Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Hikmet Ehli Zatlar Buyuruyor Ki

Elden çıkmadıkça faydası dokunmaz
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Para tuhaf şeydir, insanın elinden çıkmadıkça, ona bir faydası dokunmaz. Dünyalık ele geçirdiğinde, kalbinde bir genişlik duyan kimse, tehlikededir. Bir kimse, altınla toprağı eşit görmedikçe iyi bir kul olamaz. 

Kıyamet günü, üç şekilde insanlar hesaba çağrılacak:
1- (Niçin namaz kılmadın, niçin içki içtin, neden oruç tutmadın?) gibi işlenen günahlar, isimleriyle beraber sıralanıp söylenirse, bu kimsenin hali çok kötüdür. En sonunda, bunu Cehenneme atın denilecektir. 

2- (Ey kulum, sana bu kadar rızık verdim, hiç utanmadın mı?) diyerek işlediği günahları isim söylenmeden bildirilirse, bunun hali birincilere göre iyidir. Sonunda, bunu Cennete koyun denilir. 

3- (Ey kulum, bana çok güzel ibadet ettin. Senden razı oldum. Sana istediğin her şeyi vereceğim) denirse, bu kimse yaşadı. İşte böyle olmak lazımdır. 

Ahirette Müslümana şefaat, ihsan, rahmet vardır. Allahü teâlâ sevdiği, Cennetine koyacağı kuluna ihsan eder. Şayet başkalarının o kimse üzerinde hakları varsa, (Hakkınızı mı istersiniz, yoksa Cenneti mi istersiniz?) denecek. Cenneti isteriz diyecekler ve hepsi Cennete gidecektir.

Bir mümin, yüz bin hac yapsa, yüz bin altın sadaka dağıtsa, yüz bin fakir yedirse, eğer namaz kılmamışsa hiçbir kıymeti olmaz. 

Büyük zatlar, yatsı namazını kılmadan önce yatmayı, kıldıktan sonra da konuşmayı sevmezlerdi.

Münafıklar, işi bozdukları zaman, fitne fesat çıkardıkları zaman, onları dinlemeyin, beraber olmayın ve onlara mani olun. Böylelikle hem onları kurtarmış olur, hem de kendinize ve hizmetlerinize zarar verilmesini önlemiş olursunuz. 

Emr-i marufta çok çile vardır, hakaret vardır. Allahü teâlânın dinini yayanlar, sabretmelidir. Eğer sabretmezlerse, Cenab-ı Hak etraflarını dağıtır; çünkü Allahü teâlâ, Peygamber efendimize hitaben; (Ey Habibim! Sen sabırlı olmasaydın, yumuşak olmasaydın, hak hukuk üzere olmasaydın, etrafında kimse kalmazdı) buyurmuştur.

Dinimizin kötülediği dünya, haram ve mekruhlardır. 

Büyük zatları çok sevenler, büyüklerin yolunda olanlar, (İnsan nasıl dünyayı sever? İnsan nasıl parayı sever? İnsan nasıl Allahü teâlâdan başka şeye gönül bağlar?) diye çok taaccüp ederler, akılları bu işe ermez. Bir de diğer insanlara sorun. Bunları söylemek, bunlara inanmak bile çok zor. Onlar, otuz sene riyazet ve mücahedeyle uğraşsalar, bu söylenilenlere kavuşamazlar; çünkü insanın gıdası dünyadır. Her şeyi dünyada görüyoruz. Bunun için dünyaya bağlanmak çok tabiidir. Dünyadan soğumak, çok zordur!.


Kalbin hasta olduğuna alamet

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Kalbin, Allahü teâlâdan ve Onun dostlarından başkasına meyletmesi, o kalbin hasta olduğuna işarettir.

Kendisinden ilim öğrendiği zatta ayıp ve kusur arayan, onun ilminden, feyiz ve bereketinden faydalanamaz.

Tasavvuf, güzel ahlaktır. Bu da üç kısımdır: 
1- Hakla beraber olmak, yani Allahü teâlânın emirlerine uymak ve bu hususta gösterişten uzak durmaktır.

2- Halkla beraber olmak. Bu da büyüklere karşı saygı ve edep, küçüklere karşı şefkat, emsallereyse, insaflı ve adil davranmakla olur.

3- Nefse sahip olmak. Buysa, nefsin boş isteklerine, heva ve hevese, şeytana uymamakla olur. Bu üç hususu nefsinde doğru bir şekilde tatbik eden güzel huylu olur.

Tasavvuf tamamen ciddiyettir. Şaka cinsinden olan herhangi bir şey, ona karıştırılmaz.

Çalışıp da tevekkül etmek, bir yere çekilip ibadet etmekten hayırlıdır. Tevekkül sahibi, her şeyden yüz çevirip Allahü teâlâya dönen kimsedir. 

Sebeplere yapışmalı; fakat bu durum, o sebeplerin ve her şeyin yaratıcısı olan Allahü teâlâya itimat ve tevekkül etmeye mani olmamalıdır.

Farzlardan birini eda etmeyen, sünneti yapmama tehlikesine düşebilir. Sünneti terk edenin de, bid’ate, hurafeye düşmesi muhakkaktır. 

Eğer bir kul, ömrü boyunca, bir an riya ve nifaksız kalırsa, o bir anın bereketini ömrünün sonuna kadar duyar.

Arif, gafletten uzak olup, hiçbir zaman kendini beğenmez, ucuba kapılıp kibirlenmez.

İnsanın nefsi, haksızlık yapmaya, haddi aşmaya âşıktır. Yani hep kendini bedbaht edecek şeyleri yapmak ister. Her istediği de kendi zararınadır.

Ölüme hazır olmalıdır, çünkü ölümden kurtulmanın çaresi yoktur. Ölmeden de sonsuz nimetlere kavuşmaya imkân yoktur.

Kul, Allahü teâlânın sevgisini, onun sevdiklerini sevmek ve onun sevmediklerine düşman olmakla kazanır. Onun sevmedikleri şeyler, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran her şeydir.

Bütün işlerin neticesinin sıhhatli ve faydalı olabilmesi için iki şart vardır: Sabır ve ihlâs.

İrade, nefsin arzularına muhalefet edip, onu Allahü teâlânın emirlerine yöneltmek ve kendisi için Allahü teâlânın takdir ettiğine razı olmaktır..


İnsanların en kötüsü

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İnsanların en kötüsü, din kisvesi altında dünya menfaati sağlayandır.

Kalbinde Allah korkusu çok az olan, dünya sevgisi bulunan, haramlardan sakınmayan, âlim olduğunu söylerse şaşılır.

Kul, muhabbet makamına, Allahü teâlânın dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmakla kavuşur.

Amellerin en üstünü; doğru amel işlemek, sünnet üzere hizmete devam etmektir.

Kalbin Allahü teâlâdan başkasına meyletmesi, Allahü teâlânın azabını çabuklaştırır.

Yaptığı amellerin, kendisini Cehennem azabından kurtarıp, Allahü teâlânın rızasına kavuşturacağını zanneden kimse, büyük hata etmiştir. Allahü teâlânın fadlı ve ihsanıyla kurtulabileceğini düşünen kimseyi, Allahü teâlâ rıza makamlarının en sonuna ulaştırır. 

Tevhidin esası üç şeydir:
1- Allahü teâlâyı Rab olarak tanımak,
2- Onu bir olarak ikrar etmek, 
3- Ona hiç bir şeyi ortak koşmamak.

İtikadı doğru olup da, Allahü teâlânın, rızka kefil olduğuna itimat eden ve emrettiği ibadetleri ihlâsla ve doğru olarak yapan, evliya olur.

Allahü teâlânın yardımıyla nefsinin arzularına uymayan kimse, havada uçandan ve su üzerinde yürüyenden daha üstündür.

Kim gündüzünü Allahü teâlâyı hatırlayarak yani dine uyarak geçirirse, bütün gün zikretmişlerden sayılır.

Çok ilimden ziyade, az da olsa, edebe muhtaç olduğunu bilmek pek kıymetlidir. Edep, insanın nefsini bilmesi, tanımasıdır. 

Âlimleri hafife alanların ahireti, âmirleri hafife alanların dünyası, dostlarını hafife alanların mürüvveti yıkılır.

Müstehabları yapmakta gevşek davranan, sünnetleri yapamaz. Sünnetleri yapmakta gevşek davranmak, farzların yapılmasını zorlaştırır. Farzlarda gevşek davranan da marifete, Allahü teâlânın rızasına kavuşamaz.


Nefsini bilen Rabbini bilir

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* (Nefsini bilen Rabbini bilir) hadis-i şerifinin sırrına eren, nefsini sokakta gördüğü köpekten aşağı bilir. Nefsinin ayıplarını, kusurlarını görmeyen kimse, doğru yoldan ayrılır.

İstikamet yani doğruluk üzere olmalıdır; çünkü en büyük keramet, istikamet üzere olmaktır.

Nice küçük amel, niyetle büyük amel olur, nice büyük amel de, niyetle küçülür. İlmin öncesi niyet, sonra anlamak, sonra yapmak, sonra muhafaza, sonra da yaymaktır. Kim ilmi ararsa öğrenir. İlmi öğrenen, günah işlemekten korkar. Günahtan korkan ondan kaçar. Ondan kaçansa kıyamette hesaptan kurtulur.

Din kardeşinin bir ihtiyacını görmek, bir sene nafile ibadet etmekten daha önemlidir.

İlimde cimrilik yapan kişiye, Allahü teâlâ üç beladan birini verir: 
1- Ölür, ilmi gider. 
2- Unutarak ilmi gider
3- Kendine ilmi unutturacak kimseyle dostluk kurar, öylece ilmi gider.

İnsandaki en üstün haslet, kâmil akıldır. Eğer o yoksa güzel edebdir. O da yoksa kendisiyle istişare edilecek şefkatli bir kardeştir. O da yoksa devamlı sükûttur. O da bulunmazsa, ölmektir.

Bir âlimin sakınması gereken en önemli husus, Allahü teâlânın haram kıldığı şeylerden uzak durması ve dünyaya gönül bağlamamasıdır. Dünya sevgisi ve günahların istila ettikleri kalbden nasıl hayır beklenir. 

Allahü teâlâya isyan ederken, Onu sevdiğini açıklar. Buysa, kıyasta acayiptir. Eğer sevgisi doğru olsaydı, Ona itaat ederdi; çünkü seven, sevdiğine itaat eder.

Güzel ahlakın, bir kelimeyle özü, kızmamaktır.

Ölümden sonrası için ölmeden önce hazırlık yapmalıdır.

Kişi için en güzel süs; sükût, doğruluk ve vakardır.

Allahü teâlâdan korkanlarla beraber olmalı. Bid'at sahipleriyle oturmaktan sakınmalıdır.

Çoluk çocuklu bir kimse, onların ihtiyacı için çalışsa, geceleri kalkıp üzeri açık olarak gördüğü evladının üzerini bir şeyle örtse veya benzeri bir yardımda bulunsa, gaza ve cihaddan daha üstündür.

Kişinin kendi beğendiği şeyi, başkası için de beğenmesi güzel olur. Kendine layık gördüğünü başkasına da, layık görmeli, kendine layık görmediğini, başkasına da layık görmemeli. Kendisine faydası olmayanın, başkasına faydası olmaz. 

Ölüleri, iyi veya kötü halde görmek, cenâb-ı Hakkın bazı kullarına ihsan ettiği bir keşif ve keramettir. Dirilere müjde vermek, onlara doğru yolu göstermek veya ölüler için hayırlı bir iş yapılmasına, borçlarının ödenmesine yaraması içindir. Ölüleri görmek, daha çok rüyada olmaktadır. Uyanıkken görenler de vardır. Evliya ve hal sahipleri için, bu bir keramettir. 
Emr-i maruf için üç ana şart
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Emr-i maruf yapmak, nehy-i anil-münker yapmak her mümine farz. Yani her mümin bir şey anlatmak zorunda. Veyahut da bir şey anlatılmasına sebep olmak zorunda. Ancak, herkes emr-i maruf ve nehy-i anil-münker yapamaz. Bunu yapması için üç ana şart lazım. Bu üç şart noksansa faydalı olamaz. 

Bu üç şarttan birincisi, ilim sahibi olacak. İlim de üçe ayrılacak. Hem fıkıh ilmi, hem tasavvuf ilmi, hem de fen ilimlerin de mahir olacak, bilecek. 

İkincisi, adil olacak. Yaptığı işlerinde, hizmetlerinde adalet ön planda olacak. Adalet nedir? Çobanla sultan aynı haklara sahiptir. Babası olsa, dedesi olsa, oğlu olsa, kızı olsa, fark gördüğü anda, farklı muamele yaptığı anda o adil değildir. 

Üçüncüsü, güzel ahlak sahibi olacak. Güzel ahlak nedir? Kalb kırmamaktır, bağırmamaktır, darılmamaktır, gücenmemektir. Ne kadar zor iştir, o halde emr-i maruf herkes yapamaz. Bunlardan biri noksan olursa hizmet de noksan olur. Ne yapmamız lazım, hepimize farz. O zaman bunları en iyi derleyen, toplayan, anlatan bir kitabı [mesela Tam İlmihâli] birine verirsin veya verilmesine sebep olursun. Böylelikle emr-i maruf farzından kurtarırsın. Yoksa fitneye sebep olursun. Fitne de çok tehlikelidir, adam öldürmekten büyük günahtır.

* Herkes bir arzu ve istek peşinde. Kavuştukları ise ancak ölümüne kadar. Öldükten sonra bunların hiçbiri mezara girmiyor. Bunlar ona dost olmuyor. Bunların hiçbirini ona vermiyorlar. Diyorlar ki bunlar sana ait değil. Peki, ne yapmalı? Kabrimize girecek olanı seçmeli. Bu nedir? O da, Allahü teâlâya ihlasla ibadet etmek. 

* Gök her yerde mavidir. Dünyanın neresine giderseniz gidin gök rengi hep aynıdır, mavidir. Büyükleri sevenler, yollarında olanlar, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bu yolda olduktan sonra, hiçbir şekilde ayrı olamazlar. Hindistan’da, Dağıstan’da, Amerika’da, Avrupa’da her yerde olabilirler. Bu mesafe hiç mühim değil, eğer sevgisi ve muhabbeti varsa, o her zaman beraberdir. 

* Ahir zamanda en büyük tehlike sağı solu dinlemektir. İmam-ı Rabbani hazretleri gibi ehli sünnet âlimlerinin kıymetli kitaplarına kavuşanlar, hazineye kavuşmuş demektir. Bu hazine kıyamete kadar onlara yeter. Ama o hazine rafta, vitrinde beklemek için değildir. İlaç rafta istediği kadar beklesin, insan hastaysa ölür gider. O ilacı içmek lazım. 

* Muvaffakiyetin en büyük sebeplerinden birisi de moraldir, güvendir, enerjidir. Bir cemaatte, sevgi ve muhabbet hasıl olunca, hizmetler ön plana çıkar, dedikodular azalır veya yok olur, onun yerine dua gelir, dua ise çok hoştur. Tabi hizmetler arttıkça rahmet artar, rahmet arttıkça merhamet artar, merhamet arttıkça bereket artar. Bereket arttıkça herkesin rahatlığı ve huzuru artar. Allah için olmayan işte hayır ve sevgi olmaz, var zannedilenler sahtedir.

* Bu dünyada herkes tarafını belli edecek, başka çaresi, yolu yok. İki taraf var, ortası da yok. Ya iman tarafında, ya küfür tarafında. Ahirette de iki taraf yani iki yer var, ya Cennet, ya Cehennem. Ortası yani üçüncü yer yok. 


Utanmayan her şeyi yapar 
* Âdem aleyhisselamdan, bizim Peygamberimize kadar, kaç bin peygamber geldiyse bütün peygamberler ümmetlerine tebliğ edip, şu nasihatte bulunmuşlardır:
(Eğer utanmıyorsan sen her şeyi yaparsın.) 

Bu bir tehdittir. Onun için Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Hayâ imandandır.)

Utanmak bir nimettir. İnsan utanmazsa her şeyi yapar. Onun için utanma duygusu çok lazım. Utanmak için de utananlarla birlikte olmak lazım. Utanmayanlarla birlikte olursan sen de utanmaz olursun. Çünkü ahlak bulaşıcıdır. İyi ahlak da bulaşır, kötü ahlak da bulaşır. İyi ahlaklı olmak istiyorsan, iyi ahlaklılarla beraber ol, bozuk olmak istiyorsan bozuklar çok var. 

* Himmet, aynı noktaya bütün gayretin, bütün duanın, bütün düşüncenin, her şeyin aynı noktaya tekzip edilmesidir. Aynı noktada birleşmesidir. Buna himmet derler. Ve buyuruyor ki büyüklerimiz, eğer müminler bir noktaya, aynı noktaya teveccüh ederlerse, aynı noktaya kendi dikkatlerini, dualarını, her şeylerini birleştirirlerse, dağlar tepe takla olur. Yani hiçbir engel kalmaz. Her şey dümdüz olur. 

* Mümin, müminlerin arkasından dua eder, münafık müminlerin arkasından gıybet eder. O halde müminle münafık arasındaki fark budur. Hiçbir mümin hiçbir müminin arkasından, o duyduğu zaman üzüleceği bir şeyi söylemez. Yani söylememesi lazım... Yoksa kul hakkına girer. Kul hakkı mutlaka helalleşmeye bağlı... Para pul hakkı varsa, hadi vârislerine verirsin, değilse hayır hasenat yaparsın, bir şey söylersin. Ama eğer onu kıracak, onu üzecek, onu darıltacak, onun canını sıkacak bir laf ettiysen, o da onu duyduysa, yandın bil... Tâ ki onu bulup helalleşinceye kadar... Ya öldüyse, hadi bu sefer ne olacak? Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Allah’a ve ahiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya sussun. Allah’a ve ahiret gününe iman eden, komşusuna iyi davransın. Allah’a ve ahiret gününe iman eden, misafirine bol ikramda bulunsun.) 

Dediler ki, ya Resulallah bir kadın var. Gece gündüz ibadet yapıyor. Ama komşular illallah diyorlar kendisinden. Peygamber efendimizin verdiği cevap:
(Onun gideceği yer Cehennemdir.)

Herkes, eline ve diline sahip çıkmalı. Sabah oldu mu bütün azalar, insanın diline, (Ne olur ne kendini yak, ne bizi yak. Yapma, yapma) diye yalvarırlarmış. Dilinle bizi yakma. Çünkü o yalan söylerse, iftira ederse, gıybet ederse, bütün vücut onun acısını çekecek sonra. (Ya hayır konuş, ya sus) buyuruldu. 

* Müminin alameti verdiği sözde durmasıdır. Mümin olduğumuz iki şeyden belli olur:
Birincisi, elinden emin olunur. 
İkincisi, dilinden emin olunur. 
Yani mümin asla ve kat’a, mümkün değil harama el uzatmaz. Haramı tutmaz, haramı içmez, haramı yemez, haram yazmaz ve haram konuşmaz. Elinden, dilinden emin olunur.

* Ömür boyu çevresinde ölenleri gören ve onların cenazesini taşıyan insan zanneder ki; hep böyle devam edecek. Düşünmek gerekir ki; cenazesini taşıdığınız adam da çok cenaze taşımıştı; fakat bugün kendisi cenaze oldu. Bir gün de gelecek biz cenaze olacağız, unutmayalım.


Kalbler ve bileşik kaplar
* U şeklinde bir tüpe su konursa, su gider gelir ve iki taraf da eşitlenir. İşte Müslümanlar da, bir araya geldikleri zaman birbirlerinin kalblerine nur akar. Aynı bileşik kaplar gibi. Onun için kötü insanlarla bir araya gelmemelidir. Onlara nur gitmez, onlardan zulmet gelir. Peygamber efendimiz İslamiyet’in ilk zamanlarında kabir ziyaretini yasaklamışlardı. Çünkü o zamanlar vefat edenler Müslüman değildi. Ama ne zamanki Müslümanlar da, vefat etmeye başladı, izin verdiler. Mesela din kitabını okurken de, yazanın kalbindeki nurlar bileşik kaplar usulü gidip gelmeye başlar. Bu yüzden, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerin kitaplarını okumalı. Bir kişi kitap okursa, kitap okumuş olur. İki kişi okursa sohbet olur ve yine nurlar gidip gelmeye başlar.

Bir velinin kalbindeki nurlar da böyledir. O zatı tanıyan ve seven çok feyz alır. Tanımayan, Afrika’nın ortasında birisi de feyz alır. Ama tanıyıp inkâr eden, kapısının önünde de dursa feyz alamaz. Feyz vermek o zatın elinde değildir. Kendiliğinden akar. Ama üç kişi bu feyzi alamaz:
1- Kâfirler,
2- İnkâr edenler,
3- Şüphelenip imtihan edenler. 
Şah-ı Nakşibend hazretleri (Hocasını imtihan eden melundur) buyurdu.

* Çocuklarımızın gönlüne evliya ve büyüklerin sevgisini yerleştirmeliyiz. Onlara devamlı büyüklerden mesela İmam-ı Rabbani hazretlerinden, Abdülkadir-i Geylani hazretlerinden bahsetmeliyiz. Onların sevgilerini mermere işler gibi kalblerine yerleştirmeliyiz. Böyle olursa, onların imanı, mermere kazınır gibi olur. Yoldan çıkmazlar, yollarını kaybetmezler.

* Ramazan-ı şerifin her günü müminler için bayramdır. Bu günlerin kıymetini bilip değerlendirenin bütün bir senesi bereketli geçer.

* Ehl-i sünnet âlimlerinin bir kitabını mesela İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubatını birine vermek demek, onu kulağından tutup Cennete koymaya çalışmak demektir.

* İbadet edenin göğsünü kabartmasından, günah işleyenin günahı sebebiyle kalbinin kırık olması, pişmanlık içinde bulunması daha iyidir.

* İslamiyet’te bir kişinin eli kalkar, bir kişinin eli iner. O kişi de emirdir. 

* Bir beldeye gelince önce camiye gidilmesi sünnettir. 

* Ya büyükleri kalbde tutmalı veya onların kalbine girmeli. 

* Önünüze engel çıkarsa, bunu aşmaya uğraşmayın, yanından dolaşın.

* Sükût ikrardan gelir. 

* Evlada yapılan iyilik veya kötülük babaya yapılmış demektir.

* Hayırlı işlerde sıkıntı çok olur. 


Şifa ve zehir olan feyz
* Sahihü’l-yed demek, evliyalığı sağlam kaynaktan demektir. Bir evliyadan istifade edilebilmesi, feyz gelebilmesi için iki şart lazımdır. Birincisi, yol, sahih, sağlam olmalı, yani silsilesi Peygamber efendimize kadar sağlam ve belli olmalıdır. İkinci olarak da, o zata tam teslim olmaktır. Teslim olanın kalbi bozuk olmamalı, teslim olduğu zatta kusur, eksiklik görmemelidir. Peki kalb bozuk olursa, hocasında kusur, eksiklik görürse, ne olur? Yine feyz gelir, ama bu sefer ters tesir yapar, zehirler. Şekerin, şeker hastasına zarar vermesi gibi. Feyz de, kalbi bozuk olan kimsede zehir şekline döner. Nitekim, Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde, Kur'an-ı kerim, imanı olanların imanını arttırır, kâfirlerin de küfrünü, buyurdu. Çünkü Kur'an-ı kerim nurdur. Şah-ı Nakşibend hazretleri: "Hocasını imtihan eden melundur" buyurdu. İnkâr eden kavuşmaz. Ona gelen feyz, daha çok sapıtmasına sebep olur. İlk önce arkadaşlarını tenkit etmeye başlar. Sonra hizmetleri beğenmemeye başlar. En sonunda da hocasını da inkâr eder. 

* Sevgi yukarıdan aşağı doğrudur. Babanız sizi sevmese siz onu sevemezsiniz. Binaenaleyh Allahü teâlâ bizi sevmese biz onu sevemezdik. Kur’an-ı kerimde de böyle buyuruluyor: Radıyallahü anhüm ve radu anh. Yani Allahü teâlâ onlardan razıdır, onlar da Allahü teâlâdan razıdır. Önce Allahü teâlânın razı olduğu zikrediliyor. 

* Bir gün, bir büyük zatın talebelerinden birisi hocasına; “Efendim, Büyüklere sual sorulduğu zaman, onların verdikleri cevap hep doğru çıkıyor. Ben bunun hikmetini anladım” der. Hocası, nasıl anladınız buyururlar. “Efendim büyüklere, İslam âlimlerine birisi bir sual sorduğu zaman neticesi hep doğru çıkıyor. Anladım ki büyükler o kişinin dünyasına değil ahiretine bakıyorlar. Ona göre cevap veriyorlar. Onun için de neticesi doğru çıkıyor” der. Hocası, üç defa “doğrudur” der ve “Maşaallah güzel anlamışsınız. Allahü teâlâ dünyaya sivrisineğin kanadı kadar kıymet vermemiş. Onun ahlakı ile ahlaklanmış olan büyükler hiç verir mi?” buyurur. Yine buyurur ki: “Peki âlim kime denir? Âlim çok kitap okuyana, çok bilene denmez. Âlim, hakkı bâtıldan ayırabilene denir. Hakkı bâtıldan ayırabilmelidir ki, insanların ahiretine göre cevap verebilsin. Hakiki âlim o kimsedir ki, başını bir aslanın ağzında farzeder; bir yanlış hareketiyle aslan başını koparabilir.”

* İnsan ceset ve ruhtan müteşekkildir. Cemiyetler de [şirketler, devletler de] böyledir. İman ve fen bilgileri [teknoloji] dengede ise, o cemiyet devam eder. Eğer iman ileride, teknoloji geride ise veya teknoloji ileride, ama iman geride ise, o cemiyet dağılmaya, yıkılmaya mahkumdur. 

* İmanı olmayana, iyi tabip, iyi fizikçi [iyi insan] denmez. Tabibliği iyidir, fizikçiliği iyidir denir. Allah’ın düşmanına iyi denmez. Ne keşfederse keşfetsin, imanı yoksa hiç kıymeti yoktur. 

* Fitne, bir müminin bir işinden, sözünden, hareketinden, başka müminlerin zarar görmesidir. Onun için, öyle yaşayın ki, öyle konuşun ki, sizin yüzünüzden birisi ehl-i sünnetten çıkmasın. Sizin yüzünüzden birisi hizmetlerden soğumasın. Sizin yüzünüzden birisi Cehenneme gitmesin. Eğer Cehenneme giderse sizi de götürür. Öyle bir hayat sürün ki kimse size düşman olmasın. 


İnsanı en son terk eden huy
* İnsanı en son terk eden kötü huy emretme, şef olma arzusudur. Bu arzu çıkar, sonra can çıkar. Eskiden adamın birisi helâya gitmiş. Helâda dizili olan ibriklerden birisini almış içeri girerken, helâ bekçisi demiş ki, o ibriği bırak öbürünü al. Öbürünü almış, çıktıktan sonra demiş ki, bu ibriğin ötekinden ne farkı vardı? (Eeee bırak da benim dediğim olsun) demiş. 

* İnsanlardan riyazet yapanlar iki türlüdür:
Birincisi, nefslerinin arzusu istikametinde riyazet yapanlar. Bunların hâli, bir tahtaya siyah cila sürmeye benzer. Siyah cilayı sürdükçe tahta parlar. Öyle ki, ayna gibi olur, kendisini görür. Aslında bu nefsin cilasıdır. Altı tahtadır.

İkincisi, Allahü teâlânın emirlerine uygun olarak riyazet yapanlar. Bunların durumu ise ayna gibidir. Aynanın arkası ne kadar kararırsa parlaklığı o kadar artar. İşte bu keramet, öteki ise istidracdır. 

* Bir gün, büyük bir zatın talebelerinden birisi, kendisine iyilik ettiği halde, ondan kötülük gördüğü başka bir talebe için hocasına; (Efendim ben kimse için kötü düşünemem. Elimden gelmez, gelse bile kötülüğün icap ettirdiği gibi davranamam. Ben falan arkadaşa elimle sütlaç yedirdim. Parası yoktu, para verdim, işlerini gördü. Ben buna ne yaptım da bana bu kötülüğü yaptı?) diye sordu. Hocası buyurdu ki: 
(Peygamber efendimiz kime ne yaptı? Evinden, yurdundan sürdüler, öldürmeye kastettiler. Dünyada en çok düşmanı olan kimdir biliyor musunuz? Allahü teâlâdır. Sonra Kur’an-ı kerimdir. Sonra Peygamber efendimizdir. Niye? Çünkü hakkı söylüyorlar. Onun düşmanlığı size değildi. Hocanıza yani bana idi. Ama açıklayamadı. Çok geçmez yakında açıklar.)

* Büyüklerden istifade etmek için onlara kendinizi acındırmak lazımdır. 

* Büyüklerin yolu kısa ve kavuşturucudur. 

* İnsanlar hürriyetlerinin genişlemesini istiyorlar. Hata ediyorlar. Hâlbuki akılları olsa, otoritenin sıkılaşmasını isterlerdi. Tasmalı köpekler el üstünde geziyor. Hâlbuki tasmasız köpekleri itlaf ediyorlar (öldürüyorlar.)

* Emirin haberi olmadan yapılan iş, girdi ve çıktı meşru değildir.

* İnandığını söyleyenin sözünde, rabbani tesiri vardır. Öğrendiğini söyleyenin sözünde ise, tesir yoktur. 

* Bir gün, bir büyük zatın talebesi, başka bir talebe arkadaşı için hocasından dua ister. Hocası buyurur ki: Ben ona dua etmem. Etsem de kabul olmaz. Çünkü annesi ondan razı değil.

* Yukarıda kalan mahrum kalır. Aşağıda kalan nimetlere kavuşur. Yani kibirlenen mahrum kalır, tevazu sahibi olan nimetlere kavuşur.


Şöhret iki türlüdür
* Şöhret afettir. Ancak, şöhret iki türlüdür. Birincisinde şöhret olmayı arzu eder, o afettir. İkincisinde o şöhret olmayı istemez, Allahü teâlâ onu meşhur eder ve onu korur. 

* İlim ancak cehaleti giderir, ahmaklığı değil. Ahmak kime denir? Ahmak, hata yapan değil, hatada ısrar edendir. 

* Eğer gemi sahile çıkarsa, yalnız kaptanını değil, içinde kim varsa, hepsini götürür. Hepsini sahile çıkarır. Onun için sağlam gemiye binmelidir.

* Bir gün gelecek İslamiyet’i değiştirip bozacaklar. Yeni bir din ortaya çıkaracaklar. Adına da İslamiyet diyecekler.

* Ehl-i dünyanın en iyi dostu sağlık, en büyük düşmanı hastalık, en iyi sevgisi çocuk, en büyük acısı açlıktır. Ehl-i ahiretin en iyi dostu Allahü teâlâ, en büyük düşmanı nefs, en iyi sevdiği mürşid, en büyük acısı ayrılık. 

* Mümin istişarede menfaati gözetmez. O soran Allah rızası için sorar, siz de Allah rızası için cevap verirseniz, zahirde yanlış bile olsa, Allahü teâlâ onu hayra tebdil eder, doğrultur.

* Akıl neye denir? Akıl, öldükten sonra, yani ahirette işe yarayanları yaptıran nesnedir. İşe yaramayacak olanlar akıl ile değil, zeka ile yapılır. 

* Kızmak iki türlüdür. Nefs için olursa makbul değildir. Ama karşıdakinin iyiliği için olursa buna gayret denir. Bu makbuldür, kıymetlidir ve tatlıdır. Çünkü Allah rızası için kızar, nefsinden dolayı değil. 

* Şeytan müminin kalbine giremez. Ancak pencereden vesvese verir. Mümin, kalbinden ruh âlemine pencere açılmış bir kimsedir. İnanmak ve istifade etmek için feyz penceresi açılır. Kâfirin ruh âlemine açılan penceresi kapalıdır.

* Ahirette faydası olan şeye muvaffakiyet denir. Bunun da tek engeli insanın kendi nefsidir. Kâfirler de muvaffak olabilir. Ama bu dünyevi muvaffakiyettir. Ahirette faydası olmaz. 

* Dünya bölücüdür, ahiret birleştiricidir. 

* İstikbâliniz için iki şeyden korkun: İsraf ve kibir. 

* Bir kimsenin bir ehlullahı sevdiğinin alameti üçtür: Tâbi olur, özler, metheder.

* Müminin artığı şifadır, kelamı şifadır, nazarı şifadır.

* Evliyanın gözünden düşmektense, yedi kat göklerden düşmek yeğdir.

* Fıkıh ile meşgul olanın ömrü uzun olur.
En bahtiyar insanlar
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Biz seçildik)buyurmuştur. Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerini tanıyan, seven ve yollarında olan Müslümanlar, yeryüzünün en bahtiyar insanlarıdır, hepsi seçilmiştir.

Önce insan olmak, sonra imanlı olmak, sonra Ehl-i sünnet itikadında olmak, sonra bu büyükleri tanımak, sonra Allahü teâlânın dinine hizmet etmek, sonra bu seçilmiş insanların arasında bulunmak, hepsi ayrı ayrı şükrü gerektiren, hepsi ayrı ayrı bayram edilmesi gereken nimetlerdir. Böyle çok büyük nimetlere kavuşan kimse, bunların kıymetini bilmeli. Cenab-ı Hak takdir etmeseydi, imkân vermeseydi, seçmeseydi, kim bu nimetlere kavuşabilir, kim burada olabilirdi? Herkes helâk olurdu. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Verdiğim nimetlerime şükrederseniz, artırırım. Eğer verdiğim nimetin kıymetini bilmezseniz, bunun Allah’ın size bir lütfu, bir ihsanı ve bir nimeti olduğunu unutursanız, elinizden alırım, sonra da size çok acı azap yaparım.)

Bu nimetin elden çıkmasının en büyük sebebi, insanların, nankörlüğüdür. Allahü teâlânın bu lütfunu, ihsanını unutmasıdır. Allahü teâlâ tarafından verilen bu İslam nimetinin elden çıkma ihtimaline karşı, tedbir almamak, Allahü teâlâdan korkmamaktır.

Velhasıl herkes büyük bir imtihana tâbidir. Cenab-ı Hak, hepimizi muhafaza eylesin! Böyle bir gaflet yüzünden, içinde bulunulan nimet elden gider ve her şey biter.

Âmâ doğanın, âmâ olarak ölmesi çok zorsa da, sabrederse âhirette büyük nimetlere kavuşur. Fakat gözü açık bir insan, her rengi, her güzelliği, her nimeti gören bir insan, kendine verilen nimetlerin şükrünü yerine getirmemişse; gözü kapandıktan sonra, çektiği acı ve ızdırabı hayâl bile etmek mümkün değildir.

İşte imanı olanla imanı olmayan arasındaki fark, âmâ ile gözü açık arasındaki fark gibidir. İmanı olmayan kördür. Kur’an-ı kerimde de, (Onların kalbleri var ama anlamazlar, gözleri vardır ama görmezler, kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar, hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağıdır)buyuruluyor. Neden anlamazlar, neden görmezler, duymazlar? Çünkü kalbleri, gözleri ve kulakları mühürlüdür, yani kapı kapalı, kilitlidir. İman olursa, kalbe nur dolar, o nur hem kulağa, hem göze girer; göz görmeye, kulak da duymaya başlar.

Maddî ve manevî görme 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Eğer beyindeki sinirler felç olmuşsa, göz, ışık, her şey olsa da, başımızdaki bu gözle göremeyiz. Çünkü görme olayı beyinde meydana geliyor. Bu maddî görmedir.

Manevî görme, yani hakkı bâtıldan ayırmak, büyükleri tanımak, onları ve kitaplarını görmek ise, kalbe gelen iman nurunun, diğer organlara yansımasıyla, gitmesiyle olur. Göz görmeye, kulak hak kelamı işitmeye, ayak hakka doğru gitmeye, el güzel şeyler yapmaya başlar. Nasıl ki beyin, organlarımıza zahiri hizmet yaptırıyorsa, iman nuru giren kalb de, aynı organlara manevî hizmet yaptırmaktadır. Manevi âlemin görülmesi, işitilmesi, o âlemle ilgili her şey, kalbdeki nura bağlıdır. O bakımdan tasavvuf büyükleri, hep kalbe kıymet vermişler, kalbi temizlemeye uğraşmışlardır. Çünkü kalbe gelen haramlar, organlara kalbden gider. Alınan o manevî kötü gıda sebebiyle göz, kulak, ayak, yanlış işler yapmaya başlar. Beynin temizlenmeye ihtiyacı yok, felç olmadıkça o zaten sağlam, ama kalbin temizliğe ihtiyacı vardır.

Kalbi temizlemek için ne yapmalı? Peygamber efendimiz, (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir) buyuruyor. Çünkü kalbden kalbe yol vardır. İki kişi bir araya gelince, mutlaka birinden diğerine bir şeyler akar. Eğer ikisi de, Müslümansa, iman nuru ve muhabbet akar. Biri kâfirse, küfrünün zulmeti akıp karşıdakini karartmaya çalışır, sonra yavaş yavaş küfre sürükler. Eğer gece gündüz haramlarla uğraşan bir kimseyle, yan yana olursak, onun kalbindeki pislikler bize akmaya başlar. Zamanla bizi de, kendisine benzetir.

Neticede, kurtulmanın çaresi, gözle, kulakla, burunla, ayakla ve diğer organlarla kalbimize giden nehirlerin temiz olmasına dikkat etmektir. Bunlar, kitap, gazete, televizyon, arkadaş, eş ve iş gibi şeyler, Cenab-ı Hakkı hatırlatıcı, Onun emir ve yasaklarını öğretici mahiyetteyse, bu kalb faziletle dolar ve faziletli insanların arasındaki insan da faziletli olur. Eğer bunlar kötüyse kalb bunlarla dolar, o kötülük ve pislik, onda da meydana gelir ve o da, habisin biri olur.

Hayırlı insandan daima hayırlı söz çıkar. Peygamber efendimiz, (Her kabın içinde ne varsa, dışına o dökülür) buyuruyor. Dolayısıyla Ehl-i sünnet itikadında olan, büyükleri seven ve tanıyan, Allah’tan korkan, herhâlde, her zaman iyi şeyler söyler. Böyle hayırlı, ihlâslı insanlarla arkadaş olmalı, kötülerden de uzak durmaya çalışmalıdır.
En büyük nimet
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz âlemlere rahmettir. Bu rahmet, kıyamete kadar Onun vârisleriyle yani Ehl-i sünnet âlimleriyle, Silsile-i aliyye büyükleriyle devam etmektedir. Nasıl ki Eshab-ı kiram için en büyük nimet, en büyük saadet, Peygamber efendimize kavuşmaktır, Onun bu vârislerine, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklere kavuşmak, yani onları tanımak, sevmek ve kitaplarını okumak da böyle en büyük nimet, en büyük saadettir. Bu nimete, bu saadete kavuşanlar, çok bahtiyar insanlardır. Kim bu nimete kavuşmuşsa, Allahü teâlânın bu nimetine, bu ihsanına çok şükretmesi gerekir. (Vücudumun her hücresi gelse de dile, şükrünün binde birini yapamaz bile) sözü, bu nimete kavuşanlar için söylenmiştir. 

Allah korusun, bu büyükleri incitmek, Peygamber efendimizi üzmeye, Allahü teâlâyı incitmeye kadar gider. Çok tehlikelidir. Tabiî, bu büyükleri direkt olarak hiç kimse üzemez, ama bu büyüklerin yolunda olup da, sözlerini dinlememek veya onların nasihatlerine kalben yahut şeklen muhalefette bulunmak, fiilî olarak kırmaktan daha tehlikelidir. Onlar, (Gıybet, dedikodu etmeyin, kalb kırmayın, birbirinizi üzmeyin) buyuruyorlar. Bu yüzden, birbirimizde hiç kusur, kabahat aramayalım. Daima iyi taraflarımızı görelim. Bir sıkıntı olmuşsa, o günü bitmiş kabul edelim. Dünkü olaylarla yarına çıkmayalım. Biz, bugünü güzel değerlendirmeye bakalım. Bize yapılan kötülükleri de, yaptığımız iyilikleri de unutalım. Allahü teâlâyı ve ölümü ise hiç unutmayalım. 

Din büyükleri, evlatlarına, talebelerine, (Endişe etmeyin. Ölsem de sizi yalnız bırakmam) buyurmuşlardır. İmam-ı Rabbani hazretleri vefat ederken, çocukları ağlayınca, onlara, niye ağlıyorsunuz diye sormuş. (Efendim sizden sonra bizim hâlimiz ne olacak? Bize kim sahip çıkacak) demişler. Bunun üzerine buyurmuş ki:
(Vefat ettikten sonra size daha çok faydalı olacağım, size söz veriyorum, çünkü dünyada ne de olsa, dünya hâlleri içindeyim. Beşerî münasebetlerim var, ama vefat ettikten sonra, bütün bu sıkıntılardan da kurtulacağım, size olan faydam, şimdikinden daha fazla olacak, bundan hiç endişe etmeyin! Peygamber efendimizin, tespit edebildiğim, bilebildiğim, bulabildiğim, bütün sünnetlerini ifa ettim. Bir tanesini yapamadım. Vasiyet ediyorum, benden sonra o sünnet yerine getirilsin! O da, benim kızım evlenecek, onun bir erkek oğlu dünyaya gelecek, kızımdan olan o torunumu benim kabrime getirin, omzumun hizasına oturtun, çünkü Peygamber efendimizin, mübarek kızı hazret-i Fâtıma’dan olan torunları hazret-i Hasan’la hazret-i Hüseyin’i omzuna aldığı gibi, kızımdan bir torunum olup da omzuma almadım. Bu hususta da Ona benzemek istiyorum.) 

Her Müslüman da, o büyükler gibi, imkân nispetinde, her sünnete uymaya çalışmalıdır.


Âb-ı hayata kavuşmak 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Âb-ı hayata kavuşan, ebediyen ölmez, ama âb-ı hayata kavuşmak kolay değildir. Arada yüksek dağlar, çok tehlikeler var, çok zordur, fakat Ehl-i sünnet itikadında olup da bu yolun büyüklerini sevenler, bu zorluklarla karşılaşmadan lütf-i ilâhi ile bu nimete kavuşmuşlardır. Âb-ı hayat, doğru imandır, sonsuz Cennettir. Ancak bu nimetin şükrü lazımdır, yoksa Allah korusun, elden gider. Şükrü, hubb-i fillah ve buğd-i fillahtır yani sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğini Allah için sevmemektir. Allahü teâlâ İsa aleyhisselâma, (Eğer yerlerde ve göklerde bulunan bütün mahlûkların ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç faydası olmaz) diye vahyetmiştir. 

Birlik ve beraberliğe dikkat etmeli, çünkü bir hadis-i şerifte, (İnsanın kurdu şeytandır. Şeytan aynı inançta olanların arasına giremez. Farklı inançta olanların arasına girip onları parçalar, dağıtır) buyurulmuştur.

İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerimizin yolunda olan, gaflete düşüp günah işleyebilir, ama müşrik olmaz, bid'at ehli olmaz, çünkü bunlar Ehl-i sünnettir. Onları sevip, beraber olanlar da kurtulur. Bu büyüklerin gemisi, sağlam gemidir. Ocağı, iyi ocaktır. Bu geminin içinde olmalı. Bu ocaktan ayrılmamalı. 

Semerkand tarafında mübarek bir zat varmış. Talebelerinden birisi de tüccarmış. Bu talebe son zamanlarda sohbetlere az gelmeye başlamış ve bir müddet sonra da hiç gelmeyince, hocası diğer talebelerine, onun nerede olduğunu sormuş. Onlar da, (Ticareti arttı, gelmeye vakti yok) demişler.

Mevsim kış, dışarıda kar yağıyor. Hocası, kar kış dinlemeyip atına atladığı gibi, o kurtulsun diye onun bulunduğu şehre gitmiş. Kapıya gelince talebesi şaşırmış, hem sevinmiş, hem de biraz korkmuş. İçeri buyur etmiş. Hocası bir selam vermiş, başka tek kelime konuşmamış. Odada ocak var ve odunlar yanıyormuş. Yemek yendikten sonra yine konuşma yok, ama hocası ocaktan korlaşmış bir odunu maşayla alıp, ocağın yanındaki taşın üzerine bırakmış. Tüccar, hocam bunu niye yaptı diye merak etmiş. Bir müddet sonra o kıpkırmızı yanan odun soğuyup kapkara olmuş. Hocası, yine konuşmadan, kalkıp dışarı çıkmış. Atına bineceği sırada talebesi yetişmiş, (Hocam, şimdi dersimi aldım, bekleyin, ben de dergâha geliyorum. Artık kovsanız da oradan ayrılmam) demiş. 

Hocası demek istiyor ki: (Sohbetten ayrılırsanız, ayrı kalırsanız, soğumaya başlarsınız, sonra sönersiniz. Sonra siyahlaşırsınız, sonra muhalefet edersiniz, daha sonra da düşman olursunuz.)

Sohbet imkânı yoksa, o büyüklerin kitapları okunmakla da, sohbete kavuşulmuş olur.
En büyük nimet nedir?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
(Kıyamette Cehennemin en derin çukuruna, dini yanlış anlatan ve kendileri ibadet etmeyen din adamları gidecek) hadis-i şerifi, dinimizi menfaatlerine alet edenlerin akıbetinin ne olacağını bildirmektedir. Bunlara din hırsızı denir.

En büyük nimet, İmam-ı Rabbanî hazretleri gibi bir Allah adamına veya böyle bir zatın kitaplarına kavuşmaktır. Çünkü onun gemisi Cennete götürür. Ancak, böyle büyük bir zattan istifade edebilmek için, ona zerre kadar imtihan, şüphe ve endişe etmeden kesin olarak inanmak ve tâbi olmak lazımdır. Aksi hâlde insan, o zatın talebesi sayılmaz. O zatı sevmiş ve yolunda gitmiş olamaz.

O büyüklere değil de, mezhepsiz, bozuk bir kimseye talebe olmak felakettir. Çünkü kişi o kimseye inanır, ne derse kabul eder, öyle itikad eder. Dinî veya dünyevî meselelerini ona sorar. O kimse, (Bu da olabilir, şu da olabilir, hiç mahzuru yok) diye çok sayıda bozuk ve uydurma hüküm verir. Bu kişi de her işinde ona uyar. Sonra da Cehenneme gider.

Büyük zatlar, Allah adamıdır; anlattıklarından ve yazdıklarından zerre kadar şüphe edilmez. Böyle inanmak çok büyük saadettir! Hocasından şüphe etmek kadar kötü bir şey yoktur. Hocası varken dinî bir meseleyi başkasına sormak, hocasına karşı güvensizlik olup ayrı bir yol tutmaktır, bölücülüktür. Bu ise, çok tehlikelidir, felakettir. Bir şeye kavuşan, her şeye kavuşur. Ama her şeye kavuşmak isteyen, yani hocasından başka kimselerden de medet uman, hiçbir şeye kavuşamaz. İnsan hangi şadırvana giderse gitsin, ancak bir musluktan su içebilir. Aynı anda iki musluktan su içemez. Şadırvan aynıdır, dolayısıyla bir tanesinden içmek bizim için kâfidir. Yeter ki, Allahü teâlâ, sevip güvendiğimiz, inandığımız o büyük zatın nazarından bizi düşürmesin.

Silsile-i aliyye büyüklerinden Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, (Bu büyük zatların gözünden düşmek, yedi kat gökten düşmekten kötüdür)buyuruyor. Yedi kat gökten düşen ölür, imanı varsa şehit olur. Ama hocasının kalbinden düşen, Cehenneme düşer. Çünkü hocasının kalbi, başka bir kalbe bağlı. O diğer kalb de, bir başka kalbe bağlıdır. Bu silsile yoluyla Resulullah'a, oradan da Allahü teâlâya gider. Bu iş, başka tehlikeye benzemez! Bunun için, din büyüklerine karşı bir edepsizlik yapmaktan çok sakınmalıdır.

Tâbi olmanın üstünlüğü 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Büyük bir zatı tanıyıp da, onun talebelerinin yani din kardeşlerinin aleyhinde konuşanın sözlerinde münafıklık kokar. Zira her devirde, fitne çıkaranlar, fitneye, arkadaşlarını tenkit ederek başlar, sonra fitne, o büyük zata ulaşır. Talebeleri sevilmedikçe büyükler sevilmez. Bir büyüğe olan bağlılığın artması için, o büyüğün eserlerini okumalı, onu sevenlerle, kitaplarını okuyanlarla beraber olmalı, onlara karşı edebi gözetmeli.

Dine hizmet edenler, bir vücut gibi çalışmalı. Bu vücutta göz, kulak, ayak, baş veya el olmak, bir nimettir. Ama, (Niye baş değilim de el oldum) diye itirazda bulunmak ahmaklıktır. Onu yaratan öyle yaratmıştır. Bu vazifeyi veren, öyle vazife vermiştir. Saatin çarkları ne kadar güzel çalışırsa, akrep ve yelkovan vakti o kadar doğru gösterir. Bunun gibi, herkes kendi işini güzel yaparsa, hizmetler saat gibi düzenli ve devamlı yürür.

İslam âlimlerinin, büyük zatların dış görünüşüne göre hüküm veren kaybeder. Akıl, bir mürşid-i kâmili tanıyana kadar işe yarar, ondan sonra o büyüğe teslim olmak lazımdır. Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretleri, (Hocamı tanıdım, aklımı bırakıp kurtuldum) buyurmuştur. Büyüklerin dış görünüşlerine ve yaptığı işlere kendi kıt aklıyla bakan zehirlenir. Büyükleri imtihan eden münafıktır. Tâbi olmak gibi hiçbir üstünlük yoktur ve olamaz.

Kanuni Sultan Süleyman’ın sütkardeşi olan Yahya Efendi, âlim ve evliya bir zattı. Onun Apostol ismindeki Hristiyan bir komşusu bir gün denizde fırtınaya tutulur. Kendisi Hristiyan olduğu hâlde, Yahya Efendi’nin hürmetine dua ederek kurtulur. Geri dönünce evinden şarap alarak Yahya Efendi’nin dergahına gelir. (Denizde boğulacaktım, siz kurtardınız. Kendim için özel, ve çok kıymetli olan bir hediye getirmeyi düşündüm. Yıllanmış bu şarabı size getirdim. Kabul buyurursanız çok minnettar kalırım) der. Yahya Efendi kabul edip talebelerine, (Herkes bardağını doldursun ve besmeleyle içsin!) der. Kimi, (Bizim hoca bozuldu) diye kaçar. Kimi, (İçsem mi, içmesem mi) diye tereddüt eder. Bazıları da, (Madem hocamız içmemizi istiyor, bir hikmeti vardır) diyerek besmeleyle içerler. İçenler hâlis, buz gibi nar suyu olduğunu görürler! Bu apaçık kerameti gören Hristiyan Apostol, Müslüman olmakla şereflenip, Ali ismini alır ve Yahya Efendi’nin talebeleri arasına katılır. Bu zat, Yahya Efendi ile aynı türbede yatmaktadır.
En hayırlı iş, İslamiyet’i yaymaktır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Merhum hocamız, (Ömrümüzün sonunda namaz vakitleri bizi çok yormuşsa da, elhamdülillah, başka hiçbir kitapta olmadığı şekilde, teferruatıyla ilmihale yazmak nasip oldu) buyururlardı. O kadar uğraşılmasa, o kadar yıllar boyunca emek vermeseler, ne olacaktı? Bütün gün boşuna aç kalacaktık. İmsak vakti bilinmezse, imsak vaktinden sonra yiyip içilirse, boşuna aç kalınmış olur. Maalesef bunu bilmeyen çok insanın orucu heba oluyor. Onun için hem gazetenin, hem kitapların, hem takvimin çok yayılması lazım. Bunlarla, çok kıymetli hizmetler yapılıyor.

Silsile-i aliyye büyükleri, talebelerine evlatlarından daha fazla şefkat ve merhamet gösterirler. Çünkü o büyük zatların yaşama gayeleri, İslamiyet’in yayılması ve Ehl-i sünnet itikadının anlatılmasıdır. Bunu da talebeleri yapar. Bu yüzden onlara, hattâ aile efratlarına bir şey olmasın diye veya bir günah işlemesinler diye çok gayret gösterirler. Çünkü biz ne kadar bu hizmetlerin kıymetini bilir, ihlâsla çalışırsak, insanlar da, hizmetlere ne kadar lâyık olursa, Allahü teâlâ bu hizmetleri o kadar arttırır. Onun için önce kendimize bakacağız. Günahlarımız sebebiyle, yanlış sebeplere yapışmak suretiyle hizmetlere gelen zararın günahı bize aittir.

Takdir-i ilahi genellikle şöyledir: Rahmet-i ilahî gelir, birdenbire her şey yükselir ve büyür. Sonra gadab-ı ilahi iner ve her şey azalıp sonunda bitebilir. Eskiden her tarafı kum gibi evliya ve ulema dolu olan, her tarafında İslamiyet'in yaşandığı ülkeler vardı. Fakat o ülkelerin insanları, böyle bir nimetin kıymetini anlayamadılar. Bu nimete sarılmadılar. Cenab-ı Hak da ellerinden aldı. Taşkent, Buhara ve Semerkand böyledir. Biz de eğer içinde bulunduğumuz bu nimetin kıymetini iyi anlayamazsak, Allah korusun şükrünü eda edemezsek, nankörlük edersek, bir gün hepimiz, kendimizi sokakta buluruz.

Allahü teâlâ, bir kulunu severse, ona iki şey verir: 
1- Eshab-ı kirama Peygamber efendimizi tanıttığı gibi, ona İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi sevdiği bir kulunu tanıtır. 

2- Ona hayırlı bir iş nasip eder. Dünyadaki en hayırlı iş, peygamberlere verilmiştir. O da İslamiyet'i yaymaktır. Onun vârisleri de öyledir. Kim İslamiyet'i yayarsa, peygamberlik makamına ortak olur. Bu nimetle, bu hizmetle şereflenenler, çok seçilmiş, çok bahtiyar insanlardır.

Açlıkla imtihan kolay değildir 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, orucun sevabını bildirmedi, onu âhirete sakladı. Orada bol bol mükâfat verecektir. Oruç tutmak kolay bir iş değil. Elhamdülillah, Cenab-ı Hak, oruç tutanlara rahatlığını, kolaylığını veriyor. Allahü teâlâ nefse her türlü azabı verdiği halde, (Ben kimim, sen kimsin?) diye sorduğunda, (Ben benim, sen de sensin) dedi. Nefs ancak, aç bırakıldığı zaman pes etti. (Sen merhametlilerin en merhametlisisin, ben ise âciz kulum) demek zorunda kaldı. Çünkü açlıkla imtihan kolay değil. İmam-ı Rabbânî hazretleri de buyuruyor ki:
(Ramazan-ı şerifte, iftarı erken yapmak, sahuru geç yapmak sünnettir. Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu iki sünneti yapmaya çok önem verirdi. İftarda acele etmek ve sahuru geciktirmek, insanın aczini, yiyip içmeye ve dolayısı ile herşeye muhtaç olduğunu göstermektedir. İbadet etmek de zaten bu demektir.)

Dine hizmet ederken en korktuğumuz şey, iş icabı elimize geçen mevkilerin ve imkânların, yanlış yolda kullanılması, bizi biz olmaktan çıkarmasıdır. O mevkiler ön plana geçtiği anda, her şey bitmiştir. Bu yolda hizmet edenler için en büyük rütbe, bu büyüklerin talebesi olmak ve hakkı bâtıldan ayırmaktır.

Talebelik, rütbelerin en üstünüdür. Bu rütbeyi atlayarak, başka bir şeref aramak kadar tehlikeli, felaket bir şey olamaz. Böyle yapan, mutlaka felakete ve zillete düşer.

Hazret-i Ömer’e, Şam’a girişlerinde (Deveye niye binmiyorsun?) dediklerinde, şöyle buyurdu:
(Biz çok aşağılık bir kavimdik. Çocuklarımızı diri diri gömerdik. Her türlü günahı, küfrü işlerdik. Allahü teâlâ, bizi Muhammed aleyhisselamın ümmeti, eshabı yaptı. Her türlü iyiliğin zirvesine çıkardı. Kim bunun dışında başka bir yerde, izzet, şeref beklerse, Allah onu rezil eder. O kimse, zirveden aşağı yuvarlanır.) 

Sakın ola ki, mevki ve rütbe düşüncesi, hiçbir Müslümanı sarmasın! Müslüman olarak büyük nimete, Rabbimize, hak yola kavuştuk. Allahü teâlâ haramların helâllerle, bid’atlerin sünnetlerle, hattâ küfrün imanla karıştığı bu âhir zamanda, bize sevdiği bir kulunu tanıttı. Onun vasıtasıyla da, Eshab-ı kiramı ve diğer sevgili kullarını tanıttı. Peygamber efendimizi ve kendisini, razı olduğu doğru şekilde bize tanıttı. Başkalarının kafasındaki tanrı gibi tanıtmadı. Allahü teâlânın razı olduğu şekilde Onu tanımak, ancak bu büyükleri tanımakla olur. İşitmekle veya kendine göre söylemekle olmaz.
En iyi âlim, nakledendir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Yağmur suyu saftır. İçilirse zehir tesiri yapabilir. O yağmur suyunun toprağa inmesi, toprakta tuzlarla, minerallerle karışması gerekir. Bunlarla karışan ve içeceğimiz hâle gelen su, yerin üstüne çıkar, borularla çeşmeye kadar gelir ve musluktan onu içeriz. 

İşte Kur’an-ı kerim, Cenâb-ı Hak tarafından inzal olunmuştur. Saftır; fakat Peygamber efendimiz, (Kim Kur’an-ı kerime mânâ çıkarmak için, anlamak için el uzatırsa, anlamaya çalışırsa kâfir olur) buyuruyor. İçtiğimiz su, yağmur suyu; ama içilmesi zararlı olabilir. Kur’an-ı kerim de kitabımız; ama anlayamayız. Onu Peygamber efendimiz anlar. Ona nazil olmuştur. O da hadis-i şeriflerle Eshabına anlattı. Eshab-ı kiram tedricen Ehl-i sünnet âlimlerine nakletti. Özellikle mezheb imamlarımız, bizim anlayacağımız şekilde hazırladılar ve içilecek su haline getirdiler. 

Rastgele su içemediğimiz gibi, rastgele din kitabı da okuyamayız. Mutlaka tescillenmiş, bu su içilir diye damgası vurulmuş sudan istifade edebiliriz. İşte bir mezhebe uymayan, bir Ehl-i sünnet âlimine tâbi olmayan, rastgele su içmiş olur. Rastgele su içen, mikroplu su da içebilir, lağımlı su da içebilir, perişan olur; çünkü Ehl-i sünnet âlimlerinin en büyük özelliği, gelen bu temiz suyu koruma altına almalarıdır. Ona ne bir bid’at karıştırdılar, ne bir pislik bulaştırdılar, ne de onu zayi ettiler. Çok sağlam boruların içersinde, bize kadar getirdiler. Suyun kaçağını önlediler, suyu korudular. İçine bir şey bulaşmasın diye de muhafaza altına aldılar. 

O halde, en iyi insan, en iyi âlim, nakledendir, aracı olandır. Kendinden söyleyen, kendine bağlayan değildir. Hepimizin asli görevi, postacı olmaktır. Postacının vazifesi mektubu almak, adrese bakmak, yorum yapmadan kişiye vermektir. Gerisine karışmaz.

Bizim de vazifemiz, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği o kıymetli bilgileri, olduğu gibi, güzel zarflara koyarak insanlara iletmektir. Bu zarfları açıp, mektupları okuyanlar, dinlerini rahat bir şekilde ve doğru olarak öğrenirler. Bid’at ehlinin yaptıkları şey ise, kendilerine gelen bu zarfı açıyorlar, okuyorlar; ama bu olmamış diyorlar. (Bunda eksikler var) diyerek, oturuyor kendileri mektup yazıyorlar. Kendilerinin yazdığı mektupları etrafına verip dağıtıyorlar. O zaman bu, o kişinin mektubu oluyor. Biz ise, Peygamber efendimizden itibaren gelen, emanet olarak, elden ele nakledilen ve mezhep imamlarımız tarafından da çoğaltılan bu mektubu dağıtıyoruz. 

Böyle yapan, dünyanın hiçbir ülkesinde, ne kanunlar ve insanlar tarafından sıkıntı çeker, ne de Allahü teâlâ indinde sıkıntı çeker; çünkü kendisi bir şey koymuyor. Kendisine geleni aynen naklediyor. Burada üstünlük de yoktur. Kim ne kadar ihlâsla ve gücü nispetinde ne kadar çok mektup dağıtırsa, o makbuldür.


Ehl-i sünnet âlimleri birer ışıktır 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dünya, mayın tarlası gibidir, bu mayınlara çarpmadan karşı tarafa geçmek çok zor bir iştir. Ahiret yolculuğunda, bu mayınların yerlerini bilen, bize rehberlik yapacak bir mübarek zat elimizden tutmazsa, bu meşakkatli, tehlikelerle dolu yolculukta yürüyebilmemiz imkânsızdır. Işık olmazsa, göz görmez. İnsan kör gibi olur, yolunu bulamaz, hiçbir yere gidemez. Bunun gibi, eğer Peygamberler gelmeseydi, hiç kimse Allahü teâlâyı tanıyamazdı. Önce refik sonra tarik… Yani yoldan önce yol arkadaşı gerekir.

Allahü teâlâ kime ışık nasip ederse, çok şükretmesi gerekir. Behaüddin-i Buhari, İmam-ı Rabbani, Mevlana Halid-i Bağdadi, Seyyid Fehim-i Arvasi hazretleri gibi mübarek zatlar, birer ışıktır.

Bu dünyada Allahü teâlânın bir kuluna en büyük nimeti, böyle mübarek bir rehberi, sevgili bir dostunu ona tanıtmasıdır. İmanımızı, ihlâsımızı, her şeyi onlara borçluyuz. Böyle hocanın hakkı ödenmez; çünkü Peygamber efendimiz, (Ümmeti arasında peygamber neyse, talebesi arasında hoca odur) buyuruyor. 

Ayağımızı mayınlara bastırmadan, selametle karşıya geçirecek böyle büyük zatlar çok önemlidir. Herbirinden Allahü teâlâ razı olsun. Elimizden geldiği kadar dua, tesbihat okuyup sevablarını ruhlarına göndermek, onların gıyabında onlara teşekkür etmek zorundayız; çünkü hadis-i şerifte, (Eğer birisi size bir iyilik yaparsa, siz de teşekkür etmezseniz, Allahü teâlâya şükretmiş olamazsınız) buyuruluyor. Yani, bize gelen nimete vesile olan kişiye teşekkür etmedikçe, o nimet için yapacağımız şükrü, Allahü teâlâ kabul etmez. 

Böyle mübarek zatların kıymetli kitaplarından Ehl-i sünnet itikadını öğrenmek, ele geçmez bir hazinedir. Peygamber efendimiz, (Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecek. Bunlardan yetmiş ikisi dalalette olacak, Cennete gidecek olan bir fırkası, “Benim ve eshabımın yolunda gidenler” kurtulacak) buyuruyor. Yalnız, “benim yolumda” buyurmadı, ayrıca “Eshabımın yolunda” buyurdu. Cenab-ı Hak, (Sana uyan, bana uymuş olur) buyuruyor. Resulü de, (Benim Eshabıma uyan, bana uymuş olur) buyuruyor. Dolayısıyla Resulullah efendimizle Eshabını ayırmak, dini bölmek, dinden çıkmak demektir. İşte Allahü teâlâ, 73 fırkanın içerisinden bir fırka olan Ehl-i sünnet vel-cemaat fırkasını bize nasip etti. Bu, doğrudan doğruya Cennete gidecek olan bir fırkadır. Bu fırkanın bir mensubu olmak ne büyük saadettir!
Enver Abinin hizmeti çok büyük
Merhum hocamızın sohbetlerinden:
Talebelerim içinde en çok Enver Beyi beğenirdim. Onun için, onu kendime damat seçtim ve bu hizmetleri yapmakla vazifelendirdim. (Enver Bey, benim vekilimdir. Onun sözü benim sözümdür) dedim.

Allahü teâlâ, Enver Abiden razı olsun, Ehl-i sünnet kitaplarını bütün dünyaya yaymaya çalışıyor, hizmeti çok büyüktür. 

İsmini duymadığımız birçok memleket varmış, gelen mektuplardan anlıyoruz. Ekvador’dan gelen bir mektupta, sabah namazından sonra camide topluca, İhlâs Vakfı’na hizmet edenlere dua ettiklerini yazıyorlar. Dünyanın her yerine Ehl-i sünnet kitaplarını gönderiyoruz. Tabiî her kitabı değil, sadece Abdülhakîm Efendi hazretlerinin tavsiye ettiği kitapları bastırıyoruz.

Varna’dan gelen bir mektupta şöyle yazıyor:
(Bulgaristan’da çıkan bir gazetede, İhlâs Vakfı’nın ilanını gördüm. Hiç kitabımız yok, Türkçe kitapların hepsinden gönderin! Komünistler, zamanında evlerimizi bastılar. Bütün din kitaplarını, babamızdan kalan kitapları topladılar, götürüp yaktılar.)

Bütün üstünlük, bütün faziletler, büyüklerin sohbetindedir. O sohbet ele geçti mi, her şey ele geçti demektir. Sohbet, Allah’ın sevgili kullarının yanında bulunmak demektir. Kitaplarını okuyan da, sohbetinde bulunmuş gibi onlardan istifade eder. Soranlara, (Bizim kitaplarımız çok kıymetlidir) diyorum. (Kendi kitaplarını beğeniyor) demesinler diye de, şunları söylüyorum:
Bizim kitaplarımızın çok kıymetli olmasının sebebi, bunların içinde bana ait bir yazı olmayıp, hep büyüklerin yazıları olmasıdır. Bize ait yazılar, cam parçaları gibidir. Eğer bana ait birkaç satır olsa, pırlantaların arasına cam parçalarını karıştırmış oluruz. O zaman hiç kıymeti kalmaz. Elhamdülillah bize ait hiçbir yazı yok. Nasıl olsun ki? Büyüklerin meydanında küçüklerin işi olmaz.

Enver Beyde Silsile-i aliyyenin kokusu var, bunun için ondan ayrılamıyorlar. Enver Bey, sohbetlerinde hep söylüyor, (Hayat hayâldir) diyor. Ondaki ihlâs, bütün arkadaşlara aks etmiştir. Çünkü (İnsanların dini, başındakilerin dini gibi olur) buyuruluyor. Onun için arkadaşların ihlâsı, Enver Beyin ihlâsından geliyor.

Enver Abinin sohbetlerinden... 

En hayırlı iş, dinimize hizmettir, fakat bu hizmetlerin zerresini kendimizden bilirsek, yanarız. Müminlerin duası, büyüklerin himmeti ve Allahü teâlânın yardımıyla bunca hizmet oluyor. (Bizim de, bu işte payımız var) dersek, feyz kesilir. Hizmetlerin devamı için, herkesle iyi geçinmeli. Hizmetlerimiz büyüdükçe, kendimiz küçülmeliyiz.

Hocamızın hocası olan ve silsilesi Resulullah efendimize dayanan Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri, bir gün sohbette, (Beni dinlemiyorlar, hâlbuki dinleseler, rahat ederler) dedikten sonra, hocamıza dönerek, (Ama sen söz dinlersin) buyurmuşlar. Hocamız, bana bakarak buyurdu ki:
(Bu hizmetlere sebep, onların o günkü iltifatlarıdır. Bir gün arkadaşlarla istişare ettim. (Bir gazete çıkarmak istiyorum, ne dersiniz?) diye sorduğumda, herkes, (İmkânımız yok, çıkaramayız) derken, hep sana baktım. Elhamdülillah hiç tereddütsüz (Peki) dediniz. İşte bütün bu hizmetler, sizin o (Peki) demenizin bereketidir.)

Hocamız, bu hizmetlere başlarken, bana üç nasihatte bulundu: 
1- Paraya elini asla sürme, yani para işleriyle uğraşma! Zaten o, kalbimizden para, pul, makam, mevki gibi düşünceleri söküp almıştı. 

2- Öyle hayat sür ki, kimse senin yüzünden Cehenneme girmesin! Senin davranışına bakıp da, kimse Ehl-i sünnetten ayrılıp hizmetten soğumasın! 

3- Yanına kim üzülerek gelirse, neşelensin, yanından gülerek çıksın!
Ben de hepsini ihlâsla yerine getirmeye çalıştım.

Kuzuluk Camisi’nin imamı Mustafa Efendi, hocamıza, (Efendim, Enver Abi, buraya çok güzel bir cami yaptırdı) diye arz edince, Hocamız buyurdu ki: (Keşke ben de gidebilseydim de, o caminin duvarlarına ellerimi sürseydim. Peygamber efendimiz, (Kuş yuvası kadar bir mescid yaptırana, Allahü teâlâ büyük bir köşk verecektir) buyurmuşlar.)

Hocamız yine buyurdu ki: (Kur'an-ı kerimdeki hükümler iki türlüdür: Biri bedenle ilgili, ikincisi kalble ilgili. Allahü teâlâ bedenle ilgili hükümleri, Osmanlılarla, kalble ilgili olan hükümleri de tasavvuf büyükleri vasıtasıyla korudu. Elhamdülillah, şimdi bu nimet bize nasip oldu. Kitaplarımızda hem beden bilgileri, hem de tasavvuf var.)

Abdülhakim Efendi hazretleri, (Bir gün gelir, bütün dünya dinini doğru olarak Hilmi’den öğrenir) buyurmuşlardı. Hocamızın kitapları, bütün dünya dillerine çevriliyor. Bunlar, Efendi hazretlerinin kerametidir.
Esas ve teferruat olan
Esas olan
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimlerinin, Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda dinimize hizmet edenler, çok şükretmeli; ancak hizmetlerdeki başarısını kendisinden olduğunu sanarak kibre düşmemeli, kendisini bir şey zannetmemeli. Bu hizmetler, Allahü teâlânın yardımıyla, büyüklerin himmet ve dualarıyla yürümektedir. Sıkıntılardan, engellerden, düşmanlardan kurtulmaları da böyledir. Leşker-i dua [dua ordusu], leşker-i gazadan [orduda hizmete katılanlardan] öndedir ve kuvvetlidir. Leşker-i gazâ, leşker-i duanın yardımına muhtaçtır.

Sultan Mirza Mahmud, kardeşi Sultan Ahmed Mirza’nın bulunduğu topraklarda gözü olduğu için büyük bir orduyla Semerkand üzerine yürüdü. Sultan Ahmed’in bu orduya karşı koyacak gücü yoktu. Kaçmak için Ubeydullah-i Ahrar hazretlerinden izin istedi. Ubeydullah-i Ahrar hazretleri bu sırada medresede bulunuyordu. Sultana, (Sen kaçarsan, bütün Semerkant halkı başsız kalır ve esir düşer. Yerinde dur ve gönlünü hoş tut! Ben dua edeceğim; ama benim duamın kabulü için, bir emîr-ül-mü’minîn olması şart. Allahü teâlâ bize yardım eder. Dua, kaderi de, kalbi de değiştirir; fakat kabul olmasının şartı var, emîr-ül-müminin de olacak) dedi.

Sultanın hâlâ tedirgin olduğunu görünce ona, (Semerkant düşecek olursa, kalenin arka kapısından çıkar gidersiniz!) dedi. Sultan, tamam dedi. Ubeydullah-i Ahrar hazretleri, dört beş talebesini de kalenin burçlarına gönderip, (Siz de orada zikre devam edin. Savaş bitene kadar yerinizden ayrılmayın) dedi. Komutana da, (Ne zaman işaret edersem, kaleden birkaç bölük dışarıya çıksın) dedi ve savaş başladı. Ondan sonrasını askerlerden dinleyelim:

(Biz kılıcımızı sallıyorduk, sekiz on tane kelle önümüze düşüyordu. Biz sadece kılıcı sallıyoruz, kelleler düşüyordu. Sonra birdenbire, kale tarafından korkunç bir kasırga esmeye başladı, karşı taraftan gelenler ne yapacağını şaşırdı. Kimse gözünü açamaz oldu. İnsanlar ve hayvanlar devrilmeye başladı. Çadırlar, eşyalar havada uçuşuyordu. Dağdan kopan büyük bir kaya parçası da çok kimseyi öldürdü. Kayanın düşüşünden öyle korkunç bir ses çıkmıştı ki, süvarilerin atları ürküp boşanmış ve sahiplerini çiğneyerek kaçmaya başlamışlardı. Herkesin birbirini çiğneyip ezdiği bir ana baba günü olmuştu. Bu durumdan dehşete düşen Sultan Mirza Mahmud, atına atlayıp kasırga istikametinde dörtnala kaçmaya başladı. Ordusu da arkasından kaçtı. Bunun üzerine Sultan Ahmed, ordumuzun başına geçti ve peşlerine düştük, çoğunu kılıçtan geçirdik.)

Sonunda, burç üzerindeki talebeler de, Sultan Ahmed de, Ubeydullah-i Ahrar hazretlerinin yanına döndüler. Ubeydullah-i Ahrar hazretleri Sultanı sarayına gönderdi. Kendileri de medreseye döndüler...

Teferruat olan 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Büyük bir dergâhı olan bir zat, bazı talebelerinin, büyüyen hizmetler yüzünden kibre, ucba düştüklerini, bu başarıyı kendilerinden zannettiklerini görünce der ki:
(Kendimizi bir şey zannetmeyelim. Bu hizmetler, Allahü teâlânın yardımıyla, büyüklerimizin himmet ve dualarıyla yürümektedir. İşin esası budur. En korktuğumuz şey, esası unutup teferruata gönül bağlamaktır. Biz teferruatız. Buna rağmen kibre, ucba kapılırsak, başarıyı kendimizden bilirsek, kalb kırarsak, Allahü teâlâ bizi helak eder. Bu yolun incelikleri vardır. Birinci inceliği edeb, ikinci inceliği de edebdir. Üçüncü inceliği yine edebdir; çünkü biz, büyüklerin temsilcileri olarak, onların edebiyle başarılıyız. Ancak edepliysek, bizim bilgimizden, bizim verdiğimiz hizmetlerden, insanlar faydalanır. Bu yol çok yücedir; çünkü Allah’a yakın olmak, Allahü teâlânın dinini yaymak, anlatmak kadar ince iş olur mu? Ruha hitap ediyoruz, nefse veya bedene değil. Ruh çok hassastır. Onu elde etmek, ona kavuşmak çok zordur.

Ne kadar başarılı olursanız olun, ne kazanırsanız kazanın, edebe uymadığınız takdirde hiçbir kıymeti yoktur. Çok hizmet edilse de, eğer edeb yoksa, sevgide samimiyet yok demektir. Şah-ı Nakşibend hazretleri, “Bu yolun başı da, ortası da, sonu da edebdir” buyuruyor; çünkü hiçbir edepsiz, Allah dostu olamaz. Edeb, haddini bilmek, karşısındakini üzmemek, kalb kırmamak, gıybet etmemektir.)

Nerede öfke yoksa, melekler oradadır. Nerede öfke varsa, şeytanlar oradadır. Onun için Peygamber efendimiz üç sefer, (Öfkelenme, öfkelenme, öfkelenme) buyuruyor. Öfke hem aklı, hem de imanı giderebilir; çünkü öfkenin olduğu yerde, hemen şeytanlar toplanır, burada biraz fitne var, halledelim şunları derler. Öfke olmayan yere melekler gelir, (Şu Müslümanlara dua edelim) derler.

Bir gün bir müşrik geldi. Peygamber efendimize çok ağır hakaretlerde bulundu, çok şeyler söyledi. Resulullah efendimiz hiç cevap vermiyordu, sadece dinliyordu. Orada bulunan Hazret-i Ebu Bekir dayanamadı, (Yeter, bu Allah’ın Resulü, günahtır! Sen ne mel’un adamsın, Hazret-i Peygambere böyle şeyler söylenir mi?) dedi. Resulullah efendimiz çok üzüldü ve kalkıp orayı terk etti. Arkasından Ebu Bekr-i Sıddık koşarak gitti, (Ya Resulallah, dayanamadım, çok gücüme gitti. Bir kabahat mi yaptım, kalbinizi mi incittim?) dedi. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Ya Ebâ Bekr, o bana öyle hakaretler yaparken, biz sabrederken, aramızda melekler dolaşıyordu. Sen işi münakaşaya, öfkeye dökünce melekler gitti şeytanlar doldu. Şeytanların olduğu yerde benim ne işim var?)
Eshab-ı kiramın edebi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde Eshab-ı kiram için, (Allah onların hepsine de Cenneti vaat etti. Allah, onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdır)buyuruyor. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Eshab-ı kiramı sevmek, insanlar içinden beğenilmiş, seçilmiş olan bu çok kıymetli zatların hayatlarına imrenip onlar gibi olmaya özenmek, Allahü teâlânın en büyük nimetidir. Hadis-i şerifte, (Kişi sevdiği ile beraberdir) buyurulduğundan, onları sevenler, Cennette onlar ile beraberdir.)

Peygamber efendimiz sohbete başladıkları zaman, Eshab-ı kiram sohbet sonuna kadar, saygısızlık olmasın diye oldukları şekilde kalırlardı. Mesela birinin eli başı hizasında ise öyle kalırdı. Kuşlar cansız şeylerin üzerine kondukları gibi, onların üzerine de konarlardı. O kadar edebliydiler ki, Resulullah efendimiz onlara bir şey sorsa, mesela (Ey Eshabım, müflis kimdir?) veya (Bugün günlerden nedir?) diye sorsa, (Allah’ın Resulü daha iyi bilir) derlerdi. Yani (Sen bilmiyorsun, biz sana öğretelim) şeklinde anlaşılmasın diye, Allah Resulüne bir şey öğretmiş durumuna düşmemek için, böyle cevap verirlerdi. 

Bir gün de Eshab-ı kiramdan beş altı kişi oturmuş, sohbet ediyorlardı. Peygamber efendimiz teşrif etti. Hazret-i Abbas da o konuşanların arasındaydı. Peygamber efendimiz biraz dinledikten sonra, (Amcacığım, benden kaç yaş büyüksün?)diye sordu. Hazret-i Abbas, (Yâ Resulallah, sizden üç yaş eskiyim) dedi. Edebsizlik olmasın diye, (Üç yaş büyüğüm) demedi. 

Bir gün Peygamber efendimiz, Eshab-ı kiramdan birine ceza verdi, (Onu hapsettim) buyurdu. Ona gidip, (Biraz önce Resulullah senin için, (Onu hapsettim) buyurdu) dediler. Yolda bunu duyunca olduğu gibi kaldı. Bir ayağı arkadaydı, diğer ayağının yanına koymadı, öyle kaldı. (Resulullah seni hapsetti ama sokağın ortasında değil, odaya hapsetti) dediklerinde, (Ben bu emri burada aldım. Bundan sonra atacağım her adım, emre muhalefet olur. Ölünceye kadar buradayım) cevabını verdi. Yerinden kıpırdatamadılar. Peygamber efendimize gelip, (Yâ Resulallah, ona hapis cezası verdiğinizi söyledik, fakat o bunu duyar duymaz, adımını attığı yerde kaldı, bir adım daha atmadı. Güneşin altında ortada öylece bekliyor) diye arz ettiler. Peygamber efendimiz sebebini sorunca, (Bundan sonra atacağı her adımın, size muhalefet olacağını söylüyor) dediler. Bunun üzerine Peygamber efendimiz, (Ben de onu affettim) buyurdu. İşte Eshab-ı kiram, Resulullah’ın her emrine böyle hassasiyet gösterirler, her zaman edebe riayet ederlerdi.

Haddini bilmek 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Edebe riayet etmeyen hiç kimse, Allahü teâlânın sevgisine ve rızasına kavuşamaz, evliya da olamaz. Din büyüklerinin yolu, baştan sona edebdir. Edeb öğrenilmeden, ilim öğrenilmez. Feyzin kaynağı edebdir. Feyz, edebli olana gelir, edebsize gelmez. Din, edeb ve tevazu demektir. Edeb, giriş kapısıdır. Sonra tevazu gelir. Ahlak ve edeb, aklın dışarıdan görünüşüdür. Kişinin aklı, edebi kadardır. Edeb kendini kusurlu bilmektir, haddini bilmektir. En yüce ilim de, haddini bilmektir. 

Üç edebin önemi
1- Allahü teâlâya karşı edebdir. Yani zahiri ve bâtını ile tamamen kulluk içinde olmalı. Allahü teâlânın bütün emirlerini yerine getirip, yasaklarından sakınmalı. 

2- Resulullah efendimize karşı edebdir. Bu da itikatta, iş ve hallerde Ona uymaktır. 

3- Hocasına karşı edebdir. Çünkü Peygamber efendimize uymasına, hocası vasıta olmuştur. Bu bakımdan, hocasını hiçbir zaman unutmamalı.

Allahü teâlâ, kendisine karşı yapılan günahları, isyanları tevbe edilince affediyor, ama Habibine karşı yapılanları affetmiyor. Peygamber efendimiz celis-i ilâhidir, yani Allahü teâlâ ile beraberdir. Vârisleri olan İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyükler de öyledir. Onları üzmek çok kötüdür, çok sakınmak lazımdır. Büyük zatlar, (Hocamdan yalnız edebim sayesinde istifade ettim) demişlerdir.

Molla Abdullah isminde bir müderris, iki talebesiyle Silsile-i aliyye büyüklerinden Seyyid Tâhâ-yı Hakkarî hazretlerini ziyaret için Nehri'ye giderken, çayın başında oturdular. Molla Abdullah talebelerine, (Herkes orada büyük bir zatın olduğunu düşünüp, abdest alarak Nehri'ye gider. Ben bu âdeti bozup, abdest almadan gideceğim) dedi. Talebeleri, (Hocam, biz bu âdeti bozmayalım, abdest alıp da gidelim) dedilerse de, Molla Abdullah, (Bu dini bir hüküm müdür? Ben yapmam) dedi. Sonra, serinlemek için elini yüzünü yıkarken, bastonu suya düştü. Elini uzatıp almak isterken baston başına, yüzüne vurarak yüzünü gözünü kan içinde bıraktı, sonra baston kayboldu. O da böyle söylediğine pişman oldu. Yaralarını sarıp abdest aldı, Nehri'ye gitti. Seyyid Tâhâ hazretlerinin dergâhına girince, bastonu duvarda asılı gördü. Gözleri bastona takılıp kaldı. Seyyid Tâhâ hazretleri, (Ne oldu, bu baston size dayak mı attı da ona bakıyorsunuz?) buyurdu. Molla Abdullah yaptıklarına pişman olup, tevbe etti. O zatın talebelerinden olmakla şereflendi.
Evlat unutur, baba unutmaz
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Her insanın genelde üç babası vardır: Dünyaya gelmesine sebep olan babası, kayın babası, kendisine ilim öğreten babası yani hocası. Bunların içinde en önemli olanı hocasıdır. Çünkü hem bu dünyamızı, hem de âhiretimizi kazandırır. Bir kimseyi büyüklerin kabul etmesi, Rabbimizin de kabul etmesi demektir. Büyüklerden birini sevmemek, hepsini sevmemektir. Büyüklere dil uzatan sonunda sürünür, sonra da aklı gider. (Hocasını incitene darılmayan, köpekten kötüdür) sözü meşhurdur. Seyyidlere saygıda kusur etmemeli, onların hakkı her şeyin üstündedir. Bir de hocanın aile efradına, evlatlarına, yakınlarına hürmette kusur işlememeli. Eğer yapamıyorsak hiç olmazsa uzakta durmalı, karışmamalı, ama yine de saygısızlık yapmaktan uzak durmalıdır.

Merhum hocamız, (Bu büyükleri kıran ve üzen en büyük felakete uğramıştır. Öyle yaşayın ki sakın üzülmesinler. Onların rızasını ve duasını alan da, hiç üzülmesin) buyururdu. Büyükleri çok sevmek büyük devlettir, çünkü Cenab-ı Hak cevheri çöplüğe koymaz. Onun için büyükleri seven kişi, bilsin ki çok temiz bir kalbe sahiptir.

Şah-ı Nakşibend hazretlerinin bir talebesi vardı. Hocasını çok seviyor, çok saygı gösteriyor, kendisini mahşer günü hatırlaması için çok büyük gayret sarf ediyordu. Bunun üzerine bir gün Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Evladım merak etme, evlat babayı unutur, ama baba evladını unutmaz) buyurdu. Merhum hocamız da buyurdu ki:
(Mürşid-i kâmili olmayan talebe, okyanus ortasında bulunan bir tahta parçası gibidir. O tahta parçası batar, çıkar, biraz durur, sonra yine batar. Allah muhafaza eylesin son nefesinde de batarsa işte o kötüdür. Ama mürşid-i kâmili olan bir talebe, okyanus ortasında bulunan bir ada gibidir. Ne kadar dalga gelirse gelsin, ne kadar rüzgâr eserse essin, oradan kıpırdamaz, hep orada durur.)

Bu büyükleri tanıyan, seven en büyük nimete kavuşmuş olur. Bu nimetin şükrü ve gereği olarak üzerimize düşen vazife çok kolaydır, o da bu büyüklerin kitaplarını okuyup amel etmek, yaymak, insanlara ulaştırmaktır. Böylece onların da bu nimete kavuşmasına vesile olmaktır. Bu yolda hizmet etmek için elden geleni yapmalıdır. Hizmet eden, hizmetinin karşılığını hem bu dünyada hem de âhirette alır.

Büyüklerin etrafındaki insanlar 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Tıpkı Güneş'in ışınlarının her yere ulaşması gibi, Peygamber efendimizden de sürekli feyzler ve bereketler yağar. Yalnız, gelen bu feyzler, herkesin bünyesinde kimyasal bir değişime uğrar. Sevenlerin şevkleri ve muhabbetleri artar. Düşmanlık edenlerin de kinleri çoğalır. Aynı Güneş ışınlarını alan elmanın tatlılaşması, biberin acılaşması gibidir.

Merhum hocamız, (Büyükleri sevenler, Peygamber efendimizin zamanında olsalardı hepsi Eshab-ı kiramdan olurdu. Bugün inkâr edenler de, o zaman yaşamış olsalardı Ebu Cehil'in tarafında yer alırlardı) buyururdu. Elbette, bugün inanmayanlar Cenab-ı Peygamber zamanında olsalardı gene inkâr edeceklerdi. Bugün inananlar, o zaman olsalardı gene Resulullah için canını malını feda edeceklerdi. Değişen bir şey yoktur. İman etmek için görmek veya görmemek önemli değildir.

Hendek Gazası'nda Resulullah'ın etrafında üç grup insan topluluğu vardı. Bunların birinci grubu hakiki Müslümanlardı, canla başla hendek kazıyorlar, Resulullah'ın etrafında pervane gibi dönüyorlardı. Bazen hendek kazılırken çok büyük kayalar çıkıyor, onları kıramayınca Resulullah’a haber veriyorlardı. Zira Resulullah herkesten daha kuvvetliydi. Yine bir defasında böyle bir kaya çıktı. Resulullah geldi. Elindeki aletle kayaya vurunca kaya parça parça olurken ortalığı aydınlatacak kadar kıvılcımlar ve ateşler saçıldı. (Şu anda İran'ın, Kisra'nın sarayının Müslümanların eline geçtiğini, ganimetlerin Arabistan’a getirildiğini ve Kostantiniyye'nin [İstanbul’un] de fethedildiğini görüyorum. Onu fetheden kumandan ne güzel bir kumandan, onu fetheden asker ne güzel bir askerdir) buyurdu.

İkinci gruptakiler, (Böyle şey nasıl olur, Arabistan neresi, İran ve Kostantiniyye neresi) dediler Resulullah'ı inkâr ettiler, defolup gittiler.

Üçüncü gruptakiler de, (Biz çok yorulduk, daha fazla çalışamayacağız, hanımlarımız, çocuklarımız da hasta, bizi beklerler, biz de gidiyoruz) diyerek gittiler.

Resulullah efendimiz de, kendisini seven ve hakiki tâbi olanlarla, yani Eshab-ı kiramla kaldı. Resulullah efendimizin vârisi olan büyüklerin etrafındaki insanlar da böyle üç gruptur. Birinci grupta olmaya çalışmalıdır.
Evlenmekten maksat
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (İki Müslüman Allah rızası için bir araya gelse, şeytan uzakta bekler, yanlarına yaklaşamaz) buyuruyor. Saliha bir hanımla evlenince de, iki Müslüman bir araya gelmiş olur, şeytan aralarına giremez. İkisi iyi geçindiği müddetçe, İblis zarar veremez. Ama bir hır gür çıkarsa, Allah muhafaza etsin, şeytan gelir, hem bir tane değil, birçoğu üşüşür, aralarını bozar. Zaten içimizde olan nefis de, bu durumu fırsat bilip, elinden geleni yapar.

Evlenecek kardeşlerimize çok önemli bir tavsiyemiz var. Evlenecek kimsenin, çok korkması gereken şey, kul hakkıdır. Gelen hanım, hizmetçi değildir, Allah’ın bir kuludur. Âhirette en zor hesap kul hakkından verilecektir. Onlar esir, köle değildir. Kıymetini bilen için sultandır. İslamiyet’in dışına çıkarsa, kocasına da günah yazılır.Evlenmekten maksat, bir Müslüman hanımı kurtarmak ve onu hak yolda muhafaza etmektir. Bunu başarabilen kimse, çok kıymetli insandır.

Başını örten, namazını kılan, eşine itaat eden hanım, Cennet nimetinin tâ kendisidir.
Kadın, âhirette üç şeyden sorguya çekilir:
1- Dine uygun örtündün mü?
2- Namazını istenilen şekilde kıldın mı?
3- Eşine itaat ettin mi?

Ama erkeğin durumu öyle değildir. Eve getireceği rızıktan ve kadının hâl ve hareketinden de mutlaka sorulacaktır. Mesuliyeti büyüktür. Kadının günaha girmesi, Allah muhafaza etsin, kocasının bütün ibadetlerinin sevabını yok eder, çünkü kötülük daima iyiliğe hâkimdir. Erkek, yuvasında İslamiyet’i muhafaza etmek için her fedakârlığı yapmalı, her sıkıntıya katlanmalı, her tedbiri de almalıdır. Evde Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları mutlaka okunmalıdır.

Peygamber efendimiz, (Evlenen ve evlendiren Allah’ın dostudur)buyuruyor. Dinimize uygun şekilde, uygun yerlerde evlenenler ne şanslıdır. Ya dinimize uygun olmayan şekilde, haram işleyerek, uygun olmayan yerlerde evlenselerdi? O yuvadan hayır gelir miydi? Büyükler, (Keennel-harâme nârün=Haram ateştir) buyuruyor. (Keenne) demek, (hemen hemen)manasındadır. Büyüklerin, (hemen hemen) demesi tahmin, zan değildir, onların zanları kesinlik ifade eder. O büyükler, kibir gibi görülmesin diye (Zannediyorum) derler. Netice, haram mutlak ateştir. Bu ateşe düşen yanar, mahvolur. Ateşin içinde olan, nasıl mutlu olabilir?

Cennet olan ev 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır, insanların kötüsü insanlara zararlı olandır) buyuruyor.

Günahlar iki kısımdır: Birincisi, Allahü teâlâ ile kul arasındaki günahlardır. Diğeri ise, kullar arasındaki günahlardır, yani kul hakkıdır. İmam-ı Rabbani hazretleri,(Bir müminin üzerinde azıcık kul hakkı olsa, bu kul hakkından kurtulmadıkça, helâlleşmedikçe, bütün peygamberlerin ibadetlerini yapsa Cennete giremez) buyuruyor.

Ehl-i sünnet âlimleri, (Kul hakkına riayet edemeyecek olan evlenmemeli)buyuruyor. Evlenecekse bilsin ki, evlendiği hanım, Allahü teâlânın kuludur. Kul hakkı geçmemesi için, karşısındakinden fedakârlık beklemek yerine, kendi fedakârlık göstermelidir. Onun için insan, önce kendinden vermelidir. Kendinden vermedikten sonra, başkasından bir şey beklemek veya istemek uygun değildir. İşte bunlar, evlenen Müslümanlara vasiyettir, nasihattir. Bunlar, evlenecek olanların kulaklarına küpe olmalıdır. Kurtulmak veya felakete düşmek, bu karara bağlıdır. Kadın, Allah’ın kuludur, köle, esir değildir. O bir Müslümandır. Başını örtüyor, namazını kılıyorsa, Cennetten dünyaya inen bir nimettir.

Sınır tecavüzü olmazsa
Bir zat, bir sohbetinde, (Saliha hanıma, dünya işleri için laf söylenmez) deyince, oradaki biri, şaşırır, (Efendim, bir şey söylememek mümkün müdür?) diye sorar. O zat buyurur ki:
Mümkün olmasa, bu söylenmez. Yapmadığı şeyi söylemenin vebali vardır. Nitekim Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde mealen, (Sen yapmadığın şeyi karşındakine nasıl söylersin?) buyuruyor. Biz çok iyiyiz, bir sıkıntı yok, neden? Müslümanlığı yaşadığımız için. Hanım da, Müslümanlığı yaşıyor, ben de. O da kul hakkını biliyor, ben de. O da kendine ait vazifeleri biliyor, ben de. Ne kaldı geriye? Zaten edep, haddini bilmektir, o da haddini biliyor, ben de haddimi biliyorum, sınır tecavüzü yok, sınır tecavüzü olmazsa her taraf güllük gülistanlık olur.

Hazret-i Ali, (İyi geçim olan ev Cennettir, kötü geçim olan ev Cehennemdir) buyuruyor. Nefsin isteklerini yapmak için, hayatımızı Cehenneme çevirmek, akıllı kimsenin yapacağı iş değildir. Dine aykırı iş yaparak, kul hakkına girerek, dünyasını Cehenneme çeviren kimse, âhiretini de kaybetmiş olur.
Evlilik binasının temeli
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Evlenirken, dini tercih önce gelmeli, yani salih erkeği veya saliha kızı tercih etmek, hem dünya, hem de âhiret saadeti için, çok büyük nimettir. Evlilik binası, bu niyetle, bu ihlâsla, bu temel üzerine kurulmazsa, o bina çürüyüp yıkılmaya mahkûmdur.

Bir kızı, güzelliği için alan güzelliğinden mahrum kalır. Serveti için alanın serveti başına bela olur. Ahlâkı ve dini için alan, hem dünyasını, hem âhiretini mamur eder, mesut ve bahtiyar olur. Sokak kızıyla evlenenin dünyası da ahireti de yıkılabilir. Onun için evlenecek kızda din ve asalet aranır. Asalet, dindar bir ana babanın kızı olmak demektir. Böyle bir kız asildir, yani soyludur. Damatta aranılacak vasıflar da aynıdır. Ehl-i sünnet itikadında olmalı, namazlarını hiç aksatmamalı, güzel ahlâklı ve ihlâslı olmalı. Zenginliği, şöhreti veya mevkii için, yani dünyası için evlenen mahvolur. Buna çok dikkat etmelidir. 

İnsanların imanı zayıfladıkça, dünyalık arıyorlar. Hâlbuki dünyalıklar, o aradıkları, istedikleri, güvendikleri şeyler de Allah'ındır. Mülkün sahibi de, yaratan da, veren de Allah'tır. Dünyalık peşinde koşanlar, sadece bunu anlayabilseler, utançlarından kahrolurlar.

Allahü teâlâya güven tam olunca, dünyalık hiç aranmaz. Sadece dünyalık, mutluluk getirmez. İmanı zayıf olanlara göre, dünyalığın çok faydası vardır. Tahsilli, geliri bol, malı mülkü var derler. Tamam da, bunlar bugün varsa, yarın yok olan şeylerdir. Bizi sonsuza götüremez. İman parayla ölçülemediği gibi, sağlık bile parayla ölçülemez. Evlendi, her şeyi tam, sonra kör oldu, felç oldu, o para sağlığı bile yerine getiremez. Maksadı dünyalık olan, bu durumda kahrolur gider. 

Bir insanın tercih sebebi dünya olursa, o dünya onu perişan eder. Tercih sebebi âhiret olursa, ömür boyu mesut ve bahtiyar olur, çünkü imanı kuvvetli olan, sabırlıdır, cesurdur, olaylardan fazla etkilenmez. Dünyalık şeylerin olup olmaması, artıp eksilmesi, ona tesir etmez. Onun her işte yardımcısı Allahü teâlâdır. Diğerlerinin gafleti, olayların altında ezilmesi, hep iman zaafından kaynaklanıyor.

Dünyalık şeyler geçicidir. Ayrıca, biraz sonra kimin başına ne geleceği de belli değildir. Onun için Rabbimize gönül verelim, Onun rızasını arayalım. Tercih sebeplerimizde, dinden, imandan, ahlâktan ve âhiretten başka hiçbir ölçü olmasın, çünkü diğer ölçülerin hepsi geçicidir, kesin ve kalıcı değildir, emanettir. Bugün var, yarın yok. İman ve güzel ahlâk ise gerçektir, tükenmez. Bu şuura sahip olan damatla gelin, buna sahip olan ana baba, değil eli, ayağının altı öpülecek kimselerdir.

İman güzeldir 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allahü teâlâ imanı, kıymetli ve güzel olarak yaratmıştır. Dolayısıyla, kimde iman varsa, o kimse, imanının kuvvetliliği nispetinde güzel ve kıymetlidir. İmanı olmayan, kim olursa olsun kıymetsizdir, çirkindir. O halde, insanın güzelliği, göz ve kaş güzelliği değil, iman güzelliğidir, kalb güzelliğidir. İmanı kuvvetli olan, daha güzeldir. Mesela âlimler, evliya zatlar ve takva sahiplerinin imanı daha güzeldir. Eshab-ı kiram çok güzel olduğu gibi, Peygamberler daha çok güzeldir. Peygamber efendimiz ise en güzeldir, çünkü her hücresi imandır, iman nuruyla nur olmuştur. O iman nurunun zerresi kimde varsa o güzeldir. Müminin mümine âşık olması, imanlarının güzel olmasındandır.

Yakup aleyhisselam, oğlu Yusuf aleyhisselam’a âşıktı. Onun imanına, Cennet güzelliğine âşıktı. Bir özellik olarak, Allahü teâlâ, Yusuf aleyhisselam’da Cennet güzelliğini fazla yarattı, fakat onu herkes göremedi, sadece babası gördü. Bu Cennet güzelliğinin ayrılığından dolayı, ağlaya ağlaya gözleri görmez oldu. 

İmanın nuru arttıkça güzellik de artar. Asırlar geçmesine rağmen, evliya zatların hayatlarını okumaya, dinlemeye doyamıyoruz. İmanlının, imanlıyı sevmesi, kaşı gözü için değil, imana olan sevgisindendir. Bu, kalbin, ruhun sevgisidir. Bir de, fiziki olarak, göze kaşa olan sevgi vardır. Erkeğin yakışıklısına, kadının cazibeli olmasına da güzel deniyor, ama bu işin nefsani, şehvani, hayvani tarafıdır. Nefsani olan bu sevginin sonu vardır, onu elde edinceye kadardır, sonrası ise leştir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Bunlar, şeker kaplanmış necaset gibidir)buyuruyor. Cazibesi güzel, ama biraz elinizi sürdünüz mü, leş gibi kokar.

Nitekim o cazibeye vurularak, nefsani sevgiye dayalı yapılan evlilikler, mahkeme kapısında, hapishanede veya mezarda bitiyor, çünkü o evliliğin temeli, nefsani ve cismanidir. Rahmani ve ruhani değildir. İmana, iman güzelliğine dayalı evlilikler ise, 50-60 yıl sonra bile tazeliğini kaybetmez, sanki yeni evlenmiş gibi, aralarında sevgi devam eder. Elbette, Allah için atılan temelle, başka şeyler için atılan temeller arasında çok fark olur.

Güzele bakmak sevabdır sözü, doğrudur. Ancak, güzel nedir, bunu iyi düşünmeli. Nefsin değil, ruhun ve kalbin kıymet verdiği şeyler önemlidir. Mesela, ana babanın yüzüne, merhamet ve şefkatle bakmak, ibadettir, sevabdır. Salihlerin yüzüne bakmak da güzeldir, sevabdır. Şehvani, hayvani olarak bakmak ise felakettir. O güzellik değil, rezalettir. Onun için, her şeye doyulur, ama iman güzelliğine doyulmaz. Zahiri çirkin de olsa, tadından geçilmez.
Evlilikte kul hakkı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Başarılı olmak için, hiç münakaşa etmemeli. Hiç kimse için kötü söz söylememeli. Hiç kimseyle uğraşmamalı. Allah korusun, kalb kırmak tehlikesi var. İmam-ı Nevevi hazretleri, âlim ve evliya bir zattı, hiç evlenmemişti. (Efendim, siz bütün farzları, sünnetleri yerine getiriyorsunuz da, niye evlenmiyorsunuz, bu sünneti niye işlemiyorsunuz?) diye sorduklarında şöyle buyurdu:
(Bir sünneti yerine getireyim derken harama düşmekten korkuyorum. Hanımın kalbini kırarım diye, helal rızık kazanamam diye çok korkuyorum. Evlenmeyişimin sebebi işte bu korkudur. Azab-ı ilahîye uğramaktan nasıl korkmam ki?)

Bu sözle evlenmek yasaklanmıyor. Evlenmek çok büyük nimettir. Evlenen, dininin yarısını kurtarır, ama karşısındakinin de kul hakkını unutmamak gerekir. İslamiyet’i tam öğrenip de, tatbik eden hiç korkmamalı. Ancak dini yanlış öğrenenin veya yanlış tatbik edenin başından, sıkıntı, bela eksik olmaz. Doğru ilmihal kitabı okuyup tatbik edilmedikten sonra, evdeki sıkıntılar da bitmez. 

Eve gelen hanım, köle değil, hizmetçi de değildir. Peki nedir? Büyükler buyuruyorlar ki:
(Allahü teâlâ, Cennetten dünyaya, bir nimetin benzerini değil, aslını indirmiştir. O da saliha hanımdır. Dolayısıyla başını örten, namusunu koruyan ve ibadetini yapan saliha bir hanım, Cennet nimetinin kendisidir.)

Böyle bir Cennet nimetine insan ancak, saygı ve sevgi duyar. Evlenmek bir nimettir, ama evlenenler büyük bir mesuliyetin altına girmiş olurlar. Ahirette en zor hesap, kul hakkından olacaktır. Sırat köprüsündeki yedinci sual olan kul hakkından, Peygamberler bile çekinmiştir. 

Ölmeden önce ölmek
(Ölmeden önce ölün) 
hadis-i şerifinde bildirilmek istenen husus şudur:
Ahirette gözümüz açılacak, her türlü hakikati göreceğiz. Bin pişman olacağız, ama o pişmanlığın bize hiçbir faydası olmayacak. O halde, o gün pişman olmadan önce, şimdi pişman olmalıyız! Boş geçen zamanlar, işlediğimiz günahlar, kalbini kırdığımız insanlar için, yani dine uygun olmayan her şey için pişman olmalı, çünkü o pişmanlık zamanı mutlaka gelecek. Öldükten sonra başımıza gelecekleri olmuş bilmeli ve kendimizi buna alıştırmalıyız. Bugün söylenenlerin hepsi orada meydana çıkacak. Orada şaşırmamak için, buradan hazırlıklı gitmek gerekir.

Karı koca hakkı 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bedir harbinden sonra, esirlere yapılacak muamele hakkında, Sa’d bin Muaz hazretlerinin ictihadı, Hazret-i Ömer’inkiyle aynıydı. Diğer Eshab-ı kiramın hepsi, fidye karşılığı salıverilmesini uygun gördüler ve karar da öyle oldu, fakat âyet-i kerime gelip, Hazret-i Ömer’le Hazret-i Sa’d’ın ictihadlarında isabet ettikleri bildirildi. Peygamber efendimiz, (Azap bana gösterildi. Eğer Allahü teâlâ affetmeseydi, Ömer ve Sa’d hariç hepimiz helak olmuştuk) buyurdu. Sa’d bin Muaz hazretleri, Peygamber efendimizin çok yakını, çok sevdiği bir zattı. Müslüman olduğu için ona inanılmaz işkence yapmışlardı. Neticede bu zat vefat etti. Onun ölüm haberi Peygamberimizi çok üzdü, evine gitti, teçhiz ve tekfinde bulundu. Sonra kabristana giderken, önce hırkasını, sonra ayakkabılarını çıkardı. Tabutun bir bu tarafına, bir de öbür tarafına koşuyordu. Eshab-ı kiram da şaşkın bir vaziyette bakıyorlardı. Resulullah kabre indi, kabri düzeltti ve onu yerleştirdi. Her şey bitti, telkin verildi. Bu arada Peygamberimiz çok üzgündü ve rengi, benzi atmıştı. Eshab-ı kiram bu durumu merak edip sordular: 

― Ya Resulallah, tabutu taşırken neden hırkanızı ve ayakkabılarınızı çıkardınız? 
 Bütün meleklerin giyinişi böyle olduğu için. 

― Peki, tabutun bir bu tarafına, bir öbür tarafına koşmanızın sebebi nedir? 
 Kardeşim Cebrail elimi tutup bırakmadığı için. 

― Kabirden üzüntülü çıkmanızın sebebi neydi? 
 Kabir onu sıkmaya başladığı için dayanamadım. 

― Neden? 
 Hanımını, evdekileri üzmüş, kul hakkı doğmuştu.

Allah’tan korkmalı. Rastgele birinden değil, Cennetlik olan Eshab-ı kiramın büyüklerinden ve kabilesinin reisi olan Sa’d bin Muaz hazretleri gibi büyük bir zattan bahsediyoruz. Bizzat Resulullah efendimiz onun cenazesini taşıdı, cenaze namazını kıldı, kabre indirdi, buna rağmen böyle mübarek bir zatı kabir sıktı. O halde nasıl olur da, bir Müslüman eşini üzebilir?

İnsanın nefsi, azmış, kabarmış durumdadır, dediğini yaptırır, fakat bu bir gün muhakkak bitecektir. Herkes sonunda hareketsiz kalıp musalla taşında eşitlenecektir. Bütün ameller cisim hâlinde, mesela akrep şeklinde, yılan şeklinde, Cennet nimetleri şeklinde, önüne gelecektir. İnsanı ıslah edecek önemli bir şey var, o da ölümü hatırlamaktır. Hazret-i Ömer, (Yâ Ömer, sana nasihatçi olarak ölüm yeter) buyuruyor. Veysel Karani hazretleri de, (Akşam yattığımda Azrail aleyhisselamı karşımdaymış gibi, sabah kalkınca da yanımdaymış gibi görüp, her an ölümü düşünürüm) buyurmuştur. Böyle düşünen öfkelenmez, elbette melek gibi olur. Ölümü unutan ise azar, kudurur. Sanki hiç ölüm gelmeyecekmiş, hiç hesap sorulmayacakmış gibi, hükümranlık daima bendedir diye düşünür. Acı azaplara maruz kalınca eyvah dese de, artık pişmanlığı fayda vermez.
Evliyaya derece vermek
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Rahmet-i ilahi dünyada dinli dinsiz herkese gelir, ama Resulullah'tan nimetler, sadece şu iki şartla gelir: 

1- Onun peygamberliğini şartsız tasdik etmek. Elektrik kabloyla geldiği gibi nimetler, feyizler, kalble gelir. Bu tasdik olunca, o kişiyle Resulullah’ın mübarek kalbi arasında bir hat kurulur. 

2- Onu çok sevmek. Gelen nimetlerin derecesi bu sevgiye bağlıdır. Sevginin derecesi de, tâbi olma nispetine göre ölçülür.

Bu tasdik ve sevgi şartı, Resulullah hayattayken böyleydi. (Kalbimde ne varsa, kardeşim Ebu Bekr’in kalbine akıttım) buyurduğu için, vefatından sonra artık Ondan gelen nimetler Hazret-i Ebu Bekir’den gelir. Ondan sonra Silsile-i aliyye büyüklerinden gelir. Bu büyükleri inkâr eden, gelen nimetlerden mahrum kalır.

Bir talebe hocasına, (Silsile-i aliyye büyüklerinin kitaplarını, derecelerine göre aşağı yukarı koymak uygun mu?) diye sorar. Hocası buyurur ki: Biz evliyaya derece tayin edemeyiz. Biri büyük biri küçük diyemeyiz. Resulullah'ın mübarek kalbinden çıkanlar, sırayla bu büyüklere geçer. Bu büyüklerin hepsinin kalbinde, Resulullah'ın mübarek kalbindeki emanetler vardır. Resulullah'a vârislik işi, ilimle, tecrübeyle, yaşla olmaz. Eğer öyle olsaydı Ehl-i sünnetin reisi ve (O, ümmetimin ışığıdır) diye hadis-i şerifle övülen İmam-ı a’zam hazretleri, Silsile-i aliyye büyüklerinden Cafer-i Sadık hazretlerine talebe olup, (Son iki sene olmasaydı, Numan helak olurdu) buyurmazdı. Demek ki bizim anlamadığımız şeyler var.

Şimdi zamanın büyüğü, hocamızdır. Biz, dinimizi ondan öğrendik. Bu büyükleri bize, o tanıtıp sevdirdi. O büyük zatların, kitaplarını açıklayıp bize vermişse, (Bu kitapları okuyun, evinizde sadece bunları bulundurun!) demişse, kitapları başka büyükler de yazmış olsa, onlar hocamızın kitapları sayılır. Hocamızın kitapları arasında kıyas yapmak, (Bu daha kıymetli!) demek çok yanlış olur. O büyüklerin kitaplarından öğrendiği bazı şeyleri ezberleyip, kendini bir şey sanan, kitabın birini yukarı ötekini aşağıya koyan bunları anlayamaz. Bu din, edep dinidir. Edep, haddini bilmektir. Herkes haddini bilmeli.

Resulullah'a kadar olan silsilenin feyzi, hocamızın kalbinden geçer. Bu kalbden geçmeyen, mahrum kalır. Hattâ o zatı kabul etmemiş ve kusurlu görmüş olur. Vârise yapılan iyi kötü her iş, Resulullah'a kadar gider.

Evliya zatlar niye seviliyor? 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Evliya bir zata, bir gün biri ziyarete gelir, (Uzun zamandır merak ediyorum. Bu talebeleriniz sizi niye bu kadar çok seviyorlar?) diye sorar. O zat şöyle cevap verir:

(Bunun birkaç sebebi vardır: Birincisi, ben bunları çok seviyorum. Bunlar temiz, salih, Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda dinimize hizmet ediyorlar. Hepsi Allahü teâlânın sevdiği insanlar; ben böyle kıymetli insanları nasıl sevmem ki? (Minel kalbi ilel kalbi sebila) buyuruluyor. Yani kalbden kalbe yol vardır, o yoldan sevgi akar. Esas sebep budur. İkincisi, bizim yolumuzda almak yok, vermek vardır. Para sevgisi kesinlikle kalbime girmemiştir. Çünkü paranın yeri ceptir. Kalbe girerse tehlikeli olur. Üçüncüsü, Allahü teâlâ tevazu ehlini sever. Kibirliyi sevmez. Çünkü gül yerde, toprakta biter, dağ başındaki kayada bitmez. Kendimi hiçbir din kardeşimden üstün görmedim.)

Sonra o kimseye, (Merak ettiğiniz durum şimdi anlaşıldı mı?) diye sorar. O da, (Evet şimdi işin püf noktasını anladım) der. Sonra, o zat sözüne devam eder:
(Biz insanlardan bir şey beklemeyiz, onların rızalarını almak için yön değiştirmeyiz, biz Allah için yaşar, Allah için ölürüz. Sırf Onun rızasını almak için çalışırız. Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretlerine, (Siz Allahü teâlânın sevgili, makbul bir kulusunuz) derler. (Nereden bildiniz?) buyurur. (Efendim, herkes sizi seviyor) derler. (Biz insanlar sevsin diye ibadet etmiyoruz. Biz, Allah bizi sevsin diye Ona kulluk ediyoruz) buyurur.

İnsanlar birini çok sevebilir, fakat o kimse Allah indinde sevgili olmayabilir. Aksine, insanlar bir kimseyi sevmeyebilirler, onu hor görürler, ona kötü muamele ederler, fakat Allah onu sever. Bu yüzden, biz bütün varlığımızla Allah’a dönmek için uğraşmalıyız. Yoksa, insanlar bizi sevsin diye, zoraki onların seveceği işleri yapmak yanlış olur. Öyle yapanların hepsi mahvolmuştur. Yönünü insanlara dönen, onlardan sevgi bekleyen, gösteriş yapan, perişan olur. Çünkü itibar sonadır, insan nasıl ölmüşse, öyle haşrolur. Dolayısıyla insanın Allahü teâlâ indindeki durumu muteberdir. Yoksa insanların nazarındaki itibarının önemi yoktur. O hâlde insanların sevgisini değil, sırf Allah’ın rızasını kazanmak için çalışmalıdır.)
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:139
Dün:257
Bu Ay:5,626
Toplam:14,186,651
Online Ziyaretçiler:1
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842