Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Hikmet Ehli Zatlar Buyuruyor Ki

Fakire merhamet etmek
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (Kıyamette Cenab-ı Hakk’ın kendisini sevindirmesini isteyen, dünyada Onun kullarını sevindirsin) buyuruyor. Çünkü dünya tarladır, burada ne ekersek, âhirette onu biçeceğiz. Evliya bir zata, (Siz bizim mahalle arkadaşımızdınız, bu nimete nasıl kavuştunuz?) diye sorulunca buyurmuş ki:

Bir gün kapının önünde otururken, bir fakir geldi, selam verip, (Çok fakirim, ihtiyacım var) dedi. İçimden, (Bu daha genç, çalışıp kazansa ya) diye düşündüm. O genç, bana dönüp, (Şu senin kalbinden geçirdiğinden, Allah beni muhafaza etsin) deyince, ben düşüp bayılmışım. Daha sonra kendime gelince, genci aradım, ama bulamadım. Kalktım, ev dâhil neyim varsa hepsini fakirlere dağıttım. Oradan ayrılıp bir dergâha gittim, büyüklere talebe oldum. Hâlâ neden o gence böyle yaptım diye, hep içim yanıyor. İşte o tevbe ve istiğfar, Cenab-ı Hakk’a yönelmek, dünyaya karşı soğukluk, elimde avucumda ne varsa hepsini Allah için dağıtmak, bana bu nimeti nasip etti. Bu yüzden büyüklerimiz, (Bir Allah kulu elini açıp bir şey isterse, Allah rızası için derse, onu boş çevirmeyin! Ne olacağı belli olmaz) buyuruyor.

Bağdatlı bir zengin, Yemen’deki evliya bir zatın adını duyar, (O mübarek zatın elini öpüp duasını alayım) diye yola çıkar. Yemen’e girince ilk şehirdeki bir handa konaklar. O esnada bir fakir gelip, (Aç ve fakirim) der. Zengin, fakire, (Git buradan, parayı sizin için mi kazanıyoruz?) der. Fakir de, (Emrin olur) der, çıkıp gider. Zengin de, oradan bir başka şehre gelir, yine bir handa misafir olur. Bu defa yine bir fakir gelir, (Aç ve fakirim) der. Zengin, bu fakire de, (Git buradan, dilenci için mi para kazanıyoruz?) diyerek kovar. Fakir de, (Emrin olur) der, çıkıp gider. Nihayet zengin, mübarek zatın şehrine gelir. O zat, talebelerine,(Bağdat’tan biri geliyor, sakın onu dergâha sokmayın, kapıda beklesin)der. 

Dergâhtan herkes gidince, o zengini çağırıp, niye geldiğini sorar. O da, (Efendim, ben talebeniz olmak, himmetinize kavuşmak istiyorum) der. O zat der ki: Hayret, ben sana iki defa geldim. İkisinde de, beni kovdun. Ben de, (Emrin olur) dedim. Şimdi kovma sırası bende. Burası cimrilerin yeri değildir. Fakire merhameti olmayanın, dinine de merhameti olmaz.

Zenginsen alırım 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ dünyayı sıkıntı için yaratmış, âhireti ferahlık için yaratmış. Dünya kelamı sıkıntı veriyor, âhiret kelamı ferahlık veriyor. Peygamber efendimiz, (Bu dünya sevgisi yani haramların, günahların sevgisi leş gibi, çöplük gibidir, onun talipleri köpek gibidir) buyuruyor. Bir başka hadis-i şeriflerinde de, (Bu dünya müminler için zindandır, kâfirler için Cennet gibidir)buyuruyor. Bu şu demektir: Müminlerin âhirette, Cennette kavuşacakları o kadar yüce makamlar, o kadar güzel yerler var ki, oraya nazaran bu dünya, müminler için bir zindandır. Çok sıkıntılı yerdir, hapishane gibidir. Kâfirler de, Cehenneme girdikleri zaman, bu dünya hayatının kendileri için Cennet gibi olduklarını göreceklerdir.

Zenginler, genelde fakirdir. Bu nasıl olur, zengin fakir olur mu? Zenginin biri, İbrahim Ethem hazretlerine elinde bir paketle gelip der ki:

- Efendim, çok güzel, çok kıymetli bir cübbem var, bunu size hediye etmek istiyorum. Lütfen hediyemi kabul buyurur musunuz?

- Zenginsen alırım, fakirsen almam. Söyle, zengin misin fakir misin?

- Çok zenginim efendim.

- Mesela ne kadar malın var?

- İki bin altınım var.

- Peki, iki bin altının daha olmasını ister misin?

- Elbette isterim. Havada kaparım.

- O zaman senin daha iki bin altına ihtiyacın var, sen fakirsin, gözün açtır. Vereceğin hediyede gözün kalır. Haydi, sen hediyeni al, buradan uzaklaş!

Kanaat en büyük zenginliktir, kanaat etmeyenin gözü doymaz. Ehl-i sünnet âlimleri, (Cömert, günahkâr da olsa, Allah’ın sevgilisidir. Cimri, âbid de olsa Allah’ın düşmanıdır) buyuruyorlar. Âbid, çok ibadet yapan demektir. Çok ibadet etmek kolay olmaz. İşin kolayı cömert olmaktır, vermektir, verene Allah verir. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın âdeti şöyledir ki, kulların rızkını kullar eliyle verir.

Peygamber efendimiz, (Cömertlerde kusur aramayınız! Onlar düşerken Allah ellerinden tutar) buyuruyor. Ama cömertlik refleksle olmalı, zorla olmamalı. Cömertliğin ölçüsü, rahatça, isteyerek vermektir. Verdiği zaman da sevinmektir. Bu da iman alâmetidir. Çünkü Peygamber efendimiz, kâmil mümini,(Verdiği zaman sevinen kimsedir) diye tarif etmiştir. Onun için büyük zatlar,(Bir şey verdiğimiz zamanki duyduğumuz zevki hiçbir yerde bulamıyoruz) buyururlardı.
Fakirlik ve zenginlik imtihanı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İyilik etmeli, ihtiyaç sahibi olanlara vermelidir. İyiliği ve vermeyi çok sevmeli. İnsan iyilik ettiği zaman, iyilik gören kişiden daha fazla sevinmelidir. Peygamber efendimiz, (Cennette benim sağ yanımda kim olacak?) diye sorduktan sonra, (Ahlakı en güzel olan bulunacaktır) buyurdu. (Ahlakı güzel olan kimdir ya Resulallah?) dediler. (Kızmayan, insanlara iyilik eden, onlarla iyi geçinenlerdir) buyurdu.

Fakir bir aile varmış. Kadın yün eğirir, kocası da pazarda satar, parasıyla eve yiyecek alır, böyle geçinip giderlermiş. Bir gün iplikçi, yine iplikleri satıp, eve götürmek için bir şeyler almaya giderken, birinin bir başkasını fena halde dövdüğünü görür. Koşup yanlarına gelir ve sebebini sorar. Döven adam, (Bunun bana borcu var, fakir olduğu için ödeyemiyor, ben de dövüyorum) der. (Bu fakirin borcu ne kadarsa ben vereyim, cebimdeki bütün parayı al!) der. Alacaklı, paraları alır, (Yetmez, ama idare eder) diyerek dövdüğü fakiri bırakır. İplikçi, parasız eve dönüp, hanımına olayı anlatır. Hanımı da, (Hayırlısı olsun, bir Müslümanı kurtarmakla iyi yapmışsın, biz de sabrederiz) der.

Ertesi gün iplikçi yine pazara çıkar, ama iplik satamaz. Akşam olur, çaresiz evine dönerken elinde büyük bir balıkla giden birini görür. O kişi, (Ben balıkçıyım, bugün balık satamadım. Hanım da benden yün iplik istemişti, sende var galiba?) diye sorunca, iplikçi (Evet, var) der. Balıkla iplikleri takas ederler.

İplikçi eve gelince hanımına, (Bugün para kazanamadık, ama karnımızı doyuracak bir balık aldım. Pişir de yiyelim) der. Kadıncağız balığı temizlerken içinden büyük büyük altınlar çıktığını görünce, çok sevinirler. Balığı pişirip yerler. Artık zengin olduk derken, balıkçı gelir, (Hanım razı olmadı, ben alışverişten vazgeçtim. İpliklerini al, balığımı ver!) der. İplikçi, (Tamam, ama biz balığı pişirip yedik, onu veremem. Balığın içinden altın çıktı, onları vereyim) der. O da (Altınları ver!) der. İplikçi, getirip altınları verir. Altınları alan balıkçı, (Ben Hızır’ım, borcu yüzünden dövülen fakire yaptığın iyilikten dolayı, Allahü teâlâ seni çok sevdi. Seni böyle imtihana tâbi tuttu. Hem fakirlik, hem zenginlik imtihanını kazandın. Altınlar senindir, al bunları!) diye müjde verir. Demek ki veren, her zaman kazanıyor.
Felaketten kurtuluş çaresi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsanlar, Allahü teâlâyı anmaktan ne kadar uzaklaşırlarsa, o kadar büyük felaketlere, bela ve musibetlere uğrarlar. Cemiyet, fert ve aile olarak Allahü teâlânın emirlerinden ve yasaklarından ne kadar uzaklaşırsak, başımıza o kadar sıkıntı gelir. Hâlbuki herkes çareyi başka yerde arıyor. Esas çare Allah demek, dine uymaktır. Felaketler, musibetler, bu çareye başvurulmadan düzeltilemez. Düzeltmeye uğraşmak, boşuna gayrettir. Bu, çok parayla ve kabiliyetle, unvan ve rütbeyle olacak iş değildir. Dibi delik kovanın içine, ne kadar su koyarsak koyalım, kova dolmaz. Bir kovanın suyla dolması için, önce dibinin delik olmaması, sağlam olması gerekir.

Cenab-ı Hakkın emir ve yasaklarından uzaklaştığımız zaman, önce şahsımıza, sonra ailemize, çocuğumuza, komşularımıza, şehrimize, sonra da memleketimize, akla gelmedik sıkıntılar mutlaka gelir. Âdem aleyhisselamdan beri böyle olmuştur. Azan kavimler, yerle bir olmuştur. (Önceki ümmetlerin her birine çeşitli fitneler [imtihanlar] verildi. Benim ümmetimin fitnesi, mal, para toplamak olacaktır) hadis-i şerifini düşünmeli, paraya, mala düşkün olmaktan sakınmalıdır. 

Ramazan-ı şerifin bereketi
Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde, (Beni unutursanız, rızkınızı daraltırım)buyuruyor. Allah'ı unutur, dünyaya dalarsak, iman, sağlık, mal, insanlık, merhamet rızkı ve daha nice rızıklar daralır. Ramazan-ı şerifte, Cenab-ı Hak çok zikredildiği için, oruç tutulup, Kur'an-ı kerim okunduğu için, merhamet çoğaldığı için, iftarlar, zekâtlar, fıtralar verildiği için, başta iman rızkı olmak üzere, maddî ve manevî rızıklar artıyor. En ipe sapa gelmeyen kimse bile, dinden imandan bahsediyor. Müslümanlar daha çok ibadete sarılıyor, camiler doluyor. Hastaneler ise diğer aylardaki gibi dolmuyor. Çünkü sıhhat rızkı bollaşıyor. Oruç tutan, sıhhatli olur. (Mide tehi, ten dürüst. Sine tehi, din dürüst), yani (Mide boşsa, vücut sıhhatli olur. Kalb boşsa, dinimiz sağlam olur) buyuruluyor. Demek ki, kalbde dünya yoksa, parayla, pulla, mal ve makamla, yani kalb bunların sevgisiyle dolu değilse, onun dini sağlamdır.

Fırsatı ganimet bilmek 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir balıkçı, tekneyle falan değil, büyük gemilerle balık avlıyormuş. Evliya bir zatın yanına gelir dua ve nasihat ister. O zat balıkçıya der ki:

- Bak kardeşim, gemidesin, denizde dolaşıyorsun, büyük bir balık sürüsüne rastladın, (Bugün kalsın, yarın yakalarım) der misin?

- Elbette demem efendim, yarın değil, bir saat sonra elden kaçabilir. Geciktirmeden hemen yakalamaya çalışırım.

- İşte Allahü teâlâ da, kullarına dünyada böyle fırsatlar verir, ama ahmaklar, (Biz onu yarın yakalarız) derler. Onun için biz onlar gibi ahmak olmayalım, balık sürüsünü görünce hemen yakalayalım. Bir kimse, bu fırsatları kullanmayıp da,(Daha sonra, yarın öbür gün yaparım) derse, o sürü elden gider. Sonra üzülmesinin de hiç faydası olmaz.

Sağlıklı olmak, aklı başında olmak, imanlı olmak, Ehl-i sünnet âlimlerini tanımak, onların bildirdiği şekilde dinimize hizmet etmek, birer nimet ve fırsattır, bu fırsatı kaçırmak çok tehlikelidir. Üstelik yarına çıkacağımız da belli değil. Gün bugün, an bu andır. (Yarın yaparım diyen helak oldu) buyurulmuştur.

Başarılı olmak için
Hangi konuda olursa olsun, başarılı olmak isteyen, din büyüklerimizin yoluna sarılmalı. Onların yolunda, işi geciktirmek yoktur. Araya sonra kelimesi girdi mi, o iş sürüncemede kalır, unutabiliriz, bir mani veya başka bir iş çıkar, hastalık olur, ölüm olur, bir daha o işi yapamayız. Daha sonra yapılsa bile, dine uyulmayıp, gecikmenin verdiği zarardan kurtulamayız. Helak olmamak için, hayırlı işleri tehir etmemeli, bir an önce yapmaya çalışmalı.

Bir gün bu ömür bitecek. Elli veya yüz sene sonra, hiç kimse kalmayacak. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın takdiri öyle, her yüz senede bir bütün insanlar değişir. Yani 5 milyar insan, yüz sene sonra gider, yüz sene sonra, başka bir 5-6 milyar gelir. Hiçbir şeye aldanmamalı, kanmamalı, kandırılmamalı. Allah var, bunu hepimiz biliyoruz. Bizi o yarattı, rızkımızı o veriyor, onun varlığıyla varlıkta duruyoruz. Hepimiz ona döneceğiz. Hesap kitap var, ölüm var, Cennet ve Cehennem var. Bu ikisinden başka gidecek yer de yok, ikisi de sonsuz. O hâlde, Allah'ın rızasının olduğu yere, yani Cennete gitmek isteyen, Cennete götürecek işler yapmalı, cehenneme götürecek işlerden sakınmalıdır.
Feyz geldiğini nasıl anlarız?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Büyüklerin kendileri, kabirleri, sözleri, kitapları, eşyaları feyz kaynağıdır, hatta ellerini değdikleri taştan bile, kıyamete kadar feyz yayılır. Peki, feyz geldiğini nasıl anlarız?
1- Feyz gelmişse, Allahü teâlâ bizi küfürden korur. 
2- Haramlardan uzaklaştırır. 
3- Dünyadan soğutur. 
4- Büyükleri, salih kimseleri bize sevdirir. 
5- İnsan, ölüme karşı hasret duymaya başlar. 

İşte bunlar varsa, feyz geliyor demektir. 

Feyz, insanı, küfürden korumaktan tutun da, evliyalığa kadar götürür. Eğer haramlardan, günahlardan soğumuyorsak, dünya hırsı aynen devam ediyorsa, feyz alamıyoruz demektir. Bu da, iki sebepten olur: 
1- Ya gittiğiniz zat noksandır. Gittiğiniz, görüştüğünüz veya kabirdeki zat, bu işe ehil biri değildir; çünkü noksandan fayda gelmez. 
2- Veya feyz geliyor; ama siz feyz alamıyorsunuzdur. 

Feyzin gelmesine engel de şudur: Bir büyük günaha devam ediliyordur; çünkü günah engeldir. O zaman hemen reddetmemeli, kusuru herkes kendinde aramalı, bütün günahlara istiğfar etmeli. Devamlı tevbe etmeli ki, bu kapı açılsın. Yağmur geliyor; fakat kapta birikmiyor. Kap boş. Yağmur suyu akıp gidiyor. Kabın dolması için iki ana musluğa ihtiyaç vardır. Biri istiğfar, biri tevazu; çünkü su dağlardan ovalara akıyor. Hiç bir suyun yukarı doğru aktığını hatırlıyor musunuz? İstiğfar edildiği halde bir şey hâsıl olmuyorsa, orayı terk etmeli. Feyz gelmesi için şart, salih insanlarla beraber bulunmaktır. Feyz geldiğinin alameti, günah işlememektir. Feyzin kesildiğinin alameti ise günahlara dalmaktır.

* Allahü teâlâ rızasını, Müslümanların rızasına bağlamıştır. Onlar razı olursa, Allahü teâlâ da razı olur. Mesela, ana baba evladından, kocası hanımından, amiri memurundan, hocası talebesinden razı olursa, Allahü teâlâ da o kimselerden razı olur. Rıza, memnun etmek demektir. Büyüklerin razı olması demek, onları memnun etmek demektir.

* Allahü teâlâya kavuşturan en kestirme yol, insanların duasını almaktır.

* Güzel ahlak demek, insanların duasını almak demektir.

* Evliyanın sohbetinde, kalb rahatlar ve insanı uyku basar. 

* Dinin emir ve yasaklarını anlamak başka şeydir, öğrenmek başka şeydir. Mesela kul hakkına inanan kimse, ben kimin kalbini kırdım, kimin malını aldım diye düşünmekten, bir an olsun ayaklarını uzatıp yatamaz.

* İslamiyet, her safhasıyla, ahlâkıyla, itikadıyla, ameliyle yaşanan bir dindir. Hepsi bulunursa, tam olur; yoksa kişinin dini eksik olur. 


Sormaktan maksat nedir
* Bir gün büyüklerden bir zata birisi gelir, “Efendim izin verirseniz yarın Bağdat’a gitmek istiyorum” der. O zat da, “Hay hay, güle güle gidin kardeşim” buyurur. Adam gidince, talebelerinin hemen izin vermesine şaşırdığını görünce der ki: Kervanı ayarlamış, çantasını hazırlamış, parasını cebine koymuş, bize de tasdik etmek düştü. Sormaktan maksat arzu edilene kavuşmak değildir.

Bir gün, imam-ı Rabbani hazretlerinin bir halifesi “Beni Mankpura gönderin, orada hizmet edeyim” demiş. “Hay hay” buyurmuşlar. Gitmiş. Bir zaman sonra mektup yazmış. “Burada Kadiri, Çeşti tekkeleri var. Bize kimse gelmiyor. Hanımla ben başbaşa oturuyoruz. Beni başka bir yere gönderin” demiş. İmam-ı Rabbani hazretleri de “Orada kalın” buyurmuşlar. Daha sonra bir mektup daha gelmiş. “Efendim burada Kadiri, Çeşti tekkeleri hep kapandı, şeyhleri müridimiz oldu. Herkes bizim tekkeye doldu” diye mektup yazıyor. 

İşte kardeşim, talep ve izin olursa öyle olur; teslimiyet ve izin olursa böyle olur. 

* Mal ve şöhret hırsı girdiği kalbi harap eder. Bundan onu ancak büyüklerin sevgisi kurtarır. Sevgi peki demektir, itaat demektir. Çünkü itaat sevgiden doğar. Kim itaat etmiyorsa, seviyorum demesi yalandır. İtaat olmayınca, onun sevgisinin ağaca, kuşa, tabiata olan sevgiden farkı olmaz. 

* Bir tüccar, methini duyup, gıyabında sevdiği Necmeddîn Kübrâ hazretlerinin sohbetinde bulunmak üzere huzuruna vardı. Necmeddîn Kübrâ hazretleri hiç konuşmuyordu.

Tüccar herhalde bu tekkenin usulü de böyle diye düşündü. Uzun bir sükuttan sonra Necmeddîn Kübrâ hazretleri, kağıt ve kalem istedi, bir şeyler yazdı ve tüccarı çağırarak bu kağıdı uzattı. “Al, seni hilâfet-i mutlaka ile vazifelendirdim. Git, memleketinde insanları irşat et!” dedi. Tüccar, “Başüstüne!” deyip gitti. 

Tekkedekiler şaşırdı ve tüccarın arkasından giderek, “Efendi, senin ne amelin var ki, hocamız seni hiç konuşmadan bir anda hilafet ile vazifelendirdi?” diye sordular. Tüccar da, “Ben geldiğimde çok zengin bir adamdım; fakir olarak çıktım. Bütün dünya sevgisi kalbimden çıktı. Mallarıma olan muhabbetim kalmadı” dedi. Bilâhare Necmeddîn Kübrâ hazretleri yanındakilere; “Bizim irşâdımızın maksadı, insanların kalbinden dünyâ muhabbetinin çıkmasıdır. Maksat hasıl oldu” buyurdu.

* Allahü teâlâ herkese istediği yolu açar. Cennete gitmek isteyene, Cennete gidilecek amelleri kolaylaştırır. Cehenneme gitmek isteyene de Cehenneme gidecek amelleri kolaylaştırır. Vaktiyle insanlar Cennete gitmek istiyorlardı; Allahü teâlâ her tarafta kum gibi evliya yaratıyordu. Ahir zamanda Cehenneme gitmek isterler; her tarafta felaketler, depremler, ölümler olur, asayiş bozulur, huzur kalmaz. Emr-i maruf yapıldığı yerlere, Allahü teâlâ azap göndermez. 

* Evvela namazı kılmalı. Çünkü namaza mani bir işte, namazı geciktiren bir işte hayır yoktur. Bir imza bile olsa.

* Ahir zamanda namazını kılan, haramdan sakınan kurtulmuştur. 

* Adalet önünde çoban ile sultan müsavidir. Bir kimse, kendi oğlu ile işçisi arasında fark gözetiyorsa, adaletten bahsedilemez. 


Hep cemal sıfatını düşünüyorum
* Allahü teâlâya hüsnü zan etmek lazım. Büyüklerden birisi buyuruyor ki:
Allahü teâlânın celal sıfatları, hiç aklıma gelmiyor; hep cemal sıfatını düşünüyorum. Hep Cennet nimetlerini düşünüyorum. Cehennem azabı hatırıma bile gelmiyor; çünkü Rabbimiz, (Ben kulumu beni zannettiği gibi karşılarım) buyuruyor.

* Günahlara istiğfar edelim, Allahü teâlâ mutlaka tevbeleri kabul edicidir.

* En büyük günah cenâb-ı Hakkı unutmaktır. Allahü teâlâyı unutarak yapılan hiçbir iş, iş değildir. Allahü teâlâyı unutarak yapılan her şey, hiçtir. Ancak, her amel, ihlâsla, Allah için yapılırsa, makbul olur. 

* İnsan Allahü teâlâya ibadet ederse, cenâb-ı Hak, onun dünyada işlerini kolaylaştırır. Kabirde acır, ahirette affeder, mahşerde affeder. Biz yeter ki, ihlâsla Allahü teâlâya ibadet edelim. 

* Kalbindeki önceliği ahiret olan insana, Allahü teâlâ dünyayı da verir. Kalbindeki öncelik dünya olan, gölgesine bile yetişemez; çünkü doğuya giden batıdan uzaklaşır, iki zıt şey bir araya gelmez.

* Sohbette tasavvufa ait bir şey konuşulurken içeriden veya dışarıdan bir mani, gürültü veya söze karışan biri olursa, konuşmayı kesmelidir; çünkü bunu Allahü teâlâ kesmiştir; ama fıkhi bir konuda olursa, davul bile çalınsa devam edilir.

* Saate bakan yalnızca kadranını, bir de akrep ve yelkovanını görür. Hâlbuki arkasında nice dişliler var. Saat güzel çalışıyorsa, yani ileri geri gitmeyip, doğru vakit gösteriyorsa, içindeki çarklar iyi çalışıyor demektir. Onlardan bir tanesi kırık, paslanmış olsa, herkes paslı olana değil de, akrep ve yelkovana bakar. Vakti iyi gösteriyorsa kıymetli bir saattir, markası iyidir. Eğer ileri gidiyor, geri kalıyorsa bu saat değersizdir. Onun için herkes kendi vazifesini iyi yapmalıdır. 

* Büyükleri sevenlerin iki alameti vardır: 
Birincisi, namaza çok ehemmiyet verirler, namazı vaktinde ve bütün erkânıyla kılarlar. Kısa kollu, çıplak ayaklı namaz kılan bir erkek talebe göremezsiniz. 

İkincisi de, çok edepli olurlar. Mesela, birisinin yanında ayak ayak üstüne atarak oturmazlar. 

* Aşkla akıl, bir arada bulunmaz. 

* İnsanlar kendi akıllarına göre değil, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına göre hareket ederlerse muvaffak ve mesut olurlar. 

* Emir kim olursa olsun, itaat edilir. Emire itaat etmek, Peygamber efendimizin emridir. Burnu kesik Habeşli bir köle de olsa, emire itaat vaciptir. Bunun şakası olmaz. 


Bizi de beraberinde götürür
* Dünyada en zor şey, din kitabı yazmaktır; çünkü bizim bir sözümüzle, okuyan ya Cennete gidecek veya Cehenneme... Birincisi ne iyi, ikincisi ne kötüdür. Onun için bizim de çok dikkat etmemiz gerekir. Bizim yüzümüzden hiç kimse Cehenneme gitmemelidir. Yoksa bizi de beraberinde götürür. İbadetlerimiz bize fayda vermez. Âlim olan, bu korkudan dolayı kendinden hiçbir şey söylemez. Her şeyi büyük İslam âlimlerinin kitaplarından alır, yani nakleder. Böyle olunca da, kıymetli olur. [Nakli esas alan kitapların, mesela Hindiyye’nin, İbni Abidin’in, Tam İlmihal’in çok kıymetli olmaları, bundan dolayıdır.] 

* Bir şey öğrenmek için çok kitap okuyan, eğer bir mürşid-i kâmile kavuşmamışsa, mutlaka sapıtır; çünkü hepsi farklı farklı rivayetleri almışlar. Onda öyle yazıyor, diğerinde böyle yazıyor. Bir de her kitap, kendi zamanına göre yazılmıştır. Bir mürşidi gören kimse, ne kadar çok kitap okursa okusun, sapıtmaz; çünkü mürşidi, ona mayınlı yerleri göstermiştir. Onlara basmaz. Ona da mürşidi göstermiştir, mürşidine de mürşidi göstermiştir. Bu silsile, Peygamber efendimize kadar gider. 

* Rast gele kitaplardan okuyarak öğrenilen bilgiler, doğru da olsa unutulabilir; ama büyüklerden işiterek öğrenilenler unutulmaz. Onun için Peygamber efendimiz, (İlim üstaddan öğrenilir) buyurmuştur.

* Emir oturursa, emri altındakiler yatar. Herkes başa bakar. Osmanlı padişahları ordunun başındayken, zaferden zafere koştular. Ne zamanki saraydan idare etmeye başlanınca, olanlar oldu. 

* Allahü teâlâ tembeli, boş duranı sevmez.

* Bir gün daha bitti. Bu demektir ki bir gün daha ölüme yaklaştık.

* Bir talebe, bir din meselesi öğrenmek için derse giderken, her adımına sevap yazılır. Melekler kanatlarını onun yoluna sererler. Gökteki kuşlar, yerdeki hayvanlar, denizdeki balıklar onlar için dua ve istiğfar ederler. Bu, öğrenmek içindir. Ya öğretmek için olursa, onun kat kat sevabı olur. 

* Büyüklerin hakiki talebesi, hocasını ilk tanıdığında nasılsa, sonunda da öyle olur. Edep ve tevazuundan hiçbir şey kaybetmez. 

* Allah için hizmet, almak üzerine değil, vermek üzerine yapılır. Vermekte muhabbet, almakta düşmanlık vardır. Veren el, alan elden kıymetlidir.

* Herkese anlayacağı şekilde konuşmak, herkese güler yüzlü ve tatlı dilli davranmak gerekir. 

* Ne mutlu yerde olanlara; çünkü feyz, yere yayılır. Sular aşağı akar. 


İmanı korumanın şartı
* İnsandaki en büyük nimet, iman nimetidir. Bu nimet, elden kaçması en kolay nimettir. Bu imanın insanda hep kalması için şart, mümin kardeşini sevmektir. Kişi mümin kardeşini sevmezse, imanını yavaş yavaş kaybeder de haberi olmaz; çünkü hubb-i fillah, imanın temelidir. 

* Dünyada en kıymetli şey imandır. İman, müminle ateş arasında perdedir. İmanımızın kıymetini bilmemiz gerekir.

* Cüzzam çok bulaşıcı bir hastalıktır. Bir cüzzam hastası ile bir odada yedi sene kalınsa, hastalığın bulaşmama ihtimali vardır; ama bir kötü kimse ile aynı binada kalınsa, hiç görüşülmese, rastlanmasa da ondan zarar gelmeme ihtimali yoktur. Onun için ev bir, anahtar bir olmalı. Bu mümkün değilse, iyi insanlarla aynı çatı altında oturmaya dikkat etmeli.

* İyiliğin yayılması zordur. Kötülüğün yayılması kolaydır; çünkü iyilik nefse ağır, kötülük ise nefse kolay gelir. 

* Allahü teâlâ her şeyi sebeplerle yaratır. Böylece kudretini gizler. Mesela görmek için ışığa, konuşmak için havaya ihtiyaç vardır; ama ruhlar âlemi böyle değildir. Bir evliya ile irtibat kurup konuşmak için havaya, sese, dile vesaireye ihtiyaç yoktur. İnsan kalbiyle de konuşur. Bunun için de, yine üç şey lazımdır: 
1- O zatın Evliya olduğuna inanmak, 
2- Onu sevmek, 
3- İtaat etmek. 

* Eshab-ı kiram, cömertlik, temizlik, edep ve tâbi olmakta İslam ahlakının numunesiydiler. Onları görenler, bunlar melek mi derlerdi. Her gittikleri yerde bu ahlaklarını görenler seve seve Müslüman oldular. Zaten bunlar İslamiyet’i anlatıyorlardı. Herkesin ebedi saadete kavuşmasını istiyorlardı. Gittikleri yerlerde yalnızca, İslamiyet’in anlatılmasına izin verilmesini istiyorlardı. Kılıçla müdahale yoktu; ama anlatılmasına mani olurlarsa, o zaman kılıca ihtiyaç duyuluyordu.

* Bugünün işini yarına değil, biraz sonraya dahi bırakmamalıdır. Bir iş yapılacaksa, bunun hemen bitmesi lazım. Her işimizi kendimiz yapmalıyız, başkasından bir iş istersek, neticesini beklemeliyiz, yani takipçisi olmalıyız. 

* Ahir zamanda zulmet çok olur. Bir kimse evden abdestli çıksa, hiç günah işlemeden evine dönse bile, o günkü zulmeti temizlemek için, beş bin kelime-i tevhid söylemesi icap eder. 

* Ahir zamanda insanların yaptığının aksini yapan rahat eder; çünkü o zaman insanlar hep nefslerinin peşinde olur. Nefs de insanı hep helake sürükler. 

* Dinin ayakta durması iki şeyle olur:
Birincisi ilim, ikincisi edeptir.

* (Bir gün gelecek insanlar, şarapla suyu ayırt edemeyecekler) buyurulmuştur. Yani şarabın günah olduğunu bilmeden içecekler.


Dinde temel sayılan sekiz madde
Şakîk-i Belhî hazretleri, talebesi Hâtim-i Esam hazretlerine sordu:
- Ne kadar zamandır benden ders alıyorsun?
- 33 senedir.

- Bu kadar zaman içinde benden neler öğrendin? 
- Sekiz şey öğrendim.

- Yazıklar olsun sana! Çok üzüldüm, emeklerim boşa mı gitti?
- Hocam, siz sordunuz, ben de doğrusunu söyledim. Sekiz şey öğrendim.

- Peki, nedir bu sekiz şey? 
- İnsanlara baktım. Sevdiği şeyler, onlarla mezara kadar arkadaşlık ediyor ve sonra onu yalnız bırakıp ayrılıyorlar. Onlarla beraber mezara girip, dert ortağı olmuyorlar. Bu hâli görünce, (Dünyada öyle bir dost seçmeliyim ki, mezara benimle gelsin, bana orada arkadaşlık etsin) diye düşündüm. Aradım, taradım, Allahü teâlâya yapılan ibadetlerden başka, böyle sadık bir sevgili bulamadım. Ben de ibadetlere sarıldım.

- Çok doğru, çok güzel etmişsin. Peki, ikincisi nedir? 
- İnsanlara baktım, çok kimse, arzuları, nefsleri peşinde koşuyor. O zaman,(Allahü teâlâdan korkarak nefslerine uymayanlar, elbette Cennete gideceklerdir) mealindeki âyet-i kerimeyi hatırladım. Nefsimi düşman bilerek, ona aldanmamaya karar verdim ve arzularıma uymadım. 

- Allah sana iyilikler versin, ne güzel yapmışsın. Üçüncüsü nedir? 
- İnsanlara baktım, herkes dünyalık toplama sıkıntısı içine girmişler. Sonra(Dünya malından, sarıldığınız, sakladığınız her şey, yanınızda kalmayacak, sizden ayrılacaktır! Ancak Allah rızası için yaptığınız iyilikler ve ibadetler sizinle beraber kalacaktır) mealindeki âyet-i kerimeyi düşündüm. Dünya için topladıklarımı, Allah yolunda harcadım. Yani Allahü teâlâya ödünç verdim! 

- Ne güzel yapmışsın. Peki, dördüncüsü nedir? 
- İnsanlara baktım, başkalarını beğenmiyorlar, birbirlerine haset ediyorlar, birbirlerinin mevki, mal ve ilimlerine göz dikiyorlar. Bunu görünce, (Dünyadaki maddî, manevî bütün rızıklarını aralarında taksim ettik) mealindeki âyet-i kerimeyi hatırladım. Herkesin ilim, mal, rütbe, evlat gibi rızıklarının dünya yaratılmadan önce, ezelde taksim edildiğini, kimsenin elinde bir şey olmadığını ve çalışmayı, sebeplere yapışmayı emrettiğinden, Ona itaat etmiş olmak için çalışmak lazım geldiğini ve hasedin zararlarını ve lüzumsuz olduğunu anladım. Allahü teâlânın ezelde yaptığı taksime razı oldum. Bütün Müslümanlarla iyi geçindim, herkesi sevdim ve sevildim.

- Ne iyi, ne güzel yapmışsın. Beşincisi nedir?
- İnsanlara baktım, çok kimse, insanlık şerefini, bir makam sahibi olmakta zannediyor ve makamıyla iftihar ediyor. Kimi de, kıymet ve şerefi, çok mal ve evlatta görüp, bunlarla iftihar ediyor. Kimi de, malı, parayı Allahü teâlânın emrettiği yerlere değil de, insanların hoşuna gidecek, herkesi eğlendirecek yerlere sarf ediyor, insanlık şerefini bunda sanıyor. Bunu görünce, (En şerefliniz, en kıymetliniz, Allahü teâlâdan en çok korkandır) mealindeki âyet-i kerimeyi düşündüm. Bunların yanıldıklarını anladım ve takvaya sarıldım. Rabbimin af ve ihsanlarına kavuşmak için, Ondan korkarak, İslamiyet’in dışına çıkmadım. 

- Ne güzel yapmışsın. Altıncısı nedir?
- İnsanlara baktım. Birbirlerinin mallarına, mevkilerine ve ilimlerine göz dikiyor, parça parça ayrılıyorlar, birbirlerine düşmanlık ediyorlar. Bunları görünce, (Sizin düşmanınız şeytandır. Bunları düşman bilin) mealindeki âyet-i kerimeyi hatırladım. Şeytanı ve onun yoldaşları olan sapıkları düşman bilip, sözlerine aldanmadım. Allahü teâlânın emirlerine itaat ettim. Kurtuluş yolunun, yalnız Ehl-i sünnet yolu olduğuna inandım. (Ey Âdemoğulları, Şeytana tapmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır, diye, sizden söz almadım mı, bana kulluk edin! Kurtuluş yolu, ancak budur) mealindeki âyet-i kerimeyi düşünüp, Müslümanları aldatmaya uğraşanları dinlemedim. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından ayrılmadım. 

- Ne güzel ne iyi yapmışsın. Yedincisi nedir?
- Kimi insanlar, para kazanmak için haram ve şüpheli şeylere dalıyorlar ve zillete, hakaretlere katlanıyorlar. Bunları görünce, (Allahü teâlâ tarafından rızkı gönderilmeyen yeryüzünde bir canlı yoktur) mealindeki âyet-i kerime hatırıma geldi. O canlılardan birinin kendim olduğumu bildim. Rızkımı göndereceğine söz verdiğine, elbette göndereceğine güvenerek, Onun emrettiği gibi çalıştım. 

- Ne iyi yapmışsın. Sekizincisi nedir?
- Baktım, herkes bir şeye güveniyor. Kimi altına, mal ve mülküne, kimi sanatına ve kazancına, kimi makam ve rütbesine, kimi de kendi gibi bir insana güveniyor. Bunları görünce, (Allahü teâlâ, yalnız kendisine güvenenlerin her zaman imdadına yetişir) mealindeki âyet-i kerimeyi düşündüm. Her zaman ve her işimde yalnız Allahü teâlâya güvendim. O emrettiği için çalıştım, sebeplere yapıştım; fakat yalnız, Ondan istedim. 

- Ya Hâtim, dini tam ve doğru anlamışsın. Senin gibi bu sekiz temel kaideye uyanlar, dinimize tam uymuş olurlar.
Feyz ve edeb
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Güneş, herkese ısı, ışık veriyor. İnsanlar da ondan istifade edip hayat buluyor. Böyle iken yani bütün dünya güneşten faydalandığı halde, (Benim sayemde ısınıyorsunuz, sizi ben aydınlatıyorum) demiyor. Büyükler de böyledir. Bütün dünyaya feyz saçtıkları halde, (Bu aciz, bu fakir, biz hiçiz) derler. Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadındaki Müslümanlar olarak, Güneş’i tanıdık. Şah-ı Nakşibend gibi, İmam-ı Rabbani gibi, Mevlana Halid-i Bağdadi gibi güneşleri tanıdık. İman dahil her şeyimizi bu büyüklere borçluyuz. Onları tanımasaydık, hâlimiz ne olurdu? Diğer insanlardan beter olurduk.

Peygamber efendimiz, (Salihlerin anıldığı yere rahmet iner) buyuruyor. Bu rahmetten, kabı çok açık olan çok alır, az açık olan az alır, ama kabı ters olan hiç alamaz. Rahmetin, feyzin gelmesi insanın elinde değildir. 

Feyzin gelmesi
Feyz, güneşin ışığı gibidir, her tarafa ışık saçar. O büyüklerden mutlaka feyz gelir, bunu alıp almamak ise insanın elindedir. Hatta feyz göğüs hizasına kadar gelir, ama almak için bazı şartlar vardır: 

1- Feyzin geldiğine inanmak, 

2- Feyzin geldiği zatın büyüklüğüne inanmak, 

3- Feyzin geldiği zatı sevmek yani onun bildirdiklerine uymak, itaat etmek, 

4- Farzları yapmak, haramlardan sakınmak, 

5- O zata karşı çok saygılı ve edebli olmak. Bu en önemlisi ve zor olanıdır, çünkü(Hiçbir bî-edeb, vâsıl-ı ilallah olamaz) buyuruluyor. Yani, edebe riayet etmeyen, Cenab-ı Hakk’ın rızasına kavuşamaz, Allah dostu olamaz. 

İmam-ı Rabbani hazretleri, (Cenab-ı Hakk’a kavuşturacak her çeşit ibadet, her çeşit kemâlat üstünde, ilk sırada sohbet gelir, ama şartı ağırdır. O da edebe riayettir. Zerre kadar edeb dışına çıkılırsa istifade edilemez)buyuruyor. 

Emre uymak ve edeb
Edeb ikidir: Birincisi haddini bilmek, ikincisi emre uymak, söz dinlemektir. Büyüklerimiz, (El emr-ü fevkal edeb) buyuruyor. Yani emre uymak, edebi gözetmekten önce gelir, çünkü emre uymak edeblerin en üstünüdür.

Büyüklerin yolunun esası edebdir. Yaptıklarımız çok iyi ve faydalı işler olabilir, fakat bunlar edeple yapılmamışsa bir işe yaramaz, faydası yoktur. Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Bu yolun esası, başı, ortası, sonu edebdir) buyurmuştur.
Feyze kavuşmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Feyz, nur demektir, Allah sevgisi demektir. Kalbden kalbe gelen, insana Allahü teâlânın razı olduğu şeyleri yaptıran bir kuvvettir. Feyz gelince, kalb temizlenir. Okuduğunu anlamaya, ibadetlerin tadını duymaya, kusurlarını görmeye ve günahlardan sakınmaya başlar. Feyz gelen kalb, dünya hayatını hayal gibi görür. Büyüklerin kendileri, kabirleri, sözleri, kitapları, eşyaları feyz kaynağıdır. Hattâ ellerini değdirdikleri taştan bile, Kıyamete kadar feyz yayılır. Bastıkları yere muhabbetle bakan da feyz alır.

Kâfirlerle, fâsıklarla ve bid’at ehli ile karşılaşmak, onlarla beraber olmak, kalbde zulmet hâsıl eder, feyz gelmesine engel olur. Haram yiyen, büyüklerin ruhlarının gelmesinden mahrum kalır ve feyz alamaz. Yediği haram şeylerin çıkardığı manevî gazlar vücuttaki feyz yollarını tıkar, büyüklerin feyzi gelemez. Demek ki feyzin gelmesi için, haramlardan sakınmak, salihlerle beraber bulunmak ve dinin emrine uymak şarttır.

Feyz, güneşin ışığı gibidir, her tarafa ışık saçar. O büyüklerden mutlaka feyz gelir. Bunu alıp almamak ise insanın elindedir. Hatta feyz göğüs hizasına kadar gelir, ama almak için bazı şartlar vardır: 
1- Feyzin geldiğine inanmak. 
2- Feyzin geldiği zatın büyüklüğüne inanmak. 
3- Feyzin geldiği zatı sevmek yani onun bildirdiklerine uymak, itaat etmek. 
4- Doğru iman sahibi olup, farzları yapmak, haramlardan sakınmak. 
5- O zata karşı çok saygılı ve edepli olmak. Bu en önemlisi ve zor olanıdır, çünkü (Hiçbir bî-edeb, vâsıl-ı ilallah olamaz) buyuruluyor. Yani edebe riayet etmeyen, Cenab-ı Hakk’ın rızasına kavuşamaz, Allah dostu olamaz.

Feyz geldiği şu yollarla anlaşılır: 
1- Feyz gelmişse, Allahü teâlâ, onu küfürden korur. 
2- Haramlardan uzaklaştırır. 
3- Dünyadan soğutur. 
4- Büyükleri, salih kimseleri, ibadetleri sevdirir. 
5- Ölümü sevdirir, ölüme karşı hasret duymaya başlar.

İşte bunlar varsa, feyz geliyor demektir. Feyz, insanı küfürden, günahlardan koruduğu gibi, evliyalığa kadar da götürür. Eğer haramlardan, günahlardan soğumuyorsak, dünya hırsı aynen devam ediyorsa, feyz alamıyoruz demektir.

Feyzin gelmesi 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Feyzin gelmesi için feyz veren zata tam inanmak gerekir. Ancak o zaman, tam muhabbet oluşur. Yani feyz ve muhabbetin olması için mutlaka güvenmek şarttır. Güvenince itaati artar, teslimiyeti artar. Teslimiyet, büyüklerden zerre kadar şüphe etmeden onları sevmek, onlara itaat etmek demektir, ölü yıkayıcısının elindeki ölü gibi olmaktır. Bu, ne kadar eksikse, gelen feyzden o nispette az alınır. Kişi hep dünyayla haşır neşir olunca da, dünya muhabbeti kalbinden çıkmaz. Çünkü bu büyüklerden gelen feyz, dünya muhabbetini kökten yok eder, siler süpürür. Diğer bir şart da sohbet, yani görüşmektir. Çünkü feyz olması için rabıta yani bir irtibat olması lazımdır. Rabıtanın en güzeli beraber olmak, görüşmektir. Mesela Selman-ı Farisî hazretlerinde ihlas ve muhabbet vardı, ama Resulullah vefat ettikten sonra artık Resulullah’ın sohbetinde bulunamadığı için kemale gelmesi, Ebu Bekr-i Sıddık hazretlerinin sohbetiyle oldu.

Gelen feyzi almamıza engel de şudur: Bir büyük günaha devam ediliyordur, çünkü günah engeldir. O zaman, o zatı reddetmemeli, kusuru herkes kendinde aramalı, bütün günahlara istiğfar etmeli. Devamlı tevbe etmeli ki, bu kapı açılsın. Yağmur geliyor, fakat kapta birikmiyor. Kap boş. Yağmur suyu akıp gidiyor. Kabın dolması için, iki ana musluğa ihtiyaç vardır. Biri istiğfar, biri de tevazudur, çünkü su dağlardan ovalara akıyor. Hiçbir su yukarı doğru akmaz. Feyz gelmesi için şart, salih insanlarla beraber bulunmaktır.

Peygamber efendimiz, (Salihlerin anıldığı yere rahmet iner) buyuruyor. Bu rahmetten, kabı çok açık olan çok alır, az açık olan az alır, ama kabı ters olan hiç alamaz. Kabının ters olması o zatı inkâr etmek, büyüklüğünde şüphe etmektir.

İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Cenab-ı Hakk’a kavuşturacak her çeşit ibadet, her çeşit kemâlat üstünde, ilk sırada sohbet gelir, ama şartı ağırdır. O da edebe riayettir. Zerre kadar edeb dışına çıkılırsa istifade edilemez) buyuruyor.
Feyzlere kavuşma şartları
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Saadetlerin başı, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir büyük tanımaktır. Allahü teâlânın sevdiği kullarını sevince, onlardan feyz alınır, istifade edilir. Onlardan feyz alındığının alameti, dünyayı sevmemektir.

* Allah adamlarının kalbindeki feyzler, nurlar, güneşin ziyası gibi, her yere yayılmaktadır. İslamiyet’e uyan ve bu zatları seven Müslümanların kalblerine akar. Onların, bu feyzleri aldıklarından haberleri olmaz. Kalblerinin temizlendiğini anlarlar. Karpuzun güneş karşısında olgunlaştığı gibi kemale gelirler. Eshab-ı kiram, Resulullah efendimiz aleyhisselamın sohbetinde, böyle kemale geldiler. Müslümanın feyz almasına mani olan en zararlı şey, bid’at sahibi olmasıdır.

* Bütün feyzlerin kaynağı, Peygamber efendimizdir. Feyz, bütün dünyaya bu kaynaktan yayılır. Bundan istifade edebilmek için de, bazı şartlar vardır. Bu şartlara haiz olmayan, bundan istifade edemez. Bu şartlar: 

1- Müslüman olmak: Müslüman olmayan ne kadar iyiliksever, ne kadar iyi huylu olursa olsun, bundan istifade edemez.

2- Bid’at sahibi olmamak: Bid’at sahibi kimse, Resulullah efendimizin sünnetinden, yolundan ayrıldığı için, Resulullahtan gelen feyzlerden istifade edemez.

3- Dinin emir ve yasaklarına uymak: Dinin yasaklarına uymayan, emirlerini yerine getirmeyen, özellikle de namaz kılmayan bu feyzden istifade edemez. 

4- Edep sahibi olmak: Edep, sınırını, hududunu bilmek demektir. Allahü teâlâya, Resulullaha, Allah dostlarına ve din kardeşlerine karşı edepli olmayan feyzden istifade edemez. 

5- Allah dostlarının yanında, sohbetinde bulunmak: Bu mümkün olmazsa, bunların kitaplarını okumaktır. Okumak, sohbetin yarısıdır. Mesela, yarım saat sohbetinde bulunup feyzinden istifade edebilmek için, o zatın bir saat kitabını okumak gerekir. 

* Suyun kaynağı ve geçtiği yol temiz olmalıdır. Bu ikisi varsa, kaynaktan istifade edilir. Böyle kaynaktan beslenen hakkı batıldan, doğruyu eğriden ayırır. En zor iş hakkı batıldan ayırmaktır. Peygamber efendimizin de, biz ümmetine öğretmek için, bu hususta duası var:
(Ya Rabbi, doğruyu bize doğru olarak göster ve ona uymayı nasip et ve yanlışların yanlış olduklarını göster ve onlardan sakınmamızı nasip et)buyuruyor. Biz de böyle dua etmeliyiz!


İşin aslı muhabbettir

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Ehl-i sünnet âlimlerini, Evliya zatları seven kazanır; çünkü işin aslı muhabbettir. Mahlûkatın yaratılmasına sebep olan, muhabbet sıfatıdır.

* Şimdiki insanlar, hayvani yani, nefslerinin şehvani arzularına aşk diyorlar. Hâşâ! Aşk, muhabbet, sıfat-ı ilahidir, mübarektir, muhteremdir, mukaddestir. Cenâb-ı Hak bize, kalbimize bu aşkın birazını vermiş. Bir kısmını verip de, bir kısmını vermemek keremine yakışmaz. Azını veren çoğunu da verir, inşallah. 

* Evliya-yı kiramın ruhlarından, hayattayken feyz alındığı gibi, vefatlarından sonra da feyz alınır. Hatta vefatlarından sonra daha çok feyz verirler. Yeter ki sevgi, muhabbet olsun, Ehl-i sünnet itikâdı olsun, haram işlememek olsun. Bir de namazları kılmak oldu mu, feyz kesilmez, artar. 

* Evliyalar da Allahü teâlânın sıfatlarıyla sıfatlanmışlardır. Onlar da, dünyada dostla düşmanı ayırmazlar. Dostlara yaptıkları iyi muameleyi dost olmayanlara da yaparlar. Sevmeyenler, dostlarla karışıp Evliyanın huzuruna gelirler. Evliya onlara hiç kötü muamele yapmaz, dostlarına olduğu gibi, onlara da ikram ederler, tatlı konuşurlar. Onlar da der ki, (Bu adam benim düşman olduğumun farkında olmadığı için dostluk gösteriyor.) Evliyanın dostla düşmanı ayırmaması, nimet vermek bakımındandır. Yoksa onlarla sohbet etmezler, onlara gitmezler, dükkânlarından alış veriş etmezler. Ancak, onlar gelirse, karşılaşırlarsa ayırt etmezler. Fakat dostlara giderler, hastasını ziyaret ederler, cenazesine giderler, diğerlerine gitmezler.

* Allahü teâlânın feyzi her an dinli dinsiz herkese gelir. Bu feyzi alıp alamamak kişinin kabiliyetine bağlıdır. 

* Mürşid-i kâmilin feyzi, taleple gelir. Feyz gelmesinin iki şartı vardır: 
1- Sevmek. Sevmek edeple olur. Edep, peki demek, söz dinlemektir. Mürşid-i kâmile karşı saygısızlık yapılırsa feyz kesilir. 
2- İnanmak. İnanmak, o zatın büyüklüğüne zerre kadar dahi şüphe etmemek demektir.

* Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını severek okuyan, onların feyz ve bereketine kavuşur.


İş yaptırmanın yolu

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Herhangi bir yolla, kendimizi sevdirerek dinimizi sevdirmeliyiz ve hep yutkunmalıyız, yani onlardan gelen sıkıntılara katlanmalıyız. Demek ki iş yaptırmanın yolu üçtür: 
1- Muhabbet, 
2- Mükâfat,
3- Yutkunmak. 

* Dua, parayla ölçülemeyecek derecede maddi ve manevi kazanç sağlar.

* Bir şeyi güzel yapmak çok yapmakla, meleke kazanmakla, tecrübe sahibi olmakla olur.

* Paranın gittiği yerden, geldiği yer anlaşılır. Helal para, helal yerlere, haram para, haram yerlere gider. Bunun tersi olmaz. 

* Mahşer, elli bin sene sürer; ama Ehl-i sünnet mümin için, bu süre iki rekâtlık namaz kılacak kadar gelir.

* Hakiki müminin siması, büyük zatların bakışları, şifadır. Kalbler hastadır, şifası dua ve dine uymaktır.

* Kalb kimi seviyorsa, ona meyleder.

* İman, altı esasa inanmak ve bunları beğenip kabul etmektir.

* İnsanlar dünyaya muhabbet etmekte üç sınıfa ayrılır: 
1- Hayvan gibidir, benimki benim, seninki de benim der. 
2- İnsandır, seninki senin, benimki benim der. 
3- Müslümandır, takva ehlidir, seninki senin, benimki de senin der. 

* En büyük şeref, mümin olmaktır. Mümin mert olmalıdır. Öyle olmalı ki, dünyada daha mertlik ölmemiş desinler.

* Müminler bir araya gelirse, oradan şeytanlar kaçar.

* Allahü teâlâ cevheri çöplüğe atmaz. Ehl-i sünnet âlimlerini, evliyayı tanımak, cevher olmak demektir. Büyük zatları seven kimse, kendinde cevher olduğunu bilmelidir.

* Şu iki şey verilmişse, başka ne verilmemiş ki: 
1- Ehl-i sünnet itikadı, 
2- Kendisine dinini öğreten büyük zatı tanımak.

* Büyük bir zatı tanımak, onun büyüklüğü hakkında hiç şüphe etmemek ve edepli olmak, yani onun söylediklerini yapmak demektir. Tanımak nasip meselesidir ve çok mühimdir.

* İnsanlara teşekkür etmeyen Allahü teâlâya hamd etmiş olmaz. Onun için üzerinde hakkı olan hocasına, annesine, babasına, mümin kardeşlerine daima dua etmelidir.

* Bir şeyi ısrarla istemek, mutlaka olsun demek, insanı felakete sürükleyebilir. Hayırlıysa olsun demelidir.

* Servet ve şöhret, iki felakettir. Bundan çok az kimse kurtulur.

* Dünya, ölüm meleği için küçük bir leğen gibidir. Oradan, eceli gelenlerin ruhlarını alır.
Fitneye sebep olmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
(Fitne uykudadır, uyandırana Allah lanet etsin) hadis-i şerifi, fitnenin tehlikesini, fitneye sebep olmanın haram olduğunu bildirmektedir. Fitne çıkarana bir zarar gelmese veya o bu zarara razı olsa bile, söylenen o sözle, yapılan o hareketle Müslümanlar zarar görürse, vebali ağır olur. Çünkü Peygamber efendimiz, ona lanet ediyor.

İmam-ı Rabbani hazretleri, (Yapılacak bin iyilik, bir kötülüğe sebebiyet vermemeli) buyuruyor. Dinimize hizmet ederken buna çok dikkat etmeli. Zarardan, kötülükten korunmak, menfaat sağlamaktan önce gelir. Bir düşman kazanmak, bin dost kazanmaktan kötüdür. Bir fitneye sebep olmak, bin iyilik yapmaktan kötüdür. O hâlde, fitneye sebep olmadan, düşman kazanmadan, sertlikten uzak kalarak, daima yumuşaklıkla hizmet etmeli. Malı alıcısına satmalı. Talip olmayana, o işten anlamayana bir şeyler anlatarak tepkiye sebep olmamalı. Hadis-i şerifte, (Ehli olmayana ilim öğretmek, domuza inciden gerdanlık, kolye takmaya benzer) buyuruluyor. Bilmeyene, istemeyene, tepki verecek olana, dinden bahsetmek böyledir, fitneye de sebep olur.

Peygamber efendimiz, (İnsanlara, akılları derecesinde konuşun!)buyurmuştur. Bir bedevi, Resulullah’a gelerek, (Bana İslamiyet’i anlat, aklıma yatarsa inanırım) deyince, ona, (Bu dinin temeli iki şeydir: Allahü teâlânın bütün emirlerine ve yasaklarına hürmet etmek, beğenmek ve Onun bütün mahlûklarına acımak, şefkat göstermektir) buyurdu.

Emr-i maruf yaparken fitneye sebep olacaksa, susmalı, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını verip geçmeli. O büyüklerin sözleriyle kurtulamayan, bizim sözümüzle mi kurtulacak?

Sözlerimize, hareketlerimize dikkat etmeliyiz. Dosta da, düşmana da, güler yüz, tatlı dil göstermeliyiz, hiç kimseyle münakaşa etmemeliyiz.

Çok şey konuşanın aklının az olduğu anlaşılır. Hiçbir yerde, hiçbir kimseye lüzumsuz söz söylememeli. Hep düşünerek konuşmalı. Hele münakaşa, zararlı ve yasaktır. 

İnsanlar, bir kendileri için yaptığı ibadetlerden, bir de sebep oldukları şeylerden dolayı hesaba çekilecektir. Sebep oldukları şeyin hesabı, çok daha ağırdır. Çünkü büyükler, (Öyle yaşayın ki, sizin yüzünüzden biri Cehenneme gitmesin, yoksa sizi de götürür) buyuruyorlar.


Anlayışa göre konuşmak 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Fitneyi önlemek, Müslümanın şiarı olmalıdır, çünkü fitneye sebep olmak çok büyük günahtır. Her yerde, her zaman fitne çıkarmamaya azami gayret göstermeliyiz.

Müslümanın her konuştuğu doğru olmalı, ama her doğru olanı, her yerde konuşmamalı. Çünkü doğrular emanettir, emanet ise ehline verilir. Herkese anlayacağı şekilde konuşmaya çalışmalıdır.

Bir kimse, çok sevdiği devesini kaybeder, çok arar, ama bulamaz. Bir delikanlı, bunun kulağına bir şeyler söyleyince çok şaşırır. O kişi heyecanla hemen ayrılır. Orada bulunan mübarek bir zata gider:

- Hocam, ben devemi kaybettim, yerini de siz biliyormuşsunuz.

- Allah Allah ben ne bileyim, nereden çıkardın bunu?

- Bir talebeniz söyledi. (Bizim hocamıza git, o yerini bilir) dedi.


O talebeyi çağırırlar. Gelince hocası ona sorar:

- Sen buna ne dedin?

- Buna çok acıdım, devesini çok sevdiği için de, söylemek zorunda kaldım.

- Ne söyledin?

- (Bizim hocamız bir gün buyurdu ki, evliya zatlar bütün dünyayı bir tabağın içinde görürler, deve de onun içinde. Git devenin yerini ondan öğren!) dedim.


- Öyle mi, sen şöyle dur bakalım.

Devesini kaybeden kişiye de der ki:

- Zannedersem deve falan evin yanındaki ağaca iple bağlı, git oradan al!

Adam sevinçle gidince, o zat talebeye der ki:

- Bak evladım, üç kişinin arasında konuşulanlar farklı olur, on kişinin arasında konuşulanlar daha farklı olur, kalabalıkta konuşulanlar daha da farklı olur. Sen eğer üç kişinin arasında konuşulanı böyle söylersen, her duyduğunu her yerde anlatırsan, fitneye sebep olursun. Peygamber efendimiz, üç kişiye ayrı söylemiş, beş kişi olunca daha başka türlü konuşmuş, bin kişi olduğu zaman daha farklı anlatmış. Mesela, bir gün Hazret-i Ebu Bekir’e ince marifetleri, onun seviyesine göre anlatıyordu. Yanlarına Hazret-i Ömer gelince, konuşma üslubunu onun da anlayacağı şekilde değiştirdi. Hazret-i Osman gelince, yine konuşma tarzını değiştirdi. Hazret-i Ali de gelince konuşmasını, hepsinin anlayacağı şekilde değiştirdi. Resulullah efendimizin her defasında konuşma üslubunu değiştirmesi, oradaki zatların istidatlarının farklı oluşlarındandı. Dolayısıyla her söz, her doğru, her yerde söylenmez, herkese de aynı şekilde anlatılmaz. Bu bir ilimdir. Çok yanlış yapmışsın, bir daha da böyle şey yapma!
Gadab-ı ilahi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Zenginler aslında fakirdir ve sıkıntı içerisindedir. Çoğu uykusunu, bazısı da aklını kaybeder. Çok zengin bir tüccarın, (Senelerdir bir damla rahat uyku uyuyamıyorum. O paralar gözümün önüne geldiği zaman onları düşünmekten, hesaplamaktan uykum kaçıyor, ilaç da içsem bir türlü uyuyamıyorum) dediği rivayet edilir.

Yine bir başka zengin tüccar, okunmuş eski gazeteleri toplamış, yüz lira büyüklüğünde kesmiş ve deste deste raflara doldurmuş. Hayatta imkânlarını kaybettiği için aklı da başından gidince kendisini bunlarla tatmin etmeye çalışmış. Hâlbuki Allah dese iş hallolacak. Allahü teâlâ, (Kalbler ancak Allah’ı zikretmekle rahata kavuşur, ferahlar) buyuruyor. Yani, siz rahat uyumak, rahat çalışmak, huzur bulmak, dünya ve ahirette rahat etmek istiyorsanız ancak bu sizin Allah demenize bağlıdır. Allah yolunda dünya ile uğraşmak, ilmihal okumak, namaz kılmak, Kur’an-ı kerim okumak, birer zikirdir, kalbin şifalı ilacıdır. Salih Müslümanlarla beraber olmak da şifadır.

Eskiden Cenab-ı Hak’tan gadab-ı ilahi hemen gelirdi. Peygamber efendimiz âlemlere rahmet olduğu için, onun ümmetine Cenab-ı Hak bu genel belayı vermiyor. Müddet veriyor, tevbe ederse de affediyor. Bu şefkat ve merhamet, Peygamber efendimiz hürmetinedir. 

İsa aleyhisselam havarileriyle bir köye gitmiş. Bakmışlar her taraf ölü dolu. Kimi pencereden sarkarken, kimi kapının önünde, kimi yolda... Havarilerden biri, (Bu ne hâldir ya Nebiyallah?) diye sorunca, Hazret-i İsa, (Bu gadab-ı ilahidir)buyurur. Havariler, (Ya Nebiyallah, acaba bunlar ne suç işlemişler) deyince, İsa aleyhisselam Allahü teâlâya arz ediyor. Cenab-ı Hak da, (Birisine sor, söylesin)buyurur. Sorunca, adam kalkıp, (Ya Nebiyallah, biz, bu köylüler, evladını kaybeden bir annenin ızdırabı gibi, kaybettiğimiz beş on lira için ağlardık, o kadar dünyaya bağlanmıştık. Bir annenin kaybolmuş evladına kavuştuğu zamanki sevinci gibi üç beş kuruş kazandığımız zaman sevinirdik, hiç Allah hatırımıza gelmezdi. İşte dünyaya olan bu sevgimiz ve düşkünlüğümüz yüzünden Allahü teâlâ hepimizi helak etti) der. (Peki, senden başka niye burada kimse konuşmuyor?) diye sorunca, (Onlar konuşamaz. Cenab-ı Hak hepsini Cehenneme attı. Ben buralı değilim, başka köyden geldim, ama bunlarla beraber olduğum için ben de bu belaya uğradım. Daha ne ceza gelecek diye bekliyorum) der. 
Garip yolcu gibi olmalı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bütün huzurların kaynağını, başarıların esasını, herkesle iyi geçinmenin, kısacası iki cihan saadetinin yolunu şu hadis-i şerif bildiriyor:
(Bu dünyada bir garip veya yolcu gibi ol ve kendini ölmüş, kabir ehlinden say!)

Bu dünyada kendimizi, memleketimizde değil; dilini, yerini, adresini bilmediğimiz, kimseyi tanımadığımız bir yerde, yaşama mücadelesi veren garip biri olarak kabul etmeliyiz. Garip demek, tanıyanı, yardım edeni olmayan zavallı demektir. Peygamber efendimiz, insanlara karşı böyle garip olmak gerektiğini bildiriyor. Nasıl, garipken, başkalarıyla yakın alaka kuramıyorsak, her zaman, herkesle kalben alakamızı kesmeliyiz. İnsan çöl ortasında kalsa, ne insan, ne su, ne ağaç olsa, yani hiçbir şeyi olmasa ne yapar? Elbette Allah der. İşte Allahü teâlâ, insanların arasındayken, kalben böyle gurbette olanları sever.

Garip olmak, kendini ölmüş saymak ne demektir? Çevremizdeki yakınlarımıza değil, yalnız Allah’a güvenmek demektir. En iyi dost Allahü teâlâdır. Eşin dostun faydası çok sınırlıdır, o da yine Allah’ın izniyle olur. Bunlarla görüşürken, her şeyin Allah’tan olduğunu unutmamalı. Her nimetin sahibi, her şeyi yaratan Allah’tır. İnsanlar birer vasıtadır. Allahü teâlâyı unutarak, herhangi bir iyiliği bizzat o şahıstan bilmek çok tehlikelidir. Hazırlanıp verilen bütün nimetler Allah’tandır, ama getiren, hazırlayan insandır, çünkü Allahü teâlâ ona sevab vermek istiyor. Birini hidayete kavuşturan, ona uygun bir din kitabı veren de Allah’tır. Ama diğer nimetler gibi direkt vermiyor da bir sebeple veriyor, çünkü o sebeple sevab verip onu da kurtarmak istiyor.

Müslüman, yolcu olduğunu bilmeli, yolcu gibi hareket etmeli. Yolcu, biletini almış, bavulu elinde, az sonra kalkacak olan vasıtaya binmeye hazır bekleyen kimse demektir. Yola gideceğinden habersiz olan birine, haydi gidiyorsun dediklerinde, bunun hâlini bir düşünelim. Hazır olanın rahatlığı nerede, hazır olmayanın telaşı, nefes nefese kalması nerede? Hazır olmayan kimse şaşırır, eli ayağı dolaşır,(Eyvah, şunlar lazımdı, bu da eksik! Ne yapacağım ben şimdi?) der, ama elinden bir şey gelmez. Onun için, âhiret yolcusunun her an ölüme hazır hâlde beklemesi gerekir. Haydi denildiğinde ben hazırım diyene ne mutlu!

Engelleri aşmak için 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Hepimiz âhiret yolcusuyuz. Bir vasıtayla yolculuk, dağlarda, kayalıklarda olmaz, düz yolda olur. Sarp kayalardan geçilmez. İşte, âhirete giden yolun en büyük engeli nefsimizin heves ve istekleridir. Bu engeli aşmanın yolu, dünya işleriyle vücut olarak değil, ama kalben alakayı kesmektir. Yiyip içerken, çalışırken, dururken, her yerde ve her zaman, Allahü teâlâ ile beraber olduğumuzu düşününce, nefisten kaynaklanan bütün bu engeller aşılır ve düz yolda gitmeye başlarız. 

Dar yolda koşuşturmalar olunca çarpışma olur. Geniş yolda gidilirse çarpışma olmaz. İşte dünya yolu dardır. Dünyalık peşinde olan, hep geçimsizlik içindedir. Ailede, cemiyette, her yerde böyledir. Çünkü bütün boğuşmalar, didişmeler, menfaat hesapları, hep bu dar yerde olur. Âhirete giden yolda ise çarpışma olmaz. Din kardeşliği olur, birlik ve beraberlik, sevgi ve fedakârlık olur.

Bir şey mutlaka olacaksa, onu olmuş bilmeli. Ölüm kesindir. Burası istirahat yeri değil, çalışma yeridir. Bize ait olan, bizimle gelen, sadece iyi kötü amellerimizdir. Günahlarla sevablar, orada teraziye konacaktır. Bu hesaba hazırlıklı olmalı. Ecel, bir an ne ileri gider, ne geri kalır. Bunun için ölümü çok hatırlamak gerekir. Ölüme hazır bekleyen, iki cihanda da rahat eder.

Peygamber efendimiz ömrü boyunca, nasıl bina yapılacağını veya nasıl tarla sürüleceğini öğretmedi. Bir gün öleceğimizi, bu dünyada misafir olduğumuzu, yaptıklarımızı nefsimiz için değil, Allah için yapmamız gerektiğini, aksi takdirde Allah için olmayan her türlü ticaretin hattâ ibadetin bizi kurtarmayacağını öğretti.

Kendini garip bir yolcu veya ölmüş kabul edenin, yani dünya ile olan alakasını kalben kesenin, başarısız olması imkânsızdır, çünkü öyle kabul edince öfke, şikâyet kalmaz, uzun emel biter. Nasıl bitmesin ki, biraz sonra vasıtaya binip âhirete gidecektir. Hemen gitmese bile, kendini zaten ölü kabul ettiği için öfkesi olmaz. Ölüyle diri kavga eder mi? Teneşir tahtasında yatana bir şeyler söylense, ona hakaret edilse, ölü ona hiç cevap verebilir mi? Ölü ile diri arasında münakaşa olmaz. Herkes kendini ölü kabul etse, dünya güllük gülistanlık olur.
Gemiye binmenin şartı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Sahipsiz olmak felakettir. Çünkü âhirette de bir rehbere ihtiyaç vardır. Bu geçici dünyada bile, birine sormadan, levhalara bakmadan bir yerden bir yere gidemiyoruz. Âhirette hiç mümkün değildir. İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi büyük zatların Ehl-i sünnet gemisine binenler çok şanslıdır. Bulunduğu kat, yaptığı hizmet önemli değildir. İster kaptan, ister temizlikçi olsun. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, (Gemi salimen karaya ulaşınca, kaptan yalnız kendisini değil, herkesi sahile çıkarır) buyuruyor.

Bu gemi, büyük bir gemidir, binen kurtulur. Geminin büyüklüğü, cüssesinden değil, kaptanından belli olur. (Geminin kaptanı Nuh aleyhisselam ise, o gemi selamettedir) buyurmuşlardır. Âlimler, peygamberlerin vârisidir. Büyüklerin kullandığı gemiye binen kurtulur. Fakat bu gemiye binmenin ağır bir şartı vardır. O şart, ihlâstır. İhlâsı olan bu gemiye biner, ihlâsı biten de iner. Yani gemiden düşen bilsin ki, ihlâsı bitmiştir. İhlâsı azaldıkça, güvertenin kenarına doğru gider. Sonra, Allah korusun bir fırtına, bir dalga olunca, yani en ufak bir imtihan veya sıkıntıda bu gemiden düşer gider. İhlâslı olmak sigortamızdır, güvencemizdir, gücümüz, kuvvetimiz, birlik ve beraberliğimizdir. İhlâssız olmak felakete gitmenin alametidir. İhlâs azalır, azalır, bittiğinde de, kişi kendisini deryanın ortasında bulur. Ondan sonra, köpek balıklarına yem olur. Yani, kötü arkadaşlara ve kendi nefsine mağlup olur.

İhlâsın ilk şartı, din kardeşini kendinden daha fazla sevmektir. Din kardeşine olan saygısı, muhabbeti, itaati, bağlılığı, kendisine olan muhabbetten daha fazla değilse, büyüklere olan muhabbeti de noksandır. En büyük tehlike, en büyük felaket, (Ben büyükleri seviyorum, ama bu talebesini sevmiyorum) demektir. Böyle söyleyenin, büyüklere olan sevgisi yalandır. Çünkü hocasını seven, hocasının sevdiğini sever, sevmediğini sevmez. Büyükler, bütün talebelerini severler. O hâlde, herkes birbirini sevmek zorundadır. Sevmeyen, güvertenin kenarına doğru yol alıyor demektir. Allah korusun, o hâlâ kendini gemide zanneder, ama işi bitmiştir. Ölünce anlar, ama iş işten geçmiş olur.

İhlâs azalınca 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bu dünya, âhiretin tarlasıdır. Kıyametteki pişmanlığın faydası yoktur. Tevbe istiğfar etmeli. İnsan, kendinden iğrenmeli, din kardeşinin ayaklarına toz olmalıdır. Bunun için nefsimizi kırmalıyız, acı da olsa hak söze peki demeliyiz. Hastalık ne kadar dehşetliyse, verilecek ilaç da o kadar şiddetli olur.

Mübarek bir zat, bir hastalığı için ameliyat olduktan sonra, şiddetli bir sıtmaya yakalanır. Padişahın da özel ilgisi ve emriyle hekimler seferber olur. Çok kuvvetli ilaçlar verirler. Çünkü sıtma her tarafını sarmıştır ve çok acı çekmektedir. Nihayet, çok sıkı bir takip ve tedavi sonucunda şifa bulur. Ancak ameliyattan sonra ortaya çıkan sıtma, mübarek zatı meraklandırır ve hekimlere, sıtmanın sebebini sorar. Onlar da şöyle derler:

(Ameliyat için verilen çok ağır ilaçlar, vücudun savunma sistemini o kadar zayıflatmış ki, yıllar önce vücudunuza giren bir sıtma mikrobu, savunma sisteminin zayıflamasını fırsat bilip ortaya çıkarak bütün vücudu sarmış. Yani sıtmaya yakalanmanız yeni olmamış, ama savunma sisteminiz güçlü olduğu için şimdiye kadar size bir şey yapamamış.)

İnsanların kalbinde de öyle habis mikroplar, öyle kötü huylar vardır ki, ihlâs azaldığı zaman hemen ortaya çıkarlar. Bazı zaman, (Dün bu adam böyle değildi, bugün niye böyle oldu?) diye hayret ettiğimiz kimseler olur. İşte, vücudun savunma sistemi, alınan ağır ilaçlar sebebiyle zayıfladığı gibi, insanın ihlâsı da günahlar, dünya sevgisi ve öfke gibi sebeplerle azaldıkça azalır. En sonunda, kişinin içindeki bütün o habis mikroplar, bünyesini sarar, ondan sonra zaten kurtulması ve düzelmesi çok zordur. Onun için merhum hocamız, (Hastalıkta şifa vardır) buyururdu. Çünkü hasta olan üzgün olur, kırgın olur, kendini ölüme yakın hisseder. Bu ise kalbe şifadır. Çünkü rahat ve huzurda, insanın nefsi azar. Kalb de nefse uyup azar, kararır ve hastalanır. Hastalık ise nefsi kırar. Önemli olan, vücudun şifası değil, kalbin şifasıdır. (Her şeyin bir şifası vardır, kalbin şifası da Allahü teâlânın zikridir) hadis-i şerifi gösteriyor ki, Cenab-ı Hakk'ı hatırlatan her şey, her yer, kalbe şifadır. Cenab-ı Hakk'ın isminin bahsedilmediği yer ise, kalbe zehirdir.
Gerçek iflas nedir?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, vasiyetnamesinin sonunda, (Hiç kimsenin kalbini incitmeyin!)buyuruyor. Başarının sırrı bu dört kelimededir. Bir hizmet, bir iş yaparken, gıybetle, dedikoduyla, iftirayla, münakaşayla, sertlikle kimsenin kalbini incitmemeli. İnsanların kalbini kırıp, kul hakkına girdikten sonra, yaptığımız iyiliklerin hiç faydası olmaz. Sevaplarımız hak sahiplerine verilir, bu da az gelirse, onların günahlarını yükleniriz. İşte buna iflas denir.

Evliya az konuşur, çok şey anlaşılır. Çok şey söyleyip de, en sonunda her şey unutulursa onun kıymeti yoktur. Büyüklerden işittiklerimizi unutmuyoruz. Çünkü evliya zatların sözleri, kalblerinden çıktığı için, o sözlerde rabbani tesir vardır. Merhum hocamız, bunu çok güzel bir örnekle anlatıyor:

Dünyada herkes mektup yazmıştır. Âlimler ve evliya zatlar yazmıştır, İmam-ı Rabbani hazretleri de mektup yazmıştır. Ama onun mektupları kitap olmuştur. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri (Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden sonra Mektubat ayarında bir kitap yazılmamıştır) buyuruyor. Neden? Çünkü İmam-ı Rabbani hazretleri, ihlâsın zirvesindeydi, ihlâsla yazdığı için onun mektupları kalıcı oldu. Niçin Eshab-ı kiram bir avuç arpa sadaka vermekle, Eshab-ı kiram olamayanların dağlar kadar verdiği altından daha fazla sevab kazanıyor? Bir avuç arpa nerede, bir dağ dolusu altın nerede? Çünkü Eshab-ı kiramın ihlâsı zirvedeydi.

Başarının sırrı
Demek ki, insan ne kadar ihlâslı olursa hizmetleri o kadar kalıcı ve faydalı olur. Sevabları dağ kadar çok olur. İblis’in ilmi de, ameli de zirvedeydi. Ama ihlâsı yoktu, şeytan oldu. Eğer insanları ilim ve amel kurtarsaydı İblis’i de kurtarırdı.İlim, amel ve ihlâs, ancak üçü beraber olursa insanı kurtarabiliyor. Bu yüzden, yaptığımız iş, ne olursa olsun, ihlâs varsa başarı var, ihlâs yoksa başarı yoktur. Kim olursa olsun, kim ihlâsla yaptıysa o başarılı olmuştur. Kim de yaptığının içerisine menfaatini sokmuşsa, başarısız olmuştur.

Hizmet için üç şart

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İslamiyet’e hizmet edecek kişinin üç şarta haiz olması lazımdır:

Birincisi, sevimli yani güler yüzlü, tatlı dilli olmalı. Çünkü güler yüz ve tatlı dil asrın cihadı, başarının anahtarıdır. Herkes öncelikle sevdiğini dinler. Sevmediğini dinler mi? Yani sen sevimsizsen, inci mercan dağıtsan kaçarlar. Allahü teâlâ, Resulüne, (Ey habibim, sen Eshabına sertlik gösterseydin senin yanında kimse kalmazdı. Herkes dağılırdı) buyuruyor. İnsan, huysuzluğu yüzünden yalnız kalmaya mahkûmdur. Onu gören, (Şu kenarda durayım da, aman beni görmesin) derse, o huysuz kişi için ne kadar kötü bir durum! Hâlbuki Müslüman, belasından korunmak için kendisinden kaçınılan kişi olmamalı, aksine hava gibi, su gibi daima aranan insan olmalıdır.

İkincisi, mutlaka cömert olmalı. Müslüman, varsa verir, yoksa susar. Ama mutlaka bir çaresine bakar ve asla atlatmaya da kalkmaz.

Üçüncüsü, söylediklerinden bir menfaat, hediye, taltif beklentisi olmaz. Böyle bir şeyi asla düşünmez. İşte o, faydalı olur. Nerde kaldı ki milletin alkışlaması veya getireceği şeyler aklında olsun. Allah korusun, en kötü, en felaket şey o!

İşte bu özellikte olan âlimlerin, evliya zatların kitapları da, kendileri de hep anılmışlardır. En iyi, en büyük örnek elbette Peygamber efendimizdir. Yumuşaklık onda, cömertlik onda. Menfaat? Hâşâ sümme hâşâ, hayatını koydu ortaya. İnsanlardan hiçbir şey beklemedi. Bilakis her türlü eziyeti, cefayı, sıkıntıyı çekti. Verdiği en ağır cevap da, (Bilmiyorlar, bilseler böyle yapmazlar) olmuştur.

Bizim ayağımıza bassalar, yumruklar havada, öfke burnumuzun ucunda. Olmaz öyle şey! Hani sabır? Hani milletten gelecek eziyete tahammül? Bırakın milletten, arkadaşımızdan gelecek olan en ufak bir itiraza, anında en büyük tepkiyi göstermeye kalkıyoruz. Sabretmeliyiz, belki de o haklıdır. Biz haklı olduğumuzu zannetsek bile, (Sen haklısın) demeliyiz. Çünkü hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Haklı olduğu hâlde, din kardeşinin kalbi kırılmasın, münakaşa olmasın diye bir Müslüman, “Kusur bende, sen haklısın” derse, ona Cennette köşk verilecektir, kefili benim.)
Gıybet kanser gibidir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Kim olursa olsun gıybetini yapmayın! Evinizde de gıybet yapan olmasın. Gıybet; içki içmekten, kumardan daha büyük günahtır. Gıybet kanser gibidir, girdiği yer iflah olmaz. Gıybet edene sus diyene 100 şehid sevabı verilecek. Gıybet edenleri susturun.

* Gıybet aileyi parçalar, toplumu çökertir, cemiyeti felakete götürür. Zinadan daha büyük günah olduğu halde, çok kolay işlenen bir günahtır.

* Evliyaullahtan bir zata, vefatından sonra rüyada görülünce (Geri dönmek ister misin?) diye soruluyor. Diyor ki: 
(Dünyanın tamamını hesap sorulmamak şartıyla verseler istemem. Tek şey için isterim, kapı kapı dolaşıp ölüm ve kabir hallerini anlatmak için.) 

* Aklınıza, kabiliyetinize, enerjinize güvenmeyin. Yoksa bunlarla baş başa kalırsınız. Gün gelir aklınız yetmez, yakıtınız biter, yanarsınız. İmam-ı Rabbani hazretleri gibi ehli sünnet âlimleri çok kuvvetli enerji kaynaklarıdır. Akıllı davranıp, fişi doğru kaynağa takanın, doğru kaynağa bağlananın, ne enerjisi biter, ne de ışık saçması. 

* Hak ile bâtılı ayırana âlim denir. Çok kitap okuyana, çok ilmi olana âlim denilmez. 

* Çok kitap okumakla doğruyu bulmak mümkün değil. Doğru kitabı çok okumakla ancak doğruyu bulmak mümkün. 

* İyilerle beraber olmak çok önemli. Kötü arkadaştan kaçın. İyi arkadaşla arkadaşlık yapmak, kötü insanlardan sakınmak bu dinin temelidir. Siz istediğiniz kadar iyi olun. Arkadaşınız kötüyse siz bir gün bozulursunuz. Siz istediğiniz kadar kötü olun arkadaşınız iyi ise bir gün iyi olursunuz. Bir odada cüzzamlı birisi bulunsa onunla bir kişi 7 sene bir arada bulunsa bulaşmama ihtimali vardır ama kötü arkadaşla bulunana kötü huyların bulaşmama ihtimali yoktur. Yani mutlaka bulaşır. Bir sepet sağlam meyvenin içine bir adet çürük meyve koysanız hepsini bozar, bir sepet sağlam meyve o bir çürüğü sağlam yapamaz.

* Akıllı insan ölümü ve ahireti düşünen, ona göre tedbir alandır.

* Allahü teâlânın kullarını incitmeyin. Allahü teâlânın size nasıl muamele etmesini istiyorsanız, Onun kullarına öyle muamele edin. 

* Sorulan suallere verilen cevapların isabetli olması, Allahü teâlânın rızasını düşünmekle mümkündür. Soran da, cevap veren de Allah için yapmalıdır. 

* Allahü teâlâ hiçbir mahlukuna vermediği bir şeyi insana vermiştir. O da (aşk)dır. Dinde fazla sevgiye aşk denir, insanların anladığı nefsani duyguya denmez, ona heves denir. Allah ve Resulüne iman etmeyen aşkı bilemez. 

* Mühim olan kalbdir. Bilgi gider kalb kalır. Kimde ne var ne yok Allahü teâlâ bilir. Cemaatle bir araya gelenlerin kalbleri bileşik kaplar gibi birbirinden istifade eder. Bu yüzden salihlerle bir arada bulunmaya çalışmalı. Ehli sünnet itikadında olmayan, salih olamaz. 

* Feyzin kaynağı edeptir.

* Emre itaat esastır. Bir vücutta bir ağız bulunur.

* Felaketlerden kurtulmak, saadete kavuşmak için, sırtınızı dünyaya, yüzünüzü ahirete döndürün. Hedef önde olur. Öne neyi aldığınıza iyi dikkat edin. 

* Her türlü ibadeti yapın fakat, istiğfarı terk etmeyin.

* Allahü teâlânın mutlaka yakacağım dediği kibirli kimsedir. Din kardeşlerimizi çok seveceğiz, fakat kendimizi asla.

* İbadetler insanın vazifesidir. Güzel ahlak ise meziyetidir.

* Yaptığımızı Allah rızası için yapalım. Ahmet'e çalışıp Mehmet'ten para beklenmez. Kim gösteriş için aferin desinler diye yapmışsa, Cenab-ı Allah, "Sana aferin dediler; benden ne istiyorsun?" diyecektir. 

Abdülkadir Geylani hazretlerine, (Siz ne mübarek bir zatsınız) demişler. (Nereden biliyorsunuz?) diye sormuş. (Herkes sizi methediyor, sizden söz ediyor) demişler. Buyurmuş ki: (Bu insanlar böyledir bugün severler yarın söverler. En iyisi bırak da biz insanlar için değil, Allah için Müslüman olalım.) 

* Allahü teâlâya tevekkül edelim. Tevekkülü azalanın imanı zayıflamış demektir. Tevekkül kalmayınca iman da kalmaz. Tevekkül, her türlü sebebe yapışarak gayret göstermek, sonucu Allahü teâlâdan beklemek ve sonucun mutlaka hayırlı olacağına inanmaktır. Allahü teâlâ, kendisine güvenene kesinlikle ama kesinlikle sahip çıkar onu korur. İnsanlara güveneni ise insanların eline bırakır. 

* İnsanda nasıl bir kalb gözü var ise, aynı o şekilde kalb burnu da vardır. Her günahın kendine has bir pis kokusu mevcuttur. Kalb burnu açık olan insanlar bu kokuları alır ve onun habis kaynağından uzaklaşırlar. Evliya olma yolunda, kalb gözü açılan insana verilen ilk nimetler: Kalb burnunun açılması ve kabir ehli ile konuşabilme nimetleridir. Mürşid-i kâmil olan kişi, bir işkembe temizleyicisi gibidir. Yanına gelen kişileri, günahlarından husule gelen kötü kokularından, pisliklerinden arındırır. 

* Din, edep ve tevazu demektir. Edep, giriş kapısıdır. Sonra tevazu gelir. 

* Üç çeşit edep vardır: 
1- Allah’a edep, 
2- Anne babaya edep, 
3- Cemiyete, topluma edep.

Vazife de üç çeşittir: 
1- Allah’a karşı, 
2- Aileye karşı, 
3- Topluma karşı. 

* İnsan bilmediğinin düşmanıdır. 

* Bir kimsenin cebinde parası varsa, istediğini alır, ev alır, araba alır, her şeyi alır. İhlas da para gibidir. Bir kimsede ihlas varsa onun her şeyi var demektir; onunla her şeye kavuşur. 

* Başarı nedir? Ve bunun engeli nedir? Ahirette faydası olan şeyler başarıdır. Ve bu başarının engeli insanın kendisidir, yani nefsidir.

* Dünya için çalışana rahat yoktur. Rahat etmek için ölüme hazırlanmak lazım. Ölümü düşünen rahat eder. Dünya için çalışan yorulur. Ahiret için 24 saat çalışan yorulmaz. Çünkü onun hedefi var. Allah rızası için çalışır. 

* Başarılı olmak için nefsi terbiye etmek, çürütmek lazım. Tohumu toprağa atınca çürümeden ağaç meyve vermez. Nefs tohuma benzer. İnsanlara hizmet etmek için nefsi çürütmek lazım. O zaman meyve verir. Öyle insanı herkes sever. 

* Ehli sünnet âlimlerini yani Peygamber efendimizin vârislerini tanımak çok büyük nimettir. Tanıyanla tanımayan arasındaki fark, görenle kör arasındaki fark gibidir. Görmek şart değil, tanımak önemli. Ebu Cehil de Peygamber efendimizi gördü ama inkâr etti. Bu Büyükleri tanıyanlar, yani onları sevenler, yollarında olanlar, Peygamber efendimizin döneminde yaşasaydı, eshab-ı kiramdan olurlardı. 

* Göz bakınca, kalb inanınca görür. 

* Kör tarifle görmez, sağır feryatla duymaz. Herkese anladığı dilden konuşmak gerekir.

* Ehli sünnet âlimlerinin kitapları enerji kaynağıdır, cereyan vardır. Ampulünü takan aydınlanır. 

* İnkâr mahrumiyettir. İmtihan mahrumiyettir. Teslimiyet saadettir.

* Büyüklerden üç şey öğrendik; Okumak, okutmak, dargın olmamak.

* Dağılan bütün cemaatler, cemiyetler dargınlık yüzünden dağılmışlardır.

* Emire uymak lazım. Uyunca da uyumamak lazım. Gaflet adamı götürür. 

* Her şeyin yenisi, dostun eskisi.

* Dünyada yatırım yapmayı bilen, ahirete de yatırım yapsın.

* Kalb Allahü teâlâya en yakın organdır Onun komşusudur. Kalb rahatsız olunca komşu da incinir. Kalb kırmayın. Hiç kimsenin kalbini incitmeyin. Bir çok kişi komşu yüzünden evini değiştirmiştir. Aman dikkat edin.

* İlim, amel ve ihlas şarttır. İlim yok, amel ve ihlasın olması mümkün değil. İlim var amel yok, yine olmaz. Hepsi var ihlas yok yine işe yaramaz. İlim de olacak amel de ve bu amel ihlas ile yapılacak.

* İhtiyarlara hizmet etmek çok büyük nimettir. Evinizde ihtiyar varsa bunu büyük nimet bilip çok hizmet edin, onları memnun edin, gönüllerini kazanın.

* Dini doğru bilmeyen insan topaca benzer. İp sarıp çeviren herkes döndürür. 
Dinini bilmeyenin dini yok demektir.

* Kalbin Allahü teâlâdan başkasına meyletmesi, Allahü teâlânın azabını çabuklaştırır. 

* Farz namazlarında yapılan dua, farz namazın nafile namaza olan üstünlüğü gibidir. 

* Bir şeye ihtiyaç duyulduğu halde, çalışıp onu temin etmemek, çoluk çocuğu perişan bırakmak, cahillik ve tembelliktir. 

* Nefsine uyan perişan olmuştur. Artık, yatıp kalkarken onun yoldaşı şeytandır. 

* Almayı, vermekten daha tatlı gören, evliya olamaz. 

* İnsanlar edebe, ilimden çok daha fazla muhtaçtır. 

* Yumuşaklık, sakin olmayı çabuk sağlar ve zor olan şeyleri kolaylaştırır. 

* İnsanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere muhabbet etmek, bütün kötülüklerin başıdır. 

* Haya, Allahü teâlânın beğenmediği kötü huylardan vazgeçmektir. 

* Sözü ve hareketleri ile sana Allahü teâlâyı ve ahireti hatırlatmayan kimse ile arkadaş olma! 

* Kim bir şeyin ona faydalı veya zararlı olduğunu bilmezse, cehaletini ortaya koyar. 

* Korkak tüccar ne kazanır, ne de kaybeder; hatta ziyan eder. 

* İnsanları hor, hakir ve aşağı görmen, senin için tedavisi mümkün olmayan büyük bir hastalıktır. 

* Nefse, günahlardan kaçmak, ibadet yapmaktan daha güç gelir. Onun için günahtan kaçmak daha sevaptır.

* Farzı bırakıp, nafile ibadetleri yapmak boşuna vakit geçirmektir.

* Allah rızası için yapana sevap var. Hayırlı iş yapana niyetine göre sevap verilir. Kötü iş yapanın niyetine bakılmaz. İyi niyetle yapsa da, cezasını çeker. İyi niyetle günah işlenmez.

* Allahü teâlâyı an, dilini, başka işlerle uğraşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlme yapış ve edebi muhafaza et. Merhamet sahibi ve yumuşak ol. Allahü teâlâyı unutturacak her şeyden uzak dur. Bir kimsenin, Allahü teâlâya olan sevgisinin gerçek olup olmadığının alameti, kendisinde deniz misâli cömertlik, güneş misâli şefkat ve toprak misâli tevazu gibi üç hasletin bulunmasıdır.

* Bir yandan günah işleyip, bir yandan da, "Estağfirullah" demek, istiğfar değildir. Asıl istiğfar; Allahü teâlânın emirlerine uymak, yasak ettiği şeylerden sakınmak, günahları terk etmektir.

* Kalbin birçok şeyleri sevmesinin sebebi, hep o bir şey içindir. O da nefstir.

* Kelime-i tevhid; putlara ibadeti bırakıp, Hak teâlâya ibadet etmek demektir.

* Küfür, nefs-i emmarenin isteklerinden hasıl olur.

* Ehli sünnet âlimlerini sevmek, saadetin sermayesidir. Muhabbete müdahane, gevşeklik sığmaz.

* Nefs bir kötülük deposudur. Kendini iyi sanarak Cehli mürekkeb olmuştur.

* Sünnet ile bid'at birbirinin zıddıdır. Birini yapınca öteki yok olur.

* Zahid, dünyaya gönül bağlamadığı için, insanların en akıllısıdır.

* Mubahları gelişi güzel kullanan, şüpheli şeyleri yapmaya başlar. Şüphelileri yapmak da harama yol açar. Haramlar da küfre yol açar.

* Allahü teâlâ, izzeti ve şerefi ilme ve ibadete vermiştir. İlim de ehli sünnet âlimlerinin eserlerinde vardır. Alçaklığı ve zilleti de haramlara vermiştir. Haramlara düşmemek, dünya sevgisini kalbe sokmamak lazımdır. 

* Ehli sünnet itikadında, hak yolda bölünme ve parçalanma olmaz. Ancak, ayrılanlar olur. 

* Her Müslümanın maksadı, Allahü teâlânın dinine biraz daha fazla nasıl hizmet ederiz, bir insanı daha nasıl Cehennemde yanmaktan kurtarırız olmalıdır. Kurtarmak için önce kurtulmak lazımdır. Doğru itikat sahibi olmayan kurtulmamış demektir. 

* Dedikodu ve laf götürmek, parçalanmaya sebeptir. Fitnenin başlangıcı tenkitledir.

* Bir kimsenin kalbinde Allah sevgisinden başka bir sevgi varsa, diğer insanların kalbinde o insana karşı sevgisizlik doğar.

* Bir namazda 12 tane farz var. Bir günde 60 farz eder. Bir Müslüman, beş vakit namazını kılmazsa, günde tam 60 kere Allahü teâlâya karşı gelmiş oluyor. Bu insan nasıl kurtulacak?

* İbadetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran şey namazdır. Namaz kılmak, huzur-u ilahiye çıkmak demektir. Allahü teâlânın huzurunda olduğumuzu bilerek okumalıyız. Namazı ne olduğunu bilerek kılmalıyız. 

* Huzur-u ilahide toplanmak çok büyük nimettir. Huzur-u ilahi namazdır. Allahü teâlâ, namazdan sonra “İste kulum vereyim” diyor. Bu saat-i icâbedir. Hele Cuma günü öyle bir saat vardır ki, o anda yapılan dua red olmaz. Âlimler, Cuma günü (saat-i icabe) ikindi namazı vaktidir buyurmuşlar.

* Allahü teâlâ, düşmanlarına azap etmekte niye acele etmiyor diye merak ediliyor. Bir karınca bir insana kafa tutsa, insan onu muhatap kabul eder mi? Kâinata kıyasla derya yanında damla bile olmayan bu dünyada, yine dünyaya kıyasla deryada damla olmayan insanı da Allahü teâlâ muhatap kabul etmiyor. Namaz hariç... Kul Allahü ekber deyip de namaza durduğunda Allahü teâlâ onu muhatap kabul ediyor.

* Namaz kılmamak üç türlüdür. Birincisi farz olduğunu bilmiyordur, ikincisi tembellikle kılmıyordur, üçüncüsü de ehemmiyet vermiyordur. Ehemmiyet vermeyen dinden çıkar. Ehemmiyet vermemek, zerre kadar da olsa üzülmemek demektir. 

* Kıyamet günü hesap evvela imandan, sonra namazdandır. Tek vakit namazı kaçırmaktansa, bin kere ölmeyi tercih etmeli. Nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılmalı.

* Kur'an-ı kerim şifadır. Fakat şifa, suyun geldiği boruya tâbidir. Pis borudan şifa gelmez.

* Riya olmasın diye cemaatten kaçmak ayrı bir riyadır.

* Kalbin tasfiyesi (temizlenmesi); İslamiyet’e uymakla, sünnetlere yapışmakla, bid'atlerden kaçmakla ve nefse tatlı gelen şeylerden sakınmakla olur. 

* Edebi gözetmeyen Allahü teâlâya kavuşamaz, yani Onun sevgili, veli kulu olamaz. 

* Ehli sünnet âlimlerinin eserlerini okumalı, kıymetli nasihatlerine, hikmetli sözlerine kulak vermeli! Allahü teâlâ, bahar yağmuru ile toprağa hayat verdiği gibi, ölü kalbleri hikmet nurları ile diriltir.

* Hedef birliği çok önemli. Herkesin çektiği, hedefsizlik ve belirsizliktir. Hedef birliği, muhabbeti, sevgiyi artırır. 

* Yalandan çok sakın! Çünkü dinini bozar ve insanlar yanında mürüvvetini azaltır. Bununla değerini ve makamını kaybedersin. 

* Hikmet, bize lazım olmayan şeyin üzerinde durmamak ve gizli şeyleri araştırmamaktır.

* Bir cemaat içinde, Allahü teâlâ en çok hizmet edeni sever.

* Dünyada en büyük zalim Allahü teâlâya teşekkür etmeyendir. Şu dört maddeyi yapan teşekkür etmiş olur: 1- Onu Allah olarak tanımak. (İman etmek). 2- Ehli sünnet itikadında olmak. 3- Güzel ahlak sahibi olmak. 4- Onun dinini bozmadan Onun kullarına ulaştırmak. 

* Gusül abdesti olmazsa olmaz, ona çok dikkat etmeli. 

* Mümin beladan kurtulamaz. Mümine gelen bela günahlara dalmaması için frendir.

* Saatin içindeki çarklar, dişliler doğru çalışmasa saat doğru göstermez. Onların arızalı olmaması lazım... 

* Âlim, hocasından nakledendir.

* Hakiki itaat kalb ile olur. Dil başka kalb başka konuşmaz. Kalb başka söyledikten sonra heykel gibi durmanın ne kıymeti var. 

* Büyükler çok kıymetlidir, pırlantadır. Allahü teâlâ bu büyüklerin sevgisini içi çöp dolu olan, yani dünya sevgisi olan kalbe koymaz. Bir kimse bu büyükleri seviyorsa onun kalbi temizdir, elverişlidir, istidatlıdır. 

* Büyüklerin sözleri ezeldeki ilahi takdiri gösterir. Kendiliklerinden konuşmazlar. Vermek istemeseydi istek vermezdi. 

* Sevgi başkadır, saygı başkadır. Sevginin beyinle alakası yoktur. 

* Besmele ile yenen lokmalar vücuda şifadır, Besmelesiz yenen lokmalar ise vücutta maraz yapar, her hareketinizde besmele söyleyin. Besmeleyi çok söyleyen Sırat köprüsünü yıldırım gibi geçer. Allahü teâlâ mümini Cennetine koyacak ve mümine davetiye verilecek, Cennet davetiyesinin altında imza olarak Besmele yazılı olacak. 

* Lokmaları, Besmele söyleyerek yiyen kimsenin vücuduna, şeytan giremez, Besmelesiz yenen lokmalarla beraber şeytan da vücuda girer. Besmele söylemeden yiyen, yer, yer doymak bilmez. Besmele çeken ise az yese de doyar. 

* İnsan öleceği zamanı bilseydi, aklı başından giderdi. İyi ki ölüm vakti gizlendi. Eğer gaflet olmasaydı, hiç kimse bir işine bakmazdı. Gaflet ve uzun emel, kötü olduğu kadar aynı zamanda iki büyük nimettir. Eğer bu ikisi olmasaydı, Müslüman sokakta yürüyemez hâle gelirdi.

* Dünya, mamurluğunu, ahmakların gafletine borçludur.

* Ne gariptir ki, ölüm senin peşinde, sen ise dünyalık peşindesin.
* Zahitlik, kaba kumaş giymek değil, uzun emeli bırakmaktır. 

* Ölüm boyna asılı, dünya ise sırtınıza yüklenmiştir. İnsan, kılıç boynuna vurulacak gibi ölüme hazır olmalıdır.

Azrail aleyhisselamla kardeş gibi görüşen Yakub aleyhisselam dedi ki:
- Senden bir ricada bulunacağım. Ecelim yaklaşınca bana haber ver!
- Sana birkaç haberci gelir.

Bir müddet sonra Azrail aleyhisselam yine gelir. Yakub aleyhisselam sorar:
- Ziyaretime mi geldin?
- Canını almaya geldim.

- Hani bana birkaç haberci gelecekti?
- Sana haberci gelmedi mi? Saçların ağarmadı mı? Vücudun zayıflamadı mı? Dimdik duran belin bükülmedi mi?


Bir terzi, büyük bir zata sordu: 
- Ölüm döşeğinde de tevbeler kabul edildiğine göre, tevbeyi bu zamana kadar geciktirmek uygun olur mu?
- Ölüm döşeğinde iken de, yapılan tevbe kabul edilir; fakat tevbeyi geciktirmek uygun değildir.

- Niçin uygun değildir?
- Senin mesleğin ne?

- Terziyim, elbise dikerim.
- Terzilikte en kolay iş nedir?

- Kumaşı makasla kesmektir.
- Kaç yıldır terzisin?

- Otuz yıldır.
- Canın gargaraya gelince, kumaş kesebilir misin?

- Can derdine düşen nasıl kumaşla uğraşsın? Kesemem elbette.
- Otuz yıl kolaylıkla yaptığın işi, o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tevbeyi, can gargarada iken nasıl yapabilirsin? Bugün gücün yerinde iken tevbe eyle! O zaman yapman çok güç olur. Şimdi tevbe edersen, o zaman da tevbe etmek nasip olur.

Terzi, ölüm döşeğini beklemeden hemen tevbe edip, salihlerden olur. 

Cehennemlik görmek isteyen, kendi oturduğu halde, başkasını ayakta tutan kimseye baksın!

Ardından insanların gelmesinden hoşlanan, Allah’tan uzaklaşır.

* Her nimet sahibi haset edilir. Haset edilmeyen tek nimet, tevazudur. 

Şu üç şey kibirdendir: Sual sormamak [danışmamak], hatasını söyleyene teşekkür etmemek ve insanlardan dua istememek.

Allahü teâlâ ilim gibi, kudret gibi bütün sıfatlarından kullarına biraz ihsan buyurmuştur. Fakat yalnız üç sıfatı kendine mahsustur. Bu üç sıfattan hiçbir mahlukuna vermemiştir. Bu üç sıfatı, kibriya, gani olmak ve yaratmak sıfatlarıdır. Kibriya, büyüklük, üstünlük demektir. Gani olmak, başkalarına muhtaç olmamak, her şeyi Ona muhtaç olmak demektir. İnsan ise ihtiyaç sahibidir. Allah yaratıcıdır, insan ise yaratıktır, fânidir. Bunun için kibirlenmek, Allahü teâlânın sıfatına, hakkına tecavüz etmek olur. Kula kibirlenmek yakışmaz. En büyük günahtır. 

Tevazu sahibi olabilmek için dünyaya niçin geldiğini, nereye gideceğini bilmek gerekir. İnsan, hiç yok idi. Önce bir şey yapamayan, hareket edemeyen bebek oldu. Şimdi de, her an hasta olmak, ölmek korkusundadır. Nihayet ölecek, çürüyecek ve toprak olacaktır. Dünya zindanında, her an, ne zaman azaba götürüleceğini beklemektedir. Ölecek, leş olacak, böceklere yem olacak, kabir azabı çekecek, sonra diriltilip kıyamet sıkıntılarını çekecektir. Cehennemde sonsuz yanmak korkusu içinde yaşayan kimseye tekebbür mü yakışır, tevazu mu?

Kibir, kendisini başkasından üstün görmektir. Kibirli, kendini başkasından üstün görmekle, kalbi rahat eder. Burada başkasını düşünmez. Kendini ve ibadetlerini beğenir. Kibir; kötü huydur, haramdır. Allahü teâlâyı unutmanın alametidir. Çok kimse, bu kötü hastalığa yakalanmıştır. Kibirli olan, salih insan olamaz. 

Kibir, diğer günahlardan niçin daha büyüktür? Çünkü kibir, yani büyüklük ancak Allahü teâlâya mahsus iken, kulun kibirlenmesi, bir kölenin hükümdarın tacını başına geçirerek onun tahtında oturup hükmetmesine benzer. Hükümdarın bir emrini yapmayarak suç işlemekle, hükümdarlığına sahip çıkmak arasında elbette büyük fark vardır. İşte kibirlenmek, Allah’ın emrini yapmamak gibi bir suç değil, bizzat ilah olmak istemek gibi büyük suç oluyor. Bu suçun biraz daha aşağısı ilahlığa ortak olmaktır. Hükümdarın maiyetine hakaret eden, onlara üstünlük taslayan ve onları kendi idaresine almak isteyen kimse, bir noktada hükümdara ortak olmuş sayılır. Her ne kadar bunun tahtına oturmak gibi değilse de ona yakındır. Bütün yaratıklar, Allahü teâlânın kullarıdır. Bunlar üzerinde büyüklük, hakimiyet, yalnız Ona mahsustur. İnsanlara bu şekilde kibirlenen, Allahü teâlâya ortak olmuş sayılır. Aklı olan, kendini ve Rabbini tanıyan, hiç kibredebilir mi? İnsan aşağılığını, âcizliğini, Rabbine karşı her an izhar etmek mecburiyetindedir. Bunun için her an her yerde âczini göstermesi, tevazu üzere bulunması gerekir. 

Âbidin biri, ibadet etmek üzere dağa çıkar. Bir gece rüyasında "Falan ayakkabıcıya git! Senin için dua etsin" denir. Âbid dağdan iner, adamı bulur, ne iş yaptığını sorar. Adam, gündüzleri oruç tutup, ayakkabı işlerinde çalıştığını, kazandığı para ile ailesini geçindirdikten sonra fazlasını sadaka verdiğini söyler. Âbid, adamın güzel bir iş yaptığını anlar, fakat kendisinin dağda sırf ibadetle meşgul olmasını daha iyi bulur ve tekrar ibadetine döner. Yine gece rüyasında, (Ayakkabıcıya git ve ona, "Bu yüzündeki sararmanın sebebi ne?" diye sor) denir. Âbid, gidip sorar. Ayakkabıcı, "Kimi görürsem, bu kurtulacak da, ben helak olacağım der ve kendimden korkarım. Yüzümün sararması bundandır" der. İşte o zaman âbid, ayakkabıcının bu korku ve tevazu ile üstünlük kazandığını anlar.
Görenle görmeyen
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Resulullahın vârislerini yani Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerini tanıyanla, tanımayan insan arasındaki fark, görenle görmeyen arasındaki fark gibidir. Bu büyükleri tanımayan âmâ yani kör gibidir. Evet, iman etmek basiretle görmek işidir, fakat büyükleri tanımak net görmektir. O pırıl pırıl görür. Diğeri ise bulanık görür, yolunu şaşırabilir. Bu büyükleri tanıyanın, sevenin, teslim olanın, imansız gitme ihtimali yoktur. Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Biz yolun sonunu, en başa koyduk) buyuruyor. En başa koyduk demek, sizi uyandırdık demektir. Herkes bu işin sonunda uyanırken, onlar işin başında bizi uyandırdılar. Yani doğruyu, yanlışı, iyiyi, kötüyü öğrettiler. Dünyada en zor iş budur, hangisi doğru, hangisi yanlış bilmektir. Bunu bilmek mümkün değildir, ancak bilen biri söylerse, öğretirse insan bilebilir. Elhamdülillah bunu bize öğrettiler; yani ilk başta gözümüzü açtılar. Dediler ki, sizin gözünüz artık görüyor, iyiyi kötüyü görebiliyorsunuz, onun için yanlış yapmayın!

Bu nimete kavuşan Müslümanlar olarak, o kadar bahtiyarız ki, herkesin otuz kırk yıl, araya araya, o da nasibi varsa bulabileceğini, Allahü teâlâ bize daha başta verdi. Neyi verdi? Bu büyükleri tanımayı verdi, çünkü İmam-ı Rabbani hazretleri,(Allahü teâlâ bir kulunu severse, ona iki şey verir. Birincisi, dostlarını tanıtır. Eshab-ı kirama Peygamber efendimizi tanıttığı gibi. İkincisi de, ona hayırlı bir iş nasip eder) buyuruyor. Hayırlı işin manası, neticesine göredir. Hayır ve şer hükmü, neticeye göre verilir. Yoksa başına veya ortasına göre değil. Bu büyüklerin yolundaki hizmetlerin neticesi ve gayesi bellidir. O da, Allahü teâlânın rızasını kazanmak ve Onun kullarına iyilik etmektir. Onun dışında hiçbirimizin, ne mal mülk, ne de başka bir düşüncesi yoktur. Hâl böyle olunca, bu iki nimete kavuşanların da hiçbir şeyi şikâyet etmemeleri gerekir.

Şikâyet eden neye benzer? Bir milyon lirası olan bir adamın, beş kuruşu kaybedip de, feryat figan etmesine benzer. Kazandıklarından hiç bahsetmiyor da, kaybettiği beş kuruşu anlatıyor. Niye kazandığı nimetleri anlatmıyor da, üç beş sıkıntı gelmiş başına ondan şikâyet ediyor? Allah’tan utanmıyor mu? Dünyadaki bu kadar insan içerisinde, Müslüman olmak bir nimettir. Dünyadaki o kadar Müslüman içerisinde, Ehl-i sünnet olmak, ayrı bir nimettir. O kadar Ehl-i sünnet içerisinde, bu büyükleri tanımak ayrı bir nimettir. Yani seçile seçile bu hale gelmiş, ondan sonra kalkıp kuyunun dibindeki beş kuruşu arıyor. Ayıptır, Allah’tan utanmalı. Üzüntüsüz insan olmaz, fakat öyle nimetlere kavuşmuşuz ki, ufak tefek sıkıntıları boş vermeli.

Aklı bırakmak

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Din büyükleri bazı şeyleri örnekle anlatırlar, çünkü söz unutulabilir, ama örneğin unutulması biraz zordur. Bir örnek: 

Hava soğuyunca, leylekler sıcak memleketlere gitmek için yol hazırlığına başlamışlar. Bir kaplumbağa onlara demiş ki:
— Ne olur, beni de gittiğiniz yere götürün! 

— Bu mümkün olur mu? Biz havadan gideriz, sen yerden gidersin. Hem bize yetişmen mümkün olmaz.

— Ne olur, yalvarıyorum, bir yol bulun da, beni de o güzel yerlere götürün!

Leylekler şaşırmışlar. Bu işe bir çare düşünüyorlar ve diyorlar ki:
— Bak, şu sağlam sopayı görüyorsun. Bunun iki ucundan, bizden iki leylek, gagalarıyla sıkı tutacaklar, sen de ortasından ağzınla sıkı tutacaksın, fakat biliyorsun biz uçarak gidiyoruz, seni de çıkabildiğimiz yüksekliğe kadar çıkaracağız, ama ondan sonra iş sana kalıyor. O sopanın ortasından çok sıkı yapışacaksın. Ağzını bir açarsan, mahvolursun. Yukarıdan düşmenin tehlikesi çok fazladır. Bir düşün, uygun dersen götürelim.

Kaplumbağa demiş ki:
— Düşünmeme gerek yok, beni de götürün! Elbette hiç ağzımı açmam.

Leylekler, peki o zaman, sen bilirsin demişler. İki leylek sopanın iki ucunu gagalarıyla tutmuş, bu da ortasından tutmuş ve üçü birlikte kalkmışlar. Bir müddet sakin ve güzel şekilde gitmişler. Ancak kaplumbağa aşağıda bir şehir görmüş. (Ne güzel şehir, biraz yavaş uçun, seyredeyim) diyecek olmuş, tabii aşağı düşmüş. Leylekler, (Biz ne yapalım, o kadar tembih ettik, eden kendine eder, fakat yine biz merhameten gidelim, bir bakalım, ne olur ne olmaz, belki bir kurtuluş çaresi vardır) demişler. Gelmişler, bir bakmışlar ki, kayaların üzerine düşmüş paramparça olmuş.

Bu büyüklere tâbi olmak, bir gemiye binmek gibidir. Kaptanı bellidir, ama bir insanın tek başına, kendi ilmiyle, koca deryayı aşması, o engebeli yollardan aşarak, maksadına ulaşması çok zordur. Din büyükleri, (Kavuştuktan sonra, aklını bırak ve kurtul) buyuruyorlar. Kavuştuğumuz halde, hâlâ aklımızı kullanıyorsak, işte o, bizim için büyük sıkıntı kaynağı olur. Gemiye bindikten sonra kaptana, [uçağa binince pilota] karışmaya ne hakkımız var! Tercihimizi yapalım, ister binelim, ister binmeyelim, ama bindikten sonra, artık onların işine karışılmaz. 

Dünya hayatı hayaldir. Bu hayalin peşinden koşanlar, ne kadar yanılıyorlar, ne kadar huzursuz ve perişan oluyorlar, akıl almıyor. Hayal, hakikat getirmez. Adı üstünde, hayaldir zaten. Asıl hayat, âhiret hayatıdır.
Görmek başka inanmak başka
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Elhamdülillah, Cenab-ı Hak, bize en büyük nimeti ihsan etmiştir. O da doğru iman yani Ehl-i sünnet itikadıdır, çünkü onu elde etmek insanın iradesinde değildir, yalnız ve yalnız Allahü teâlânın ihsanıdır.

Bugün inanmayanlar, Peygamber efendimiz zamanında olsalardı yine inkâr ederlerdi. Bugün inananlar o zaman olsalardı yine Peygamber efendimiz için canını malını feda ederlerdi. Değişen bir şey yoktur. İman etmek için, görmek şart değildir.

Görmek kâfi gelseydi, bütün Kureyş kâfirlerinin Müslüman olması gerekirdi. Ebu Cehil, Peygamber efendimizi, yüzlerce mucizesini gördü, Ebu Leheb de gördü, fakat iman etmediler, üstelik düşmanlık ettiler, görmek kurtulmaya vesile olamadı. Bilal-i Habeşi de gördü, Ebu Bekr-i Sıddık da gördü. Bunlar ise, hem iman ettiler, hem de canlarını mallarını, her şeylerini Allah Resulüne feda ettiler.

İnanmak, Allahü teâlânın bir lütfu, bir ihsanıdır. Hatta Peygamber efendimiz,(Neden inanmıyorlar, bunlar ebedi azaba uğrayacaklar) diye göğsünü paralarcasına ibadet ederdi, namaz kılmaktan, yalvarmaktan mübarek ayakları şişerdi. Sonra âyet-i kerime geldi, Allahü teâlâ mealen buyurdu ki:
(Ey habibim, Sen göğsünü paralayacak gibi böyle kendini harap etme, çünkü hidayet benim elimde, kimin mümin olacağını, kimin olmayacağını ben bilirim, bir hikmeti vardır bunun. Sen sadece anlat! Çünkü hidayete getirmek senin elinde değil, o yalnız benim elimdedir. Her şeyi sana verdim, ama onu vermedim. O benim bileceğim bir iştir.)

Bu dünyada bin kişiden biri inanmış, 999'u inanmamış, inkâr etmiştir. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde çok yerde mealen, (İnsanların çoğu bana inanmadı)buyuruyor.

Adem aleyhisselam dünyaya indiği zaman, Allahü teâlâ Cebrail aleyhisselama,(Cehennemden bir parça ateş al, dünyaya indir) emrini verdi. O da hazret-i Malik'e gidip, (Bir parça ateş ver, onu dünyaya indireceğim) dedi. Hazret-i Malik, (Nasıl vereyim, sen Cehennem ateşinden bir parça dünyaya götürsen, dünya yanar yok olur, zerre kalmaz) dedi. Bunun üzerine durumu Cenab-ı Hakk'a arz etti. Allahü teâlâ buyurdu ki:
(Bir parça ateş al, Cennette 70 nehirde yıka, bir nehirden çıkar, bir başka nehre koy. Ordan çıkar, bir başka nehre koy. 70 nehirde yıka, ondan sonra dünyaya indir.)

İşte dünyadaki en hararetli ateş bile, Cehennemden çıktıktan sonra 70 defa yıkanmıştır.


Dün, bugün ve yarın 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, insana çok kıymet veriyor, (Ey kulum) diyor, (Ben sana kitap gönderdim, Peygamber gönderdim) diye hitap ediyor. Müslümanlar olarak biz, Rabbimizin hitabına mazhar olduk. Sadece biz değil, bütün insanlar muhatap oldu, fakat özel olarak da Cenab-ı Hak, (Ey iman eden kullarım, eğer emirlerime uyarsanız, yasaklarımdan sakınırsanız, size Cennetler vereceğim) buyuruyor. Yani iman edenlere, ayrı hitap ediyor. Cennette gözlerin görmediği, akılların almadığı, hatıra, hayale gelmeyen nimetler hazırlandı, orada hiçbir üzüntü yok, ebedi nimetler var.

Ömür üç gündür: Dün, bugün ve yarın. Dün geçti. Yarının, gelip gelmeyeceği belli değil. Geriye kalan bugünü değerlendiremezsek, yarını nasıl değerlendireceğiz? Yarın ya var, ya yok, fırsat ele ya geçer, ya geçmez. Onun için, bugün elimizde fırsat varken, ölüm gelmeden önce, ahirette karşımıza çıkacak olan ibadetlerimizi düzgün yapalım, çocuklarımıza, sorumlu olduklarımıza dinimizi öğretelim. Önce biz dinimize uygun yaşayalım. Namaz kılmayan bir kişi, nasıl gider bir başkasına namaz kıl der? Kendimiz yaşamazsak, başkasına şöyle yaşa demek tesirli olmaz. Bir kişi Kur'an-ı kerim okumuyorsa, nasıl başkasına oku der? İlmin yaşı olmaz. Hemen tevbe edip, ölmeden ahirete hazırlanmalı, çünkü ölüm ani gelir.

Bunlar asırlardan beri söylenen sözler ve verilen nasihatlerdir. Biz, Rabbimizin rızasına tâlibiz. Bir kişinin daha yanmaktan kurtulmasını istiyoruz, çünkü azap var, öyle bir azap ki, Hazret-i Ali yemin ederek, (Vallahi, azap vasıtası olarak ahirette, dağlar kadar büyük akrepler ve yılanlar var) buyuruyor. Peki, bizim bu derdimiz ne? Mal mülk, mevki makam, şan şöhret sevdasından önümüzü göremiyoruz. Bunlar mı bizi kurtaracak? Bunlar meziyet değil. Meziyet Allahü teâlânın rızasına uygun yaşamaktır, biz bunun için çalışalım. Çok kısa olan bu ömrümüz, hızla geçiyor.

Cenab-ı Hak bütün ruhları yarattığı zaman melekler, (Ya Rabbi, bütün bu insanlar bu dünyaya sığar mı?) diye sormuşlar. Cenab-ı Hak, (Ben onları kısım kısım göndereceğim. Kimisi ölecek, yerine yenileri gelecek, onlar da ölecek, yenileri gelecek, bu dünya böyle dolacak) buyurur. Melekler yine, (Ya Rabbi, insan babasını, ailesini mezara koyduktan sonra, ne yapar artık, daha yaşayabilir mi?) diye sorunca, Allahü teâlâ, (Onlarda öyle gaflet olur ki, mal mülk davasından, başka şey düşünemez) buyurur.

Şimdi, kaç kişi babasının ölmesini bekliyor, çünkü mirası paylaşacaklar. Hatta duyuyorsunuz, bazıları ölmesini de bekleyemiyor, öldürüyorlar. Onun için biz, güzel ahlâk sahibi olmaya ve bizden sonrakilere de iyi ahlâkı, doğru imanı miras bırakmaya çalışalım, çünkü bunlardan başkasında hayır yoktur.
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:108
Dün:289
Bu Ay:3,803
Toplam:14,184,828
Online Ziyaretçiler:1
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842