Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Hikmet Ehli Zatlar Buyuruyor Ki

Allah dostlarını sevmek
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allah dostlarını seviyorum diyenin, sevgisinde samimiyse, onlara itaat etmesi gerekir. Hocasının sevdiklerini sevmesi, sevmediklerini sevmemesi gerekir. Hocasını sevenleri sever, sevmeyenleri de sevmez. Yani hocasında fani olur, çünkü böyle büyük bir zatın sevgisine ulaşan, Resulullah efendimize kadar bütün büyüklerin sevgisine kavuşur. Bir şeye kavuşan, her şeye kavuşur. Ama her şeye kavuşmak isteyen, her yere bağlanmaya çalışan, hiçbir şeye kavuşamaz.

Bir kimse, birine, (Seni çok seviyorum, sana âşığım, senin için ölüyorum) diyebilir, ama sözünde doğruysa, bunu ispat etmesi gerekir. Bu üç şekilde ispat edilir:

1- Sevdiğini sevenleri sevmesi, sevmeyenleri sevmemesi; sevdiğinin sevdiklerini sevmesi, sevmediklerini sevmemesi gerekir. Buna hubb-i fillah, buğd-i fillahdenir. Eğer onun sevdiklerini sevmiyor, sevmediklerini seviyorsa sevgisinde samimi değildir. 

2- Seven, sevdiğinin hem sevincine, hem derdine ortak olmalı. Dertleri neyse çaresini aramalı.

3- Onun gıyabında dua etmeli ve onun aleyhinde konuşulmasına fırsat vermemeli. 

İşte bütün bunlar sevginin alametidir. Bu üç maddeyi uygulayanın sevgisi artar.

Bir Allah dostunun, (Ben seni sevdim) sözüne kavuşmak için, eskiden tekkelerde otuz sene, kırk sene çile çekerlermiş. Çünkü Allahü teâlânın sevgili bir kulu, (Seni sevdim) derse, Resulullah efendimize kadar bu yolun bütün büyükleriyle, Allahü teâlâ da sevdi demektir. Zaten insan, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için yaşar. Onun için maksat Mekke’ye varmak, orada olmaktır. Yoksa yolda oyalanmak değildir. Bütün ilimler ve hizmetler yolculuk sayılır. Kâbe’ye varmak, yani maksada kavuşmak için insanlar, otuz sene, kırk sene çeşitli sıkıntılara katlanarak gece gündüz durmadan okuyorlar, çalışıyorlardı. 

İlimden maksat da, Kâbe’ye varmaktır. Kâbe’ye varmaktan maksat hedefe, maksada kavuşmaktır. Peki, Eshab-ı kiram acaba bu ilimleri tahsil ettiler mi? Onlar, Resulullah efendimizin ilk sohbetlerinde Kâbe’nin içine girdiler. Artık başka şeylerle niye uğraşsınlar ki? Onun için Eshab-ı kiramı herkesin anlaması kolay değildir. İşte Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Biz sondakini başa yerleştirdik)buyuruyor. Sohbetimize kavuşana, bütün ilimlerden, zikirlerden, rabıtadan, tasavvufun bütün gayelerinden elde edilmesi gereken şeyleri biz, başta veriyoruz diyor.
Allah dostlarının iki alameti
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlânın dostlarının iki alameti vardır. Bu alametlere bakarak, onun Allahü teâlânın sevgili kulu olup olmadığı anlaşılır.

Birincisi, onlar Allah için yaşar, Allah için konuşur. Yaptıkları her iş Allah rızası içindir. Onlar, Allahü teâlânın emir ve yasakları için vardır.

İkincisi, Allahü teâlânın sıfatlarıyla sıfatlanmışlardır. Mesela Allahü teâlânın sıfatlarından birisi rahmettir. Dinli dinsiz, canlı cansız, kâinatta ne varsa hepsinde Cenab-ı Hakk’ın şefkati, merhameti vardır. Bu zatlar da Allahü teâlânın bu şefkat, rahmet sıfatıyla sıfatlandıkları için kesinlikle, hiçbir canlıya zarar vermezler, intikam almazlar; ama onların kılıçları çok keskindir, kılıçları kâğıdı keser. Kılıçlarına çarpmamak gerekir. Cenab-ı Hakk’a çok yaklaştıkları için, Onda fani oldukları için, o yüce kudret sahibinin kudretiyledir. Allah muhafaza etsin!

Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin bir talebesi bir hata yapmış, yüz bin türlü özür dileyince, Mevlana hazretleri buyurmuş ki, (Benden özür dilemen yeter mi? Ben kırılınca, benim hocam, onun hocası, onun da hocası yani hepsi kırıldı, hangisini bulup özür dileyeceksin?)

Çok tehlikelidir. Ne iş yaparsak yapalım; ama saygı ve edepten geri kalmayalım; çünkü öyle bir yol ki, tasavvufun zirvesine ulaşsak, ilmin zirvesine ulaşsak, büyük zatlara karşı bir saygısız hareket yaparsak, hepsi elimizden çıkar.

Edeb, ilmin başı olduğu gibi, hem ortası, hem de sonudur. Edep, haddini bilmek, sınırı aşmamak demektir. Ailede, cemiyette, herkesin bir sınırı vardır. Bütün sıkıntı ve geçimsizlikler, hep haddi aşmaktan kaynaklanır. Herkes haddini bilip, sınırı aşmazsa, mesela evin hanımı da, erkek de, kendi sınırını bilip ona göre hareket ederse, o ev Cennet gibi olur. Cennet gibi olan evden ahirete gidenler de elbette Cennete gider. Her hususta dinimiz ne emrediyor, onu öğrenip, ona göre hareket eden, haddini bilmiş, sınırı aşmamış olur. O zaman ne kavga, ne geçimsizlik, ne de savaş olur. Dünya güllük gülistanlık olur. Herkesin sınırını ise, dinimiz bildirmektedir. Sınır tecavüzü yapmamalı, hiç kimsenin sınırına girmemeli! Neticede karşımızdaki de bir insandır, o da Allah’ın kuludur, kalbini kırmayalım. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Mahşerde, güneş bir mızrak boyu alçaldığı zaman, yedi sınıf insan, Arş’ın altında gölgelenecektir. Onlardan biri de müminin yüzüne sevgiyle, muhabbetle bakandır.)

Allahü teâlânın sevdiği kul 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimleri, Allahü teâlânın sevdiği, razı olduğu kullarıdır. Peygamber efendimizin vârisleridir. Bir kimseye tâbi olan, iyi veya kötü, her neye kavuşursa, uymuş olduğu kimseden kavuşur. Büyük zatlara tâbi olanlar ve hizmet edenler için, büyüklere gelen nimetlerden pay vardır. Resulullahın vârislerine uyanın kavuştuğu şey, nimettir, rahmettir, hazinedir. Bozuk insanlara uyanın kavuştuğu şey ise zehirdir, felakettir, iflastır. O büyük zatlara uyan, onlardaki nimetlere kavuşur, dünyada ve ahirette rahat eder.

Allahü teâlânın en büyük nimeti, ihsanı, ikramı, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi sevdiği bir kulunu tanıtmasıdır. Allahü teâlânın bir kulunu sevdiğinin alameti, o kulun böyle mübarek bir zatı sevmesidir. Allahü teâlâdan ağlayarak, yalvararak bu nimeti istemek gerekir; çünkü onlar bizi Resulullaha götürüyorlar. Resulullah efendimizi ise Allahü teâlânın sevdiğinde hiç şüphe yoktur.

Gece gündüz ibadet yapan çok mübarek bir zatın bir gün dişi ağrır. Istıraptan ibadet yapamaz hale gelince doktora gidip der ki:
— Ne olur, şu ağrımı dindir!
— Diş ağrını gideririm, ancak sen bana ne vereceksin?
— Kaç para istersen veririm.
— Senden para istemiyorum, sen salih bir zatsın, yaptığın bütün ibadetlerin sevabını olduğu gibi bana ver, ben de senin ağrını dindireyim.

Mübarek zat, gece gündüz namaz kılmış, ibadet yapmış, bir diş ağrısına hepsini feda edecek. Verse bir türlü, vermese bir türlü... Vermese, ibadet yapacak hali yok. Kendi kendine, (Ya Rabbi, ben bu sevabları vereyim, sana tekrar ibadet yapmaya başlarım. Sen çok merhametli ve çok cömertsin, ben verdim desem de sen zaten benden almazsın, ona da verirsin) diye düşünür. Sonra, (Tamam, verdim) der. Doktor da ağrısını giderir. Tam giderken, doktor der ki:
Dur bakalım nereye? Sen bir diş ağrısına bütün ömrünün ibadetlerini verdin, daha otuz bir dişin var, gözlerin, kulakların var. Her zerren için, daha vereceksin, ibadetin yeter mi? İnsan acizdir, bir diş ağrısına bile bütün ibadetlerini verir. O halde bizim Allahü teâlâya arz edeceğimiz ne ibadetimiz olabilir ki?

Salih zat doktora (Sen benden daha mübarekmişsin) der. Bunun üzerine doktor der ki:
Kimin mübarek olduğu belli olmaz, dış görünüşe göre karar verilmez. Mübarek olan, doktor da olabilir, tüccar da olabilir, kimyager de olabilir. Bu doktordur, tüccardır, kimyagerdir, dinden ne anlar diyen, öyle aldanır ki, bu aldanması dünyasını da ahiretini de harap eder.
Allah dostunu üzmek
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allah dostları, Allah rızası için yaşarlar. Allahü teâlânın bazı sıfatlarıyla sıfatlanmışlardır. Allahü teâlâya çok yaklaştıkları, Onda fâni oldukları, Onun sevgisini ve rızasını kazandıkları için, Onun yüce kudretiyle beraber olurlar.

Bu büyüklerin kalbi kırılırsa felaket olur. Onlar, Allah’ın kılıcıdır. Onlar kılıcı sallamazlar, ama haddini bilmeyerek başını dokunduranın, yani onlara dil uzatanın, edepsizlik edenin kellesi kesilir. Yani dünyada ve âhirette felakete düşer. Hele bir de kılıç sallarsa, hayvanları bile zarar görür. Nitekim Şeyh Salih hazretlerinin hayvanlarına dokunan diğer hayvanlar ölüyormuş. (Efendim, böyle giderse, mahlûkat kırılacak) diye arz eder. Mübarek zat tebessüm edip, tamam der ve iş hâllolur.

Bu büyük zatların kızmaları da, Allah rızası içindir, bizim iyiliğimizedir. Onların kızıp ikaz etmeleri tehlikeli değil, bir nimettir, ama kalbleri kırılırsa, yedi kat gökten düşmekten beter olur. Onun için büyüklerin üzüleceği iş ve sözden uzak durmalı.

Seyyid Atâ, Zengi Atâ hazretlerinin dört büyük halifesinden biridir. Onun zamanında, Silsile-i aliyye büyüklerinden, Ali Ramitenî hazretleri hayattaydı. Seyyid Atâ, kendi şeyhine muhabbetinden, Ali Ramitenî hazretleri hakkında yakışıksız bir söz söyler. O gün eşkıyalar oğlunu kaçırır. Yetkililer seferber olurlarsa da bulamazlar. Sonunda Seyyid Atâ, hatasını anlar. Hemen bir yemek hazırlayıp ileri gelenleri çağırır. Ali Ramitenî hazretlerine çok ısrar eder, o da gelir. O gelmeden önce oradakilere, (Bu yemeğin esas sebebi Ali Ramitenî’dir. O elini sürmedikçe hiç kimse yemeğe başlamasın) der. Sofra kurulur, (Buyurun) denildiği hâlde, hiç kimse elini sürmez. Ali Ramitenî hazretleri de şaşırır. Seyyid Atâ, ona hitaben, (Hocam, lütfen başlayın!) der. (Estağfirullah, burada büyüklerimiz var) der. Seyyid Atâ, (Hocam, buranın büyüğü sizsiniz) der. Ali Ramitenî hazretleri anlar ki, Seyyid Atâ hatasını itiraf ediyor. (Peki) der, (Kaybolan oğlunuz kapıdan girmeden ağzıma lokma koymam) der. O anda kapı açılır, çocuk içeri girer. Tabiî, içeride feryat figan kopar, herkes her şeyi unutur. Çocuğa, (Neredeydin, nasıl geldin?) derler. Çocuk, (Bilmiyorum, çok uzak yerdeydim, beni zincirlere vurup zindana atmışlardı. Bir anda kendimi burada buldum) der. Şu hâlde, büyüklere dokunan yanar, onlara sığınan kurtulur.

Büyüklerin gözünden düşmek 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, (Mürşidinin gözünden düşmek, yedi kat göklerden düşmekten daha kötüdür) buyuruyor. Yedi kat gökten düşen ölür. Hocasının gözünden düşen ise, Cehenneme düşer, yani sonsuz ölür. Çünkü onun kalbi, başka bir kalbe, o diğer kalb de bir başka kalbe bağlıdır. Bu, silsile yoluyla Resulullah'a gider. O hâlde mümin, hocasının karşısında teneşir tahtasındaki ölü gibi olmalı. Çevirirse döner, çevirmezse dönmez. Yani onun huzurunda, kendi iradesini terk etmelidir.

Karlı soğuk bir kış günü, Behaeddin-i Buhari hazretleri, hocası Seyyid Emir Gilâl hazretlerinin aşkına daha fazla dayanamayıp yollara düşer. Yara bere içerisinde, yarı donmuş vaziyette, çok uzaklardan gelip kendisini dergâhın kapısına gece vakti zor atar. Dışarıda gürültü olunca dergâhtaki bir talebe bakıp gelir. (Efendim, Behaeddin-i Buharî gelmiş) deyince, Emir Gilâl hazretleri, (Kimden izin alıp da gelmiş? Almayın içeriye. Dönsün geldiği yere!) buyurur. Giden talebe güçlükle, (Geriye dönün!) der ve içeri gider. Behaeddin-i Buhari, hayatının en büyük imtihanını o gün vermiştir. (İçeri giremedim, ama bari kapının eşiğinde öleyim) diye kapının önüne yatıp kendinden geçer.

Gece Emir Gilâl hazretleri, bir ara dışarı çıkar. Bir şeye bastığını fark eder. Eğilip bakınca, Behaeddin-i Buhari’yi görür. Kucaklayıp içeri alır. Elini yüzünü temizler. Yaralarını sarar. Behaeddin-i Buharî kendine gelince, (Ben neredeyim?) der. Hocası, (İyi yerdesin evladım) diye cevap verince çok sevinir. (Efendim, canımızı, malımızı, her şeyimizi, kabul etseniz de, reddetseniz de size feda ettik, buradan bir adım gitmeyiz. Ancak, biraz önce dışarı atılmışken şimdi içeride, hem de kucağınızdayım, bu şefkatin hikmeti nedir?) diye sorar. Emir Gilâl hazretleri, (Behaeddin, her şeyin iyiydi, fakat kalbinde, bana olan aşkın düşürdüğü, farkında olmadığın bir kibir vardı. Bu kibir çıkmadan oraya faydalı bir şey giremezdi. Bu yüzden onun çıkmasını istedim. “Onu içeriye almayın” demek, bana da ne kadar zor gelmişti. Elhamdülillah şu anda sendeki o kibir de yok oldu. Kalbimde ne varsa, hepsi senin olsun) dedi. İşte bundan sonra Behaeddin-i Buharî, Şah-ı Nakşibend hazretleri oldu.
Allah için vermek
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Sadece Allah yolunda harcanan mal, kendi malımız olur. Verdiğimiz mal bizim, aldığımız bizim değildir. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Ya Âişe, kurbanın etini ne yaptın?

- Ya Resulallah, hepsini dağıttım, sadece iki kürek bize kaldı.

- Ya Âişe, demek ki, iki kürek hariç hepsi bize kaldı.

Hocasını çok seven zengin bir tüccar talebe, muhtaçlara yardım etmenin daha tam şuurunda değilmiş. Mürşid-i kâmil olan hocası ona acıyıp, bu durumdan kurtulması için der ki:
- Hayatımda çok cimri gördüm, ama senin gibisini görmedim.

Talebe şaşırır, rengi sararıp solar:
- Ne yaptım efendim?

- Bak, yüce Allah seni ne güzel yaratmış. Senin gibi binlerce insan şu an hastanelerde, acı içindedir. Sen, ne hastanedesin, ne de hapishanedesin. Gözün, kulağın, her uzvun yerli yerinde. Bunları sana kim verdi?

- Elbette Allahü teâlâ verdi efendim.

- Peki, seni yoktan var eden, her an seni varlıkta durduran, iman veren, büyükleri tanıtan, daha çeşitli nimetler ihsan eden Allahü teâlâya ne verdin?

- Allahü teâlâya ne verilir ki efendim?

- Rabbimiz âhirette, bir kula, (Ben açtım, bana ekmek vermedin, beni doyurmadın?) buyuracak. Kul, (Yâ Rabbi seni nasıl doyurabilirim?) diyecek,(Fakirleri doyursaydın, beni doyurmuş olacaktın yani rızamı kazanacaktın.) Yine (Ben hastaydım, beni ziyaret etmedin) buyuracak.(Yâ Rabbi seni nasıl ziyaret edebilirim) denince de, (Hasta kullarımı ziyaret etseydin, benim rızamı orada bulacaktın) buyuracak. Sen onun kullarına bir şey vermezsen, âhirete nasıl gideceksin, onun huzuruna ne yüzle çıkacaksın? O sana her şeyi verdi, sen ise, bütün bu lütuflarına karşı elini sıkıyor, Allah’a vermemekte ısrarlısın. İnsanların bid’at ve küfür içinde yüzdükleri bir zamanda, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından kaç tane alıp dağıttın veya dağıtılmasına sebep oldun?

- Efendim mesele anlaşılmıştır.

Talebe, eline geçenleri Allah yolunda harcar, hocasının yanına geldiğinde, boş ceplerini gösterir, (Hepsini verdim efendim) der.

Mal sevgisi ve cimrilik 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mal sevgisi ve cimriliğin zararı çok olur. Asıl maksattan uzaklaştırır, sıkıntıya düşürür. Bu hastalıktan kurtulmak, ancak çok sevdiği şeyleri muhtaçlara vermeye, kendini alıştırmakla mümkün olur.

Tarlaya tohumu burada ekmeli. Cimri tüccar değil, akıllı tüccar olmalı. Âhiret için kendisi yapmayıp, geride kalanlara, (Ben ölünce şunları yapın) dememeli. Ne yapabilecekse, hayattayken bizzat kendisi yapmalı.

Verme huyu bozulmasın diye, isteyeni boş çevirmemeli. Eğer isteyenin ihtiyacı yoksa, ona ateş olur. Bunu, alan düşünsün! Vermeyi âdet hâline getirmeli, maddî ve manevî yardımda bulunmalı. Verecek bir şeyi yoksa, hiç olmazsa ekmek vermeli.

Allahü teâlânın rızası için bir fakire bir parça ekmek vermeyip de, nefsin isteklerini tatmin etmek için gösterişli ziyafetler hazırlamak, Cehennemlik olmanın alametidir. Cennetlik olmanın alameti ise vermektir, verecek bir şeyi olmasa da vermeyi sevmektir. Vermek için gayret göstermektir. Cimri, varlıkta da, darlıkta da, yalnız kendisini düşünür, başkasını düşünmez. 

Çok cimri ve çok zengin bir tüccar, ölüm hastalığında oğluna, (Oğlum, hayatımı biliyorsun. Yemedim yedirmedim, giymedim giydirmedim, hep para biriktirdim. Şu bir çift çorap, bana çok uğur getirdi, bakarsın orada da işim rast gider, ben ölünce, bunları ayağıma giydir! Eğer hoca giydirmezse, şu mektubu ver, açıp orada okuyun) der.

Zengin tüccar ölünce oğlu, (Hocam, babamın vasiyeti var, şu çorapları giydirin!) der. Hoca, dinini iyi bildiği için, (Dine aykırı böyle vasiyet geçerli olmaz, ölüye kefenden başka bir şey giydirilmez) der. Sonra mektubu açıp okurlar: 

“Oğlum görüyorsun ki, malım, servetim pek çoktu, ama eski çoraplarımı bile âhirete götürmeme izin vermediler. Unutma ki, benim âkıbetim seni de bekliyor. Çok zengin olsan da, çorapsız ayrılacağın bu dünyaya meyletmeyesin! Bu mal, Allahü teâlânın rızasına uygun kullanılmazsa zehirdir. Onun rızasına uygun kazanılan ve harcanan mal, dünyalık değildir. Yapmadığını söylemek tuhaftır, ama sen böyle olma! Vermeye alış! Ben bildiğim halde veremedim, cimrilik hücrelerime işlemiş. Ben yapamadım, sen yap! Ben yediremedim, sen yedir! Ben dağıtamadım, sen dağıt! Yoksa sen de sonunda benim gibi pişman olursun.”
Allah için yapmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah’ın dinine ihlâsla hizmet edene, Allah yardım eder) buyuruluyor. Peygamber efendimiz de buyuruyor ki:
(Kim, insanların kızacakları şeyde Allah'ın rızasını ararsa, Allahü teâlâ onu, insanlardan gelecek zarardan korur. Kim de, Allah’ın kızacağı şeyde, insanların rızasını ararsa, Allahü teâlâ onun işini insanlara bırakır.)

Meşhur bir tüccar, büyük bir zata, (Çok merak ediyorum. Yaptığınız her iş, bize göre yanlış, ama doğru netice alıyorsunuz. Şu anda bile, gelen adamlarınıza verdiğiniz talimatlar, ne ekonomiye, ne de ticarî usule sığıyor. Riskli, büyük işlere giriyorsunuz. “Bu bitti, battı” derken sonunda yine başarıyla çıkıyorsunuz. Bunun sırrı nedir?) diye sorar. O zat şöyle cevap verir:
Büyüklerimiz, (Soran Allah rızası için sorar, cevap veren Allah rızası için cevap verirse, verdiği cevap yanlış da olsa, Allahü teâlâ bu ihlâs sebebiyle, o işin neticesini düzeltir) buyuruyorlar. Bir işin başı değil, neticesi önemlidir. Hüküm sonuca göre verilir. Eğer işlerimizde zerre kadar kendi şahsımızı, menfaatimizi düşünürsek, o işten hayır gelmez, hepsi bozulur. Yapılan hareket, yanlış da olsa, sonucu neden doğru oluyor? Çünkü Cenab-ı Hak, Allah için yapılan işi, Allah için konuşulan sözü zayi etmez. Allah için iş göreni, utandırmaz, yanlış yapılsa da, düzeltir. Şuna inanmalı ki, eğer Allah’a gönül bağlayarak, insanlara faydalı olmak için yola çıkılmışsa, yapılan her yanlış iş, sonunda düzgün olur. Büyük hizmetler, büyük parayla değil, büyük inançla olur.

Tüccar, (Peki bu çalışanlar, size nasıl böyle sevgiyle bağlanıyorlar?) diye sorar. O zat, (Parayla sevda, bir araya gelmez. Parayı seveni insanlar sevemez. Çalışanların menfaatini her zaman kendi menfaatimizin üstünde gördük. Onların rahatlığını, saadetini, huzurunu, kendimizinkinden daha kıymetli bildik. Bu inançla yaşadık) diye cevap verir. Çünkü bütün geçimsizlikler, bütün kırgınlıklar, (Sen çok aldın, ben az aldım) diye menfaat çatışmasından kaynaklanır. Kendimizden başkasını görmezsek, onların menfaatini düşünmezsek, bizi nasıl sevebilirler? 

Hizmette insan eğitimi

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Büyük zatlar, hizmetlerinde çalışanı, hiçbir zaman işçi gibi görmezler. O işinin sahibidir. Onu bir kardeş, yardımcı, Allah’ın lütfettiği bir emanet olarak bilirler. Ona asıl maksadın Allah rızası olduğunu anlatıp, onu şuurlandırır, ona yetki ve imkân verir, böylece onu kendi işinin sahibi yapmaya çalışırlar. İnsan, kendine, kendi işine ihanet eder mi? Kendi evini, kendi çocuğunu, kendi makinesini kim vurup kırar?

Kendi işi gibi görmesine rağmen, böyle bir şey olursa, sebebi eğitimsiz veya zayıf karakterli olmaktır. Allahü teâlâ, insanların kimini sağlam, kimini de zayıf karakterli olarak yaratmıştır. Zayıf karakterli olan, daima, kendine benzetmek için, sağlamları bozmak ister ve onların arasında laf taşır. Onun için, ailede, akrabada veya bir şirkette, böyle zayıf karakterliler elbette olabilir. Bunu bilip ona göre tedbir almalı. Büyük bir zat anlatır:

Âmirlik görevi verdiklerime diyorum ki:
Bu çalışanlar, size emanettir. Bunların abisi, babası olun, bu arkadaşlarınıza sahip çıkın! Onlar için sizden istediğim en büyük iş, onlara kişilik kazandırmak ve zayıf karakterli olanlar varsa, onları eğitip olgunlaştırmaktır. Çünkü din nasihattir, yani söylemektir. Nasihat de sertlikle, kavgayla değil, yumuşaklıkla olur. Eğitilmemiş bir insanı eğitmek, bir mahlûku ehlileştirmekten daha zordur. O mahlûk bir yere bağlanıp yemi, suyu verilebilir. Ama insan her an ayrı bir davranışa, ayrı bir hileye, ayrı bir bilgiye, her an değişen bir kişiliğe sahiptir. Onlara faydalı olmak için, onlar yanlış da yapsa, haklıymış gibi davranmalı. Çünkü tıpta bir kaide vardır: Bir hasta gelse, bizim tıp verilerimize göre yüzde yüz sağlam olsa da ona, (Evet efendim, bu rahatsızlığınızın tedavisi mümkündür) demek gerekir. Eğer daha en başta, (Sende bir şey yok, sen hastalık hastasısın!) denirse, (Hastalığımı anlamadı) der, itimadı sarsılır. Çünkü onun, o anda muhtaç olduğu şey şefkattir. O fiziken hasta değilse de, ruhen hastadır. O hâlde, önce ona bir haklılık payı ayırıp, (Merak etme, bunun bir çaresi vardır, şöyle yapar, böyle yapar, bu işi düzeltiriz) diyerek onu rahatlatmalı!
Allah İman Selameti Versin
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsan doğduğu zaman bir beyaz beze sararlar, buna kundak bezi derler, bunda cep yoktur. İnsan ölünce, yine beyaz bir beze sararlar, buna da kefen bezi derler, onun da cebi yoktur. O halde insanın ömrü, kundak beziyle kefen bezi arasıdır.

İmanla ölmek, en büyük gayedir. Son nefeste imanla ölmek için dua etmek çok önemlidir.

Kibir, küfre en yakın, en büyük günahtır; çünkü Allahü teâlâ, (Azamet ve kibriya bana aittir, kim bu hususta bana ortak olmak isterse onu yakarım) buyuruyor. İki felaket vardır ki, bu kötü huylar kimde varsa çok fenadır. Biri inat, biri de kibirdir. Yani ben haklıyım demek ve kendini başkasından üstün görmek... Bunlar kâfirde varsa, Müslüman olmasına engeldir. Şayet Müslümanda varsa, son nefeste imansız gitmesine sebep olabilir.

Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’u fethettiği zaman, hocası Akşemseddinhazretlerine, Cuma namazını Ayasofya’da kılmak istediğini ve hocasına kendisinin imam olmasını söyler. Ayasofya’yı cami yapmak için seferber olunur. Cuma gününe cami yetiştirilir, cemaat namaza başladığı sırada Fatih Sultan Mehmed Han’ın abdesti kaçar. Tabii sultanın yanında da rastgele insanlar olmaz. Sağında ve solunda da en büyük hocalar, şeyh efendiler saf tutarlar. Kamet getirilir, imam Allahü ekber der. Fatih Sultan Mehmed han, ne yapacağını şaşırır. Abdestsiz namaz kılınmaz. Abdest almaya çıksa izdiham olacak... Namaz kılar gibi eğilip kalksa, Cumadan mahrum kalacak. Ya Rabbi, ben ne yapayım şimdi derken, yanındaki bir şeyh efendi firasetiyle vaziyeti anlar. Cübbesini açar, buradan abdest al der. Sultan bakar ki, çeşme var, su var. Acele olarak abdestini alır ve rükûa varmadan önce imama yetişir. Namaz biter, selam verilir, dualar yapılır.

Ertesi gün Fatih Sultan Mehmed Han, hocası Akşemseddin hazretlerini ziyarete gider. Ayrılırken, (Hocam dua buyurun) der. O da, (Allah iman selameti versin) der.

Daha uzun dua bekleyen Fatih Sultan Mehmed Han, şaşırıp kalır. Hocası sorar;

— Ne oldu, beğenmedin mi?

— Bu kadar mı efendim?

— Evladım yetmez mi? En kıymetli dua budur. Dün sana cübbesini açıp abdest aldıran şeyh, bir saat önce öldü; ama imansız gitti; çünkü bu kerametinden dolayı ona kibir geldi.
Allah var, şeriki yok
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsan niçin yaratıldı? Allahü teâlâ insanları niye yarattı? Rabbimiz insanı, kendisini tanımakla ve Ona kulluk etmekle şereflenmesi için yarattı. Yaratılış gayesini bilmeyen insan, hep sıkıntı içinde olur.

Her zaman kendimize, (Dünyaya niçin geldik, geliş gayemiz nedir?) diye sormak gerekir. Hepimiz Allah’ın kullarıyız. O, kullarına ne isterse yapar. O ne isterse, yapmak mecburiyetindeyiz. Ne yaparsak yapalım, Onun rızası için yapmamız gerekir. Hac Onun için, namaz Onun için, hediyeleşmek Onun için, para Onun için, yani her şey Onun için olmalı. Eğer Onun için değil de, başkası içinse, felaket olur.

Arkadaşlık, dostluk, düşmanlık, sevgi, nefret, hatıra ne gelirse, burada Rabbimizin emri ne, yasağı ne, rızası ne, onu düşünmek zorundayız. Aksi halde nefsimizin istediğini yapmış oluruz ki, bu çok tehlikelidir.

Ana baba, sadece dünyaya gelmemize sebeptir. Su, hava, ekmek de sebeptir. Bunlar olmasa yaşayabilir miyiz? Ama biz onlar için yaratılmadık, Allah için yaratıldık. Bu sebeplerin hepsine hürmetimiz var; fakat biz onların değil, Allah’ın kuluyuz. Eğer Onun rızasını gözetmeden, ana babamıza yıllarca, hatta asırlarca hizmet etsek, zerre kadar kıymeti yoktur.

Bunun gibi, Hazret-i Ali’yi Peygamber efendimizden ayırarak seven, ayrı bir din gibi gören küfre girer. Ehl-i beytin ve Eshab-ı kiramın hepsini sevmeliyiz; ama Cenab-ı Peygambere iman ettikleri için, Ona tâbi oldukları için sevmeliyiz. Bütün müslümanları da bunun için sevmeliyiz.

Şirk, Allah’a ortak koşmaktır, en büyük felakettir. Allah var, şeriki yani ortağı yoktur. Allahü teâlâ, (Şirk hariç her günahı affedebilirim; ama şirki affetmem) buyuruyor. (Şirki affetmem) demek, (Şirk üzere [imansız] ölenleri affetmem) demektir. Yoksa bir müşrik, Müslüman olunca onu affeder.

Yiyip içtiğimiz, çalıştığımız, konuştuğumuz, dinlediğimiz, yazdığımız her şey, yani bütün yaptıklarımız Allah için olmalı; çünkü Cenab-ı Hak Kur’an-ı kerimde mealen,(Kim Allah içinse, Allah da onun içindir) buyuruyor. Hiçbir köle, iki evin birden kölesi olamaz. Ya o evin kölesi oluruz, ya bu evin kölesi oluruz. Hem nefsimizin kölesi, hem de Allah’ın kölesi olamayız. İkisinin de kölesi oluruz dersek, kendimizi kandırmış oluruz. Sadece nefsimizin kölesi olmuş oluruz, Rabbimizin kölesi olmamış oluruz.

Allahü teâlâyı, her şeyimizi yaratan Rabbimizi bırakıp da, başkasına tapmamız olacak şey değildir. Her şeyi Rabbimiz veriyor, biz kime teşekkür ediyoruz? Rabbimiz bizi görüyor, işitiyor, yani ne yapıyorsak biliyor; ama biz utanmadan ona isyan edersek, bunun vebali büyük olur.

Ölmeden önce tevbe eden, geç kalmamıştır. O halde hemen tevbe edip, kendimize gelmek zorundayız.


Kurtulmanın tek çaresi 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (Ölmeden önce ölün) buyuruyor. Öldükten sonra bütün gerçekler ortaya çıkacak ve insanlar eyvah diyecekler. Öldükten sonra, dinimizin bildirdiği her şeyin doğru olduğunu göreceğiz. Ölmeden önce ölmek demek, başımıza gelecekleri şimdiden görmek demektir. Öldükten sonra karşılaşacağımız bu işlere ölmeden önce karşılaşmaya çalışmak, yani ölmeden önce bunların gerçek olduğuna yakîn elde etmek demektir.

Bugüne kadar geçen ömrümüz gitti, hayal oldu, bundan sonra da öyle olacak. Kurtulmanın tek çaresi, kurtulanlarla beraber olmaktır. İyilerle beraber olmak, kurtulmanın alametidir. Ahirette kiminle beraber olmak istiyorsak, dünyada onunla beraber olmalıyız. Kendi başımıza kaldığımız müddetçe, felaketten kurtulamayız. İyi arkadaş seçmeyen, kurtulamaz. Kötülük, bulaşıcı bir hastalıktır. İyilik, her zaman çok zor yayılır; çünkü iyiliğin baş düşmanı insanın kendisi yani nefsidir. Kötülük ise çok çabuk bulaşır; çünkü nefs ona müsaittir. Kabulü içerden görür.

İki kişi bir araya gelince dedikodu, gıybet yerine, dinimizi öğrenmek için, uygun bir ilmihalden birkaç satır okumalı, yani Allah demeli. Düşüncesi yalnız dünya olan kişilerle görüşmemeli, onlardaki dünya sevgisi bize de bulaşır. Görüşme mecburiyeti olunca da, ihtiyaç kadar yanında durup, hemen oradan uzaklaşmalıdır.

Bir mümin, din kardeşine ait hoş olmayan bir iş duyarsa, yetmiş özür kapısı aramalı. Yani bunu, şu haklı sebepten dolayı işlemiştir diye, yetmiş tane mazeret bulmalı. Yine kalbi rahat etmezse, (Bak arkadaşın sana yetmiş tane mazeret söyledi, sen onun bu kadar özür dilemesini kabul etmiyorsun) diyerek, nefsini azarlamalı.

Büyük zatlardan istifade etmek için iki şart lazımdır:
1- Sahih-ül-yed olmaktır; yani hocasının, onun da hocasının böylece Resulullah efendimize kadar silsilesinin belli olması gerekir.

2- İntisap ettiği, bağlandığı ve Resulullaha kadar silsilesi belli olan bu zat hakkında, (Bu Allah adamı mıdır, değil midir? Bu anlattıklarında yanlışlık doğruluk var mıdır, yok mudur?) diye zerre kadar şüphesi olmamalı. Böyle zerre kadar şüphe varsa istifade yolları kapanır. Feyz, güneşin ışığı gibi ona yine gelir; fakat içeride zehre dönüşür; aynı şeker hastasının baklava yemesi gibi olur. Nitekim Allahü teâlâ mealen, (Kur’an-ı kerim, imanı olanların imanını, kâfirlerin de küfrünü artırır) buyurdu; çünkü Kur’an-ı kerim nurdur.

Büyük zatlardan birisi vefat etmiş, mezarlığa defnetmişler. Bir başka zat, bu zatı rüyasında görmüş; ama devamlı ağlıyormuş. (Efendim niye ağlıyorsunuz?) diye sormuş. O da, (Bu mezarlığa gelen on kişiden sadece biri imanlı geliyor. Ona ağlıyorum) buyurmuş. 

İmanla ölmenin yani kurtulmanın yolu ise, kurtulmuş olanları yani Ehl-i sünnet âlimlerini sevmek, onların yolunda olmak ve onların yolunda bulunanlarla beraber olmaktır.
Allahü teâlâ beni görüyor
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerini tanıyan, seven ve yollarında olan Müslümanlar, yeryüzünün en bahtiyar insanlarıdır, hepsi çok şanslıdır. Bunu bir anlasak, ufak tefek bütün kusurlar bitecek, herkes birbirine âşık olacak. Eskiden bu yoldakiler, birbirlerinin değil elini, ayağının altını öpmek için fırsat kollarmış, uyuyunca gidip ayağının altını öperlermiş. Birkaç saat birbirlerini görmeseler, hasretten ağlarlarmış. Bu nimetin ve birbirlerinin kıymetini anlayanlar öyle yaparmış. Biz de birbirimizin kıymetini bilelim, çünkü çok büyük nimete kavuştuk. Allahü teâlâ idrak nasip etsin! Bir nimetin kıymeti ne kadar çok bilinirse, Cenab-ı Hak (O nimeti arttırırım) diye söz veriyor. Bir nimetin kıymeti ne kadar bilinmezse,(Elinizden alırım ve sonra acı azab yaparım) diyor.

İnsan olmanın, sıhhatli olmanın, aklın, imanın, büyükleri tanımanın, camide olmanın kıymeti, hepsi, ayrı ayrı şükrü gerektiren nimetlerdir. Cami, Allahü teâlânın evidir. İnsan evine sevdiğini ve tanıdığını davet eder. Cenab-ı Hak sevdiğini mescide çağırıyor. Sevmediğini çağırmıyor. Bir insana Cenab-ı Hak, camiye gitmek nasip ediyorsa, o, çok şanslı, talihli bir insandır. Nasip etmiyorsa, Cenab-ı Hakk’a yalvarması lazım. (Ya Rabbi! Ne kusurum var ki, beni çağırmıyorsun? Benim kulaklarımdan bu gaflet pamuğu çıkmıyor, ben göremiyorum, işitemiyorum) diye yalvarması gerekir, çünkü Kur’an-ı kerimde Cenab-ı Hak, (Kulakları vardır işitmez, gözleri vardır görmez) buyuruyor. Niye görmüyor ve duymuyor? Kapı kilitli çünkü. İnsan bir yere girerken kapıdan girer. Kapı kilitliyse giremez. O kapı neresidir? Kalbdir.

Peygamber efendimiz, (Allah’a, onu görür gibi ibadet edin. Siz onu görmüyorsunuz, ama O sizi görüyor) buyuruyor. İnsanlar yalnız bu hadis-i şerifle amel etse, ne harama bakabilir, ne harama el uzatabilir, ne harama gidebilir, ne kalb kırabilir, çünkü Allahü teâlânın her an kendisini gördüğünü biliyor. Gördüğünü bile bile nasıl günah işler? Muhbir-i sadık böyle haber veriyor. İnsan, sevdiği bir kimsenin istemediği şeyleri, onun yanında yapamıyorsa, ama Allah’ın istemediği şeyleri yani haramları Allahü teâlânın huzurunda yapıyorsa, bir haramı hiç çekinmeden işliyorsa, onun imanı tehlikededir.

Mübarek bir zat, üç yaşındaki yeğenine, (Allahü teâlâ benimledir, beni görüyor, her sözümü duyuyor, ne yaparsam biliyor) sözünü ezberletmiş ve her gece okutmuş ve ona, (Sana öğrettiğimi iyi muhafaza et ve hep o halde ol! Ölünceye kadar bırakma! Dünya ve ahirette mükâfatını alırsın) demiş. Buna devam eden o çocuk, Sehl bin Abdullah Tüsteri hazretleri oluyor. Böyle söyleyen, böyle inanan, hiç günah işleyebilir mi?
Allahü teâlâ imana kefil değildir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Allahü teâlâ rızka kefildir ama imana kefil değildir. 

* Geçici lezzetlere, çabuk biten, tükenen dünyalıklara aldanmamalıdır.

* Kulluk; her an Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmek ve Onun Resulüne tam tâbi olmaktır.

* Kur'an-ı kerim okunan eve bereket ve iyilik gelir. Melekler toplanıp, şeytanlar oradan kaçar.

* Nafile ibadetlerin, farzlar yanındaki kıymeti, okyanus yanında, bir damla su gibi bile değildir.

* Mal biriktirme hırsı olan kimseler, her zaman sıkıntı ve üzüntü içinde olurlar.

* Dua, müminin silahıdır ve dinin direğidir. Göklerin ve yerin nurudur.

* Allahü teâlâ günahları görür ve örter. İnsanlar ise, görmez ve söyler.

* En büyük sermaye, Allahü teâlâya güvenip, insanlardan bir şey beklememektir.

* Kim gülerek günah işlerse, ağlayarak Cehenneme gider.

* Adalet, halkın dirliği ve düzeni; idarecilerin ise, süsü ve güzelliğidir. 

* Müminde, ihlas ve pişmanlık bulunursa, Allahü teâlâ onun bütün günahlarını affeder.

* Eshab-ı kiram, sadece sohbet ile nihayetsiz kemalata vasıl oldular.

* Elem ve üzüntü, ayrılık ve musibet, madem ki Allahü teâlânın irade ve takdiri iledir. O halde Ondan gelen her şeye razı olmak lazımdır.

* En büyük günahlardan biri de, insanlarla alay etmektir.

* Ahireti verip dünyayı almak, yani Haktan halka yüz çevirmek akılsızlıktır.

* İnsanlar arasında bulun, fakat kimseye yük olma!

* Akıllı kimse, korktuğu başına gelmeden önce, onun çaresine bakar.

* Lüzumsuz şeylerin peşinden koşan, lüzumlu şeyleri kaçırır.

* Günlerin hayırlısı Cuma, ayların hayırlısı Ramazan, amellerin hayırlısı da vaktinde kılınan namazdır.

* Tedbirini aldıktan sonra, Allahü teâlânın takdirine bağlanan, tevekkül sahibidir.

* Anaya-babaya itaat etmek, büyük günahlara kefarettir.

* Bir kimse, cahil iken varlıklı olduğu halde, âlim olunca muhtaç hâle düşebilir. Eğer rızk, akla ve ilme göre verilseydi, hayvanlar cehaletleri sebebiyle helak olurlardı.

* En iyi haslet dindar olmaktır. Bu haslet iki olursa, dindarlık ve mal sahibi olmak. Üç olursa, dindarlık, mal ve haya. Dört olursa, dindarlık, mal, haya ve güzel ahlak. Beş olursa, dindarlık, mal, haya, güzel ahlak ve cömertliktir.

* Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez.

* Ahmaklık, hatada ısrar etmektir.

* Allahü teâlâ bize rahmeti ile, ihsanı ile muamele etsin, adaletiyle muamele ederse, yanarız.

* İhlaslı insan, en iyi halinde de, en zayıf halinde de tavrı değişmeyendir. Allah için sevinmek, Allah için üzülmek lazım. 

* Dua etmekle beraber sebeplere yapışıp çalışmak lazımdır. Sebeplere yapışmadan dua etmek silahsız harbe gitmek gibidir. Sebeplere yapışacağız ancak sebeplerden de bilmeyeceğiz. Yaratan Allahü teâlâdır. 

* Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde meydana gelmektedir. Ancak, Allahü teâlâ sevdiği insanlara iyilik, ikram olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için bunlara, âdetini bozarak sebepsiz şeyler de yaratır.

* Gerçek keramet, kerametin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velinin irade ve ihtiyarı ile değildir. İlahi hikmet öyle gerektiriyor demektir.

* Her şey geçicidir. Ancak Allahü teâlâ bâkidir. Geçici şeylere gönül bağlamak aptallık olur. Sen de geçeceksin sevdiklerin de geçecek. Kalıcı bir şeye gönül bağlamak lazım. O da Allahü teâlâdır, Allah sevgisidir.

* Sözün hayırlısı kısa ve yol gösterici olanıdır. 

* Gayrimüslimlere muhabbet imanı giderir. 

* Âlim, dinini doğru bilene denir. Medrese [üniversite] bitirene denmez. 

* Nefsin azgınlığı doğrudan doğruya dinedir. Onun için en büyük riyazet, dinimize uymaktır. Haramlarla kandıramıyorsa, nafilelerle uğraştırır ki farzı işlemesin diye. İnsan nefsini tanırsa Allah’ı tanır, nefsten kurtulmadıkça, insan kendini emniyette hissedemez. En büyük mücadele nefsle olmalı. Bu iş, Allah’ın dinine sarılmak yoludur.

* Allah için olan işte sevgi vardır. Dünya için olan işte sevgi yoktur. Dünyanın tabiatında sevgi yoktur. 

* Dünya, nefsin ve şeytanın tuzağıdır. Varlıkta imtihan, darlıktan daha zordur. Çünkü darlıkta hep Allah deniyor, varlıkta akla gelince söyleniyor. Bu çok tehlikeli.

* Cennete gitmek için bütün yollar, bütün kapılar açık. Cehennem için de öyle. Siz Cennete götüreni tercih edin. Sizin için hayırlı olan budur. Asırlardır aynı şeyler söyleniyor, adeta size sizin için yalvarılıyor. Biraz da siz kendinize acıyın. 

* Sefih ve cahil bir kimse konuşunca ona cevap verme. Sükut, ona cevap vermekten daha hayırlıdır. Ahmağa verilecek en güzel cevap sükuttur.

* Başında ağaran saçlar, nefsinin ateşini söndürmeli. Başında beyaz saçların yanmasıyla, senin gecenin başladığını anla. (Çünkü bunlar, ölümün habercileridir.) İhtiyarlığın habercileri yanaklarına indikten sonra, nasıl rahat yaşarsın, insanın ömrünün en iyi kısmı, ihtiyarlıktan öncekidir. Halbuki, gençliği yok olan bir nefs, yok olmuş demektir. İnsanın rengi sararıp, saçları ağardığı zaman, güzel ve tatlı günleri de, o güzellik ve tatlılığını kaybeder. Yeryüzünde büyüklenerek yürüme. Çünkü, bir müddet sonra bu yer, seni de içine çekip alacaktır.

* Bütün düşmanlıkların sevgiye dönüşmesi umulur. Fakat hasetten dolayı olan düşmanlık böyle değil.

* Allahü teâlâyı sevdiğini söylersin, halbuki, Ona isyan edersin. Böyle sevgi olmaz. Eğer sevginde samimi olsaydın, Allahü teâlâya itaat ederdin. Çünkü seven, sevdiğine itaat eder.

* Sana gelene sen de git. Sana kötülük ve eziyet edene sen eziyet etme.

* Dilini muhafaza et, seni sokmasın. Çünkü o, büyük bir yılandır. 

* Kendisine hayrı olmayan kimsenin başkasına hayrı olmaz. İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz. 

* Kendisine hayrı olup olmadığını merak eden, beş vakit namaza verdiği öneme baksın. Doğru kılınan namaz her hayrın anahtarı, her derdin ilacıdır. 

* Bir kimse kendini övmeye başlarsa, değeri düşer.

* İnsanlar Allahü teâlâya kulluk, ibadet etmek için yaratılmıştır. İnsanlar saadete kavuşmak için yaratılış gayelerine dikkat etmeli ve dünyaya düşkün olmaktan kaçınmalı. Dünya nimetleri geçicidir. Dünya ebedi kalınacak bir yer değildir. Ahirette saadete kavuşmak için bir binek gibidir. Sevinç yeri değil, ayrılık yeridir. Akıllı kimse, bu fani dünyaya düşkün olmayıp kulluk vazifesini hakkıyla yapar.

* İnsan, dünya ve ahiret saadeti için dinimize muhtaçtır. Zaten bunun için ihsan edilmiştir. Yalnız, ondaki nimet ve faydalara iki ipe yapışmakla kavuşabilirsiniz. Birisi, ehli sünnet itikadını öğrenmek diğeri de bunu öğretmektir. Bu ipten birisini bıraktığınız zaman nimetler uçar gider. Şahsınızdan uçar, evinizden uçar, cemiyetinizden uçar gider. Siz artık, yaptıklarınızı, yaşadıklarınızı din yani nimet zannedersiniz. 

* Kalbini düşmandan boşalt! Dostu kalbe çağırmaya lüzum kalmaz. Kalb denilen latife hiç boş kalamaz. Mahlukların düşüncelerinden temizlenen kalb, kendiliğinden Allahü teâlâya teveccüh eder. [Boşaltılan bir şişeye havanın kendiliğinden dolması gibidir.]

* Bir iş nasıl başlarsa öyle devam eder. Hizmete, bir işe başlayınca iki maksat olmalı: Birincisi, Allah’ın dinine hizmet etmek. İkincisi Onun kullarına faydalı olmak. İşinizi adaletle idare edin. O işi yaparken, hep beraber sıkıntılar da sevinçler de paylaşılmalı. 

* İki kişinin darıldıktan sonra, birbirlerinin ayıplarını ortaya çıkarması, münafıklık alametidir. 

* Tevbenin hakikati, geçmiş günahlara pişman olmak, gelecektekiler için istiğfar etmek ve affını istemektir.

* Her sabah ve akşam tevbe etmeyen kimse, kendine zulmetmiş olur.

* İhlas; bütün işleri, insanlara yaranmak için değil, Allahü teâlânın rızası için yapmaktır.

* Âlimin hatası, kaptanın hatasına benzer. Gemi batınca, onunla beraber birçok insan da batar.

* Üç gün geçince arkadaşınızı arayınız! Hasta ise ziyaret ediniz! Eğer bir işle meşgul ise, yardımda bulununuz! 

* Cimrilik, herkes için sevimsiz ve iğrenç bir sıfattır.

* Hastanın ilaç kullanması bir sebeptir. Şifayı verecek olan, Allahü teâlâdır.

* Dünya temeli zorluk üzerine kurulmuş bir evdir. Orada zorluk olmadan yaşamak imkansızdır.

* Yerinde söz söyleyen, özür dilemek zorunda kalmaz.

* Kendisini fazla metheden, başkasını da aynı derecede kötüler. Başkasını fazla kötüleyen, kendisini fazla över.

* Günah ve dünya sevgisiyle hastalanan kalblerinizi, dünyadan soğuyarak ve günahları terk ederek tedavi ediniz.

* Sabır; Allahü teâlâya dayanıp sebat etmek ve belayı gönül hoşluğu ve rahatlığı ile karşılamaktır.

* Allahü teâlâdan ve Onun dostlarından başkasına meyleden kalb, hasta demektir.

* Mescitler, Allahü teâlânın evidir. Ziyaret edilenin, ziyaret edene ikramda bulunması şânındandır.

* Kim ilim ararsa öğrenir. İlim öğrenen ise, günah işlemekten korkar.

* İyi veya kötü, ağızdan çıkan her sözün hesabı vardır.

* Cehennemi bildiği halde, günah işleyen kimseye hayret edilir.

* Kim bid'at ehlini severse, Allahü teâlâ, onun amelini yok eder ve kalbinden İslam nurunu çıkarır. 

* Nefsin aldatmasına, dünyanın yalancı ve geçici tadına kapılan, hayrın tadını alamaz. 

* Hayırdan bir şey öğrenirseniz onu insanlara öğretiniz! Böylece, bu hayrın meyvelerinden istifade edersiniz. 

* İbret alınacak hadiseler pek çoktur. Fakat, bunlardan ibret alanlar ise çok azdır. 

* Kim ilmi arayıp öğrenirse, günah işlemekten kaçar. Günahtan kaçan ise, kıyamet günü cezasından kurtulur. 

* Mal iyi de değildir, kötü de değildir. Mal, mülk gönüle girerse onu şımartır. Ve onun sonu olur. Mal mülk iyi niyetle kullanılırsa faydalı olur. Niyet iyi olmazsa insanın felaketi olur. 

* Razzak olan Hak teâlâ, rızklara kefil olmuş, kullarını bu sıkıntıdan kurtarmıştır.

* Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz. Kendinize güvenmeyin. Allahü teâlâya güvenin. Size düşen görev budur. Sabah kuş gibi... Yuvasından çıkıyor, tevekkül ediyor, akşama tok dönüyor. 

* Malı zarardan korumanın ilacı, zekat vermektir.

* Zekat niyeti ile bir kuruş vermek, dağlar kadar altını sadaka olarak vermekten kat kat daha sevaptır.

* Borç yükü altında ezilmektense, taş taşımayı tercih et. Yoksulluktan korun. Yoksul düşenin dini ve aklı zayıflar ve mürüvveti kaybolur.

* Bir zenginle arkadaş olduğun zaman, onun yanında dereceni düşürmek istemiyorsan kendisinden bir şey isteme. Çünkü istemek insanoğlunun yüzünde siyah bir lekedir. Verileni red eden kimse ise, verenin gözünde büyük ve ona karşı makamını korumuş olur.

* Zenginlerin, alçak gönüllü olması güzeldir. Fakirlerin ise onurlu olması lazımdır.

* Düşünmekle ibadet olmaz, oturmakla ticaret olmaz.

* İslamiyet’te paranın yeri, kalb değil ceptir. Para, Müslümanın kalbinde değil cebinde olmalı. Para, kalbde ise bu kötüdür ve sevilmez. Bir cep dolu olunca kalb boş olur. İki cep dolu olunca kalb bomboş olur. Cepte olmazsa, kalbde olur. Cepler boş olursa, kalb dopdolu olur hem de cerahatla karışık.

* İhtiyaçsızlık azgınlığa sebep olur. 

* Asıl cömert, veren değil, verdiğine sevinendir.

* Allahü teâlâ dünyada Müslümanlara da, kâfirlere de rızk veriyor, rahatlık, huzur veriyor. Kâfirle Müslümanı dünyada ayırt etmiyor. Müslümanlar Allahü teâlânın dostudur. Kâfirler düşmanıdır. Dünyada dostla düşman ayrılığı yok fakat ahiret öyle değil. Ahirette dostla düşman ayrılacak, yalnız dostlara merhamet edilecektir.

* Elhamdülillah Müslümanız. Cenab-ı Hakkın büyük ihsanına, büyük lütuflarına kavuştuk. Milyonda kişilere verilmeyen büyük saadet verildi. O da Elhamdülillah ki iman ettik. Bu imanın güzelliğini, bu imanın letafetini anlatmak zorundayız. Nasıl anlatmalıyız. Evvela bu imanın tezahürü bizde teşekkül etmelidir. Yalan söylememeliyiz. Hırsızlık, hile yapmamalıyız. Verdiğimiz sözde durmalıyız. İslam ahlakı ile ahlaklanmalıyız. Gıybet dedikodu yapmamalıyız. İnsanların kalblerini kırmamalıyız. Güler yüzlü olmalıyız. Ailelerimizi üzmemeliyiz. İnsanlar hasretimizi çekmeli. Zaten Müslüman hasreti çekilen insan demektir. Herkes, ah bir görsek, bir dinlesek demeliler. 

Böyle olursak anlatmaya lüzum yok. İnsanlar anlar. Herkes iyiyi kötüyü fark eder. Ve Müslümanlığa rağbet besler. Ama siz güzel numune olmadan, allame-i cihan olsanız, faziletler en güzel kelamlar ilimler sizde olsa hâliniz bozuksa insanlara zarar verirsiniz. İslamiyet’e de zarar verirsiniz.

Evvela iğneyi kendimize batıralım. İyi bir Müslüman olmaya, Müslümanları sevmeye ve hatta sevilmeye çalışalım. Nefsimize zor gelen şeylere veya nefsimize zorluk verenlere dua edelim. Kalbinin nurlanmasını istiyorsan, kızdıklarına dua et. 

* Allahü teâlânın feyzleri, nimetleri, ihsanları, yani iyilikleri, her an, insanların iyisine, kötüsüne, herkese gelmektedir. Herkese mal, evlat, rızk, hidayet, irşad ve selamet ve daha her iyiliği fark gözetmeksizin göndermektedir. Fark, bunları kabulde, alabilmekte ve bazılarını da almamak suretiyle, insanlardadır. Âyet-i kerimede mealen buyuruldu ki:
(Allah, kullarına zulüm etmez, haksızlık etmez. Onlar, kendilerini azaba, acılara sürükleyen bozuk düşünceleri, çirkin işleri ile kendilerine zulüm ve işkence ediyorlar.) [Nahl, 33]

Nitekim güneş, hem çamaşır yıkayan adama, hem de çamaşırlara, aynı şekilde, parlamakta iken, adamın yüzünü yakıp karartır, çamaşırlarını ise beyazlatır.

[Bunun gibi, elmaya ve bibere aynı şekilde parladığı halde, elmayı kızartınca tatlılaştırır. Biberi kızartınca acılaştırır. Tatlılık ve acılık hep güneşin ışıkları ile ise de, aralarındaki fark, güneşten değil, kendilerindendir. Allahü teâlâ, bütün insanlara çok acıdığı için ve bir ananın yavrusuna olan merhametinden daha çok acıdığı için, dünyanın her tarafındaki, her insanın, her ailenin, her cemiyetin ve milletin her zamanda ve her işlerinde nasıl hareket etmeleri lazım geleceğini, dünyada ve ahirette rahat etmeleri ve seadet-i ebediyyeye kavuşmaları için, işlerini ne yolda yürütmeleri ve nelerden kaçınmaları lazım geldiğini, Peygamber efendimiz vasıtasıyla bildirdi.]

İnsanların, ahiretteki nimetlere nail olmamaları, Ondan yüz çevirdikleri içindir. Yüz çeviren, elbette bir şey alamaz. Ağzı kapalı bir kap, Nisan yağmuruna elbette kavuşamaz. Evet, yüz çeviren birçok kimsenin, dünya nimetleri içinde yaşadığı görülüp, mahrum kalmadıkları zan olunuyor ise de, bunlara dünya için çalışmalarının karşılığını vermektedir. Yalnız dünya için çalışanlara verdiği dünyalıklar hakikatte azap ve felaket tohumlarıdır. Mekr-i ilahi ile, istidrac olarak, yani Allahü teâlânın aldatarak, nimet şeklinde gösterdiği musibetlerdir. Böyle olduğunu Müminun suresinde bildirmektedir. Kalbleri [gönülleri] Hak teâlâdan yüz çevirenlere verilen dünyalıklar, hep haraplıktır, felakettir. Şeker hastasına verilen tatlılar, helvalar gibidir.

* Rızk tamam, ona Allahü teâlâ kefil ama çalışmak ibadettir. Çalışan Allah’ın sevgilisidir. Çoluğuna çocuğuna, namusuna ırzına sahip çıkabilmek için rızkını kazanmaya çalışana Allahü teâlâ ihsanda bulunur. Bir gün Peygamber efendimiz aleyhisselam eshab-ı kiramla sohbet ederken bir genç acele ile yanlarından geçti. Eshab-ı kiram dediler ki, keşke gelip dinleyip bir şeyler öğrenseydi, dünya için bu kadar koşuşturmasaydı. Peygamber efendimiz hemen müdahale edip, (Öyle söylemeyin, eğer helalinden rızkının, çoluk çocuğunun nafakası peşinde ise yaptığı ibadettir, Allah yolundadır) buyurdu.

* Yumuşak olun. Sertliğin hiçbir yerde ve hiçbir kimseye karşı faydası yoktur. 

* İmanı muhafaza etmek için, imanı gideren şartları iyi bilmek lazım. İman kalbde olur. Kalbin 40 tane hastalığı var. İnsan bu kırk tane hastalığı öğrenmezse, kalbi nasıl tedavi edecek. İnsan kalbinin hastalığını bilmezse nasıl tedavi etsin. Evet kalbimizin hastalığı var. Allahü teâlâ onu Kur’an-ı kerimde açık ve net olarak bildiriyor. Bu hastalık dünyaya düşkünlüktür. Peygamber efendimiz, (Dünyaya muhabbet bütün kötülüklerin başıdır) buyuruyor. 

* Peygamberlerden başka herkes günah işler. Allahü teâlâ sevdiği kullarının günahlarının cezasını ahirete bırakmaz. Çünkü günah suçtur. Karşılığı cezadır. Dünyada üç sıkıntı verir:
1- Hastalık verir. Sabrederse affeder. Sebeplere yapışmak ve geleni Allah’tan bilmek lazımdır. Ve ne maksatla geldiğini bilerek şükretmeli.

2- Günahların affı için ikinci yol maddi sıkıntıdır. Borçlu olmaktır. Borçlarını ödemek için çekilen sıkıntılardır. Bu da günahların affına sebeptir.

3- İnsanların yalan ve dedikodu ve iftiralarıyla haksız olarak iftiraya uğramaktır.

* Âlimlerle beraber olanın ilmi artar. Salihlerle beraber olanın, ibadete rağbeti ve günahlardan kaçma arzusu artar. Fasıklarla [açıktan günah işleyenlerle] düşüp kalkanın günah işleme cüreti artar. Zenginlerle düşüp kalkanın dünya sevgisi artar. Fakirlerle beraber olanın şükrü artar.

* Siz, âdem [yokluk] diyarından, bu varlık âlemine, kendiliğinizden gelmediğiniz gibi, oraya, kendiniz gidemezsiniz. Gördüğünüz gözler, işittiğiniz kulaklar, duygu edindiğiniz organlar, düşündüğünüz zekalar, kullandığınız eller ve ayaklar, geçeceğiniz bütün yollar, girip çıktığınız bütün mahaller, hulasa, rûh ve cesedinize bağlı bütün aletler, sistemler, hepsi Allahü teâlânın mülk ve mahlûkudur. Siz Ondan hiçbir şey gasp edemez, mülk edinemezsiniz! O, hayy ve kayyûmdur. Yani, görür, bilir, işitir ve her var olan şeyi, her an varlıkta durdurmaktadır. Hepsinin idaresinden, hallerinden bir an gafil olmaz. Mülkünü kimseye çaldırmaz. Emirlerine uymayanların cezasını vermekten de, aciz kalmaz. Mesela, Ay’da, Merih’te ve diğer yıldızlarda insan olmadığı gibi, bu Arz küresinde de bulunmasaydı, bir şey lazım gelmezdi. Bundan dolayı, büyüklüğünden bir şey eksilmezdi. Allahü teâlâ hadis-i kudside buyuruyor ki:
(Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz, büyüğünüz; dirileriniz, ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en mütteki, itaatli kulum gibi olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine olarak, hepiniz, bana karşı duran, Peygamberlerimi aşağı gören, düşmanım gibi olsanız, ülûhiyyetimden bir şey eksilmez. Allahü teâlâ, sizden ganidir, Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız için ve varlıkta kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtaçsınız.) [Müslim] 

* Bil ki Allahü teâlânın insanlar üzerinde hakları vardır. Gündüz yapılması gereken ibadetin gece, gece yapılması gereken ibadetin de gündüz yapılmasını kabul etmez. Farz borçlarını ödemedikçe, o farzla ilgili nafileleri kabul etmez. Kıyamet gününde mizanın ağır gelmesi için hakka uy ve onu hakim kıl. Allahü teâlânın, rahmet ve azap âyetlerini bir arada bildirmesinin sebebi, kulun, korku ile ümit arasında olması içindir. Bu vasiyetime uyarsan, ölümden daha sevgili bir şeyin olmaz. Bunlara uymazsan ölümden kötü bir şeyin olmaz. Halbuki ölüm muhakkak seni bulacaktır.

* Allahü teâlâ bir kuluna iki şey vermişse her şeyi vermiştir: 
Doğru iman, yani ehli sünnet itikadı. 
Büyükleri tanımak. [Mezhep ve itikat imamlarımızı, ehli sünnet âlimlerini, silsile-i aliyye büyüklerini tanımak, yani yollarında olmak, hepsinin yolu birdir.]
Allahü teâlâ bu iki nimeti vermişse bu seçilmiş demektir. Bunu Allahü teâlâ seçmiş ve sevmiş, ben seçmiyorum, ben sevmiyorum olur mu hiç öyle şey.

* Dünyada en zor şey, bu büyükleri tanımaktır. Her şeye bu büyükleri tanımakla kavuşulur. 

* Büyüklerin kalbinde bir kuruş menfaat düşüncesi olsaydı, yaptığı hizmetler dururdu.

* Mürşid-i kâmil demek, hakkı hak, bâtılı bâtıl bilen zat demektir. Onlara kavuşanın ve hatta onların sâdık bendelerine, talebelerine kavuşanın en büyük kârı, hakkı hak, bâtılı bâtıl bilmesidir. Bu ise, erişilmesi en zor noktadır. Dünyada en zor şey, doğruyu bulmaktır . 

* Hakiki Müslümanın üç vasfı vardır:
1-Doğru iman, 
2-Sahih ibadet, 
3-Ehli sünnet itikadını yaymak. Bu üç büyük nimetin devam etmesinin şartı, ihlas ve sabırdır. 

* Allah rızası için yapılan hizmette vermek vardır, almak yoktur. Bu yolda dünyada almak yoktur, ahirette alınacak. Eğer almak istiyorsanız dünyada verin. Dünyada almak olmaz. Almak ahirette.

* İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür. Nasıl ölürse öyle dirilir. Allah’ın dinine hizmet için yaşamalı. Yoksa kendi için, bilmem ne için yaptığı, uğraştığı her şey, boştur. Sıfırla uğraşan, sıfırdır. Gerçekle uğraşan, aziz olur. Gerçek, Allahü teâlânın beğendiği şeylerdir.
Allahü teâlâ rızka kefildir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ezelde rızıkların üzerlerine, kime ait olduğu yazılmıştır. Bir kimse Hindistan’da, Afganistan’da veya Bağdat’ta olabilir. Allahü teâlâ bizi yaratmadan önce rızkımızı yarattı, sonra bizi yarattı. Onun için, dünyada en ahmak insan, rızkı için endişe duyandır; çünkü rızkın kefili Allahü teâlâdır. Peygamber efendimiz de,(Rızkın için üzülme! Takdir edilen rızkın seni bulur) buyuruyor.

Afrika’da insanlar açlıktan ölüyor, başka yerde kazadan, diğer bir yerde zelzeleden ölüyor. Oradakileri öldüren kıtlık, kuraklık, buradakileri öldüren kaza, deprem ve benzerleri, birer sebeptir. Gerçek olan odur ki, rızkı biten ölür. Kimse kimsenin rızkını yiyemez, hiç kimse de rızkını bitirmeden ölmez. 

İsmail Fakirullah hazretleri, çocuk yaşta bir talebesini çeşmeye, su almaya gönderir. Çocuk oraya gider; fakat bakar ki, arkadaşları oyun oynuyor. Testiyi bırakır, başlar onlarla koşup oynamaya. Aradan iki saat geçer, çocuk su getireceğini hatırlar, eyvah, yandım der. Alır testiyi, gider suyu doldurur, gelir; fakat gelince kendisinden daha büyük olan diğer arkadaşları, (Sen nasıl hocamızı bekletirsin) diyerek onu döverler. Yapmayın, etmeyin, vurmayın derken, Fakirullah hazretleri gürültüye gelir, ne oluyor diye sorar. Çocuklar, (Efendim, bu edepsiz tam iki saat oyuna dalmış, suyu geç getirdi, o yüzden onu haşlıyorduk) derler. Mübarek zat buyurur ki: 
(Dokunmayın çocuğa! Allahü teâlâ ezelde herkesin rızkını ayırmış ve üzerine ismini yazmıştır. Bu arkadaşınız çeşmeye gittiğinde, bize ait olan su daha yoldaydı, o bizim rızkımızı bekledi. Allahü teâlâ bir gaflet verdi, unutturdu. Ne zaman bizim su çeşmeye geldi, o zaman hatırlattı. Dolayısıyla, o gittiği zaman dolduramazdı; çünkü o rızık bize ait değildi. Hiç kimse bir başkasının rızkını yiyemez.)

Bütün üzüntüler, dertler, sıkıntılar, hepsi bu dünyada kalacak, ahirete gitmeyecektir; ama sevgi, muhabbet bu dünyadan bizimle beraber ahirete gidecektir. İki zıt şey bir arada bulunmaz, yan yana gelmez. Dünyayla ahiret birbirinin zıddıdır. Bu yüzden, neyi tercih ettiğimize, neyi sevdiğimize çok dikkat etmeliyiz. Nasibi olan, aklı olan, elbette ahireti tercih eder, dinimizin emir ve yasaklarına severek uyar. Bu sevgiyle de dünyadan imanla ayrılır, ebedi Cennet nimetlerine kavuşur. 

Bu dinin esası, gönül kırmamak ve müminlerin arasını bulmaktır. Sen haklısın, sen haksızsın demek kolaydır; ama bu makbul değildir. Çünkü haksız olanın kalbi kırılır, adı yalancıya, kötüye çıkar. Bir mümin, bir mümin kardeşine bunu yapamaz. Makbul olan, haksız olana gerekirse kendi malından verip, bu iki müminin arasını bulmaktır.


Namaz ve tefekkür 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Günahlarımız için mağfiret dileyelim. İyilikler günahları giderir. Her iyilik, bir günaha kefarettir. Namaz hasenattır. Namaz kılmayanın hiçbir iyiliğine sevab verilmez, isterse cami yaptırsın! Beş vakit namaz kılıyorsa, her iyiliğine sevab verilir. Namazsız Müslüman düşünülemez. İmanla namaz, bir bütündür. Namaz imandan bir parça değil; ama İslam’ın birinci şartıdır. Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimin birçok yerinde, imanla namazı birlikte zikretmiştir. Kıyamette hesap, önce imandan, sonra namazdandır. Tek vakit namazı kaçırmaktansa, bin kere ölmeyi tercih etmeliyiz. Nerede ve ne şart altında olursa olsun, mutlaka namaz kılmalıyız.

İbadetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran şey, namazdır. Namaz kılmak, huzur-u ilahiye çıkmak demektir. Namazda, Allahü teâlânın huzurunda olduğumuzu bilmeliyiz. Namazı, ne olduğunu bilerek kılmalıyız.

Bir namazda 12 tane farz var. Bir günde 60 farz eder. Bir Müslüman, beş vakit namazını kılmazsa, günde tam 60 kere Allahü teâlâya karşı gelmiş oluyor. Bu insan nasıl kurtulacak?

Namaz kılmamak üç türlüdür. Birincisi farz olduğunu bilmiyordur, ikincisi tembellikle kılmıyordur, üçüncüsü de önem vermiyordur. Önem vermeyen dinden çıkar. Önem vermemek, zerre kadar da olsa üzülmemek demektir.

Tefekkür etmek, çok önemlidir. Yani belli bir zaman diliminde Allahü teâlâyı tefekkür etmek, 60 senedeki nafile namaz, oruç ve diğer ibadetlerden daha kıymetlidir. Mesela, insan vücudunda milyonlarca hücre vardır. Bu, Allahü teâlânın kudretini gösterir. Fen ilimleri, İslami ilimlerin bir koludur. O yüzden, İslami ilimlerle fen ilimlerini birbirinden ayrı tutmak yanlıştır.

Bir anneyle oğul, insanlardan uzaklaşıp, bir köşeye çekilerek, (Biz haramlardan uzak duralım, bütün ömrümüzü ibadetle geçirelim, tefekkür edelim) derler. Bu genç oğlan, tefekkür ve ihlâs sahibi olduğu için, dışarıya çıktığı zaman üzerine bir bulut gelir, sıcaktan korunması için gölge eder. Bir gün yine dışarıya çıkar; fakat bulutu göremez. Hemen, acaba ben ne günah işledim diye düşünmeye başlar. Düşünür, düşünür, bir sefer bile hata işlediğini hatırlayamaz ve hemen annesine koşar. Olayı annesine anlatır. Annesi de evliya bir kadındır. (Mutlaka bir hata veya günah işledin, o yüzden bulut kayboldu, hemen tevbe et!) der. O da, (Ne günah işlediğimi hatırlayamadım. Bugün tefekkür etmemiştim, acaba o olabilir mi?) der. Annesi de, (Tabii oğlum, bundan büyük günah olur mu?)der. Oğlu da, hemen tevbe, istiğfar edip, tefekkür eder. Dışarı çıktığı zaman bulut tekrar üzerine gelir.
Allahü teâlânın razı olduğu iş
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İmam-ı Rabbanî hazretleri bir gün yerden bir çöp alıp buyurur ki:
(Bu çöpe bir teveccüh etsem, bunun nasıl zikrettiğini hepiniz işitirsiniz ve zikirden nasıl vecde geldiğini görürsünüz. Bir teveccüh etsem, bu nur bulunduğu yerden Kıyamete kadar bütün dünyayı aydınlatır, Güneş söner, fakat Allahü teâlânın razı olduğu işler bunlar değildir. Onun Habibine, yani Peygamber efendimize tâbi olmaktır, onun yolundan gitmektir. Ne kazandıysam sadece tâbi olmaktan kazandım.)

İmam-ı Rabbanî hazretlerine bir gün biri gelip, (Efendim, çok ağır hastayım ölecek durumdayım. Bana bir dua edin!) der. (Hısn-ül hasîn okuyun!) buyurur. Yan odada, Hısn-ül hasîn okuyup gelir. (Okudum efendim) der. (Senin etrafında büyük bir kale görüyorum, fakat bu kalenin bazı yerleri açık, bazı tuğlalar düşmüş. Sen bunu iyi okumamışsın) buyurur. (Evet efendim, bazı yerleri silikti, oraları geçtim. Bazı yerleri de zordu, galiba yanlış okudum) der.(Öyle olur mu? Al bu yenisini, buradan oku!) buyurur. O kişi, hiç atlamadan harfleri bozmadan baştan aşağı tekrar okur ve hastalıktan kurtulur.

Bir gün biri dergâha gelirken, (Neden hep İmam-ı Rabbanî hazretleri imam oluyor? Arada bir başkası imam olsa olmaz mı?) diye kalbinden geçirir. Dergâhta İmam-ı Rabbanî hazretleri ona buyurur ki: (Biz imam olma heveslisi değiliz, ama Şâfiî mezhebinde imam arkasında da Fâtiha okumak farzdır. Hanefî’de ise tahrimen mekruhtur, harama yakındır. Biz dört mezhebin de şartlarını gözettiğimiz için, hem Hanefî'nin, hem de Şâfiî mezhebinin şartlarına uymak ve onlara aykırı bir şey yapmamak için imamlık yapıyoruz.)

Namazda da dört mezhebin şartlarına uymaya çalışırdı. Vefat ederken mübarek oğullarına buyurur ki:
(Peygamber efendimizin, tespit edebildiğim bütün sünnetlerini ifa ettim. Birini yapamadım. Vasiyet ediyorum, benden sonra o sünnet yerine getirilsin! O da şudur: Benim kızım evlenecek, bir oğlu olacak. O torunumu benim kabrime getirin, omzumun hizasına oturtun, çünkü Peygamber efendimizin, mübarek kızı hazret-i Fâtıma’dan olan torunları Hazret-i Hasan’la Hazret-i Hüseyin’i omzuna aldığı gibi, kızımdan bir torunum olup da omzuma alamadım. Bu hususta da ona benzemek istiyorum.)

Dert ve beladan zevk alanlar 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Büyüklerin başına gelen felaketler, sıkıntılar onları zerre kadar üzmez ve sarsmaz. Mesela bir tüccar olan Şeyh Ahmed-i Yekdest hazretleri, bir gün Hindistan’a ticarete giderken çoluk çocuğunun veba hastalığından vefat ettiklerini haber alır. Daha sonra, yolda eşkıya kafileyi basıp, mallarını alıp sol elini bileğinden keserler. Kendisine (Yekdest=tek elli) denmesinin sebebi budur. O ise zerre kadar üzülmez ve zikreder. Kafiledekiler, (Herkes perişan, senin üstelik çocukların da öldü, elini de kestiler, sen nasıl böyle olabiliyorsun?) dediklerinde buyurur ki:
(Cenab-ı Hak, Levh-il-mahfuzda ne yazdıysa o oluyor, kaderde ne yazmışsa, bugün kaza olarak o meydana geliyor. Ben Cenab-ı Hakk’ın kader ve kazasına mı bir şey söyleyeyim? Ben Ona teslimim, size ve nefsime bağlı değilim.)

Seyyid Abdullah-ı Dehlevî hazretleri o kadar hastaydı ki, kaşıntı, basur, alerji, zafiyet, bronşit gibi birçok hastalıkları vardı. Hatta iki kolundan tutarak namaza kaldırırlardı. Fakat kapısı hastane gibiydi. Önüne gelene okuyor, dua ediyor, gelenler şifa bulup gidiyordu. (Efendim, bu kadar sıkıntı çekiyorsunuz, bir defa da kendinize okusanız, dua etseniz ne olur?) dediler. (Şikâyeti olanlara okuyorum, ben şikâyetçi değilim ki kendime okuyayım) buyurdu.

O büyükler, her inlemede, her sıkıntıda, Cenab-ı Hakk’a daha çok yaklaştıklarını görüyorlar. İnsan, Allahü teâlâya giden yolu tıkar mı? Bizler hep şikâyetçi olduğumuzdan bu yolu tıkıyoruz. Onlar ise dert ve beladan, nimetlere kıyasla daha çok zevk alıyorlar. Mesela, İmam-ı Hüseyin’in kalb gözü elbette açıktı, Levh-il-mahfuzu, kaza kaderi okuyordu. Kerbela’da o sıkıntılar başına geldiği zaman, ne baba, ne dede dedi. Eğer yalnız Hazret-i Ali’yi çağırsaydı veya (Dedeciğim yetiş!) deseydi, yerle gök birleşirdi. Ama hiçbirini çağırmadı. Bunun birinci sebebi, Levh-il-mahfuzda bütün olacakları görüyordu. Dolayısıyla Allahü teâlâya karşı edepsizlik etmek istemedi. İkincisi hiçbir savaşa iştirak etmemişti, şehitlik derecesine kavuşmak istedi. Allahü teâlâya kavuşmak aşkı içindeydi. Bazıları, (Peygamber, torununu kurtarmak için niye himmet etmedi?) diyorlar. Himmet, ancak istenirse gelir. Hazret-i Hüseyin ise istemedi. (Yetiş ya dedeciğim!) deseydi her şey bitmişti.
Allahü teâlâya şükür
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İman nurdur ve müminlerde bu nur parlar. Bizler bu nuru görmesek de, melekler görüyorlar. Nasıl ki, geceleyin gökyüzünde yıldızlar tek başına veya kümeler hâlinde parlıyorsa, işte dünyada da mümin, yalnızsa, tek başına parlayan yıldız gibi parlar, diğer müminlerle bir araya gelince de, küme hâlindeki yıldızlar gibi pırıl pırıl görünürler. İmanı olanlara müjdeler olsun. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, (Allahü teâlâ, bir kuluna iman verdiyse, ona ne vermedi ki? Ona iman vermediyse, başka ne verdi ki?) buyuruyor. Yani imanı olan, her nimete kavuşmuştur. İmanı yoksa, nimet sandığı şeyler, hayâldir, boştur. Ona bütün dünya verilse, bu, onu Cehennemin şiddetli azabından kurtarabilir mi?

Peygamber efendimiz, (Size iyilik edene, teşekkür etmezseniz, Allahü teâlâya şükretmiş olamazsınız) buyuruyor. Demek ki, iyiliğe teşekkür etmek gerekiyor. Kimden ne iyilik görürsek görelim, önce her iyiliğin esas sahibi olan Allahü teâlâya teşekkür etmemiz lazımdır.

Hiçbirimiz yüz sene önce yoktuk. Yüz sene sonra da yok olacağız. Bizi yoktan var eden, büyüten, besleyen, bütün organlarımızı sağlam veren, her an yaşatan, bizi ve dünyayı her an varlıkta durduran, havayı, suyu yaratan, Allahü teâlâdır. İnsan vücudundaki 30 trilyondan fazla hücre ve bu kadar hücreden oluşan her şey, gayet muntazam çalışıyor. Bunu işleten yüce Allah’tır. Böyle yüce bir Allah’a teşekkür edilmez mi?

Allah’a teşekkür etmek, sadece (Şükür ya Rabbî) demekle olmaz. Onun istediği gibi teşekkür etmek gerekir. Biz kendi aklımıza göre teşekkür etmeye kalkışırsak, Allah korusun, Onun şânına yakışmayacak ne uygunsuz şeyler söyleriz, ne çirkin şeyler yaparız.

Cenab-ı Hak, kullarına, Rablerini doğru olarak tanımaları ve verdiği sayısız nimetlerine, Onun istediği şekilde teşekkür etmelerini öğretmek için, dünyanın her yerine peygamber göndermiştir. Allahü teâlâ, öğretmeseydi, peygamberler de, Ona nasıl teşekkür edileceğini bilmezdi. Bunun için Peygamber efendimiz, (Beni Rabbim terbiye etti, her şeyi Rabbimden öğrendim) buyuruyor. O hâlde Peygamber efendimiz, nasıl teşekkür edileceğini bildirmişse, öyle teşekkür etmeliyiz. İslam’ın beş şartına uyan, Rabbimize şükretmiş olur. [Yarınki yazıda, bu husus açıklanmaktadır.]


Namaz kurtuluştur

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, Cenab-ı Hakk’a teşekkürün Ona iman etmekle, yani Müslüman olmakla olacağını bildirdi. Allahü teâlâ, kendisine iman edip, İslam’ın şartlarını yerine getirenlerden razı oluyor, teşekkürlerini kabul ediyor. İslam’ın beş şartından biri namazdır. O hâlde namazını kılmayan, Allahü teâlânın nimetlerine teşekkür etmemiş olur. Ona teşekkür etmeyip namazın kıymetini bilmeyen kimseden de, namaz kılma nimeti gider, o kimse, namaz kılmaktan mahrum kalır.

Namazdan mahrum kalmak ne demektir? Düşünün ki, namazın içinde, Ettehıyyatü’de bütün salih kullara selam veriyoruz, dua ediyoruz. (Salih kul)demek, (Allahü teâlâyı seven kul) demektir. Başta Eshab-ı kiram olmak üzere, Ehl-i sünnet âlimleri, evliya zatlar, bütün namaz kılanlar ve melekler, hep salih kullardır. Çünkü Allahü teâlâya ibadet ediyorlar. Bütün bu mübarek varlıkların hepsine selam veriyoruz. Onların da selama cevap vermesi gerekir. O hâlde, selam verildiğinde, o mübarek salih kullar da, bize selam vererek dua ediyorlar. Selam, dünya ve âhiret saadeti için en iyi duadır, selamette olmak demektir.

Namaz, öyle bir ibadet ki, nerede olursak olalım, dünyada ne kadar Müslüman namaz kılıyorsa, namaz kıldığımız için bize dua ediyorlar. Biz bir selam veriyoruz, karşılığında namaz kılan Müslümanların hepsi bize dua ediyor. Allahü teâlâ bir insanı böyle bir ibadetten, böyle bir duadan mahrum bırakırsa, bundan daha büyük felaket olur mu?

Şu hâlde namaz, müminin hem dünyada, hem âhirette rahat etmesini, kurtulmasını, çok sevab kazanmasını, milyonlarca Müslümanın duasına kavuşmasını sağlayan bir sistem ve eşsiz bir ibadettir. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi renkten, hangi ırktan olursa olsun, bu kadar geniş bir kitlenin, başka türlü böyle tek bir program içerisinde olabilmesinin imkânı yoktur. Onun için namaz, bütün Müslümanlar arasında ortak bir lisan, ortak bir ibadet, ortak bir duadır, birlik ve beraberliktir. İşte ümmet demek de budur. Yani aynı anda, aynı Peygambere, aynı şekilde inanmak ve ona tâbi olmak demektir. Namaz kurtuluştur. Her gün ezan okunurken ve her farz namazda ikamet getirilirken,(Haydi kurtuluşa gelin!) buyuruluyor. Bu mübarek davete icabet etmelidir.
Allahü teâlâyı tanımak ve itaat
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâyı tanımak demek, Ona iman ve itaat etmek demektir. Bildirdiği haramlarına, farzlarına riayet etmek demektir. Eğer insan tanıdığına, sevdiğine itaat etmezse buna tanımak denir mi? Buna sevgi denir mi? Dolayısıyla tanımaktan maksat onu sevmektir, sevmekten maksat itaat etmektir. İtaatten maksat da, haramlardan sakınmak ve farzları yapmaktır. Bir gün mübarek bir zat, bir talebesine buyurur ki: 
 Evladım, Cenab-ı Hak bize ne kadar çok nimet vermiş. Sabah namazından sonra oturdum, yarım saat veya daha fazla, kalbimin, gözlerimin, midemin, kulaklarımın ve diğer uzuvlarımın faydalarını düşündüm; ama burnum hatırıma gelmedi. Az sonra doğal gaz kokusunu hissedince, burnumu da düşündüm. Ocak açık kalmış, kokusunu hissetmeseydik, gaz zehirleyebilir veya yangına sebep olabilirdi. Hepsi ne büyük nimet! Diğer nimetleriyse zaten saymakla bitmez. Hele hele, bir de iman nimeti var. Bu kadar büyük nimetlere karşı, Allahü teâlâ kullarından bir şey istiyor: O da, sadece kendisini tanımalarıdır. 

Bunun üzerine bir talebesi sorar:
 Efendim, Allahü teâlâyı tanımak çok kolay değil mi? Allahü teâlâyı inkâr eden yok sayılır. Herkes Allahü teâlâyı tanıyor. Ayyaşı da tanıyor, aşçısı da tanıyor. Herkes, hatta dinle hiç alakası olmayanlar bile bir yaratıcının olduğunu biliyorlar. Türbelere gidip, ellerini açıp dua edenleri görüyoruz. Demek ki inanıyorlar, tanıyorlar ki, dua ediyorlar. 

─ Onlar Allahü teâlâyı değil, nefslerini tanımaya uğraşıyorlar. Allahü teâlâyı tanımanın alameti, Ona itaat etmektir. Tanıyorum de; ama itaat etme, olmaz. İki âmir bir arada olmaz. Âmir ya Allahü teâlâdır veya nefsidir. İtaat etmeyen, neyi tanıyor ki? İtaat, haramlardan sakınmak, farzları yapmak mesela beş vakit namazını kılmaktır. Dolayısıyla itaat etmeyen, Allahü teâlâyı tanımamış olur. Tanısaydı emirlerine ve yasaklarına riayet ederdi.

 Onlar, (Dualarımız kabul oluyor. Allah bizi sevmese duamız kabul eder mi) diyorlar. Bunun hikmeti ne olabilir?

─ Duaların kabul olması, iki bakımdan çok kötüdür. Birincisi, şeker hastasının baklava yemesine benzer. Tatlı der; ama zehirleneceğinin farkında değildir. İkincisi, duam kabul oluyor diye, İslamiyet’i yani dinini öğrenmez. Onun için, dine uygun yaşamayanın dualarının kabul olması, bir felaket ve istidraçtır, yani aldatmacadır.


İyiliğin mükâfatı 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bütün ilaçlar meydanda; ama içen yok, yani Ehl-i sünnet âlimlerinin çok kıymetli kitapları maalesef raflarda duruyor, okunmuyor. Hâlbuki ilaç, rafta durmakla faydalı olmaz. Ne dinimizi öğreniyoruz, ne de yaptığımızın doğru veya yanlış olduğunu biliyoruz. Her gün, az da olsa okumaya çalışmalı. Ahirette bunun hesabını zor vereceğiz. İslamiyet bize kadar terle, canla malla geldi, yani kolay gelmedi. Tarihe bakarsak, Müslümanların neler çektiğini görürüz. Eshab-ı kiramın hiçbiri yatağında ölmedi. Allahü teâlânın dinini Onun kullarına ulaştırmak için, onların dünya ve ahiret saadetlerine kavuşmaları için, evlerini, yurtlarını terk edip, her yere dağıldılar, gittikleri yerlerde şehid oldular. 

Bu yüzden, Müslüman olarak üzerimizde mesuliyet var, bundan da hiç kimse kurtulamaz. Hem dinimizi öğreneceğiz ve yaşamaya çalışacağız, hem de bir kişinin daha yanmaktan kurtulması için diğer insanlara bu nimeti ulaştırmaya çalışacağız. Yoksa ahirette, bu insanlar bizden hak talep ederler, çok sıkıntı çekeriz. 

Eğer bir yerde dinimize doğru olarak hizmet ediliyorsa, her müminin, gücü nispetinde buna iştirak etmesi farzdır:
1- Bedenen iştirak eder, yani kim ne yapıyorsa aynısını yapar.

2- Bunu yapamayan da, gücü nisbetinde, az da olsa, malla, parayla yardım eder, destek olur.

3- Bu da yoksa en azından, (Ya Rabbi, bir şey yapamıyorum; ama yapamadığım için içim yanıyor, yapanlara yardım et) diye dua eder.

İyilik yapalım! Bunun mükâfatı iyilik bulmaktır. Ne kadar? Yaptığımız kadar. Herkes gücünün yettiği kadarının hesabını verecek. Yani gücümüzden fazlasını yapmayacağız, zaten böyle bir talep de yok. Böyle olmakla beraber, ahir zamanda yapılan ufak bir hareket, belki bin sene önceden yapılan iyilikten daha çok sevabdır; çünkü bu, dinin bozulduğu zamana rastlıyor. Yani herkes din hakkında konuşuyor, kendi anladığını din diye anlatıyor. Yeni manalar vermeye, yeni yorumlar getirmeye, yeni bir şeyler çıkarmaya uğraşanlar, bid’at karıştırırlar, dine zarar verirler. Allahü teâlâ, Ehl-i sünnet âlimlerinden razı olsun, asırlardan beri geldiği şekliyle bu dini korudular ve kolladılar. 

Ehl-i sünnet yolunun iki esası vardır:
Birincisi, olduğu gibi muhafaza etmek, ondan hiçbir şey çıkarmamak,
İkincisi, ona bir şey ilave etmemek yani sünnete uymak, bid’ate karşı çıkmak. Sünnete uymak burada, İslam’a uymak demektir. Ehl-i sünnet âlimleri, Peygamber efendimizden gelene hiçbir şey ilave etmemişler, bir şey de çıkarmamışlardır.
Allah’a nasıl dua ettin?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselama zerre kadar tâbi olmak, bütün dünya nimetlerinden ve bütün ahiret lezzetlerinden daha makbuldür. Bütün dünya nimetleri bir tarafa, Ona tâbi olmanın zerresi bir tarafa… Allah indinde makbuliyet derecesi budur. Bütün Cennet nimetleri yanında, Ona bağlılığın, Ona muhabbetin zerresi daha ağır gelir.

Bir gün bir Yahudi, yanına iki de yalancı şahit buldu, Cenâb-ı Peygambere gidip dedi ki:
— Senin Eshabından şu zat, benim devemi çaldı. İşte şahitlerim de burada.

Peygamber efendimiz şahitlere sordu, (Evet bu deve bunun) dediler. Bunun üzerine Eshab-ı kiramdan o zatı çağırdı, dedi ki:

— Bak, hakkında şikâyet var.

— Ne oldu ya Resulallah?
— Sen bu gece bir deve çalmışsın.

— Ben mi, kimin devesini?
— İşte bu Yahudi’nin devesini...

— O deveyi ben satın aldım, çalmadım yâ Resulallah.
— Devenin onun olduğuna dair şahitler var, peki deveyi satın aldığına dair senin şahidin var mı?

— Ya Resulallah, ben deveyi daha yeni aldım, gören, bilen yok. Şahitler satın aldığımı bilmedikleri için 
deveyi hâlâ onun sanıyorlar.
— Satın aldığına dair şahidin yoksa, deve Yahudi’ye verilecek.

Hem deve gidecek, hem hırsızlık yaptı diye, gerekli ceza verilecek, ele güne rezil olacak…

O sahabi, (Yâ Resulallah bana iki dakika müsaade eder misin?) dedi. Sonra bir tarafa gitti, iki rekât namaz kıldı, elini açıp şöyle dua etti:
(Yâ Rabbi, ben her gece uyumadan önce, Cenab-ı Peygambere, hiç aksatmadan, hep on salevat-ı şerife okudum. Eğer bu senin indinde makbul olduysa, beni bu sıkıntıdan kurtar!)

Dua edip gelir gelmez, deve ayağa kalkıp, (Yâ Resulallah bu Yahudi yalan söylüyor. Deveyi bu zata sattı. Ben bu zatın devesiyim) dedi. Deve konuşunca, Yahudi korkup, deve nasıl konuşur diye kaçtı. Şahitler de kaçtı. Peygamber efendimiz o Müslümana sordu:
— Sen Allah’a nasıl dua ettin de, deve konuştu?
— Yâ Resulallah, benim bir âdetim var, her gece yatmadan önce muhakkak size on tane salevat-ı şerife okurum. İşte Allahü teâlâ bu on salevat-ı şerifeyi kabul etti ve deveyi böyle konuşturdu.

Peygamber efendimiz bunun üzerine buyurdu ki:
— Sen ki, bana her gece on salevat-ı şerife okuyorsun, Allahü teâlâ dünyadayken seni nasıl kurtardıysa, ahirette de Cehennemde yanmaktan kurtaracaktır.

O halde, dünya ve ahiret sıkıntılarından kurtulmak için, hiç olmazsa on kere salevat-ı şerife okumadan yatmamalıdır. Bir hadis-i şerifte de buyuruluyor ki:
(Cebrail aleyhisselam, yâ Resulallah, "Sana kim salevat okursa, 70 bin melek ona salât okur. Meleklerin salât okuduğu kimse Cennet ehli arasına girer" dedi. İşi güçleşen, salevat okumayı çoğaltsın! Çünkü salevat, bütün sıkıntıları giderir, rızıkları artırır, işlerin hayırla bitmesini sağlar. Salevat, Sıratta nur, salevat okuyan da nur ehli olur. Nur ehli olan da Cehennem ehli olmaz.)


Şimdi güzelleştin

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bazı insanlar var ki, kabre girdiği andan itibaren unutuluyor; ama bazı insanlar var ki, bin yıldan beri anılıyor. Hatta kitaplara adı geçiyor; çünkü onlar, insanlara çok fedakârlıklarda bulundukları için, çok merhametli ve şefkatli davrandıkları için ölmüyorlar, unutulmuyorlar.

Bütün Ehl-i sünnet âlimleri, muhakkak şu gerçeği itiraf edip, talebelerine bildirmişlerdir:
(Bizim yaptığımız bunca hizmetin ecri, sadece ve sadece mübarek hocamadır; çünkü hocamı tanımasaydım, doğruyu bulamazdım. Her kitap farklı söylüyor. Sapık fırkaların öyle sözleri vardır ki, hakikati gösteren rehberi yoksa kesinlikle insan ona inanır. Dolayısıyla, bu hizmetler sadece onlar vasıtasıyla olmaktadır. Bize ait bir şey var dersek, felakete uğrarız. Bu hizmetlerin zerresini kendimden bilsem, yanarım, mahvolurum. Bizi, yanlış hedefe giden yoldan doğru yola sevk eden o büyüklerdir. Biz onların haklarını ödeyemeyiz.)

Hindistan Sultanı Mahmut Gaznevi, Delhi’de, ordularıyla giderken, bacası tüten bir kulübe görür, içeriye girer, bakar ki, Ebül Hasan Harkani hazretleri, kitapları ve talebeleriyle ilgileniyor. Sultana ilgi göstermez. Sultan ise, bu duruma öfkelenir; fakat belli etmeden der ki:
— Hoca efendi!
— Buyurun, ne istiyorsunuz?
— Bir sualim var. Hocan Bayezid-i Bistami nasıl birisi idi?

Ebul Hasen Harkani hazretleri, hocasının adını duyunca der ki:
— Hocam öyle bir zattı ki, Müslüman olmayan bir kimse yüzüne baksa, imanla şereflenirdi.
— Bu ne biçim söz? Ebu Cehil ve diğer müşrikler Peygamber efendimizi gördü, imana gelmedi. Senin hocan Peygamberimizden daha mı büyük ki, yüzüne bakan imana geliyor?

Ebül Hasan Harkani hazretleri şu cevabı verir:
— Ebu Cehil ve diğer müşrikler, Peygamber efendimizi yetim olarak gördüler, Peygamber olarak göremediler. Hocam Bayezid-i Bistami hazretlerinin yüzüne, bir ateist veya Yahudi, bu Allah’ın sevgili kulu diye hürmetle baksa, imanla şereflenir.

Bu cevap, Sultanın hoşuna gider ve memnun olarak ayrılır. Ebül Hasan Harkani hazretleri, Sultanı dışarıya kadar uğurlar. Sultan şaşırıp der ki:
— Seni anlayamadım, geldiğimde yüzüme bile bakmadın; şimdi ise dışarıya kadar uğurluyorsun. Sebebi ne ki?
— Gelirken kibirle içeri girdin, giderken tevazuyla gidiyorsun, şimdi güzelleştin…


Göz ve akıl

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Akıl ahireti, göz dünyayı görür.

Helal parayla beslenen vücuda, ibadetler kolay gelir.

Allahü teâlâ sevdiğine iki nimet verir: 

Ona sevdiği bir zatı tanıtır ve bir de, hayırlı iş nasip eder. Daha çok severse çeşitli belâ verir.

Emr-i maruf yapanın, sevimli ve cömert olması, hiçbir menfaat beklememesi gerekir. 

Halkın kıymet verdiğine kıymet veren, kıymetsiz; Hakkın kıymet verdiğine kıymet veren, azizdir. Hakkın aziz ettiğini, kimse zelil edemez.

İnsan genç iken şehvetin, yaşlanınca şöhretin esiri olur.

Aradaki kırgınlıklar, hizmetleri engeller.

Evliya-yı kiramın himmeti, yaydan çıkan oku, namludan çıkan mermiyi geri çevirir. Evliyayı sevene böyle kuvvetli himmet gelir.

Tasavvuf, zamanı en iyi şekilde kullanmak, hiç kimseyi incitmemektir.

Bir kimse yemek yerken Allahü teâlâyı ne kadar hatırlarsa, namazda da o kadar hatırlar. Kalbimizi Allah’tan başkasına vermemeliyiz.

Mürşid-i kâmiller, sadece çok sevdiğine değil, günahı çok olana daha fazla günah işleyip dinden uzaklaşmasın diye çok iltifat eder, günahı az olana ise, kendini bir şey sanıp kibirlenmesin diye hiç iltifat etmezdi. İstisnalar hariç, bir kimseyi yüzüne karşı övmek, ona kötülük sayılır.

İhlâsı artanın dine hizmeti artar, dine hizmeti artanın ihlâsı artar. İhlâsla ibadet etmeyen, Belam-ı Baura gibi mürted olarak ölür.

Evliyanın hayatını okuyanın, kalbinden dünya sevgisi çıkar, yerine Allah sevgisi dolar ve ihlâsı artar.

Bir Müslüman, Ehl-i sünnet kitaplarını alıp, bir rafa hürmetle koysa, o kitapları o evde bulundurduğu için Allahü teâlâ, o kimsenin imanla ölmesini nasip eder.

Her Müslümanın, her zaman yanında bir Ehl-i sünnet kitabı bulunmalıdır! Uygun bir kimseyle karşılaşınca, bu kitabı ona hediye ederek, onun da kurtuluşuna vesile olmaya çalışmalıdır.

Peygamberlerden biri, küçük bir kayadan büyük bir su çıktığını görüp sordu. Kaya, (Yakıtı insan ve taş olan Cehennem ateşinden sakının!) mealindeki âyet-i kerimeyi okuyup, (Bu âyeti duyduğumdan beri böyle ağlarım) dedi. Bu peygamber dua edip, bu kayanın Cehenneme girmemesini istedi. Allahü teâlâ da onun duasını kabul etti. Birkaç gün sonra aynı yere gitti. Yine kayadan su aktığını görünce sebebini sordu. Kaya, (O zamanki korkudandı, şimdikiyse şükür gözyaşlarıdır) dedi. 

Taş bile ağlıyor; ama taş kalbli insanlar, ölümü hatırına bile getirmiyor.
Allah’ın habibi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bütün peygamberler Allahü teâlâya âşıktır. Peygamber efendimize ise Allahü teâlâ âşıktır. Ülül-azm peygamberlerden İbrahim aleyhisselama, (Halilullah = Allah'ın dostu), Musa aleyhisselama,(Kelimullah = Allah’ın kendisiyle konuştuğu zat), Âdem aleyhisselama,(Safiyyullah = Allah'ın, ihsanıyla seçilmiş olarak yarattığı temiz zat), Nuh aleyhisselama (Neciyullah= Hep Allah ile meşgul olan, ilahî feyizlere kavuşan zat) gibi güzel isimler verdi, Peygamber efendimize ise, (Habibullah) dedi. Hattâ(Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım) buyurdu. Habibine çok kıymet verdiği için, kendi zatına yapılanları affeder, ama Ona yapılanları affetmez. Kul, Resulullah’a olan sevgisi nisbetinde Allah'a sevgili olur. Cenab-ı Hak, Habibine uyulmadan yapılan ibadeti de, imanı da kabul etmez. Arada O olmadan Allah’ın sevgisine ve rızasına kavuşulamaz.

Peygamberimiz, Miraç’ta (Ümmetim, ümmetim) diye gözyaşı dökerken Cenab-ı Hak, (Onlar çamurdan yaratıldı. Nedir bu bir avuç toprak için döktüğün gözyaşları? Sana âşık olan Rabbin, senin için ne yapmaz ki? Senin hatırın için hepsini affeder) diye nida etti. İhsan edilen bu büyük nimete ve müjdeye çok şükretmeliyiz. 

Bir gün bazı Hristiyanlar, Seyyid Abdülkadir Geylanî hazretlerine (Bizim peygamberimiz ölüleri diriltirdi. Sizin peygamberinizin böyle bir şeyini duymadık. Bunun için bizim peygamberimiz sizinkinden üstündür) dediler. Gavs-ı a’zam,(Ben peygamber değilim. Sadece ona uyan bir Müslümanım. Eğer ettiğim dua ile ölü dirilirse Müslüman olur musunuz?) dedi. Onlar da (Evet) dediler. Mezarlıkta çok eski bir kabir gösterdiler. Hristiyanlara, (Bu kabirde yatan kişi, dünyada şarkıcıymış. Onu şarkı söyler hâlde dirilteyim mi?) diye sordu. Onlar, (Tamam) dedikten sonra, ellerini açıp, (Ya Rabbî, peygamberin Muhammed aleyhisselam hürmetine bu kabirdekini dirilt!) dedi. Ölü, şarkı söyler hâlde kalktı. Hazret-i Gavs, Hristiyanlara, (Ben peygamber değilim, onun ümmetinden biriyim. Allahü teâlâ, onun ümmetine bunu nasip etti de, kendisine niçin vermesin?)buyurunca, oradaki Hristiyanlar Resulullah'ın üstünlüğünü anlayıp Müslüman oldular.

Can yakıcı güzellik 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: 
Peygamber efendimiz, (Peygamberi zikretmek ibadettir. Salihleri zikretmek günahlara kefarettir. Ölümü hatırlamak sadakadır. Kabri düşünmek, Cennete yaklaştırır) buyuruyor. Büyük zatların isimleri anıldığı yerde ruhları hazır olur ve oraya rahmet yağar. (Salihlerin anıldığı yere rahmet yağar) hadis-i şerifi bunu gösteriyor. Bu ümmetin evliya zatlarının ruhu hazır olunca, Resulullah efendimizin ismi geçince, ruhu elbette hazır olur. Namazda, (Esselamü aleyke yâ eyyühennebiyyü) diyerek Resulullah'a selam veriyoruz. O anda Resulullah gelir, (Bana selam veren kim?) diye bakar, o kişiyi görür ve artık unutmaz. Ölürken onun karşısına gelir, (Üzülme, korkma, sana şefaat ederim) buyurur. Vefat eden mümin, o güzellik ve bu müjde karşısında öldüğünü bile anlamaz. 

Peygamber efendimiz, (Mümin vefat ederken, ruhu, tereyağından kıl çeker gibi acı duymadan kolayca çıkar. Hiç anlamaz) buyurunca, bir sahabî, (Ya Resulallah, sizin her sözünüz Kur’an-ı kerimle ilgilidir, onun açıklamasıdır. Bu sözünüz hangi âyetle ilgilidir?) diye sorar. Yusuf sûresinin 31. âyetini okuyarak şöyle cevap verir: (Yusuf aleyhisselamı gören kadınlar, bıçakla meyve soyarken, onun güzelliği karşısında ellerini doğradılar, ama acısını duymadılar. Onda sabahat, bende melahat güzelliği vardır. Beni görüp iman edenin, benim muhabbetle baktığım kimsenin ciğeri yanar, aşka tutulur. Ama sabahat güzelliğimi Allahü teâlâ gizlemiştir. Ümmetimden biri vefat ederken ona görünürüm, o bana bakarken ruhu çıkar, haberi bile olmaz.)

Melahat sevimlilik, tatlılık, can yakıcı güzellik demektir. Sabahat ise dış görünüş, yüz güzelliği demektir. Yusuf aleyhisselamın sabahat güzelliği meşhurdu. Peygamber efendimizde hem melahat, hem sabahat vardı. Fakat Allahü teâlâ onun sabahatını dünyada gizledi. Eğer açığa çıkarsaydı, hiç kimse onun güzelliği karşısında duramaz, düşer bayılırdı. Peygamber efendimiz âlemlere rahmettir, herkese iyilik için, merhamet edici olarak gelmişti. İnsanları zarara sokmak için gelmemişti. Onun için dünyada melahat güzelliği görülürken, sabahat güzelliği görülemedi, o Cennette görülecektir.
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:168
Dün:258
Bu Ay:4,121
Toplam:14,185,146
Online Ziyaretçiler:1
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842