara hizmet etmeli, onları sevindirmeli. Bir kimse bir kimseyi sevindirirse, Allahü teâlâ onun bu iyiliği için bir melek yaratır. Vefat edince, iyiliklerine karşılık ne kadar melek varsa onu kabirde karşılarlar ve (Korkma, şimdi Münker ve Nekir gelecek. Sual soracaklar. Takıldığın yerde biz sana yardımcı olacağız. Bizim görevimiz, seni burada rahatlatmak ve Cennetin kapısından içeriye sokuncaya kadar arkadaşlık etmektir) derler.

Kim hizmet ederse, karşılığını burada veya ahirette mutlaka görecektir, çünkü Peygamber efendimiz, (Men hademe hudime) buyuruyor. (Hizmet eden hizmet görür) demektir.

Dinin güzel ahlakını yaymak zordur. Buna nefs manidir. Dinsizlik ve ahlaksızlığın yayılması ise kolaydır, çünkü nefs, buna yardımcıdır.

Silsile-i aliyye büyüklerinden Ali Râmitenî hazretleri buyuruyor ki:
(Duanızı, öyle bir delil araya koyarak edin ki, o günah işlememişlerden olsun. O delil, Allah dostudur. Onlara tevazu ve sevgi gösterin ki, sizin için dua etsinler.)

Mübarek bir zat, her cuma günü, cuma namazından sonra hatim duası yapardı. Duası bir veya bir buçuk saat kadar sürerdi. Başta Peygamber efendimiz olmak üzere, bütün Ehl-i beytin ve Eshab-ı kiramın, Tabiin ve Tebe-i tabiinin, mezhep imamlarımızın, itikad imamlarımızın, bütün Silsile-i aliyye büyüklerinin, büyük âlim ve evliya zatların tek tek isimlerini zikrederdi. Ayrıca, o güne kadar vefat etmiş kendi talebelerinin, akrabalarının, arkadaşlarının isimlerini de zikrederdi. Bir gün talebelerinden birisi cesaret edip bu durumu mübarek zata sual eder:
- Efendim, “kâffe-i ehli imanın ervahına” yani “bütün iman ehlinin ruhlarına” desek, bu sevabların hepsi bütün Müslümanlara gider mi?

- Tabii gider.

- Peki efendim, tek tek isim saymanın farkı nedir?

- Kardeşim, ismen sayıldığı zaman, o hediye edilen hatim, Fatiha, dua ve tesbihler, yani her ne varsa, altın tabaklar içerisinde vefat etmiş olan o zata verilirken, bunu sana dünyadan, seni seven şu kişi gönderdi derler. “Kâffe-i ehli imanın ervahına” denilince, kim göndermişse onun ismi bildirilmez, ama isim söylenirse, şuna gönderdim, buna gönderdim denirse, büyük bir zat ismen gönderilen bu sevabların kimden geldiğini bilirse, dikkatini çeker, o da ona dua eder. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır. Biz o büyük zata gönderirsek, o da muhakkak bize dua ve şefaat eder. Elimizdeki fırsatı kaçırmamalı, vakit müsaitse, hiç olmazsa birkaç büyüğe, ismen göndermeye çalışmalıdır.
Dua üç şekilde kabul olur
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allahü teâlâ, edilen duayı üç şekilde kabul eder:
1- Hemen, yani peşin kabul eder.

2- Kabul eder; ama hemen vermez, yani veresiye kabul eder. Biz istediğimiz kadar yalvaralım, gözyaşı dökelim, Allah diyelim… Peki, ne zaman verir? Ölürken verir, kabirde verir, mahşerde verir, mizanda verir, sırat köprüsünde verir, en son Cennette verir. Yani mutlaka verir.

3- Ne dünyada verir, ne de ahirette. Peki, ama Allahü teâlâ, ben duaları kabul ederim buyuruyor. Evet, kabul ediyor; ama o istenileni vermiyor, onun yerine başka şey veriyor. Belki de istediğimizden daha kıymetlisini veriyor. Ne kadar derdimiz, hastalığımız, başımıza gelecek bela varsa, o duaya karşılık olarak hepsini alıyor.

Her şeyin bir yasası vardır. Tasavvufun anayasası da, vermektir. Yani seninki senindir, benimki de senindir.

Müminler Allahü teâlânın rızası için bir araya geldiklerinde, hiç konuşmasalar bile feyz, bileşik kaplardaki gibi, kalbden kalbe akar. Hele bir de, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerin ismi zikredilirse, bu meclislere feyz, oluk oluk akar.

Bir Müslüman, sırf Allahü teâlânın rızası için bir başka Müslüman kardeşini ziyaret ederse, kendisine yüz bin nafile hac sevabı verilir. Müminin yüzüne sevgiyle bakanın, günahları dökülür.

Cebrail aleyhisselam, 2 rekât namaz kılmış, bu 2 rekât namazı kılması tam 4 bin ahiret senesi sürmüş. Sonra, (Yâ Rabbi, kâinat yaratıldığından beri acaba böyle namaz kılan başka bir kulun var mı?) demiş. Allahü teâlâ buyurmuş ki:
— Ahir zamanda gelecek olan ümmet-i Muhammed’den, Habibimin ümmetinden bir kulum, 2 rekât namaz kılacak, hatayla, kazayla, her türlü düşüncelerle ve kaç rekât kıldığını bilmeyerek kılacak. Onların birkaç dakikada kıldığı 2 rekât namaz, senin 4000 senede kıldığın namazdan daha makbul olacak.

— Yâ Rabbi, neden onların namazları bu kadar kıymetli olacak?

— Çünkü onlar, düşmanımı yıkarak huzuruma gelecekler. Sende düşman yok ki! Dünya sevgisinden uzaklaşacaklar, nefislerinin şerrinden kurtulmaya çalışacaklar, şeytanın vesvesesine aldanmayıp, Allahü ekber diyecekler


İmanla ölmek marifettir

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Unutmamak lazım ki, insanoğlu düşmanını hep dışarıda arıyor, hâlbuki düşman onun içinde, nefsi en büyük düşman, neye düşman, imana düşman.

Yılan soksa, akrep soksa ölürüz. Zaten ölmeyecek miyiz; ama imanımız giderse sonsuz olarak ölürüz. Zaten öleceğiz; ama imanla ölmek marifettir. İmanla ölmenin, imanı korumanın yolu nedir? İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(İmanı korumanın tek yolu vardır, o da birbirimizi sevmektir.) 

Hazret-i Ebu Hüreyre anlatır:
Bir gün Cenâb-ı Peygamber otururken birdenbire tebessüm etti, öyle ki, bütün mübarek dişleri göründü. Ya Resulallah, hayırdır inşallah dedim. Buyurdu ki:
(Şimdi Rabbimin huzurunda iki kişi var, biri hakkından vazgeçmiyor;(Ya Rabbi bundan hakkımı al), öteki de, diyor ki (Ya Rabbi alacaklara vere vere bitti, bir şey kalmadı, hiç sevabım yok) diyor. Öteki de, (Ya Rabbi o halde buna günahlarımı ver, yüklensin!) diyor. Cenâb-ı Hak (Sağ tarafına bak!) buyuruyor. Bakıyor ki, muazzam bir köşk. (Bu kardeşine hakkını helal edersen, içindekilerle beraber sana veririm.) Adam diyor ki: (Hakkımı helal ettim ya Rabbi, vallahi ettim, billahi ettim, ver ya Rabbi!)

Bunun üzerine Cenâb-ı Peygamber, (Din kardeşlerinizin arasını bulun! Bak Allahü teâlâ da buldu) buyuruyor. Nasıl buldu, vererek buldu. En büyük günah, iki Müslümanın arasını açmaktır.

Fitneyi önlemek, fitneye mani olmak şiarımız olmalıdır; çünkü fitne çok büyük günahtır. Her yerde her zaman fitne çıkarmamaya azami gayret göstermeliyiz. Mübarek büyük zatlara tam uyup fitne çıkarmayan, sıkıntı görmez. Kendisinden bir şey eklemeyene, tamamen büyük zatlara uyana sıkıntı yoktur! Bir şey eklenirse, o saat her şey biter.

Din kardeşimizle barışık olmalıyız; ama kendimizle, nefsimizle barışık olmamalıyız. İnsana en büyük zararı nefsi yapar, insanın kendine yaptığı zararı hiçbir düşmanı yapamaz. Onun için din kardeşlerimizle beraber olmaya, onlarla beraber sevmeye, sevilmeye çalışalım. Kurtuluşumuza ancak bu bağlılığımız, sevgimiz, muhabbetimiz sebep olacaktır.

Ahirette iki mümin şahit olsa, ya Rabbi bu Müslümandır deseler, hatta kabirde, Arasat meydanında şahit misin deseler, şahidiz ya Rabbi dediler mi, tamam. Onun için, iyi geçinmek, iyi arkadaşlar edinmek, bu dinin temelidir.


İstiğfarın önemi

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İstiğfar etmek çok kıymetlidir. Beladan, kazadan muhafaza eder. Vasıtaya binince, mutlaka üç kere istiğfar duası ile (Bismillahillezi…) diye başlayan duayı okumalıdır. Manası, ya Rabbi, yerde ve gökte sana sığınırım demektir. Bunları okuyunca, yerde ve gökte kazadan beladan korunulur. 

Âyetel kürsiyi okumak da iyidir. Ayrıca Hud suresinin 41. âyet-i kerimesini okuyanın da kazadan emin olacağı hadis-i şerifle bildirilmiştir.

Kur’an-ı kerim öyle bir kitab-ı ilahidir ki, onun her harfinde yüz bin derde, yüz bin şifa vardır. İlaçların bir kısmının etkisi kesindir, bir kısmınınki ise zannidir. Yani bir kısmı mutlak şifadır, bir kısmı ise, şifa olabilir de, olmayabilir de. Kur’an-ı kerim ise, kesin şifadır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(O Kur’an, iman edenler için bir hidayet ve şifadır.) [Fussilet 44]

Bir Fatiha üç İhlâs
Bir yaşlı teyze, 12 imamdan birisine gelir, (Ya imam, kızımı çok özledim, öleli çok oldu, rüyamda göremiyorum, himmet etseniz de görsem) der ve o gece kızını rüyasında çok feci bir şekilde azap içinde görür.

Kızı, kendisiyle birlikte orada bulunan 570 kişinin de çok acı azap çektiğini söyler. 

Ertesi gün yaşlı teyze olanları imama anlatıyor, keşke görmez olaydım der. 

Aynı gece hazret-i imam, rüyasında o yaşlı kadının kızını Cennetlik olarak görür. Şaşkın halde bakarken kız, der ki, bugün buradan geçen salih bir kişi bütün mezardakilerin ruhlarına bir Fatiha, üç İhlâs okudu. Allahü teâlâ hepimizi affetti. 

Ancak sıra geldi
Mübarek bir zat da talebelerine ders verirken, kitap bitmeden vefat eder. Talebeler başka bir hoca ararlar. Bir hoca bulurlar, dersimize devam ettirir misiniz diye sorarlar. Hoca efendi, hayır der, kendi hocanızdan devam edin!

Talebeler, hocamız vefat etti deyince, hoca efendi der ki; (Onlar ölmez. Hocanızın kabrine gidin, derse devam edin! Eğer hocanız gelmezse, biz geldik deyin! Gelene kadar böyle yapın!)

Talebeler kitabı ellerine alıp kabre giderler, hocam biz geldik derler. Ne gelen var, ne giden. Ertesi gün yine giderler. Yine gelen, giden yok. Üçüncü gün yine hiç kimse yok. Dördüncü gün, hocam biz geldik deyince, mübarek zat kabirden kalkar. Kitap nerde, kaldığımız yerden devam edelim der.

Talebelerinden bir tanesi; (Hocam madem gelecektiniz, niye dört gün bizi beklettiniz?) diye sorar. Hocaları der ki, (Dört gün mü geçti? Buradan bir Müslüman geçiyordu, bir Fatiha, üç İhlâs okudu, bütün ruhlara gönderdi, o kadar çok sevab dağıtıldı ki, bana ancak sıra geldi.)
Duayı izinli okumak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Duayı izinsiz okuyana Allahü teâlâ sevab verir, ama izinli okuyana hem sevab verir, hem de okuduğu dua tesirli olur. İmam-ı Rabbani hazretleri, talebeleriyle, uzak bir yere giderken, gece bir handa kaldılar. “Bu gece bir bela hâsıl olacak.(Bismillâhillezî lâ-yedurru me’asmihî şey’ün fil-erdı velâ fissemâi ve hüves-semî’ul’alîm) duasını üç defa okuyun” buyurdu. Gece büyük yangın oldu. Her odada eşyalar yandı. Duayı okuyanlara bir şey olmadı. Sadece bir odada, bir talebenin eşyaları yandı. İmam-ı Rabbani hazretleri onu çağırıp, (Niye senin eşyaların yandı? Sen bu duayı okumadın mı?) diye sordu. O da, (Hayır, okumadım efendim, arkadaşlar bana söylemeyi unutmuşlar) dedi. O talebe okuyamadığı için yangından zarar gördü.

Duayı izinsiz olarak okuyanlara sevab olur, ama yangından ve diğer belalardan kurtaracağına bir garanti verilemez. İzinli ve emirli olunca, Allahü teâlâ okuyanlara tesirini de yaratır.

Dert, bela, fitne, hastalık, nazar, sihir ve zâlimlerin şerrinden korunmak için, sabah akşam, İmam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdiğini hatırlayarak, bu duayı üç defa okumalı. Bu duanın okunması için büyüklerimizin de izinleri ve emirleri var. Zaten kitaplarda, vekilin asıl gibi olduğu bildiriliyor. Vekilin icraatları da, aslın icraatları olmuş oluyor. Yani duaları emirle okuyan, o büyük zatın vekili olarak okumuş oluyor. Sanki onlar okumuş gibi tesirli oluyor. Bundan dolayı da himmet ve berekete sebep oluyor.

Hatm-i tehlil yani yetmiş bin kelime-i tevhid okumak da çok kıymetlidir. Mazhar-ı Cân-ı Cânan hazretleri bir kabrin yanından geçerken, kabirde günahkâr bir kadının ateşler içerisinde olduğunu görür. İlerleyemez, öyle kalır. (Ruhuna hatm-i tehlil sevabı bağışlayacağım, imanı varsa inşallah affolur) buyurur. (Ya Rabbi! Nezdimde okunmuş yetmiş bin kelime-i tevhid var. Bunu senin rızan için bu hatun kuluna hediye ettim. Bu kulunu affet!) diye dua eder. O ateş, o azap gider ve orası Cennet bahçesi olur.

Yetmiş bin kelime-i tevhid, Allah rızası için bir ölünün ruhuna ve hattâ hayatta olan birinin ruhuna gönderilirse, Allahü teâlâ o ana kadar işlemiş olduğu bütün günahları silip atıyor. Yetmiş bin kelime-i tevhid okumak, bizatihi insanın kendisine de fayda verir. Kabirde karşısına çıkar, imdadına yetişir. İmanlı olana yetmiş bin kelime-i tevhid hediye edilince, Allahü teâlâ kabir azabını kaldırıyor. Ne büyük müjde bu!
Dünya bizi terk etmeden…
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mübarek bir zat, ticaretle uğraşan talebesine, (İş yerinize, dost düşman her çeşit insan gelir. Tedbir alıyor musunuz?) diye sorunca, talebesi şöyle arz eder: 
(Efendim, her gelene, önce bu hayatın hayâl, ölümün hak olduğunu ve herkesin mutlaka öleceğini, esas hayatın öldükten sonra başlayacağını, onun için bu dünyaya kıymet vermemek gerektiğini anlatıyoruz. Gelen dost ise anlıyor, düşmansa “Burada ölüm korkusu var” diye ürküyor, kaçıyor, bir daha gelmiyor.)

Hocası memnun olup, tebrik eder. Cenab-ı Hak, bizi kendi şerrimizden korusun. Allah’ın düşmanı olan nefsimiz, her an, günün her saati bizimle beraberdir. Özellikle ölüm ânında, imansız öldürmek için şeytana yardımcı olur. Birlikte rahmet, ayrılıkta azab-ı ilahi vardır. Onun için Müslümanlarla beraber olmaya can atmalı. Çünkü iki Müslüman bir araya gelse, faydalı hiçbir şey yapmasalar bile, Cenab-ı Hakk’a sevgisi yüksek olanın kalbinden diğerinin kalbine sevgi akar. Anlamasalar ve hissetmeseler bile. Bileşik kaplardaki sıvı durdurulamadığı gibi bu akıntı da durdurulamaz.

Onun için bir bahane ile bir araya gelmeli. Maksat beraber olmaktır. Sohbetin mânâsı budur. Haramla meşgul olan, yarasanın güneşten kaçtığı gibi sohbetten, birlikte olmaktan kaçar. Bu engeli uğraşıp yıkmalıdır. Bir gün neyimiz varsa bırakacağız, öyleyse şimdiden bırakmalıyız. Her işimizi Allah’ın rızasını gözeterek yapmalıyız. Peygamber efendimiz, (Dünya sizi terk etmeden, siz onu terk edin!) buyuruyor. Dünya, bir gün, (Bu kadar yeter artık, git hesabını ver şimdi!) diyecek. Öyleyse o günü beklemeden onu terk etmelidir.

Allah'a güvenirsek, O bizi korur. Bazıları, âciz bir insana veya ömrüne yahut başka şeye güveniyor. Hâlbuki o güvendiği şeyler de, Allah’a muhtaçtır. Şunu alacağım, ötekini yapacağım diyorlar. Bakalım onları yapabilmek için ömrü var mı? Bizi yaratan ve her an varlıkta durduran Allahü teâlâdır, emaneti bir gün alacak olan da Odur. Yüce Allah kefilken, bunu unutup başkasının kefilliğini aramak, böylece hayatını harap etmek, ahmaklık değil mi?

Gerçek hayat, öldükten sonra başlar 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Müslüman, sadece Cennetin nimetlerini ve sonsuzluğunu veya Cehennemin sonsuz olduğunu ve azabının şiddetini düşünse, başka şeye ihtiyacı yoktur. İdama götürülen biri, o ipten başka ne düşünür? Yiyip içmekten kesilir, (Şunu bunu yapacağım!) hayâli nerede kalır. Doktor inceleyip, (Sen kansersin) dediği zaman, o kimse de kanser olduğunu anlayınca, artık erimeye başlar...

Ölümün başa geleceğini hiç unutmamalı. Herkes buna mahkûmdur ve herkes ölecektir. İnsan ölünce bir hiçtir. Mal, mülk, evlat ve başka neyi varsa, hepsi bir anda yok olur. Asıl hayat işte o gün başlayacaktır. Değer mi bu kadar kısa ömürde, azmaya, kudurmaya, hepsini bırakıp gideceğimiz malın mülkün peşinde koşmaya, bunların sevdasıyla ölmeye?

Allahü teâlâya tevekkül, güven ve iman azaldıkça, insan kendini emniyette hissetmek için, birçok tedbir peşinde koşar. Şu emeklilik, şu tarla, şu banka, şu ev diyerek, bunlarla meşgul olur. Hâlbuki bunların hepsi boştur.

Fidan gibi genç delikanlılar bile ölüyor. Bir gün yok ki, eşten dosttan, tanıdıklardan ölüm haberi gelmesin. Anlayan için, bu haberler ölümü hatırlamak ve ibret almak bakımından çok önemlidir. Çünkü (Neşenizi kıran, lezzetlerinizi yok eden ölümü çok sık hatırlayın) hadis-i şerifi bunu vurguluyor. Ölüm, hayâl olan bu hayatın sonu ve ebedî olan asıl hayatın başlangıcıdır.

Cenab-ı Hak bir kılcal damarımızı tıkasa ki, vücudumuzda uç uca eklense dünyayı dolaşacak kadar çok kılcal damar vardır, az bir zaman tıkalı kalsa felç oluruz. Bu tıkanıklığı kendi kendimize açabilir miyiz? Hele beyne giden veya kalbe giden bir pıhtı hemen felç yapar, o zaman trilyonlarımız olsa ne işe yarar? Bir kılcal damar veya bir sinir kopsa, her şey biter... Hâl böyleyken, (Bir ay veya bir yıl sonra, ben ne ile geçineceğim?) diye düşünüyoruz. Biz şimdi yaşıyoruz, ayaktayız, sıhhatteyiz, bu hizmetleri yapıyoruz. Bütün bunlar parayla pulla mı, yoksa Cenab-ı Hakk'ın kudretiyle mi oluyor? Bunu iyi düşünmeli. Önce bu nimetlerin şükrünü eda etmeli. Sonra zaten paraya pula, mala mülke gönül bağlamaya sıra gelmez...
Dünyadakiler birbirini yiyor
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Mezardakilerin pişman oldukları şeyler için, dünyadakiler birbirini yiyor. 

* Fıkıh bilmeden imandan bahsedilmez. Küfre düşürücü ifade kullananın imanı gider de haberi olmaz. Evli ise, nikahı da gider.

* Günah işleyince hem kalb ile tevbe ve dil ile istiğfar eyle. Tevbeyi asla geciktirme. 

* Bütün ibadetlerini kusurlu bil, hakkı ile yapamadığını düşün. 

* Çok yeme, az da yeme, yemekte itidal üzere ol. 

* Her işte iyi niyet yap. Kalb ile halis, Allahü teâlâ emrettiği için niyet etmedikçe, hiçbir ibadete başlama. 

* Faydasız, hele zararlı olan şeylerle vakit geçirme.

* Az konuş, az uyu ve az gül.

* Arkadaşlarınla lüzumlu şeyleri öğretecek ve öğrenecek kadar görüş, diğer vakitleri ibadetler ile kalbi temizleyecek şeylerle geçir. 

* Dost düşman herkesi güler yüzle ve tatlı dille karşıla, hiç kimse ile münakaşa etme. 

* Herkesin özrünü kabul et, kabahatlerini af et, zararlarına karşılık yapma. 

* Her işi Allahü teâlâya havale et. Fakat sebeplerin tesir etmesini Allahü teâlâdan bekle. 

* Hiçbir farzı kaçırma ve geciktirme.

* Hep kendini düşünme, Allahü teâlâdan başka kimseye güvenme. 

* Sıkıntılı zamanlarda Allahü teâlâdan ümidin kesme, hiç üzülme. 

* Evlat ve aile ile daima tatlı sözlü ve güler yüzlü ol. Onlarla da, zaruret miktarı kadar, haklarını ödeyecek kadar görüş. 

* Kavuştuğun halleri herkese söyleme. Makam ve servet sahipleri ile çok görüşme. Her halinde sünnete uymaya ve bid’atlerden sakınmaya çalış. 

* Sıkıntılı ve ferahlık zamanında halinde bir değişiklik olmasın. Varlık ve yokluk zamanları halini değiştirmesin. Hepsi geçicidir, her an imtihanda olduğunu unutma.

* Evliyaların hallerini, nasihatlerini oku; garipleri ziyaret et. 

* Hiç kimseyi gıybet etme, çekiştirme, gıybet yapana mani olmaya çalış. 

* Emri marufu ve nehyi anil münkeri, yani nasihati elden kaçırma. 

* Fakirlere mücahidlere mal ile yardım et. Hayır hasenat yap.

* Günah işlemekten çok kork. Fakirlikten korkarak cimrilik yapma. Fakir olunca üzülme. Allahü teâlâ servet de ihsan eder. 

* Fakirlere ve bütün din kardeşlerine hizmet et. Büyüklerimiz kendi nefsleri için değil din kardeşlerine yardım etmek için kazanmışlardır. Mürşidinin sohbetinde, yanında edepli olmaya çalış. Ondan ancak edepli olan istifade eder. 

* Doğarken sen ağladın çevrendekiler güldü, öyle bir hayat yaşa ki herkes ağlarken sen gül....

* Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim. 

* Kul hakkından korkan ayağını uzatıp yatamaz.

* Ticaret, kaidesinde güzeldir. Ticaretin kaidesi de, dürüstlüktür. Ticaretin kaidesi, aldatmamak ve aldanmamaktır. Açıkçası kul hakkından korkmaktır, kul hakkını korumaktır.

* Müslüman dürüsttür, doğrudur, merttir. Bunlar ahir zamanda insanlarda kaybolan meziyetlerdir. Zamana uyarsak, herkesin yaptığını yapmaya kalkarsak, bunda bir fark olmaz. Farklılık inançta, farklılık dürüstlükte, farklılık insanları Allah için çok sevmekte. Çünkü Cenab-ı Hakkın yarattığı en şerefli mahlukun karşısındasın. 

* Dua almak için evvela karşıdakinin sevgisini, güvenini almak lazım. İnsan sevdiğini dinler, insan sevdiğine itaat eder. Sevgiyi kaybedenler geçici bir süre için belki başarılı gibi gözükebilirler ama o kalıcı değildir. Müslüman bugünün tüccarı değil, yarının tüccarıdır. 

* Müslüman elinden ve dilinden emin olunan kimsedir. O yalan söyleyebilir, ama sen onun doğru söylediğine inanmalısın. O idrar, kan olabilir ama sen suolacaksın. Pislik pislikle temizlenmez, su ile temizlenir. Herkes yanındakinden verir. Herkes kendi sermayesini kullanır. Müslümanlığın tarifine göre çalış. Peygamber efendimiz (Müslüman elinden ve dilinden emin olunan kimsedir) ve (İyilik edene iyilik et, kötülük edeni affet) buyurmuştur. 

* Siz siz olun sakın kibirlenmeyin. Kibrin ucunda, sağında, solunda şirke doğru yol var. Allahü teâlâ bazı yetkiler, bazı imkanlar, bazı güzellikler verdiği zaman çok korkmak lazım. Bunun bir imtihan olduğunu anlamak lazım. Yoksa, mülkün sahibi Allah’tır. Gözü kaşı verdiği gibi almasını da bilir. Nitekim, mükemmel gören insanların bir müddet sonra göremediklerini hep biliyoruz. O halde göz bir nimettir. Akıl bir nimettir, akılsız insanlar da çok. Sağlık bir nimettir, hastaneler dolup taşıyor. Hürriyet bir nimettir, hapishanede insanlar çürüyor. Nimetleri kendinizden bilmeyin, ne varsa hepsi Allahü teâlâdandır, Ona çok şükredin. Günahlarınız için tevbe edin, kibirlenmeyin, yoksa helak olursunuz. 

* Herhangi bir mümine, baktığın zaman, onun hakkında hiçbir endişe, hiçbir şüphe olmaksızın bütün hücrelerinle sevmelisin. Bu sevgide en ufak bir menfaatin bahis konusu olmamalı. En ufak bir çıkarın konuşulamaz, düşünülemez. Ona nasıl iyilik ederim, ne verebilirim diye, bütün canınla ciğerinle kalbinle ona teslim olmalısın. O da insan, onun da kalbi var. Karşındaki insana hiçbir endişe, hiçbir şüphe olmaksızın tam teslimiyet, muhabbet besleyince, o da haliyle karşısındakini sevecektir. Çünkü, bu sevgide ilahi bir sevgi vardır. Yani, Allah’a giden yolda sevgi var. Sonsuza giden sevgide, çarpışma olmaz. Ama, menfaatle ilgili sevgilerde, daima karşılıklı çıkarlar menfaatler bahis konusudur. Sonunda mutlak kavga olur, mutlaka geçimsizlik olur. 

* İnsan, Cenab-ı Allah’ın, bir verdiklerini bir de vermediklerini düşünsün. İnsan, Allahü teâlânın emrinde ve Onun imkan dairesinde, bir köle gibidir. Hiç kimse Allahü teâlâ ile pazarlığa kalkamaz. Mümin, yaptıklarını değil, yapamadıklarını düşünmesi lazım. Yaptığımız ibadetleri değil yapamadıklarımızı düşünelim, çünkü yaptıklarımız da tevbeye muhtaç, tevbeler de tevbeye muhtaç...

Hiçbir Müslüman, hiçbir zaman, hiçbir şeyden dolayı, hiçbir şekilde, hiçbir şikayette bulunmasın. Çünkü, şikayette bulunmak nimetleri unutmaktır. O nimetler akla geldiği zaman, hemen tevbe istiğfar etmelidir. Hiçbir zaman sabrın sonu selamet olmaması mümkün değil. Sabır dönemini iyi kullanmak lazım. Eğer bu dönemin sonunu beklemezsek, bütün belalar artar, daha fazlalaşır. Eğer, o sabrı, zamanını iyi kullanırsak sonu selamet olur. Şunu iyi bilin ki, varlıkta Allah’a ibadet, daha zor. Çünkü varlıkta nefsin bütün arzuları ayakta, yoklukta zaten yok. Ama varken, nefsi frenlemek daha zordur. Dolayısıyla, hiçbirimiz ne oldum delisi olmayalım ve insanların takdirlerine kulak asmayalım, daha doğrusu aslımızı unutmayalım. Aslımız bir avuç toprak. Cenab-ı Hak, bir kullanma yetkisi, imkanı vermiş, bunu da, ya hayırda, ya şerde kullanacağız. Gelin, neyimiz varsa hayırda kullanalım. Hayırlı sonuçlar alalım. Şerde kullanırsak şerle karşılaşırız ki, bu da gayet tabii bir şey. Ahirette Cennetten Cehennemden başka yer yok, unutmayalım. 

* Başarının sırrı emre itaattir. Kibirli olmayın, tevbekâr olun, emre itaat edin. 

* Her Müslüman tüccardır, ancak bugünün yani dünyanın değil, yarının yani ahiretin tüccarıdır. Müslüman olup, dünya ve ahiret saadetinin sermayesini ele geçirmiştir. Ancak, ticarette gaye kâr etmektir, iflas edene akıllı tüccar denir mi? Fıkıh bilmeyen, İslam ahlakına, kul hakkına riayet etmeyen iflas etmekten kurtulabilir mi? 

* Liderlik vermek sanatıdır. Almak değil. 

* Evliyaların zahirleri onları tanımayanlara zehirdir. Tanıyanlara rahmettir. 

* Büyükler her hatayı affeder. Fakat haini affetmez. Hain, ettiği hizmetleri sırf kendinden bilendir.

* İnsanları sonsuz saadete kavuşturmak için yani Müslüman olup imanla ölmelerine vesile olmaya çalışmak en iyi iştir. 

* Doğruyu, ehli sünnet itikadını anlatmalı, yanlış çoktur. Yanlışlarla herkesin kafasını karıştırmamalı.

* Dünyanın kıymeti dünya kadar, ahiretin kıymeti ahiret kadardır. Dünya gıdası bilinen gıdalardır. Ahiretin gıdası dini ilimdir. Ahiretin kıymetinin yanında dünyanın kıymeti sivrisineğin kanadı kadar değildir. Dünya hep altın olsa bile geçicidir, ahiret ise devamlıdır, sonsuzdur. Yollar ikiye ayrılır. İman küfür, günah sevap, iyi kötü, dünya ahiret vs. Siz ahireti ve orada işinize yarayacak olanı tercih edin. 

* Ehli sünnet âlimlerinin kıymetli kitaplarını okuyun, kitap okumak insanın şerefini artırır. 

* Allahü teâlâ nefsi yarattığı zaman (Sen kimsin, ben kimim?) buyurunca, (Ene ene, ente ente = Ben benim, Sen sensin) demiş. Üç bin yıl. Ateşe atılmış, bin yıl orda kalmış, çıkınca cevabı yine aynı. Soğuk Cehenneme atılmış, bin yıl da orda kalmış, çıkınca cevabı yine aynı. Bin yıl aç bırakılınca, sonunda kerhen (Sen benim Rabbimsin, ben senin aciz bir yaratığınım) demiş. Bu tehlikeli ve Allahü teâlâya düşman olan mahluk içimizde. Dine imana inanmaz, gıdası haramlardır. Allahü teâlâ onu böyle yaratmıştır. (Nefsine düşmanlık et, çünkü o benim düşmanımdır) buyurmuştur. İslamiyet’in her hükmünde nefsi kırma payı vardır. Emir ve yasaklar, onu kontrol altına almak içindir. İnsanların çektikleri sıkıntıların sebebi nefsi tanımamaları, bunun isteklerini kendi isteği zannetmeleridir.

* Günah işlemek nefse tatlı gelir. Bütün bid’atler, günahlar, Allahü teâlânın düşmanı olan nefsi besler, kuvvetlendirir. Her günahın işlenmesi nefsi kuvvetlendirir. Nefs, insanın en büyük düşmanıdır. İnsanın imanını yok etmek ister. Bundan zevk alır. Bu bakımdan nefsi iyi tanımak, hilelerini bilmek gerekir. Bir hadis-i şerif meali: (Nefsini tanıyan Rabbini tanır.) [Deylemi] 

* Nefsi zayıflatacak birinci ilaç, İslamiyet'e uymaktır. Haramların hepsi, dünya malına, mevkisine, zevklerine düşkün olmak, nefsin gıdasıdır. Onu besler, kuvvetlendirirler. Nefs kuvvetlenince, bütün iyiliklerin, güzel ahlakın ve medeniyetin kaynağı olan İslamiyet'e saldırır. Din ile, iman ile, Allahü teâlânın emirleri ile alay eder. Çünkü nefsimiz Allah’ın düşmanıdır. 
Allahü teâlâ buyurdu ki: (Nefsine düşmanlık ederek bana dost ol!) 

* İnsandan en son çıkacak huy, baş olmak, emretmektir. Hanımına emredemezse sokaktakilere olmazsa hayvanlara emretmek ister. İnsana en zor gelen peki demektir. Hep hayır demek ister. Baş olma huyu, can çıktıktan sonra çıkar.

* Allahü teâlâ kendisine karşı yapılan günahları isyanları tevbe edilince affediyor. Ama Habibine karşı, yapılan isyan ve günahları affetmiyor. Peygamber efendimiz celis-i ilâhidir. Vârisleri de öyledir. Onlar celis-i ilâhidir. Onları üzmek çok kötüdür. Sakınmak lazımdır. 

* İki şeyden çok korkmalı:
1- İmansız gitmekten. 
2- Büyüklerin nazarından düşmekten. Büyüklerin nazarından düşmek yedi kat gökten yedi kat yerin dibine düşmekten beterdir.

* Ölüden ve diriden istifade edebilmek için inanmak ve sevmek lazımdır. 

* Evladınıza namazın önemini anlatın ve mutlaka namaz kıldırın. Namaz kılmasına mani her şeyin, felaketine sebep olacağını bilmeli ve bildirmelisiniz. Onun istikbalini garantiye almak, iyi bir Müslüman olması ile mümkündür. Diploma ile istikbal garantiye alınmış olmaz. İyi bir Müslüman olduktan sonra diploma işe yarar. O zaman, hem kendisine hem insanlara daha çok faydalı olur. 

* Dünyada saadet, ahirette Cennet, iki şeyle çok kolay olur: Biri, Allahü teâlânın bir sevgili dostuna kavuşmak ve onun tarafından kabul edilmek. İkincisi ise doğru kılınan namaz. 

* Bir büyüğü tanıyan zaten namaz kılar. Hem tanımak hem namaz kılmamak olmaz. Böyle tanımak, tanımak değildir. Namazsız ahiret olmaz. Namazsız Allah'a kavuşulmaz, namazsız hayat olmaz, namaz her şeyin başıdır. Namazları geciktirmeden kılın. Severek kılın. Şartlarına uygun kılın, güzel numune olun. Çocuklarınıza yemek yiyip içmekten önce, namazlarını vaktinde kılmalarını öğretin.

* Merhamet, doktorun hastasına acıması gibidir. Hakiki merhametli doktor, hastasını kurtarandır. Bir annenin, babanın şefkati de onun merhameti gibi olmalı. Namaz kılmayan çocuğa acımamak, yardım etmemek, yani bu hastalığın çaresine bakmamak hiç merhamet olur mu? Oradaki merhamet gibi görünen şey merhametsizliktir. Çocukları perişan ediyorlar. (Ameliyata giden çocuğa annesi acıdığı için gizli yemek yediriyor. Doktorlar, çocuğu ölümden zor döndürüyorlar.)

* Anne ve baba, eğer evlatlarına büyüklerin sevgisini, İslamiyet’in sevgisini veremiyorsa, onların en baş düşmanıdır. Nefsine düşkün anne ve baba, yani çocuklarını nefsi için seven anne ve baba çocuklarının en büyük düşmanıdır.

* Çocuklarınızı büyüklerin yanına götürün. Çocuklarınızı yanınızdan ayırmayın. Çocuklarınızın hem abisi hem babası olun. Alıştırın, iyi yerlere götürmeye. Çocuğunuza deyin ki: (Aman evladım, ne sen kendini yak, ne beni yak, çünkü evladın yaptığı anaya, babaya gider. Allah korusun, kendin gidersin beni de götürürsün. Yani bu kadar emekler boşa gider. Çünkü anneye ve babaya evladın yaptığı her şey misliyle yazılır, iyilik yapıyorsa iyilik yazılır. Kötülük yapıyorsa kötülük yazılır.)

* Çocuklarımıza Kur’an-ı kerimi öğretelim mutlaka. Kur’an-ı kerim okusunlar. Çocuğuna Kur’an-ı kerim okutan ana babaya da çok sevap yazılıyor.

* Mutlaka çocuklarınıza büyüklerin yani ehli sünnet âlimlerinin kitaplarından bir şeyler okuyun, onların sineleri şimdi tertemiz. Bu ruha, bu sineye şimdi ne konulsa o kalıcıdır. Onlarla beraber kitap okumadan yatmayın. Mutlaka bir şey okuyun.

* Müminin kalbini kırmak çok büyük haramdır. Bir mümin, bir müminin kalbini kırsa 70 defa Kâ’beyi yıkmaktan daha büyük günaha girer. Bunları okumak, öğrenmek lazım. 

* Çocuk Allahü teâlânın emanetidir, sahiplenmeyin, İslam terbiyesi verin, dinimizi öğretin. Onlar size bir emanettir. Siz onlardan mesulsünüz. Çok Müslüman onları sahiplenerek azmalarına, yoldan çıkmalarına sebeb olmuşlardır.

* Çocuklarınızı iyi ahlaklı, dini bütünle evlendirin. Güzelliğine değil, malına mülküne değil, itikadına bakın. 

* Çocuklarınıza iyi bir isim, Müslüman ismi verin. En önemlisi de dinimizi, dosdoğru öğretin. Ehli sünnet âlimlerinin kıymetli kitaplarından öğretin.

* Çoluk çocuğumuza merhamet edelim, onları ateşten koruyalım. Çırpınırız, oğlum oraya mı gitsin buraya mı gitsin, stajından kursundan helak oluruz. Tamam da, bu çocuk Cehenneme mi gitsin, Cennete mi gitsin? Önce biz bunu düşünelim. Dünya fâni. Böyle kısa bir ömür için o güzel evladı, nasıl kıyar da ateşe atarız? 

* Evladına Allah’ı öğretmeyen, evladına Peygamberi öğretmeyen, evladına ateşi öğretmeyen, namazı öğretmeyen, Kur'an-ı kerimi öğretmeyen, kul hakkını öğretmeyen baba, evladının hem dünya, hem de ahiret katilidir. Ve dünyanın en merhametsiz babasıdır. Veyahut da dünyanın en merhametsiz anasıdır ki, namaza kaldırmıyor. Efendim, çocuk üşümesin, falan, Allah korusun, merhamet bu değil. Doktor hastasına düşman mıdır ki, canını bıçağın altına yatırıyor. Onu o urdan kurtarmak merhamettendir. Demek ki, anne ve baba ne kadar merhametli ise, evladına o kadar dinimizi öğreticidir. Anne ve baba ne kadar merhametsizse, evladına o kadar dünyayı öğreticidir. Ahireti unutturucudur. Ölçü bu. Kaldı ki, o evlat her günah işleyişte anasına da yazılır, babasına da yazılır. O evlat, her ibadet yapışta, anasına da sevap yazılır, babasına da. Bir ağaç, ya meyve verecek yahut da ateşte odun olacak. Sen meyve mi yetiştiriyorsun, yoksa sobaya gidecek odun mu yetiştiriyorsun? 

* Kalbin rızkı, din ilmidir. İnsan okumaz din ilmi öğrenmezse kalbi rızksız kalır. Günah işlemeye başlar, hasta olur ve neticede ölür. Ölmesi demek, Allah korusun kâfir olması demektir. 

* Büyükleri yani ehli sünnet âlimlerini arayan, kitaplarının arasında arasın, kitaplarımızın satırları arasındayız, buyuruyorlar. Büyüklerin kitapları ilaç gibidir. İlaç kullanmayan, şifa bulamaz. Allahü teâlâ istiğfar ederseniz imdadınıza yetişirim buyuruyor. Lâ havleyi çok okuyunuz. 

* Kendinize değil büyüklere tâbi olunuz, iş ve ahlakınızı düzeltiniz. Masiva ile uğraşan dolap beygiri gibi dolanıp durur. 

* Baş olma sevdasına düşen, artık ibadet ve ihlastan sıyrılır. 

* Huzursuzluğun kaynağı ikidir: Birincisi bilmemek yani ilmihali okumamak, öğrenmemek. İkincisi bildiğini tatbik etmemek. 

* İki kişi bir araya gelince dedikodu, gıybet etmeyin, Allah deyin. Düşüncesi yalnız dünya olan kişilerle görüşmeyin dünya sevgisi size de tesir eder, zorunlu hallerde helâya gider gibi, görüşülebilir.

* Bir mümin kardeşine ait hoş olmayan, bir iş duyarsan yetmişe kadar özür kapısı vardır. [Yani bunu şu haklı sebepten dolayı işlemiştir diye yetmiş tane gerekçe bulmalı.]

* Faydasız konuşanlarla arkadaşlık etmeyin. Bid’at ehlinden haram işleyenden kaçın. İnsanların aybını görmeyin, insanların aybını gören, insanların hedefi olur.

* En büyük tehlike kendinizi tanımamaktır. Allahü teâlânın nimetlerini unutmaktır, kendinizi bir şey sanmaktır. 

* Biliniz ki, nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. 

* Kâfir de olsa, fasık da olsa hiç kimsenin bedduasını almayın.

* Hakkı bâtıldan ayırmak dünyada en zor şeydir. Bazıları ahirette hak diye sarıldıklarının bâtıl olduğunu görecekler ve yandık diyecekler! Bazıları hakka bâtıl diye hücum edecekler, saldıracaklar ve hüsran içinde kalacaklardır. Bazıları da bâtıla hak diye sarılacaklar ve kahru perişan olacaklar. Bu yüzden, her Müslümana öğretmek için Peygamber efendimiz buyurmuşlar ki:
“Ya Rabbi bana doğruyu doğru olarak bildir ve doğruya uymayı nasip et. Allahım eğriyi de eğri olarak bildir ve ondan kaçınmayı nasip et. Ben bâtıla hak diye sarılmayayım.” 

* Katarda olan, gemide olan, uçakta olan ne ise biz oyuz! Çünkü dünya dönüyor demek hareket demektir. Hareket demek bir yere gitmek demektir. Çünkü durmuyor ki devamlı suretle ömür bir yere gidiyor. Bu katarda vakti saati gelenler iniyor gidenler biniyor. Aksi halde her gün ölenler var her gün doğanlar var. Bu katarda olanlar ister saltanatla yaşasınlar, ister üzüntüyle yaşasınlar ne fark eder? Yolcuya siz bütün saltanatı verseniz yolcunun bir şeyi değişecek mi? Ancak saltanat kalana layıktır. Kalıcı olana layıktır. Kalmalıdır da. Bu dünyada bir şey kalmıyor ki. Ne şehirler kurulmuş, ne memleketler alt üst olmuş, ne sevgililer perişan olmuş, neye yaradı? Kalıcı olana talip olmak lazımdır. Anne karnındaki çocuk doğmak içindir. Anne karnında yaşamak için değil! Dünyaya gelen çocuk; insan da ölmek için yaşatılmıştır. Kalıcı değil! 

* Her şey niyetle kaim. Her şey niyete bağlı. Niyetsiz hiç bir şey olmaz. Hiç kimse levhalara bakmadan otobanlara yanlış girse ve ömür boyunca gitse, bir yere varamaz, arzu ettiği yerin yanından geçemez. Onun için niyet yol levhası gibidir. Yol levhası sizi arzu ettiğiniz yere götürür. Yoksa, sizi yol levhası bir yere götürmeye mecbur değildir. Siz bakıyorsunuz. Tercihinizi yapıp gidiyorsunuz. İşte niyet de öyle. İyi niyetle yaptığımız her iş bizim için sevaptır. Kötü niyetle yaptığımız her şey günahtır. Niyetsiz yapılan da ha var, ha yok. Öyle şey olmaz zaten. Senin niyetin ağzınla olmasa bile, mutlaka kalbinden bir istikametin vardır. Olmaz başka türlü çünkü. 

* Gayeniz, maksadınız yol levhası olmak olsun. Ehli sünneti göstermek için, Allahü teâlânın razı olduğu istikameti göstermek için, Peygamber efendimizin sevgisine, rızasına kavuşturmak için yol levhası olun. 
Dünyaya kıymet vermek
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimizin esası imandır. Bir ağacın gövdesi, dalı ve yaprağı var da, kökü yoksa, o ağaç meyve veremez. Kısa zamanda kurumaya mahkûmdur. Ehl-i sünnet itikadında olmayan da, ne kadar ibadet ederse etsin, faydasını göremez. İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Bir kimse, bin yıl ibadet etse, eğer ibadetini Peygamber efendimize tâbi olarak yapmadıysa, zerre kadar faydasını göremez) buyuruyor.

Allahü teâlânın rızası önemlidir. O kimden razıdır? Allahü teâlâ, İslamiyet’i sevdiği gibi, Müslümanları da, dinimizin emir ve yasaklarına tâbi oldukları için sever; kâfirleri ve kâfirliği ise sevmez.

Müslümanların ve kâfirlerin bir arada bulunduğu bir yerde, Müslümanların zenginliği, mevkii, makamı, itibarı, izzeti ne kadar yüksekse, orada kâfirler o kadar aşağı olur. Ama eğer kâfirlere kıymet verilir de, onlar yükseltilirse, Müslümanlar alçalır. Onun için Allahü teâlâ, cizyeyi emretmiştir. Kâfirler, bu cizye vergisini az vermek hattâ hiç vermemek için, yeni, süslü elbise giyinemezler, zengin görünmekten kaçarlar. Bu vergi sırf onları aşağı tutmak, tahkir etmek için konulmuştur. Onun için bir mümin, eğer bir kâfire ikram ederse, onu överse, Müslümanlara ve İslamiyet’e hakaret etmiş sayılır. Peygamber efendimiz,(Herkes, sevdikleriyle beraber haşrolur) buyuruyor. Allahü teâlâyı sevenler de, Onun sevdiği salih kullarla beraber haşr olur. Küfrü, kâfiri sevenler de, kâfirlerle haşr olur.

Allahü teâlâ, yarattığı günden beri, bir an olsun dünyaya rahmet nazarıyla bakmamıştır. Çünkü dünya, Müslümanları ibadetten alıkoyar. Dünya sevgisi bir kalbe girince, mutlaka o kalbde Müslümanlara karşı soğukluk başlar, hattâ zamanla İslamiyet’ten soğur. Cenab-ı Hak, İslamiyet’i ve Müslümanları sevdiğini, küfrü ve dünyayı sevmediğini bildiriyor. Herkes, sevdiğiyle beraber olmalı. İnsanın kalbi, ne kadar dünyaya meylederse, o kadar dinden uzaklaşır.

Allahü teâlânın, (Kâfirlerle cihad et!) emrine uymak için, önce kâfir olan nefsimizle cihad etmek gerekir. Nefsimizi yendikten sonra, artık cihad etmek, yani İslamiyet’i yaymak ve emr-i maruf yapmak da kolaylaşır.

İman cevherini korumak 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İmam-ı Rabbânî hazretlerinin zamanında da, şimdiki kadar olmasa da, helalle haram, sünnetle bid’at birbirine karışmıştı. O büyük zat, ta o zaman, (Bid’atler dünyayı kapladığından, dünya, karanlık bir gece gibi görünüyor. Sünnetler çok azalıyor, nurları da, bir karanlık gecede, tek tük uçuşan ateş böcekleri gibi parlıyor) buyuruyor. Şimdi ise, her tarafı daha kötü olan küfür karanlığı sardı. İmam-ı Rabbânî hazretleri bugünkü durumu yani imanla küfrün birbirine karıştığını görseydi, kim bilir neler söyleyecekti? Bunun için âhir zamanda, Ehl-i sünnet itikadına sahip olanın çok şükretmesi lazımdır.

Büyük zatlardan biri talebesine, (Gökyüzüne bir bak, ne görüyorsun?) diye sorar. O da, (Yıldızlar var efendim) der. (Yıldızlar nasıl görünüyor?) buyurur. (Tek tek olanı, üç beş tane olanı var, bazısı daha fazla, grup grup olanlar da var) der. O zat buyurur ki:
(İşte müminlerin iman nuru da, gökteki yıldızlar gibidir. Biz, şu anda nasıl ki gökyüzünü siyah ve yıldızları gruplar hâlinde pırıl pırıl görüyorsak, melekler de, şimdi dünyayı zifiri karanlık içinde, imanlı olanları aynı şekilde pırıl pırıl görüyorlar. Tabiî tek olanı var, üçü beşi bir araya gelenleri var, daha çok olanları var. Ehl-i sünnet itikadı çok kıymetlidir. Allahü teâlâ bu cevheri çöplüğe koymaz. Bu imana sahip olanlar, çok kıymetli ve makbul olmasaydı, Allahü teâlâ, bu kadar kıymetli bir imanı onlara nasip etmezdi.)

Doğru iman Cennetin anahtarıdır. Cennete girmeye sebep olan şey, ibadetler, ameller değil, imandır. İbadetler, imanı korumak içindir. Nasıl ki, en kıymetli pırlanta, birkaç anahtarla açılan, iç içe geçmiş gizli dolapların arkasındaki gizli bir çekmecede saklanırsa, bu kıymetli iman da, ibadetlerle ve amellerle muhafaza edilir. İbadetsiz olmaz, çünkü çok kuvvetli esen bu küfür fırtınasında, bir mum yakıp ortalıkta dolaşmak ve sonra da bu mumun sönmeyeceğini sanmak akıl kârı mıdır? Nasıl ki bu mum, sönmemesi için cam bir fanusa konulursa, iman nuru da namaz kılmak, oruç tutmak, sohbet etmek, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumak gibi ibadetlerle muhafaza edilir. Asıl hedef imanı korumaktır. İman korunamazsa sonu felaket olur.
Dürüstlük, güven ve sevgi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Din büyüklerinin hayatında, insanlara karşı muamelesinde itimat yani güven vardır, eğri çizgiye rastlanmaz. Yani hiçbir kimsenin aleyhinde bir icraatta bulunmazlar, hiçbir kimsenin aleyhinde bir düşünceleri olmaz. Aksine hep, (Acaba insanlara nasıl faydalı olabilirim, nasıl iyilik edebilirim?) düşüncesi içinde yaşarlar. Hayatları hep böyle örneklerle doludur.

Dine hizmette çalışan herkes, bu büyüklere, din kardeşlerine ve yaptığı işe güvenmeli. Yani çalışan elemanın, (Ben bunu niçin yapıyorum?) sorusuna, cevabı hazır olmalı. Bu işin temelinde güven vardır. İnsan güvendiği zaman mutludur.Eğer bir kişiye, bir işe karşı güven varsa, bu ona duyulan sevgiden dolayıdır. Sevgiye ihtiyaç vardır. Fakat yeni bir sevginin var olması için, güvenin sağlanması şarttır. Bir insan birine güvenirse sever, sevgisi varsa artar. Şüphe ederse sevmez, sevgisi varsa azalır. Dolayısıyla güven sarsıcı bir hareket, o işe sevgiyi azaltır. Keyfî şekilde davranarak, duyulan güvene zarar veren kimse, hem hizmetlere, hem de din büyüklerine dil uzatılmasına sebep olmuş olur. Bu ise o kişi için büyük felakettir.

Her işte her zaman ihlâslı, dürüst olmalı. İnsanlara karşı saygılı, temiz, mütevazı, güzel ahlâklı olmaya dikkat etmeli. Onları asla aldatmamalı, kendisi de aldanmamalı. Para tekrar kazanılabilir, ama kaybedilen itibar bir daha kolay kolay elde edilemez. Onun için üç paralık bir menfaat için, Müslümanlığın ve din büyüklerinin itibarına bir zarar gelmesine sebep olmamalı. Dürüstlük kadar büyük servet yoktur. Bu servet, hiç paraya benzemez. Kullanıldıkça azalmaz, bilakis artar, asla tükenmez.

İnsanlara bir şey verirken, önce dualarını almalı. Müşteriler, satın aldıkları malları beğenip (Allah razı olsun) diyebilmeliler. Şu da bilinmeli ki, müşteri daima haklıdır. Eğer memnun değilse, ona yenisini vermeli. Asla münakaşaya girmemeli. Çünkü dostla da düşmanla da, tartışmak zararlıdır, dostun dostluğunu azaltır, düşmanın düşmanlığını artırır.

Bir seferliğine mal satıp müşteriden para almak marifet değildir. Önemli olan, güvenini kazanıp, onu devamlı müşteri hâline getirmek, bundan da önemlisi, onun duasını almaktır. İşte esas marifet budur. Dua alan ise çok şeylere kavuşur. Hem dünyasını, hem de âhiretini kazanır.

Helâl rızık ve dine hizmet 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dine yapılan hizmetleri devam ettirmek sağlıklı bünyeye; sağlıklı bünye de, helâl rızıkla beslenmeye bağlıdır. Cennete de, önce iman, sonra helâl kazanç, dürüstlük, iyi geçinmek, dua almak ve haramlardan sakınıp farzları yapmakla gidilir. En helâl rızık, cihadla elde edilendir. Günümüzün cihadı kalemle, dinî yayınla yapılmaktadır. Cihad parası, Allah için kazanılan ve Allah için harcanan paradır. Helâl rızık ibadete, haram rızıksa günaha götürür.

(İbadetler on kısımdır, dokuzu, helâl kazanmaktır) buyuruluyor. İbadetlerin başı, helâl lokmadır. Bir kimse, ticaret ilmini bilmezse, kul hakkına riayet etmezse, haramı helâli düşünmezse, kendisi ve çoluk çocuğu ibadet etmekte zorlanır, bunlar onu küfre kadar götürür.

Hadis-i şerifte, (Bir tel ipliği haramdan olan elbiseyle kılınan namaz ve edilen dua kabul olmaz) buyuruldu. Namaz sahih olur, borç ödenirse de, sevab alamaz. Haram işleyenin, kul hakkına girenin bütün ibadetleri, sahih olsa da, ibadetlerine sevab verilmez.

İslamiyet’te sıra şöyledir: Önce doğru iman [Ehl-i sünnet itikadı], sonra sırasıyla ilim öğrenmek [neyi nasıl yapacağını bilmek], haramdan sakınmak, farzı yapmak, mekruhtan sakınmak, vacibi yapmak, tenzihen mekruhtan sakınmak, sünneti yapmak, müstehabı ve nafileyi yapmaktır. Bu sırada, öncekini yapmadan, sonrakini yapmak faydasızdır. Hattâ bazı büyük zatlar, talebelerine nafile hacca, umreye gitmelerine izin vermemişlerdir. Çünkü nafile ibadet, bir farzın terkine veya bir harama sebep olursa, sevab yerine günah kazanılır. İslamiyet ilim dinidir, heves dini, (Ben yaptım da oldu) dini değildir.

Allahü teâlâ, (Yiyin, için, fakat israf etmeyin!) buyuruyor. İsraf büyük günahtır. Bu hizmetlerde tasarrufa riayet şarttır. Boşa yanan ışık, israf edilen malzeme, boş yere çalıştırılan işçi, lüzumsuz edilen telefonlar ve diğer şekillerde yapılan israf, sıkıntılara ve Allah’ın gazabına sebep olur. Irmağın suyu akıp gittiği hâlde, dinimiz, (Irmakta abdest alırken de israf etmeyin!) buyuruyor. Onun için israftan çok sakınmalı. Kur’an-ı kerimde müsriflere, (Şeytanın kardeşi)deniyor. İnsan, iyi anlaştıklarıyla kardeş, arkadaş olur. Demek ki, şeytan, israf edenle çok iyi anlaşıyor. Şeytanla anlaşanın, ona uyanın da sonu bellidir. Şeytanın değil, meleklerin arkadaşı olmalıdır!
Düşmanı tanımayan dostu bulamaz
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Düşmanını tanımayan dostunu bulamaz. Nefsini tanımayan Allah’ı tanıyamaz, nefsini tanıyan Allah’ı tanır. Nefsten kurtulmadıkça, insan kendini emniyette hissedemez. En büyük mücadele nefsle olmalıdır. Bu iş bir tarikat yolu değil, Allah’ın dinine sarılmak yoludur.

* Allahü teâlâ ile kullar arasındaki günahlar için şefaat, af çok ama, kullar arasındaki günahlara şefaat, af yok. Adalet var, mahkeme var. Haklı olsa bile insanlar mahkemeye gitmekten korkar. En iyisi sulh yapmak ister, mahkemeye düşmek istemez. Ya o haklı ise. Ahirete giderken borçlu gitmeyin. Alacaklı gidin. Zalim olmayın mazlum olun. Zalim verecek mazlum alacak. Sevaplarımızdan vereceğiz alacaklılara, yoksa onların günahlarını yükleneceğiz. (Ben haklıyım) diyen çok insan orada haksız çıkacaktır. 

* Bir kalb kırmak, senelerce ibadet, zikir sevabının hepsini alıp götürür. Dinimiz öyle yüce bir din ki, kâfirin dahi kalbini kırmak yok. Nerde kaldı ki Allah-Peygamber diyen bir Müslümanı kırmak.

* Şeytan insana ibadet ettirir. Peki, yaptıklarımızın rahmani mi, şeytani mi olduğunu nasıl bileceğiz? Şeytan, tam dine uygun şekilde, yani ehli sünnet itikadına uygun şekilde ibadet ettiremez. Ancak bir eksikle ibadet ettirir. Yani o ibadeti bozan, kabul ettirmeyen bir eksikle ibadet ettirir. Mesela, 5 kuruş zekat borcun var, bunu sana verdirmez. Buna yaklaştırmaz. Bunun yerine milyonlarca sadaka verdirir, hayır hasenat yaptırır. Mesela iki rekat kaza namazı borcun var, bunu kıldırmaz, sabahlara kadar tesbih çektirir, zikir ettirir, nafile namaz kıldırır, ağlatır sızlatır. Halbuki, dinimiz 5 kuruş zekatını ver diyor, iki rekat kaza namazını kıl diyor. Bunlar farzdır, dinin isteğidir, hesabı azabı var. Biz ise ne yapıyoruz; kendi isteğimizi yapıyoruz, şeytanın isteğini yapıyoruz. Bu yüzden dinimizi doğru şekilde ehli sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenmeliyiz. 

* Neyin faydalı neyin zararlı olduğunu ayıran İslamiyet’tir. İnsanlar faydalı sanır, zararlı olabilir. Zararlı sanır faydalı olabilir. Allahü teâlâ bildirmeseydi, insanlar bilemezdi. İslamiyet’i bilen, dünyanın zararlarından kurtulur.

* İbadetin kabul olması için şartlarına uygun olması lazım. Birincisi; şartlarını öğrenmek, sonra; şartlarına uygun şekilde yapmak, üçüncüsü; ihlas ile olması lazımdır. İhlas ile olmayan ibadet hiçbir işe yaramaz.

* İnsanın nefsi, başkasına soru sordurmaz, ben biliyorum der, o ben kelimesi insanı yıkar.

* Muvaffak olmak iki şeye bağlıdır. Doğruluk, sevgi ile yaklaşmak ve herkesle barışık olmak. 

* İnsanların felaketine sebep şey ikidir, biri kendine güvenmek, iki, kendi gibi bir âcize güvenmektir. Ya? Allah’a güvenmek lazım. 

* Dünyadaki bir nefeslik vakit, ahiretteki bin yıldan kıymetlidir. Çünkü, ahirette ibadet yoktur, tevbe yoktur, nefsle mücadele yoktur, haramdan kaçma mücadelesi, küfre düşme endişesi yoktur, İslam’a hizmet imkanı yoktur. İşte Cehennemde kalanlar için bir nefeslik dünya zamanı, sonsuzdan daha hayırlıdır. Çünkü, tekrar dünyaya sadece bir nefeslik yollansalar, yapacakları iş, Kelime-i şehadet getirip, Amentü’yü okuyarak iman etmek olur. Ancak bu imkan verilmez. 

* (Ebedi) yani sonsuz ne demek iyi anlamak lazım. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: (Cehennemde ebedi kalacak olanlara, faraza, siz dünyadaki göl ve denizdeki damlalar adedince, kumsallardaki kum taneleri adedince yanacaksınız, denilseydi, o sevinçle nasıl yandıklarını anlayamazlardı, çünkü bunlar da bir gün biter.) Yine İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: (Bütün dünya, gökyüzü dahil, buğday tanesi dolu olsa, bir serçeye deseler ki, her sene bir tane yiyeceksin, o buğdaylar biter, ebediyetin yanında hesabı bile olmaz.)

* Müslüman anne ve babasının yüzüne şefkatle bir defa bakana Allahü teâlâ kabul olmuş bir hac sevabı verir. Bin kere baksa bin kere... 

* Bir Müslüman tenkit edilirken sus diyene yüz şehid sevabı verilir. Viyana kapılarına kadar gidip gelmiş gibi sevap... 

* Ölün ama, namazı bırakmayın, zira dinin direğidir, kim terk ederse dinini yıkmış olur. Ahirette Allah rızası için yaptığımız ibadetler geçerlidir, lüzumsuz şeylerle uğraşmayın.

* Ehli sünnet âlimlerinin kitaplarından her gün bir veya iki sayfa okuyan feyz alır. Feyz demek, nur demektir. Nur kalbe yağar, kalbi temizler. Okudukça kalbiniz nurlanır ve okuduğunuzu anlamaya başlarsınız. 

* Helal lokma yiyenler rahat namaz kılar. Çünkü namaza engel, haram lokmadır. Helal lokma yiyen, koşarak namaza gider. Siz “Namaz kıl” demeseniz de onlar namaz kılar. 

* İmanın şükrü, Hubbu fillah, buğdu fillah yani Allah için sevmek, Allah için sevmemektir.

* Ölümü hatırlamak, huzur ve saadetin kaynağıdır. Ömrü uzatır. Unutmak ise ömrü kısaltır. Bu an, (Son an) demeli ve ona göre çalışmalıdır. 

* Her şeyin istisnası vardır, ama bir şeyin istisnası yoktur. O da paradır. Parası olan güçlüdür. Bu kıyamete kadar böyle devam edecektir. 

* Öfke insanın aklını örter. O zaman şeytanın avucuna düşer. Şeytan da onu istediği yere sürükler. Öfkelenmek insanın dinini imanını götürebilir, bundan çok korkmalı. 

* Öfkelenmeyin, çünkü kötülükler her zaman öfkeden doğar. Bir insanda kibir varsa, bunun alameti öfkesidir. Kibirden öfke doğar. Bir kimse asık suratlı ve öfkeliyse, iyiye alamet değil.

* Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat gösterin. Nerde bir sıkıntı çeken varsa gidin araştırın, büyükleri incitmiştir. Nerede huzurlu bir insan görseniz, araştırın mutlaka bol dua almıştır. 

* Dünyalık isteyen sevimsizleşir, zelil olur. Kula değil, Allah’a el açalım. Veren aziz, alan zelil olur.

* Dünya menfaat demektir. Menfaat için yapılan her şey dünyadır. 

* Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri buyuruyor ki:
(Allahü teâlânın rızasına giden bütün yolları inceledim, en kestirme yolun, insanları sevindirmek olduğunu gördüm.) 

* Müslümanlar kardeştir, yardım edecek, sıkıntılarını giderecek, aybını örtecek. Mümin kardeşinin sıkıntısına nemelazım diyen felakete uğrar.

* İbadetin tadını alan kimse ibadetten usanmaz. Usanan kimse, Allahü teâlâyı az tanıdığı için usanır. 

* Hiçbir şey, kaybedilmiş vakti telafi edemez. 

* Cahil kimseler, ilimle birbirlerine karşı övünürler. Onların ilimden nasibi sadece övünmeleridir. 

* Kul, Allahü teâlâ için neyi terk ederse, Allahü teâlâ, ona karşılık daha hayırlısını verir. 

* Allahü teâlâyı unutmaktan büyük günah yoktur.

* Akıllı, sustuğu vakit tefekkür, konuştuğu vakit zikreder, baktığı vakit de ibret alır. 

* Her kap içine bir şey konuldukça daralır. Ancak bilgi kabı bundan müstesnadır. O, bilgi konuldukça genişler. 

* Bedeninle dünyada, kalbinle ahirette ol. 

* Saadet, ömrü uzun ve ibadeti çok olanındır. 

* Kıymetli ömrünüzü faydasız, boş şeyler arkasında, oyun ve eğlence ile geçirmemek için uyanık olunuz. 

* Eğer cahiller susup, konuşmasalardı, insanlar arasında ihtilaf olmazdı.

* İlim, insanı Allahü teâlânın emrettiği şeylere götürür, zühd ise o şeylere erişilmesini kolaylaştırır. 

* Gönlü kırık, zavallı ve garip birini görürsen, yarasına merhem ol! Onun yoldaşı ve yardımcısı olmaktan çekinme! 

* Kulun, Allahü teâlâya şükretmesi, Onun kuluna verdiği nimetlerle, Ona isyan etmemesidir.

* Bir kalbde, ahiret arzusu çoğaldıkça, dünya düşüncesi o kalbden kaybolur. 

* Allahü teâlâya ulaşan en emin yol; bütün iş, hareket ve ibadetlerde Peygamber efendimizin sünnetine tâbi olmaktır. 

* İki haslet vardır ki, kalbe sıkıntı verir: Çok konuşmak ve çok yemek. 

* Yalan söylemekten, gıybet etmekten ve hıyanette bulunmaktan uzak durunuz! 

* İlim hakimdir, mal ise mahkumdur. İlim seni korur, halbuki malı sen korursun. İlim çalınmaz, mal ise çalınır. İlim sarf ettikçe artar. Mal ise sarf ettikçe azalır. 

* Başa kakan, nefret ateşini körükler. 

* Allahü teâlânın emirlerini hatırlatan, nasihat eden bir kardeşin, sana altın hediye edenden daha hayırlıdır. 

* İnsanın kazançlı olmasının esası; az yemek, az uyumak, az konuşmak ve nefsin arzu ve isteklerini terk etmektir. 

* Uzun emel sahibi olmak ve her şeyi sonraya bırakmak, perişanlık ve düşüncesizliktir. 

* İnsanların sıkıntılarına katlanmak, Allahü teâlânın beğendiği, Resulullah efendimizin sevdiği ve evliyanın özendiği bir ahlaktır.

* Hırslı mahrum kalır, cimri kötülenir, kıskanç da üzülür.

* Çok konuşan çok yanılır. Çok gülenin heybeti ve hayası azalır.

* İnsan konuştuğuna pişman olabilir, ama sustuğu için pişman olmaz.

* İslam dini, insanların dünyada da, ahirette de rahat ve huzur içinde yaşamasını istiyor.

* En garip ve en çok muhtaç olduğun gün, kabre konulduğun gündür.

* Mal, mülk, çoluk-çocuk; Allahü teâlânın emanetleridir. Emanetlerini istediği zaman alır.

* Sabır; yüzü ekşitmeden acıyı yudum yudum içine sindirmektir. 

* Başkasından sana söz getiren, senden de ona götürür.

* Fitne; Müslümanlar arasında bölücülük yapmak, onları sıkıntıya, zarara, günaha sokmak demektir ve çok günahtır.

* İşlerinin doğru gitmesini istersen, kendi başına hareket etme! Akıllılarla istişare et!

* İnsanların en akıllısı; Allahü teâlâya itaat edip, insanların da itaat etmesine rehberlik eden kimsedir.

* İyi arkadaş, dünya ve ahiret için büyük saadettir.

* İnsanlar konuşmayı severler fakat, konuştukları ile amel etmeyi, öğrendikleriyle yaşamayı terk ederler.

* Nice küçük amel, niyet ile büyür, nice büyük amel ise, niyetle küçülür.

* Allahü teâlâyı tanıyan, Onun rızasına kavuşmak için çalışır.

* Bir çocuğu Cehennem ateşinden korumak, dünya ateşinden korumaktan mühimdir.

* Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız! Zekat vererek de, mallarınızı koruyunuz!

*Allahü teâlâya itaat eden, büyük zatların sözlerine dikkat eder. Çünkü onlara Allahü teâlâ tarafından gerçekler tecelli eder ve onu konuşurlar.

* Uygunsuz bir sözü terk etmek, nefse bir gün oruç tutmaktan daha ağır gelir.

* Fakirlik, haline şükredip kimseye şikayet etmeyerek ihtiyacını gizlemektir.

* İnsanı, Allahü teâlânın af ve mağfiretine kavuşturacak şeylerden biri de, açları ve yoksulları doyurmaktır.

* Hiçbir faydalı iş yapmayarak ömrünü boşa harcayandan daha hayırsız bir kimse yoktur.

* Hallerin en doğrusu, İslamiyet’e uymaktır.

* Başkalarının acılarından ve geçmiş felaketlerinden ders al. Böyle insanların nasihat ve tavsiyelerine kulak ver. Yapacağın işi, daha önce bunu denemiş, tecrübeli kimselere danış! Çünkü onlar, kendilerine pahalıya mal olmuş doğru görüş ve bilgileri sana bedava verirler. İllâ senin de başına gelmesini bekleme. Sana da çok pahalıya mal olur. 

* Dünyada iken, Allahü teâlânın dinine razı olduğu şekilde doğru hizmet edenler, Allahü teâlânın kullarının müşküllerini halledenler, mahşerde, tahtlar üzerinde, kürsülerde, gölgelerde oturacaklar. Allahü teâlâ onlarla konuşacak. Onlar için ne hesap var ne azap var. 

* En zor iş İslamiyet’e hizmet etmektir. Çünkü Allahü teâlâ en zor işi en güvendiğine, en çok sevdiğine vermiştir. Peygamberlere ve vârislerine vermiştir.

* Başarının sırrı, birlik-beraberlik, dürüstlük, iyi hedef seçmektir.

* Yanan bir evden birini kurtarmak çok büyük sevap olduğu halde Cehennem ateşinden kurtarmak yanında hiç kalır. Bir kişi daha yanmaktan kurtulsun diye uğraşmalı. Hiç kimse yanmasın düşüncesinde olmalı.

* Müslümanlık dünya ve ahiret saadetidir. Allahü teâlânın en sevdiği şey imandan sonra kullarına hizmet etmektir.

* Allahü teâlâ bir kulunu severse, ona iki şey verir. Birincisi; sevdiği bir kulunu ona tanıştırır. Eshab-ı kirama Peygamber efendimizi tanıttığı gibi. İkincisi; ona hayırlı bir iş verir. En hayırlı iş Peygamber efendimizin yaptığı iştir.

* Allah’ın dinini, Allah’ın kullarının ayaklarına kadar götürmek ne büyük zevktir. 

* Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye sarf etmektir.

* Tasavvuf, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir.

* Tasavvuftan maksat, kendini zorlamadan her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır.

* İnsanın kıymeti; idrakinin, ehli sünnet büyüklerinin hakikatlerini anladığı kadardır.

* İnsana lazım olan önce Ehli sünnete uygun inanmak, sonra Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymak, daha sonra tasavvuf yolunda ilerlemektir.

* Bütün kerametleri bize verseler, fakat itikadımız düzgün değilse, hâlimiz haraptır. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler itikadımız düzgün ise, hiç üzülmemeliyiz. Doğru itikat, düzgün itikat, ehli sünnet itikadıdır.

* Allahü teâlâ insanları Cennetine davet ediyor. Davetçi olarak da Peygamber efendimizi gönderdi. Davetiye olarak da İslamiyet’i gönderdi. Fakat insanların çoğu bu davete icabet etmedi. 

* Para, şan şöhret insanı rahatlatmaz. İslamiyet ile kontrol altına alınmazsa, insanı dünyada ve ahirette perişan eder. 

* Beynin sağlam olması lazım. Diğer uzuvlardaki ufak tefek rahatsızlıklar bir şekilde halledilir. Ama beyin rahatsız olursa, bütün vücut felç olur. Lider, beyin gibidir. Ehli sünnet itikadı beyin gibidir, doğru kılınan beş vakit namaz beyin gibidir. 

* Vücut, 3 temel unsurdan oluşur: 
Beden, Ruh ve Nefs 
Bedenin gıdası, topraktan yaratıldığı için topraktır. İhtiyacı, su, sebze, meyve, et ve hasılı bunların ihtiva ettiği madenler vs. İhtiyacı bunlarla giderilir, verilmezlerse zayıf düşer, hiçbirini almazsa kısa zamanda ölür. 

Ruh âlem-i emirden gelmedir, çok mübarek, mukaddes bir nurdur. Ruhun gıdası, ibadettir, itaattir, zikirdir, tevbedir, duadır. Onları tedavi için peygamberler ve kitaplar gönderilmiştir. Ruh hastalığı budur, akıl hastalığı ruh hastalığı değildir. İnkâra saparsa ruh mecazen ölür. Ruhun ölmesi o kimsenin kâfir olması demektir. Her şeyin cezası sınırlıdır ama küfrün cezası Cehennemde sonsuz kalmaktır. İmanın mükafatı da Cennette sonsuz kalmaktır. 

Nefsin gıdası haramdır, vazifesi, haram işlemek, nefse o gıdayı vermemeli, ama göz ardı da etmemeli. Sus payı, helal olanlardan verilmeli.

* Herkesin belli bir sınırı vardır. Herkesin hakkına riayet etmek gerekir. Müslüman kimsenin hakkını yemez, hakkını da yedirmez. 

* Sabrın başlangıcı çok acıdır, sonu baldan tatlıdır. Allahü teâlâdan razı olandan, Allahü teâlâ da razıdır, kazaya rıza evliyanın şanındandır. Sevgiliden (Allahü teâlâdan) gelen bela bahşiştir, bahşişini kabul etmemek büyük hatadır. 

* Tefviz, her şeyin Allahü teâlânın takdiriyle olduğuna inanmak, işlerini Allahü teâlâya havale etmek, Onu kendine vekil yapmak, Ona tevekkül edip, güvenmek, Ondan gelenlere sabretmek demektir. Bu zor da olsa çok kıymetlidir. 

* Kul Allahü teâlâyı arzu ederse, Allahü teâlâ her türlü maniyi kaldırır ve Mevla’yı bulur.

* İki türlü ilim vardır, akli ilimler ve nakli ilimler. Bu iki ilim ayrılmaz, ayrılırsa bu iki ilime sahip olanlar birbirine düşman olur.

* En kıymetli ilim haddini bilmektir. Bütün kavgalar dünyayı paylaşmaya çalışmaktan ve haddini bilmemekten meydana gelmektedir. İnsan cömert olursa herkes onu sever ve onunla kimse kavga etmez. Hasis insanlar etrafına bir şey vermeyip, dünyayı hep kendilerine almaya uğraştıklarından huzursuzdurlar, sevimsizdirler ve insanlar onlarla devamlı mücadele ederler.

* Şah-ı Nakşibend hazretlerine sormuşlar, (Efendim bu yolun esası nedir, başı nedir?) Buyurmuşlar ki, (Edeptir.) Ortası nedir demişler, (Yine edeptir) buyurmuş. (Peki ya sonu nedir?) demişler, (Yine edeptir) buyurmuş. Neden? Çünkü hiçbir edebe riayet etmeyen Allah’ın dostu olamaz. İlla edep, illa edep. Edep haddini bilmektir. En yüce ilim haddini bilmektir. 

* İmam-ı a’zam hazretlerini akıl ile anlamaya çalışmak akılsızlıktır. 

* Büyükler hastalık, dert ve sıkıntılardan hiç şikayetçi olmadı. Bunları kim gönderdi? Allahü teâlâ. Hiç Sevgiliden gelenden şikayet edilir mi? Hiç Allahü teâlâ kullara şikayet edilir mi? 

* Bir yere çıkmak zordur, ama o yeri korumak daha zordur.

* Kalbine vesvese gelen, ileride büyük makamlara layık kişidir.

* Evlad-ı Resul başınızdan aşağı tuvalet pisliğini boşaltsa, onun huzurundayken gücendirmemek için temizlemeye kalkmayın.

* Dünya hayatı Cennete benzemez ancak, Allahü teâlâ adeta bazı kullarına Cennetten bahçe misali bahçe nasip eder, alameti; zikreden dil, şükreden kalb, kâfi ölçüde geçim, rahat edebileceği ev, bir de anlaşabileceği bir eş. 

* Ahmaklık kârını zararını bilmemek, sağını solunu görmemek, iyiyi kötüyü ayıramamak demektir. Cehenneme giren ahmaklık sebebiyle girer, yüz binlerce ip sarkıtılıyor, uçuruma yuvarlanmamak için.

* İbadetleri lezzet alıyoruz diye yapmayın, Allahü teâlânın emri olduğu için yapın. * Nefs, herkesten üstün olmak ister, anneden de, babadan da, hocadan da. Nefsin bir zaafı var, kendi evladını kendinden üstün ve daha iyi görmek ister. 

* Elbette emr-i maruf nehy-i münker çok sevaptır, ancak üç şarta haiz olmalı: 1- Bilmek (İlim sahibi olmak) 2- O şeyi bizzat nefsinde yapmak 3- Emr-i Maruf veya nehy-i münkeri rıfk ile yapmak 
* Allahü teâlânın sevdiklerinin 4 özelliği var;
Helal kazanırlar ve yedikleri, giydikleri her şey helaldir.
Tevazu sahibidirler, asla kibirli değildirler. 
İyi huyludurlar. 
Herkesle iyi geçinirler, güler yüzlüdürler.

* Nefsin gıdası haram işlemektir, nefse bu gıdayı vermeyip, dinimizin müsaade ettiği şeyleri vererek, meşgul etmeli, hatta kandırmaya çalışmalı. Nefs, kedinin fareyi deliğinden beklediği gibi bekler, gaflete gelmez.

* Ailede geçimsizliğin kaynağı, kadın ve erkeğin hukukuna riayetsizliktir.

* Tatlı dil Müslümanın şiarıdır, adalet kul hakkının temelidir, adalet olmazsa huzur olmaz.
* Gerçek şükür, her konuda, her hususta, Peygamber efendimizin ahlakıyla şereflenmekle olur.

* İmam-ı a’zam hazretlerinin bir talebesine yaptığı vasiyetlerden bazıları şöyledir:

Konuşurken yüksek sesle konuşma. Hiçbir işinde acele etme, teenni ile hareket et. Acele şeytandır. 
[Hadis-i şerifte, (Teenni eden isabet eder, acele eden hata eder)buyuruldu. Teenni, acele etmemektir.]

Susmayı âdet edin. 
[Hadis-i şerifte, (Susmak, hikmettir; fakat susan azdır) buyuruldu.]

Her ayda birkaç gün oruç tut. 
[Hadis-i şerifte, (Her ay 3 gün oruç tutan, yılın tamamında oruç tutmuş gibi olur) buyuruldu.]

Nefsini hesaba çek, ilmi muhafaza et. Böylece amelinden iki cihanda faydalan. 
[Hadis-i şerifte, (Akıllı, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için amel edendir) buyuruldu.]

Dünya nimetine ve sağlığına güvenme. 
[Hadis-i şerifte, (İhtiyarlıktan önce gençliğin, hastalıktan önce sağlığın, meşguliyetten önce boş vaktin, fakirlikten önce zenginliğin, ölümden önce hayatın kıymetini bil) buyuruldu.]

Bu nimetlerin hepsinden sorguya çekileceksin. 
[Hadis-i şerifte, (Kıyamette, herkes ömrünü nerede geçirdiğinden, malını nereden kazanıp, nereye harcadığından ve ilmi ile amel edip, etmediğinden sorulacaktır) buyuruldu.]

Kötü kimseyi; kötülüğü ile anma, bir iyiliğini bul, onu söyle. Eğer kötülüğü din hakkında ise, bid’at ise onu insanlara söyle ve ona uymaktan onları koru. 
[Hadis-i şerifte, (Bid'atler yayılınca, ilmi olan bunu herkese bildirsin, bildirmezse, Kur'an-ı kerimi gizlemiş sayılır) buyuruldu.]

Sakın ölümü hatırından çıkarma. 
[Hadis-i şerifte, (Ölümü çok hatırlayanın kalbi ihya olur, ölümü de kolaylaşır) buyuruldu.

Kur’an-ı kerim okumaya devam et. 
[Hadis-i şerifte, (Kur'an okunan evin hayrı artar, melekler oraya toplanır, şeytanlar oradan uzaklaşır. Kur'an okunmayan ev, içindekilere dar gelir, sıkıntı verir, bereketsiz olur. Bu evden melekler çıkar, şeytanlar girer) buyuruldu.]

Bid’at ehlinden uzak dur. 
[Hadis-i şerifte, (Bid’at ehlinin cenazelerine gitme, onlarla birlikte namaz kılma. Ben onlardan değilim) buyuruldu.] 

Küfür ehli ile zaruretsiz konuşma, mümkünse onları İslam’a davet et, değilse, onlarla dost olma. Anneni, babanı, üstadını hayır duadan unutma. Ezan okununca, hazır ol, herkesten önce mescide gel. Kabirleri ziyaret et.

Komşudan gördüğün ayıpları, emanet bil; sakla, kimsenin sırrını kimseye söyleme. Seninle istişare edene doğruyu söyle. Cimrilikten sakın. Tamahkâr olan mürüvvetsiz olur. Her işte mürüvveti gözet. İhtiyacın olsa da, kimseden bir şey isteme. Dünya ehline rağbet etme. 

Yolda giderken sağına soluna bakma, önüne bak. Bahşiş verilen yerlerde herkesten daha çok ver. 

Bir cemaat içinde iken, onlar teklif etmeden imam olma. Kadınların, kızların, gençlerin toplandıkları yerlere gitme. Fısk, çalgı, müzik ve diğer haram bulunan eğlence yerlerine girme. 

Bu nasihatimizi, canı gönülden kabul et. Bunlarla dünya ve ahiretini süsle. Zira bunlar senin ve herkesin iyiliği içindir. Bu yolda git ve herkese de tavsiye et.
Eden kendine eder
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Eden kendine eder. İyilik de etsen kendine, kötülük de etsen kendine. İyiliğin karşılığı ancak iyiliktir. Siz iyilik etmeyi tercih edin. 

* Müslüman su gibi olur. Ama sel gibi değil. İçme suyu gibi. Dinimizin en yüce tarafı kanı su ile yıkamaktır, kanla değil... Elbette ki o kanlı olacaktır, sen de kanlı olursan o temizlik olmaz, sen su olacaksın, o ne şekilde davranırsa davransın, sen Müslümanca davranacaksın.

* Her şey para ile satın alınır, ama iman asla. 

* Bir çocuğu sevindirenin, Allahü teâlâ şirk hariç bütün günahlarını affeder.

* Etrafına adam toplamaya çalışan şeytanı da toplar.

* Hayatta verdiğinden dolayı kimse pişman olmamıştır, en fazla yanılmıştır. Ama alanlar pişman olmuştur.

* Bir şeyi güzel yapmak, çok yapmakla olur. 

* Evliyanın menkıbelerini dinlemek, muhabbeti artırır, Eshab-ı kiramın menkıbeleri imanı kuvvetlendirir, günahları mahveder.

* Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür.

* Evliyanın sözünde rabbani tesir vardır.

* Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlakınızla, sözlerinizle, İslam’ın vakarını, kıymetini gösterdiğiniz gibi, giyiminizle de saygı ve ilgi toplayınız.

* Başarılı olmanın üç şartı vardır: 1) Akıllı olmak. Akıllı olmak demek, ahireti tercih etmek demektir. Dünyayı tercih etmek zekiliktir. 2) Siyasi olmak. a) Karşısındaki insanın yapısına, kültürüne hitap etmek, onun gönlünü alacak şekilde hitap etmek. b) Dost meclisinde mert konuşmak, düşman varsa idare etmek. 3) Samimi olmak, ihlaslı olmak.

* Kalbe çeşitli düşünce gelir. Melek tarafından olursa, ilham, şeytandan olursavesvese, nefsten olursa heva, bizzat Allah’tan olursa, hak ve doğru düşüncedir. İlhamın alameti, dine uygun olması, hevanın alameti, onu elde etmede günah bulunması, hak ve doğrunun alameti, kalbe kuvvet, lezzet ve marifet gelmesidir. Haram yiyen bir kimse, bunları birbirinden ayıramaz. 

* Dünya çocukların oyuncağına, işleri de evcilik oyunlarına benzer. Bunlar sana Rabbini unutturmasın. Dünyayı bırak Rabbine dön. 

* Yiyip içmeyi azaltmak sıhhat ve rahatlıktır. Uykuyu azaltmakta huzur vardır.

* Geceler, Allah aşıklarının gündüzleridir. 

* Susmak açık bir hikmet ve güzel bir haslettir. Dilin susması kalbin susmasına, kalbin susması Rabbin marifetine sebep olur. İnsanın selameti dilini korumasındadır. Kalem de, iki dilden biridir.

* İnsanlarla sohbet baş ağrısıdır. Onlardan uzak durmalıdır. İnsanlarla değil, Allahü teâlâ ile ol, insanlarla olursan nefsin için olma. İnsanlarla olmayıp, Allah ile olursan, tam mümin olursun. İnsanlarla nefsin için olursan adalet üzere ol.

* Allah için tevazu göstereni Cenab-ı Hak yükseltir. Allah için tevazu göstermek kimseye bir şey kaybettirmez. Ama çok şey kazandırır. 

* Aklı olan herkes, dünyada rahat ve huzur içinde yaşamak, ahirette de, azaptan kurtulup, sonsuz nimetlere kavuşmak ister. Dünyada rahata ve ahirette sonsuz iyiliklere kavuşmak için, salih Müslüman olmak lazımdır. Salih Müslüman olmak için, din bilgilerini ehli sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenmek lazımdır. Cahil olan kimse, salih değil, Müslüman bile olamaz, yani imanını koruyamaz. 

* Salih Müslüman olmak için:
1- Ehli sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi inanmalıdır.

2- Dört mezhepten birinin fıkıh kitabını okuyarak, din bilgilerini doğru öğrenip, buna uygun ibadet yapmalı ve haramlardan sakınmalıdır.

3- Çalışıp para kazanmalıdır. Dine uygun kazanmalıdır. Fakir kimse, ahir zamanda, dinini, namusunu, hakkını bile koruyamaz. Bunları korumak ve İslamiyet’e hizmet edebilmek için, fennin bulduğu yeniliklerden, kolaylıklardan faydalanmak da lazımdır. 

İbadetlerin ve dünya işlerinin faydalı, mübarek olması, yalnız Allah için yapmakla, yalnız Allah için kazanmakla ve yalnız Allah için vermekle, kısacası, ihlas sahibi olmakla olur. İhlas, yalnız Allahü teâlâyı sevmek ve yalnız Allah için sevmektir. 

* Dini öğrenmeli ve bildiği ile amel etmelidir. Oyun, eğlence ile ömrü ziyan etmemelidir. Dine uymayan şeylere (Dünya) denir. Böyle şeylerin faydasız olduklarını, kabirde ve kıyamette işe yaramayacaklarını düşünmelidir. 

* Evinde rahat etmeyen dünya Cehennemindedir.

* Allahü teâlâ kerimdir, kerem sahibidir. Başlangıçta verdiği nimeti sonda almaz. Fakat, şükretmek lazımdır. Şükür nasıl olur? Mesela bedeni namaz kılmakta kullanmak lazımdır. 

* En büyük sermaye, Allahü teâlâya güvenip, insanlardan bir şey beklememektir.

* Biliniz ki; kalbin, dilin ve bedenin temiz olması, helal lokma yemeye bağlıdır.

* Allahü teâlâyı bulan, azabından kurtulur. Arzu eden, Mevla’yı bulur.

*Allah’ı seven, Kur'an okumayı sever. Kur'an-ı kerim okumak ruhun gıdasıdır. Allahü teâlâyı seven, Onun bildirdiği ile amel eder. Allah’ı seven, Habibine tâbi olur. Habibullahı [Resulullah efendimizi] sever. Onu seven de Ona çok salevat okur ve sünnetine uyar.

* İbadetlerin en üstünü Müslümanlara din ilmi öğretmektir. İlimlerin en üstünü de namaz ilmidir. Namazı vaktinde ve mümkünse cemaatle kıl!

* Düşman kazanmamalı, düşman dikendir. Akıllı insan dikenleri çoğaltır mı? 

* İnsan biraz sonra namaz kılacağım diye sevinmelidir.

* İki kişi ölümü hatırlamaz. Haram yiyenler ve namaz kılmayanlar.

* Mümin ne hoş insandır. Her işi hoştur: Musibet gelir, sabreder kazanır. Bir nimet ihsan edilir, şükreder kazanır.

* Söz yüce bir şeydir. Zamanında ve yerinde kullanılmalıdır. Söz söylemek, dilin gönülle, gönlünde hak ile olduğu zaman makbuldür. 

* Nefsin gıdası haramlardır. Ruhun gıdası dini ilimlerdir. 

* Aklı olan az zamanda çok iş yapar.

* Selamet isteyen dünyaya kıymet vermesin, keramet isteyen, sonsuz olanı yüce tutmalıdır.

* Allahü teâlâya isyan edildiği için dünya kötüleniyor. Yoksa taşı toprağı niye kötülensin ki.

* Ehli sünnet Müslüman seçilmiş insan demektir. Kimde bu nimet varsa, Allahü teâlâ onu en büyük nimetle şereflendirmiş demektir. Bunun kıymetini bilmeli. Kalbde iman çok önemli. İnsan bir kelimeyle hidayete eriyor, bir kelimeyle Allah korusun imandan çıkıyor. İmanı muhafazaya çalışmalı. İnsanın dünya denilen bu mayınlı tarlada mayınlara basmadan ilerlemesi lazım, bunun için bir rehbere, bir kılavuza ihtiyaç vardır. Rehber, onun mayına basmaması ve etkilenmemesi için uğraşır. Eğer iman giderse insan parçalanır. Bu tehlikeden kurtulmanın çaresini İmam-ı Rabbani hazretleri şöyle bildiriyor: “Dünyada en mühim iş, yapılacak en hayırlı iş, Allah dostlarıyla beraber olmak.” 

* Vekil asıl gibidir. Vekili üzmek aslı üzmek gibidir. Vekile itiraz asla itirazdır. 

* Vermek çok önemli. Her zaman verici olun alıcı olmayın. Çünkü bu din vermek dinidir, vermekle büyüdü. Verince veriyorlar. Vermeden almak olmaz. 

* Sahip olduğunuz nimetlerin kıymetini bilin, şükredin. Şükrederseniz nimetler daha da artar. Şükretmezseniz elinizden alınır. Elinizden alınınca öyle kalmazsınız. O andan itibaren sizde azab-ı ilahi başlar.

* Nimetler kuş gibidir. Onları şükür ipiyle bağlayın, yoksa uçup giderler.

* Bir işin delisi olmadıkça, o işin velisi olunmaz. 

* Başarının sırrı sormaktır.

* Müslümanın bütün işleri dine uygun olmalı. Dine uyan, dünyayı ve haramları sevmez olur. Kalbinde haram işlemek arzusu kalmayınca, kalbine Allah sevgisi dolar. İçindeki su boşalan şişeye, hemen havanın dolması gibi olur. 

* Dünyada, kim kimi severse, ahirette onun yanında haşrolacak. 

* Ehli sünnet yolunda olanları, Allah’ın dinine hizmet edenleri sevmek hubbi fillahtır. Kâfirleri, bid’at ehlini sevmemek buğdi fillahtır. Bu, kalben sevmek ve sevmemektir. Dövüşmek ve münakaşa etmek değildir. Hem dostla, hem düşmanla, münakaşa dahi etmemeli. 

* Ehli sünnetten kimseye zarar gelmez. 

* Akıl kıymetlidir ancak tek başına senet değildir. Kendi aklına göre hareket etmemeli. Akıl tek başına doğru yolu bulamaz, bulabilseydi Peygamberler gönderilmezdi.

* Dünyada en mühim, en önemli şey, ehli sünnet itikadını öğrenmek, tatbik etmek ve yaymaktır. 

* Herkes ile iyi geçinin, hiç kimsenin kalbini kırmayın. 

* Şeref-ül mekan bil mekin. [Mekanların şerefi içindekilerle ölçülür]

* Haddini bil kanaat et, çok konuşma rahat et.

* Salih Müslüman şu dört şeye öncelik vermeli: 1-Ehli sünnet âlimlerinin kitaplarını okumalı. 2-Okuduklarını doğru anlamalı. 3-Yaşamalı. 4-Yaymalı.

* İlim dini beslemek yani Müslümanlara, insanlara iyilik etmek, faydalı olmak içindir, yoksa dünya nimetlerini yutmak için değil.

* Günah işlemekten sakınmayan âlim, elinde lamba tutan köre benzer. Başkalarına yol gösterir; fakat kendi görmez!..

* Yavuz Sultan Selim Han diyor ki: 
Düşmanın belini kıracak darbeyi yapmazsan, vuracağın her darbe onu kuvvetlendirir.

* “Allahümmağfirli velivâlideyye, veli üstaziyye, velil müminine vel müminat, vel müslimine vel müslimât, el ahyâ-i minhüm vel emvat. Birahmetike yâ erhamerrahimin.” 

Bu istiğfar, günahların affedilmesine, günahı olmayanların ise; ileride günah işlemekten korunmasına, günah işlemeyecek hâle gelmesine sebep olur. 

* Kul hakkından çok korkun, her Müslümana karşı derin muhabbet ve hürmet içinde olun. Hiçbir Müslümanı incitmeyin. Büyüklerinize karşı mutlaka hürmetkâr olur. Emriniz altında olan aileniz veya çocuklarınıza karşı şefkatli olun, onları dindar yetiştirmeye dikkat edin, çünkü ölüm ani gelir. Herkes pişman olacak. O pişmanlık günü gelmeden tevbe etmek akla gelmeyebilir. Bugün fırsat varken istiğfar edelim.

* En iyi insan kendini en kötü bilendir. En kötü insan, yanına yaklaşılmayandır. 

* Evliyanın sevilmesi; nefsini aradan çektiği, kendi menfaatini düşünmediği içindir. 

* En iyi iş, iyi insanlarla beraber olmak, en kötü iş kötü insanlarla beraber olmaktır. 

* Müminin bayramı, günahlarının affedildiği gündür, imanla öldüğü gündür. 

* Elini harama uzatan, ateşe elini uzatır. Ayağıyla harama giden, ateşe gider. Haramı yiyen ateşi yer. Harama bakan ateşe bakar, ateş ise onu yakar. Değer mi... biraz sabret! 

* Mümine gelen her şey hayırlıdır. 

* Başarının sırrı vermektir. 

* Meşgaleniz, asıl maksadı unutturmasın! Asıl maksat, zengin olmak, şan şöhret sahibi olmak değil, ahireti kazanmaktır. Her an son nefes endişesi ile yaşamalıyız. Korkusuz, endişesiz yaşamak tehlikelidir. Gerçi suyun aktığı yönden gideceği yer belli olur. Ancak, milyonda bir de olsa tersi olabilir. Bunun için korkmak lazım. 

* İnsanın gönlü ne isterse, ne tarafa meylederse, Allahü teâlâ onu verir. Onun için hep iyi şeyler isteyelim, ahiretimize yarar şeyler isteyelim. Abdullah-i Dehlevi hazretleri, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerine, benden bir şey iste ama tek şey deyince, o da, dinim için dünyalık istiyorum demiş. Bu çok önemli.

* İnsanlara yardım etmek, çok iyidir, çok sevaptır. İnsanlara esas iyilik de, onların ahiretine yönelik iyiliktir. Onları yanmaktan kurtarmaktır. Dünyada pişmanlık iyidir. Çünkü, telafisi mümkündür. Ahirette pişmanlığın çaresi yoktur, telafisi mümkün değildir.

* Birisi, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin yanında, komşusu bir şarapçıdan bahsederken ucba kapılarak, çok şükür biz onun gibi değiliz, der. Bunun üzerine, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, biz çok şarapçı gördük ki, sonunda tevbe edip, imanla gitti. Nice şeyhler gördük ki, sonunda sapıtıp imansız gitti, der. Bunun için, hadis-i şerifte, İbadet yap, arkasından tevbe et, buyurulmuştur.

* Bir nimet geldiği zaman hemen şükrü yapılmalıdır. Üzüntü sıkıntı geldiği zaman istiğfar etmeli, bela, musibet geldiği zaman La havle ... çekilmelidir. La havle 99 derde devadır. En hafifi sıkıntıdır. Sıkıntının ilacı istiğfar, belanın ilacı da La havle... dir.

* Her iyiliğin anahtarı, her kötülüğün ilacı, doğru kılınan beş vakit namazdır. 

* Ölümü özüne sevdir. Nasıl olsa gelecek. Bir şey muhakkak olacaksa, onu olmuş bilmeli, ona göre tedbir almalı.

* Gelen her iyilik Allahü teâlâdandır. Hem de sebepsiz olarak. Gelen kötülükler de nefstendir. Yaratmak bakımından her şey Allah’tandır. Nefs ister, Allahü teâlâ dilerse yaratır. Allahü teâlâ dilemezse, sivrisinek kanadını bile oynatamaz. Hayır da şer de Allah’tandır. 

* Şu dört şeyin azı da çoktur: Ateş, düşman, fakirlik, hastalık.

* Şu üç şey Müslümana şeref verir: Kendisine zulmedeni affetmek, bir şey vermeyene iyilikte bulunmak ve kendisini aramayanı, arayıp sormak.

* Ey insanlar, Allah’tan af ve afiyet isteyiniz. Çünkü mümine, İslam’dan sonra af ve afiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir.

* Bilmiş ol ki, sabah namazını kılan kimse, Allah’ın himayesindedir. Allah’ın hakkını küçümseme, zira yüzüstü seni Cehenneme atar.

* Hak ağırdır. Ağır olduğu kadar da acıdır. Ve aynı zamanda faydalıdır. Bâtıl ise hafif ve aynı zamanda belalı ve zararlıdır.

* Allahü teâlânın dostlarının anıldığı yere rahmeti ilahi nâzil olur. Yani, oradakilere Allahü teâlâ merhamet eder, günahı olanları affeder. Günahı olmayanları da kendisine yaklaştırır. Allahü teâlâya yaklaşmak demek; Onun sevgisini kazanmak demektir.

* Müminin ölüm zamanında alnının terlemesi, gözleri yaşarıp, burun deliklerinin kabarması, Allahü teâlânın rahmetine nail olduğunun alametidir. Ölülere dua ve istiğfar etmekle ve onlar için sadaka vermekle, imdatlarına yetişmek lazımdır.

* İnsan nefsine ne söylese azdır. Onun kötülüğünü anlatmak mümkün değildir. Her isteği kendi aleyhinedir. Gıdası da haramlardır. Bu ahmak mahluka uyup da insanları incitmeyin. Kalb, Allahü tealâya çok yakındır onu kıramazsınız. Allahü teâlânın komşusudur. Onu rahatsız eden Allahü teâlâyı rahatsız eder. Her kalb, yaratılışta İslamiyet’e elverişlidir. Onu sonra düşmanlar bozmuş, hasta etmiştir. Dahili düşman nefs, harici düşman şeytan ve kötü insandır. Hasta kalbe doğruları kabul ettiremezsiniz. Tek ilacı; bu üç düşmandan korunmak lazımdır. Bunu insanın kendisi yapamaz. İmam-ı Rabbani hazretleri gibi ehli sünnet âlimlerinin kitapları okunursa, o büyüklerin hatırına şifa gelir, hastalıklardan korunulur. 

* Ticaret hayatında rakiplerinizi, dünya hayatında düşmanlarınızı hafife almayın.

* Ölümden kaçmanın faydası olmaz, zira ondan kurtuluş yoktur. Nereye gidersek gidelim, gittiğimiz yerde ölmeyecek miyiz, elbette orada da öleceğiz. Kaçmayı bırakıp da, hazırlık yapalım. 

* Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
"Ümmetimin azabı dünyada verilir." 
Ahirete bir şey kalmaz. Günahlarımızın karşılığını bu dünyada elemle, kederle çekeriz. Ne büyük bir nimet. Ahiretteki azabın yanında, dünyadaki çekilen musibetler hesaba katılmaz.

* Dal rüzgarı affetmiştir ama, kırılmıştır bir kere.

* Söz kalbden çıkarsa kalbe kadar gider, dilden çıkarsa kulağı aşamaz. 

* Bildiğini bilenin, arkasından gidin. Bildiğini bilmeyeni, uyandırın. Bilmediğini bilene, öğretin. Bilmediğini bilmeyenden, kaçın. 

* Gül sunan bir elde daima biraz gül kokusu kalır. 

* Zaruret olmadıkça başkalarına iş havale edilmez.

* İnsanlar arasında ihtilaflar zuhur etmesinin sebebi, herkesin dünya menfaatini düşünüp, ona göre hareket etmesidir. 

* İtirazdan küfür kokusu gelir. Peki demek ruhun, itiraz etmek nefsin isteğidir.

* İslamiyet peki demektir. Nefs hayır demektir. 

* İtaat akıldandır. Her akıldan daha üstün akıl vardır.

* Şöhretin insana vereceği şey sıkıntıdır. 

* Bir baba evlatlarının iyi geçinmesine çok memnun olur. Allahü teâlâ da kullarının iyi geçinmesine sevinir. O halde herkes ile iyi geçinin.

* Sakın beddua etmeyin.

* İnsan demek aciz demektir. 

* Ne kadar seversen sev, bir gün ayrılacaksın.
Ne kadar toplarsan topla, bir gün bırakacaksın.
Ne kadar yaşarsan yaşa, bir gün öleceksin.
Ne yaparsan yap, bir gün hesabını vereceksin.

* Dünya zevklerine düşkün olmak nefsi beslemektir. Halbuki nefse düşmanlıkla emrolunduk. Çünkü nefs Allahü teâlânın düşmanıdır. Bize; nefsinizi besleyin diye bir emir yok, kalbinizi kuvvetlendirin diye emir var. Nefse düşmanlık; riyazet ve mücahede ile olur. Riyazet; nefsin arzularını yapmamak, mücahede ise nefsin istemediği şeyleri yapmaktır. 

* Her uzvun, kalbin ve nefsin lezzet aldığı şeyler başkadır. Nefs haram işlemekten zevk alır. Çünkü gıdası haramlardır.

* Bir şey için olan hırs ve gayret, ona olan sevginin neticesidir.

* Müminin kabrinde yüzünün kıbleden çevrilmiş görünmesi, dünya sevgisi üzerine ölmesindendir.

* Meşhur olmak sevdası ile yanıp tutuşana, doğruluk nasip olmaz. 

* Üç şey kalbi öldürür: Çok konuşmak, çok uyumak ve çok yemek. 

* Gözü harama bakmaktan ve başkalarının ayıplarını görmekten korumalıdır! 


İyi kimselerin son sözleri 

İbni Münkedir hazretleri ölüm döşeğinde ağlıyordu. Sebebini sordular. “Kasten büyük bir günah işlemedim. Önem vermediğim küçük bir günah, Allah’ın gazabına sebep olduysa diye korktuğum için ağlıyorum” dedi. 

Âmir bin Abdülkays da ölürken ağlıyordu. Soranlara, “Boşa geçirdiğim günlerim için ağlıyorum” dedi.

İbni Mübarek hazretlerinin ölürken yoksul hâlini gören azatlı kölesi İbni Abdullah ağlamaya başladı. “Sen ne kadar zengin idin, evinde bir şey kalmamış. Bu hallere mi düşecektin” diye sızlandı. İbni Mübarek hazretleri, “Ağlaman lüzumsuzdur. Ben zengin olarak yaşamak, fakir olarak ölmek için dua ederdim. Allahü teâlâ da duamı kabul buyurdu” dedi.

Salih bin Mismar’a “Ölüyorsun, çoluk çocuğu birine emanet etmeyecek misin?” dediler. O da “Onları âcizlere emanet edemem, Allah’tan utanırım” buyurdu.

Ebu Süleyman Darani, ölürken “Ne mutlu sana ki, affı ve rahmeti bol Allah’a gidiyorsun” dediler. O da, “Evet iğneden ipliğe her şeyin hesabını vermek üzere gidiyorum” dedi.

Sırri Sekati, ölüm döşeğinde kan-ter içinde iken, kendisini yelpaze ile serinletmeye çalışan Cüneyd-i Bağdadi’ye, “Ciğerleri yanan adama yelpazenin ne faydası olur?” buyurdu.

Hikem bin Abdülmelik, baygın yatarken, orada bulunan biri “Ya Rabbi, bu kimse pek iyi bir hayat yaşamadı, fakat cömert idi, ölümü ona kolaylaştır” diye dua ederken Hikem bin Abdülmelik gözlerini açıp dedi ki: Azrail aleyhisselam geldi, “Cömertlerin canını rıfk ile alırım” dedi.

Salih bir zatın hanımı, efendisinin ölmek üzere olduğunu görünce ağlamaya başladı. Hanımına “Niçin ağlıyorsun?” diye sordu. O da, “Senin için” deyince, “Sen kendine ağla, ben 40 yıldır bugün için ağlıyorum” buyurdu. İbrahim Ziyad, “Ölü için sessiz ağlanabilir. Ama en iyisi, kendi akıbetini düşünüp ağlamaktır” buyurdu.

Büyük zatlardan biri, “Eskiden biz gittiğimiz cenazelerde herkes hüngür hüngür ağladığı için cenaze sahibinin kim olduğunu tanıyamaz, taziyede zorluk çekerdik” buyuruyor. Halbuki şimdi mezarlıkta bile gülenler oluyor. Bir gün kendisinin de öleceğini düşünmüyor. Bu gafletin sebebi işlenen günahlar yüzünden kalbin kararmış olmasıdır.

Bir sarhoş öldü. Hanımı cenazeyi yıkayıp defnedecek kimse bulamayınca, iki hamal tutup cenazeyi kabristana getirdi. Orada bir zahid, bir cenazenin namazını kılmaya hazırlanırken, onu görenler de gelip cenazenin namazını kıldılar. Fakat bir zahidin, bir sarhoşun namazını kılmasına hayret ettiler. Zahid dedi ki: “Bu gece rüyamda kabristana gitmemi, orada sahipsiz bir cenazenin namazını kılmamı söylediler. ‘O cenaze affedilmişlerden biri’ dediler.”

Sarhoşun hanımından kocasının iyi yönleri olup olmadığını sordular. O da şöyle anlattı: “Beyim, fasık idi, içki içerdi. Fakat namazını hiç terk etmedi. Sabah namazını hep cemaatle kılardı. Öksüzlere merhamet eder, onların nafakalarını temin ederdi. İçki içip ayıldığı zaman, “Ya Rabbi benim gibi fasıkı Cehennemin neresine atacaksın” diyerek ağlar, içkiyi bırakamadığına üzülürdü.” Zahid bunları dinledikten sonra, “Demek affedilmesine bu güzel huyları sebep oldu” buyurdu. 
Edep ve peki demek
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet yolundaki Müslümanlar olarak, büyüklerimize karşı, birbirimize karşı, herkese karşı en önemli görevimiz, edepli olmaktır. Bu yolun büyüklerinin bize verdiği miras budur. İnsanın bu dünyada üstünlüğü, ilim ve edepledir. Üstünlük, malda, mülkte ve rütbede değildir. Şerefli olan, edepli ve dinini bilen insandır. Edep, haddini, sınırını, durumunu bilmektir.

Kalbde, Allah sevgisinden başka her ne varsa, o insana felaket olarak o yeter. Mesela parayı seviyorsa, para onun başına bela olur. Makamı seviyorsa, makam onun başını yer.

Hayatta insana en zor gelen şey, en zor kelime, peki demektir. Salih Müslüman, teslim olan yani peki diyen kimsedir. Eğer Ebu Cehil bir peki deseydi, Hazret-i Ömer gibi olacaktı. Hazret-i Ömer hayır deseydi, Ebu Cehil’den fena olacaktı. Aklımızı bir tarafa atıp, peki demeliyiz, çünkü akılla bir şey kurcalanırsa, o işin saflığı, temizliği gider. Mesela Peygamber efendimiz, (Ebu Bekir’in üstün olması, çok namaz kıldığı, çok oruç tuttuğu için değil, onun kalbinde olan bir şeyden dolayıdır) buyuruyor. Onun kalbindeki olan şey, Resulullah’a olan sevgisi ve ona olan tam teslimiyeti idi. Mirac olayında, (Sen doğru söylersin ya Resulallah, ben aklıma değil sana inanıyorum) dedi. Onun için, Peygamberlerden sonra, insanların en üstünü oldu. Kıyamete kadar bütün ümmetin yapmış olduğu ibadetlerin sevabları, yukarıya doğru misliyle gider, hazret-i Ebu Bekri Sıddık’ta toplanır. Sonra, bir misli Peygamber efendimize verilir.

Silsile-i aliyye büyüklerini tanıyıp onları seven kimse, her haramı işlese de, her pisliğe bulaşsa da, küfre kaymaz, müşrik olmaz, küfür üzere ölmez. Küfürle onun arasında kale vardır. Küfürden ve şirkten emindir, kurtulmuştur. Allahü teâlâ da şirkten başka günahları affedeceğini bildiriyor.

Şiddetli sel, önüne çıkanı alır götürür. Ancak bir çınarın kovuğuna girmiş saman çöpünü götüremez. O saman çöpü, çınarın kovuğunda döner durur, sel ona bir şey yapamaz. Âhir zamanda da küfür, şiddetli sel gibi akar. Bu sele karşı durmak mümkün değildir. Önüne çıkanı alır götürür. Ancak, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir Ehl-i sünnet büyüğünün, böyle yüce bir çınarın kovuğuna sığınanı götüremez, bunlara bir şey yapamaz.

İzinli iş yapmak 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Eski devirlerde, ihlâslı talebe, mürşid-i kâmil olan hocasının vereceği cevabın, dünya ve âhireti için çok hayırlı olacağını bilirdi. Onun için, arzu ettiği şeye kavuşmak için değil, o işin hayırlı olup olmadığını öğrenmek için, tam teslimiyetle sorardı. Mesela evlenirken, hocası kör, sağır veya dilsiz birini tavsiye etse, hakkımda hayırlı olan budur diyerek onu tereddütsüz kabul ederdi.

Öyle talebeler de olurdu ki, kendi arzusunu onaylatmak için sorarlar, hocaları da istemeden onlara izin verirlerdi. Onlar da kendilerini izinli sanarak o işi yaparlardı. Elbette böyle alınan izin, talebenin hayrına olmazdı.

İmam-ı Rabbani hazretlerine bir halifesi, (Efendim, beni Mankpur’a gönderin, orada bir tekke açayım, Ehl-i sünneti anlatayım, oraları aydınlatayım) diyerek kendi arzusunu onaylatmak ister. İmam-ı Rabbani hazretleri de, hevesini kırmamak için ona izin verir. 

O talebe, Mankpur’a gider, tekkeyi açar, her şey tamam. Ancak, altı ay sonra bir mektup yazar, (Efendim, burada çok büyük tekkeler var, bize hiç gelen giden yok, ben sinek avlıyorum. Kendi arzumla buraya geldim. Şimdi hatamı anladım, beni nereye isterseniz oraya gönderin) der. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Madem söz dinleyeceksiniz, aynı yerde kalın!) buyurur. Altı ay sonra gelen mektupta, (Buradaki tekkeler kapandı, şeyhleri bile gelip bize mürid oldular) der. İşte, taleple alınan izin ile, teslimiyetle alınan iznin farkı…

Mübarek bir zata yakınları, (Siz her gelene izin veriyorsunuz) diye sorduklarında,(Biletini almış, bavulunu hazırlamış, bekliyor, “Efendim ben Bağdat’a gidebilir miyim” diyor. Buna, git demekten başka ne denir? Buna izin vermek denmez elbette) buyurur.

Bir esnaf, rakipleri aynı yerde çoğalınca, başka mahalleye gitmek için hocasından izin ister. Hocası da, (Allah herkesin rızkını verir, başka yere gitme)diyerek izin vermez. Bu cevap, esnaf talebenin hoşuna gitmez. Bir hafta sonra tekrar, farklı bir şekilde aynı soruyu sorar. Hocası da kerhen, peki git der. O da, güya izinliyim diyerek sevinçle gider. Zengin olmak niyetiyle, borca girip milyonlar harcayarak dükkânın tezgâhını ve gerekli malzemeleri hazırlar, çok mal alır. Bir anarşi olayı olur. Dükkânı tarumar ederler, o esnaf canını zor kurtarır. Teslimiyetle izin almamasının cezasını çeker.
Ehl-i sünnet gemisi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Ehl-i sünnet gemisinde olmak bir şereftir, bir nimettir, bir devlettir. Bu nimete sahip olan herkes, bu nimetin kıymetini bilmeli, birbirimizin kusurlarını görmeyip, birlik beraberlik içinde olmalıdır. İmkânlar ölçüsünde bu nimete bütün insanların kavuşması için gayret göstermeli. Bu nimet, ne şunun ne bunundur. Allahü teâlânın dinidir, Cennetten dünyaya inen bir sofradır. Yiyenlere afiyet olsun!

Geminin kaptanı, Ehl-i sünnet olan herkesi inşallah selamete çıkaracaktır. Ehl-i sünnet gemisinin kaptanı, İmam-ı a’zam hazretleridir. Kaptan bellidir; çünkü silsilede meçhuliyet haramdır, yasaktır. Sahih-ül-yed olmak esastır; yani hocalarının silsilesi Peygamber efendimize kadar belli olmalıdır. Mutlaka birinin diğerini fiilen, görerek, severek elini öpmesi ve duasını, icazetini alması şarttır. Dolayısıyla, rüyada, hayalde bu iş olmaz. 

Mübarek bir zata, bir gün birisi gelip der ki:
— Efendim, benim vaziyetim perişan. Ben kurtulamam, mahvoldum. Siz hayattayken, sizin sayenizde, Cenâb-ı Allah bizi korur; ama sizin vefatınızdan sonra benim sonum felaket olur.
— Bu büyükler, eğer ileride gemiden atacaklarsa, başta gemiye almazlar. Gemide olan korkmasın, en fazla yeri değişir.

Bir başkası yine bu mübarek zata geldiğinde der ki;
— Efendim, ahirette bizim halimiz ne olacak, sizin anlattıklarınızla bizim alakamız yok gibi, bunları yapmamız, kurtulmamız çok zor.
— Eğer gemi sahile çıkarsa, yalnız kaptanla değil, içinde kim varsa herkes beraber çıkar. 

Evliya bir zat, bir gün talebelerine Cenneti anlatırken, bir talebesi der ki:
— Efendim, dua buyurun da öleyim.
— Maşallah, rahatınıza çok düşkünsünüz, canınızı çok seviyorsunuz. İyiler ölürse insanlara nasihati kim yapar?

Başka bir talebesi de der ki:
— Efendim, hizmetlerimiz için bazı kaideler bildirseniz de, bunlara dikkat etsek uygun olmaz mı? 
— Evladım, birbirimizi sevmedikten sonra, her kaide boş olur. Beni sevmedikten sonra, birbirinizi sevmedikten sonra her şey boştur. Ben hocamdan naklediyorum. Kitaplarımızda, bize ait tek kelime yoktur. Bu böyle silsile yoluyla Peygamber efendimize kadar gider. Dinimiz, nakil dinidir. Sizin vazifeniz, bu yola layık kimselere emaneti vermektir. 


İtaat ve yolunda olmak 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allahü teâlâ, (Allah’a, Peygambere ve içinizden olan emîre itaat edin)buyuruyor. 
Emîr, İslam âlimleridir. Bizim en büyük servetimiz, en büyük saadetimiz, başıboş olmamaktır. Çok şanslı insanlarız ki, Allahü teâlâ bizi sahipsiz yaratmadı. Sahipliyiz ve inşallah, o büyüklerle hep beraber olacağız. 

Bir gün mübarek bir zat, talebelerine buyurur ki: 
— Allahü teâlâ bu hizmetlerden dolayı, Ehl-i sünnet itikadını yaymaktan dolayı, inşallah bizlere çok büyük nimetler verecek ve Cenneti nasip edecek. Allahü teâlâ bize bu imkânı nasip ederse, Cennetin kapısında Allahü teâlâya dua ederim. (Ya Rabbi, bu hizmetleri ben tek başıma yapmadım. Dünyadayken kardeşlerim vardı, talebelerim vardı, onlarla beraber yaptım. Onları da isterim, onlarla beraber Cennete gitmek isterim) diyerek mahşere döner, hepinizi alırım.

Bir talebesi sorar ki:
— Efendim mahşer yeri çok kalabalık, orada arkadaşlarımızın bir tanesi kaybolursa ne olur? 
— İnsanların işleri karışık olur; ama Allahü teâlânın işleri karışık olmaz, Onun her işi muntazamdır. Herkes sevdiğiyle beraber olur. Hiç merak etmeyin, hiçbir arkadaş kaybolmaz. 

— Efendim, sizi çok seviyoruz; ama bu sevginin sınırı nedir? Nerede başlar, nerede biter?
— Sevgi itaattir. İtaati ne kadar çoksa, sevgisi o kadar çoktur. Söz dinlemesi ne kadar çoksa, sevgisi o kadar çoktur. Ne kadar söz dinlemiyorsa, sevgisi o kadar azdır. Hatta bir gün de biter, Allah korusun! İtaat de hem peki demektir, hem de yolunda olmaktır. Mesela filan zat, Peygamber efendimizi çok sevdiğini ve çok itaat ettiğini söylüyor; ama yolunda değil. Onun yolunda olmadıktan sonra, bu Peygamber, ondan nasıl razı olsun! Onun için, yolunda olmak, ona benzemek, onun sevdiklerini sevmek, onun sevmediklerini sevmemek şarttır. Eğer hubb-i fillah, buğd-i fillah yani Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek yoksa makbul değildir; çünkü bu, dinin temelidir. Allahü teâlâ İsa aleyhisselama buyurdu ki:
(Eğer yerdeki ve gökteki bütün mahlûklarımın ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiçbir ibadetin makbul değildir.)
Ehli sünnet olma nimeti
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Her an, her yere, feyz gelmektedir. Gelen feyiz, Müslümanlara fayda verir, kâfirlere ise zehir olur. Küfürlerinin artmasına sebep olur. Nimetler aralıksız devam ediyor. Kabiliyetlerine göre alıp istifade edenler olduğu gibi, alıp daha beter duruma düşenler de oluyor. İşte birinden Hazret-i Musa ve onun gibi olanlar, diğerinden de Firavun ve onun gibiler yetişiyor. 

Peygamber efendimize normal bir insan gözüyle bakan Ebu Leheb ve Ebu Cehil gibilerin küfürleri arttı, daha kötü oldular. Hazret-i Ebu Bekir gibiler de, insanların en üstünleri olmakla şereflendiler.

Allahü teâlâ bütün kâinatı insanlar için yarattı. İnsanları da, kendine ibadet etmekle şereflensinler diye yarattı. Allahü teâlâya şükürler olsun ki, bizi insan olarak yarattı. Bunun için ne kadar hamd etsek azdır. İnsana eşref-i mahlûkatdenmiştir. Yaratılmışların en şereflisi demektir. Peki, neden yaratılmışların en şereflisi oluyor insan? Çünkü onda, diğer mahlûklarda bulunmayan on haslet vardır. Beşi madde, beşi mânâ ile alâkalı. Bu on hususiyetin bir özelliği de var. O da, hepsinin birbirleriyle zıt olmasıdır. Bu zıtlıkların toplandığı başka bir mahlûk yoktur. Allahü teâlâ öyle yaratmıştır.

İnsanların büyük çoğunluğunun inançları çok bozuktur. Hayvana, canlı ve cansız birçok şeylere tapınan o kadar insan var ki, Allah korusun! Elhamdülillah, bizi Müslümanların içinde yarattı. İslamiyet gelmeden önce, insanlar sapıtınca, başlarına toplu cezalar geliyordu. Yalnız bu ümmete mahsus olmak üzere, Peygamber efendimizin hürmetine, dünyada cezaları hemen verilmiyor. Bir gün tevbe edenler çıkar diye, son nefese kadar geciktiriliyor. Ne büyük saadet!

Müslümanların büyük bir çoğunluğu da bozuk itikatların, yanlış insanların tesirinde kalmıştır. Ne yazık ki bunlar, müctehid âlimlere, evliya zatlara, Allahü teâlânın (Hepsine Cenneti söz verdim. Onlar benden razıdır, ben de onlardan razıyım) buyurduğu Eshab-ı kirama dil uzatıyorlar. 

Cenab-ı Allah bizi, çok az bulunan Ehl-i sünnet vel-cemaat içinde yarattı ve İmam-ı Rabbani hazretleri gibi mürşid-i kâmilleri tanıtıp, sevdirmekle şereflendirdi. Bunlar kolay ele geçebilecek şeyler değildir. Ehl-i sünnet itikadında olmak ne büyük bir saadet! Böyle büyük zatları tanımak ve sevmek, ne büyük bir nimettir! Tesbih taneleri gibi, bir ipe bağlı olmak lazım. Bağ olmazsa, tesbih taneleri dağılır, zayi olur. Bir şeye yaramaz. Birlik beraberlik içinde, muhabbetle dolu olmak gerekir. Üzerimizde, bu mübarek zatların çok büyük himmetleri vardır. Sakın kendimizi bir şey sanmayalım. Cereyan gelmezse motor çalışmaz. Suyun üstünde giden yaprak gibi olmalı. Yaprak ancak, su gittiği için gider.


Niçin yaptın? 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İnsanın ömrü, dünyanın ömrüne nazaran, gelip geçen rüzgâr kadardır. Ha var, ha yok! Bu hayatın içinde, çok acı çekilen günler oldu, hastalıklar, dertler oldu; ama bunlar da gelip geçti. Bu rüzgâr gibi geçen ömrün içerisinde, çok da güzel günler oldu; fakat ne yapalım ki, onlar da bir rüzgâr esintisi kadar kısa geçti. 

Zalimler, emirlerindeki insanları gariplere karşı kullandılar, zulmettiler; çünkü onlar güçlüydü. O da geçti; fakat mazlumdan geçmedi. Haksızlığa, iftiraya uğrayanlardan geçmedi. Onların boynunda, yazılı olarak asılı kaldı. Ahirete gittiği zaman Cenab-ı Hak bildiği halde soracak, (Kulum bu nedir, senin bu boynunda asılı olan?) O kul, (Ya Rabbi, dünyadayken ben gariptim, fakirdim, bana zulmettiler, eziyet ettiler. Şimdi ben hakkımı istiyorum) diyecek ve orada, mutlaka adalet yerini bulacaktır. 

Onun için, hiç kimse zannetmesin ki, ben yaptım, ettim, bana dokunan yok. Vallahi dokunacaklar! Dolayısıyla, ne mutlu, dünyadan ahirete, mazlum gidenlere! Bunlar, orada kârlı çıkacaklardır. Ben haklıyım diye, davamızı ahirete bırakmayalım. Orada haksız çıkabiliriz; çünkü Allahü teâlâ, bizim hak dediğimiz şeyin ölçüsünü, arzu ettiğimize göre vermeyecektir. Rabbimizin kendi ölçüsü var. O ölçüye girdiği zaman, kim haklı, kim haksız, kimse bilemez. Onu ancak Allah bilir. Onun için en iyisi, dünyadayken helalleşip gitmeli. Belli olmaz, bakarız haksız çıkarız. Dönüşü de yok! Orada para da geçmiyor. Bu yüzden, dünyadayken iyi geçinmeye, ara bulmaya ve durmadan kardeşlerimize iyilik etmeye uğraşmalı. Yani akıllı olmalı. Akıllı, ölümden sonrasına yatırım yapandır. Ahmak, ahireti unutup da, sadece dünyasını imar edendir. 

Ahirette tek sual budur: (Niçin yaptın?) Allah için yaptıksa, yani Allah’ın dinini, itibarını korumak için yaptıksa, bizden sonrakiler dinimize hizmet etsinler diye yaptıksa, tamam. Nitekim kabrin içindeki evliyanın, kocaman türbeye ne ihtiyacı var? O zaten Cennette. Onun ihtiyacı yok; ama bizim ihtiyacımız var. Saygı ve edeb gösterelim diye, âlimler buna fetva vermişler. İçindekine değil, gelene ders olsun diye; çünkü yerde yatmış bir vaziyette görürse, edebde kusur işler. Edebde kusur işlerse, ister dünyada olsun, ister ahirette olsun, o büyüklere karşı kusur işleyen, sıkıntı çeker. Hiç gecikmeden hem de... Mümin de, en iyi yerde yaşamalı, en iyi elbiseyi giymeli, en iyi vasıtayla gitmeli; çünkü bu zamanda itibar onun imanına değil, kılık kıyafetine, malına mevkiine veriliyor. İşte, (Niçin yaptın?)diye sorulunca, cevabı Allah için olmalı… 
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:42
Dün:283
Bu Ay:3,868
Toplam:14,202,451
Online Ziyaretçiler:4
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842