Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Hikmet Ehli Zatlar Buyuruyor Ki

Gül kokulu çamur
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Ehl-i sünnet itikadında olmak, evliyaları, büyük zatları tanımak nimeti bir cevherdir. Allahü teâlâ bunu, ancak bu cevheri taşıyacak kalblere nasip eder. Dolayısıyla, Allahü teâlâ bu cevheri çöplüğe atmaz. Onun için, bu iki nimete kavuşanlar, yalnız bu nimetinden dolayı Allahü teâlâya ne kadar hamd etseler, yine az gelir. İmam-ı Rabbani hazretleri, kendisine sıkıntılarını, üzüntülerini yazan bir talebesine cevaben yazdığı mektupta buyuruyor ki:
(Allah’tan ümit kesmek küfürdür. Önce imanını tazele! İkinci olarak, eğer Allahü teâlâ sana iki nimet vermişse her şeyi vermiştir, başka bir şeyi talep etmene ihtiyaç yok. O iki nimetten biri, Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadı. İkincisi de, bu yolun büyüklerini tanımak.)

Görmekle tanımak çok farklı şeylerdir. Ebu Leheb, Ebu Cehil ve o zamanki diğer müşrikler Resulullah efendimizi gördüler; ama tanımadılar; çünkü Allahü teâlâ, o cevheri onların habis kalblerine uygun görmedi ve o kalblere nasip etmedi. Onun için görmek yeterli değil, tanımak gerekir. Tanımak da, bir nasip meselesidir.

Bir mübarek zat, abdest almaya bir çeşmeye gitmiş, tam abdest alırken, avucunun içine çamur düşmüş. (Bu, temiz bir çeşme, burada çamur ne gezer?) demiş. Çamuru kokluyor, mis gibi. Çamura (Ey çamur bu ne hâl?) diyor. Çamur diyor ki:
(Ben vallahi çamurum, billahi çamurum. Yani çamurluğumda hiç şüphe yok; ama ben öyle bir çamurum ki, benim bulunduğum yere gül ağacı diktiler. O gülün yaprakları üzerime düştü. Yağmur yağdı. O yapraklar benimle karıştı. Dolayısıyla ben şimdi, mis gibi gül kokarım; ama gül ağacından dolayı, çamurluktan dolayı değil. Ben yine çamurum; ama gül kokulu, mis kokulu çamurum.)

Biz de çamuruz. Zaten çamurdan dünyaya geldik. Aslımız çamur; ama öyle bir çamur ki, Allahü teâlâ bu çamurun olduğu yere bir gül ağacı dikti, o gülün yaprakları üzerimize döküldü. O gül ağacı, İmam-ı Rabbani hazretleri ve diğer büyük zatlardır. Her şeyimizi bu büyüklere borçluyuz. Bize gelen nimete vesile olan kimseye teşekkür etmedikçe, o nimet için yapacağımız şükrü Allahü teâlâ kabul etmez.

Peygamber efendimiz aleyhisselam buyuruyor ki: 
(İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya şükretmiş olamaz.) 

Biz her zaman, İslam âlimlerinin, evliyaların üzerimizdeki hakkından bahsediyoruz; çünkü bu nimete teşekkür etmezsek, bu nimetin büyüklüğünü idrak etmezsek, bu kavuştuğumuz saadeti her zaman, her fırsatta dile getirmezsek, Allah korusun, bir gün bakarız ki, dün âşık olduğumuz zata, bugün düşman olmuşuz. Kalb birden dönebilir. Nitekim Peygamber efendimiz, biz ümmetine öğretmek için bir duasında buyuruyor ki:
(Allahım, kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dininde [ve senin sevginde] sabit kıl, dininden [ve sevginden]ayırma!)


Doğruyu bulmak için

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bir kitapta İslamiyet’e aykırı tek bir şey bile olmasa, ancak yazan kişi bozuksa, o kitap çok zararlıdır, okuyan için zehirdir.

İbni Teymiye o kadar büyük âlimdi ki, aklına güvendiği ve bir mürşidi olmadığı için ilmi onu sapıtmıştır. (İlminin sapıtmasına sebep olduğu kişi) olarak bildirilmiştir.

Mürşidi olmayanın, sapıtmadan Ehl-i sünnet itikadında kalabilmesi çok zordur. Bir mürşid-i kâmili tanımayan yani ona tâbi olmayan, doğruyu bulamaz; çünkü her kitap farklı söylüyor. Sapık fırkaların öyle sözleri vardır ki, hakikati bilmeyen kesinlikle inanır.

Hakikat, mürşid-i kâmilden [kendisi yoksa eserlerinden] öğrenilir. İnsan her sözünü, mürşid-i kâmilden duyduğu söze dayandırmalı. Yoksa benim kalbime böyle ilham oluyor demek, senet değildir. İmam-ı Rabbani hazretlerinin mürşidi olan Bâki-billah hazretleri, bütün ilimleri öğrenmiş; fakat hakiki olup olmadığını anlamak için, senelerce mürşid-i kâmil aramış, sonunda Hâce Emkenegi hazretlerini bulmuş. Bir gecede icazet alıp, hilafetle görevlendirilmiştir. Dergâhtakiler sormuş:
— Efendim, biz kırk senedir hizmet ediyoruz, bize icazet verilmeyip de, dün gelen birine bugün icazet verilişinin hikmeti nedir?

Hâce Emkenegi hazretleri buyurmuş ki:
— O, bütün ilimleri öğrenmiş, bize bunlar doğru mu diye sormaya gelmiş. Biz de dinledik, baktık, hepsi doğru. Tasdik ettik, imzaladık, ona bir şey ilave etmedik. O kabını doldurup getirmiş, siz hâlâ doldurmakla meşgulsünüz. Öyle gelen böyle gider.

İslam dini kibri kırmak için gönderilmiştir. Kibir, ne kadar uğraşılmasına rağmen, bir insandan çıkmıyorsa, bunun iki sebebi vardır. Ya çok büyük bir günahı vardır, o engel oluyordur. Tevbe istiğfar etmesi lazımdır. Ya da feyz almak için gittiği zat, uygun değildir. İnsanın nefsi suçu hep başkasında arar, feyz almaya gittiğim zat uygun değildir der, geçer. Hatayı önce kendimizde aramalıyız.

Eskiden bir âbid varmış. Öyle ki, hiçbir günahı yok, hep ibadetle meşgulmüş. Allahü teâlâ gölge yapsın diye, üzerine bir bulut tahsis etmiş. Nereye giderse bulut da ona gölgelik yapıyormuş. Bir gün, yol kenarına istirahat için oturmuş. Oradan geçen bir sarhoş, âbidi görünce, benim işe yarayan bir amelim yok. Zamanım hep kötülükle geçti. Bu âbidin yanına gidip beş on dakika oturayım da, belki Allahü teâlâ bu beş on dakikanın hürmetine beni affeder diye düşünüp, âbidin yanına oturmuş. Âbid de onu görünce kibirlenmiş, tiksinerek, benim yanıma bu mu oturmalıydı diye burun kıvırarak kalkıp gitmiş; fakat bulut âbidle birlikte gitmeyip, sarhoşun üzerinde kalmış. Allahü teâlâ o zamanın Peygamberine şöyle vahyediyor:
(Âbid o kadar kıymetli bir kulumdu ki, hiçbir günahı yoktu ve cennetlikti. Kibirlenmesiyle bütün derecelerini aldım ve cehennemlik oldu. Sarhoşu ise, tevazuundan dolayı evliyalığa yükselttim.)
Gülmenin_Sırrı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Evliya zatlar, hep cömert, tatlı dilli ve güler yüzlü olur. Çok neşeli, hep güler yüzlü bir zatın olduğunu duyan birisi, ona mektup yazar, (Allah aşkına söyleyin, sahiden mi, yoksa numaradan mı gülüyorsunuz? Eğer gerçek ise, bunun bir sebebi olmalı. Kimi çocuklarından, kimi işinden, kimi eşinden, kimi âmirinden çekiyor, herkesin bir derdi var. Herkes kan ağlarken gülmek şaşılacak bir şeydir. Bunun sırrı nedir?) der. O zat, mektubu okuyunca yine gülüp, şöyle bir cevap yazar:

(Kardeşim, Allah için söylüyorum ki, gülmem numaradan değildir. İçimden gelerek gülüyorum. Bunun sırrı, ölüme hazır olmaktır. Ölüme hazır olan, neşeli olur. Asıl memleketine gidecek, sevdiklerine kavuşacak olan bir insan, eğer her hazırlığını yapmışsa, bavulu hazırsa, bu kimse bineceği vasıta, bir an önce gelse de gitsem diye neşeyle bekler. Üstelik, her gün ölümü çok hatırlayan şehid olarak ölür.)

Hayat hayâldir. Ömrümüzün geçen kısmı hayâl oldu. Her kemalin bir zevali, her yokuşun bir inişi, her ömrün bir sonu var. (Her nefis [her canlı, her insan]ölümü tadacaktır) mealindeki âyet-i kerimenin, âhiretin varlığına ve ölümden sonra hayatın devam ettiğine delil olarak yeterli olduğu bildirilmiştir. Tatmak, hayatın varlığını ve devam ettiğini gösterir. (Ölümü tadacaktır) deniyor, (Yok olacaktır) denmiyor.

Bin kılıç darbesinden daha şiddetli olan ölüm acısını, herkes çekecek. Cenab-ı Hak, sevgili kullarına, bu acıyı duyurmayacak, onlara (Âb-ı Kevser) içirecek. Onlar, narkoz olmuş kişinin ameliyatta acı duymadığı gibi, ölürken acı duymayacak. Herkes imanına, ihlâsına, ibadetine göre, bu acıyı tadacak. Yani bazılarına ölüm, çok acı gelirken, bazılarına daha az acı gelecek, bazıları ise hiç duymayacak. Onun için, (Yâ Rabbi, bize şehid olarak ölmek nasip et!) diye dua etmeliyiz.

Şehidler de, ölümü tadar, ama onlara tatlı gelir. (Şehidlere ölü demeyin! Onlar bilmediğiniz bir hayatla yaşıyorlar) mealindeki âyet-i kerime ile övülen şehidler, Cenab-ı Hakk’a çok yalvarırlar, (Yâ Rabbi, bizi bir daha dünyaya gönder! Biz bir kere daha şehid olmak istiyoruz. Şehidliğin kıymetini, kavuştuğumuz büyük nimetleri dünyadakilere anlatalım) derler. Allahü teâlâ,(Benim takdirim öyle değildir, dünyaya geri dönemezsiniz, ama onların rüyasına girip içinde bulunduğunuz nimetleri anlatabilirsiniz) buyurur.
Günah ve zafer
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Silsile-i aliyye büyükleri, Peygamber efendimizden gelen o mübarek nura ilave ve çıkarma yapmadılar, bid’at bulaştırmadılar. Hocalarından aldıkları bu kıymetli emanetin aslını koruyup ehline teslim ederek hakiki İslamiyet’i bugüne kadar getirdiler. Biz de, bu nimete kavuşmaya lâyık olan, bunu bekleyen insanlara, bu emaneti ulaştırmaya hassasiyetle çalışmalıyız. Ticarette bile, sattığımız malla birlikte başka şeyler de vermeliyiz. O da güler yüz, tatlı dil ve güzel ahlaktır. Müşteriler, mertliği, dürüstlüğü ve samimiyeti görüp, (Bunlar ne güzel Müslüman) demeliler. Bu güzel muamele, dinimizin yayılmasına da sebep olur. 

Hazret-i Ömer Kadsiye Savaşı’nda Sa’d Bin Ebi Vakkas hazretlerine, (Şöyle bir taarruz düzeni kurun!) diye, savaşla ilgili taktikler vermedi. (Ya Sa’d! Düşman ordusunun çokluğundan korkma, Allah’tan kork! Günah işleme! Eğer askerlerin arasında günah işleyen varsa onu ordudan ayır! Çünkü Allah, içinde günah işleyenlerin olduğu kavme zafer vermez) buyurdu. Çünkü başarılı olmak, ancak Allah’tan korktuğumuz ve Onun emir ve yasaklarını, Onun rızası için bildirmek gayesinde olduğumuz zaman mümkün olur. Yoksa, (Biz bunun en iyisini yaparız!) demekle olmaz. İnsan çok âcizdir. Mesela Cenab-ı Hak idrar yolumuzu tıkasa, helâya çıkamayız; diğer işleri nasıl yapacağız! Suyun üstünde giden yaprak gibi olmalıyız. Yaprağı götüren sudur, kendi kendine gitmez. Bunun gibi, işlerimiz de, büyüklerin himmet ve duasıyla yürür. Ama başarıyı kendimizden bilip, (Biz yaptık) dersek, yanlış yapmış oluruz ve işler durur. Nitekim büyükler, o kadar ilim sahibi olmalarına rağmen hep hocalarından naklederler, kendilerine ait tek kelime etmezlerdi.

Bir talebe, büyük bir zata sorar, (Efendim mübarek geceler gelip geçiyor, hizmetlerin çokluğundan eve geç gidiyoruz, birkaç şey okuyamadan, fazla bir ibadet yapamadan, yorgunluktan hemen uyuyup kalıyoruz, ne olacak bizim hâlimiz?) der. O zat, (Sizin İslamiyet’in yayılması için yaptığınız bu çalışmaların, işlerin maksadı hizmet olduğu için, en kıymetli ibadeti yapmış oluyorsunuz. Gece fazla ibadet edemeyince kaybımız olmaz) diye cevap verir.

Çok sevab kazanmak için 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Arabanın gitmesi için depoya benzin koymak lazımdır. Ne kadar benzin varsa, o kadar yol alınır. Bunun gibi, dine hizmet edenlerin çok başarılı olması, kalblerine gelen enerjinin çokluğuna bağlıdır. İşte o enerjinin ana deposu Peygamber efendimizin mübarek kalbidir. Allahü teâlâ, sevgisini, bütün faziletleri o kalbe yerleştirmiştir. O mübarek kalbden, o feyz kaynağından çıkan Allah sevgisi kimin kalbinde varsa, o kimse, zincirlere vurulsa bile, yerinde duramaz, hizmetlere koşar.

Ticaretin iki eli vardır: Biri mal, diğeri duadır. Dua almak için, insanlara faydalı işler yapmak, mesela cami, hastane, çeşme gibi dua almaya vesile olacak yatırımlar yapmak şarttır. Bu da ticaretle, parayla olur. Eğer ticaret olmazsa bu yatırımlar yapılamaz. Bunlar yapılmazsa da, dua alınamaz. Arabanın benzini duadır. Dua ne kadar artarsa, araba o kadar süratli gider.

Eğer para yoksa hizmet yapılamaz. Önce para kazanmak şarttır. Bunun için, helâlinden çok para kazanmak için, çok çalışmalı. Çünkü İslam âlimleri, (Âhir zamanda para, insanın silahıdır. İnsan canını, sağlığını, dinini ve şerefini parayla korur) buyurmuştur. Hadis-i şerifte de,(Âhir zamanda zenginlik saadettir)buyuruldu.

İyilerin düşmanı çok olur. Hased edenler çıkabilir. Bunun için her şeyi duymamalı. İnsanların kurtulması, âhirette yanmaması için uğraşmalı. Dinimizin doğru olarak yayılması için çalışanlar, Peygamber efendimizin vârisleridir. Allahü teâlâ, sevdiği işi sevdiklerine yaptırır, sevmediği işi, sevmediklerine yaptırır. Allahü teâlânın en sevdiği iş, dinimize hizmet etmektir. Kim dine hizmet ederse din ona sahip çıkar. Dine hizmet eden aziz olur. Ölürken şehid olarak ölür. Emr-i maruf sevabı, savaşta gazaya verilen sevabdan daha fazladır. Bu zamanda en kıymetli hizmet, fitneye sebep olmadan yapılandır.

Kibir ve ucba da dikkat etmek gerekir. Peygamber efendimiz, (Küçük günahtan sakınıp, ucba kapılarak büyük günaha düşmenizden korkarım)buyuruyor. Ucub, ibadet ederek veya günahtan sakınarak kendini beğenmektir. Kendini beğenen de kibre düşer; kibirliden de hayır gelmez.
Günahları gizlemelidir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Önceki ümmetlerde günah işleyen azdı, çünkü günah işleyenler helak ediliyordu. Peygamber efendimiz hürmetine bu ümmet helak edilmiyor. Günah işlediği hâlde helâk olmadığını gören Müslümanlar daha fazla günah işlemeye çalışıyor. Günahlardan kurtulmak için bize iki nimet verildi: Birincisi Kelime-i tevhid, ikincisi Peygamber efendimizin şefaatidir.

Günahı açık da, gizli de işlemek caiz olmaz. Fakat nefsine, şeytana uyarak günah işleyen, (Bir günaha düşen, günahını gizlesin! Allahü teâlânın örtüsünü onun üzerinde bulundursun!) hadis-i şerifine uyarak günahlarını gizlemelidir. Müslümanların ayıplarını örtmek, gizli günahlarını yaymamak ve kusurlarını affetmek çok sevabdır. Peygamber efendimiz, (Kim, bir Müslümanın ayıplarını örtüp gizlerse, Hak teâlâ da, dünya ve âhirette onun ayıp ve kusurlarını örter) buyuruyor.

Hazret-i Ömer zamanında, bir kızın zina ettiği duyulur. Hazret-i Ömer, kızın suçu sabit görülürse cezalandırılmasını ister. Kızın babası, amcası ve dayısı çok mahcup olurlar. Kızı alıp başka diyara giderler. Kız, orada samimi bir tevbe edip, tamamen kendini ibadete verir. O dindar oldukça, Allahü teâlâ ona çok güzellik verir. Bu yüzden çok isteyeni olursa da, babası, durumu bildiği için kimseyle evlendirmez. (Kızımın kusurunu söylesem, isteyenler zaten vazgeçer, söylemezsem günaha girerim) diye düşünür. Bir seferinde, (Bu böyle gitmez, Emir-el müminine söyleyeyim, bir çare bulsun) diye düşünür. Hazret-i Ömer'e gelip, (Ya Emir-el müminin, başıma geleni biliyorsun, fakat ondan sonra kız tevbe etti, kendini dine verdi, dine verdikçe Allahü teâlâ ona daha çok güzellik verdi, bu sefer her yerden talipler gelmeye başladı, ben de söyleyemiyorum. Ne yapayım?) der. O da, (Resulullah, büyük günahları hep örterdi, sen de sakın söyleme!) buyurdu.

Günahları açıklamak yasaklanmışken, bazı kimseler din kardeşinin büyük günahlarını örtmek şöyle dursun, küçük günahlarını da başkalarına anlatıyor. Allah'tan korkmalı. Gizli işlenen günahı söylemek hem gıybettir, hem de laf taşımak olur. Mümin, müminin arkasından dua eder, günahını da gizler…

Allah tevbe edeni affeder 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Her gaflet ve hatanın kefareti vardır. Müminlerin günahlarının kefareti, tevbe istiğfardır. Kur’an-ı kerimde mealen, (Allahü teâlâya tevbe istiğfar eden, mutlaka Onu affedici bulur) buyuruluyor. Peygamber efendimiz de, (Çok istiğfar okuyun! İstiğfara devam edeni, Allahü teâlâ hastalıklardan, her dertten korur, ummadığı yerden rızıklandırır) buyuruyor.

Seyyid Abdullah-ı Dehlevî hazretleri zamanında, Hindistan'da, bulaşıcı bir hastalık olan veba zuhur eder. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerine adam gönderip dua yazmasını isterler. O mübarek zat da, bir kâğıda, bir şey yazıp verir. Adam, kâğıdı getirip teslim eder. Orada (İstiğfar edin, tevbe edin) yazıyormuş. Onlar da, tevbe edince, veba hastalığı bıçak gibi kesilir.

İstiğfar etmek çok kıymetlidir. Kazadan, beladan muhafaza eder. Yola çıkarken mutlaka üç kere istiğfar duasını okumalı. Yani (Estagfirullâhel’azîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüv el hayyel kayyûme ve etûbü ileyh) demeli. (Bismillahillezî lâ yedurru me’asmihî şey’ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüvessemî’ul alîm)okumak da, yerde ve gökte kazadan, beladan korur. Her ikisini de okumak daha iyidir.

İmam-ı Cafer-i Sadık hazretleri, kendisinden nasihat isteyen Süfyan-ı Sevrî hazretlerine buyurur ki:

Çok sözün faydası yoktur, hattâ zararı olabilir. Ben dedelerimden işittim. Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizden bildirilen şeylerden üçü şöyledir: Allahü teâlânın nimetine kavuşan ve bu nimetin devamlı olmasını isteyen kimse, Allah'a hamdini ve şükrünü çoğaltsın! Zira Allahü teâlâ, İbrahim sûresi yedinci âyetinde mealen, (Nimetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız onları artırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır şiddetli azap ederim) buyuruyor. Bir kimse, rızkı azaldığı zaman çok tevbe ve istiğfar etsin! Zira Allahü teâlâ Nuh sûresinde tevbe ve istiğfar edenlerin, günahlarını bağışlayacağını ve rızıklarını artıracağını vadediyor. Sıkılan veya bir belaya uğrayan, (Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm)desin! Allahü teâlâya yemin ederek söylüyorum ki, bunları yaparsan maddî manevî çok ihsanlara, iyiliklere kavuşursun.
Günahlarımızın temizlenmesi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Müslüman olarak mesuliyetimizi bilmeliyiz. Bu mesuliyeti hiçbir şekilde üzerimizden atamayız, bunu yok sayamayız. Ahirette hesap var, terazi var, ona ameller konacak ve tartılacak. Sonunda ise ya nimet veya azap var. O yüzden bir mübarek zat buyuruyor ki:
Allahü teâlâ kullarına üç şey vermiştir. Bunların ikisi dünyada kalır, birisi ahirete gider: 
1- Topraktan yaratıldık, yine toprak olacağız. Yani bedenimiz çürümeye mahkûmdur.

2- Müminin ikinci varlığı ruhudur. Ruh, o da âlem-i emirden gelmiştir. İnsan vefat ederken, kendi mekânına, kendi makamına gider. O da ayrılır. 

3- Mahşerde bize kalan kısım sadece amellerimiz, yani yaptığımız iyilik veya kötülüklerimizdir. Bunlar ahirete gidecektir.

Allahü teâlâ çok şefkatli, çok merhametli, çok affedici olduğu için, namazlar arasındaki hatalarımız silinsin diye beş vakit namazı emretmiştir. 

Ayrıca Cuma gününü yarattı. Bu günde ve gecesinde yapılan duaları kabul ediyor ve bir haftalık hatalarımızı, günahlarımızı siliyor. Hatta Cuma günü ve gecesi ve Ramazan-ı şerifin otuz günü ve gecesi, bunların şerefi ve büyüklüğünden dolayı kabirde kâfirler dâhil, kimseye azap yoktur. 

Ayrıca, mübarek geceleri yarattı. Bu gecelerde yapılan duaları kabul ediyor. 

Bir de Ramazan-ı şerifi yarattı. Bu öyle bir ay ki, bu ümmete mahsustur. Hazret-i Ali, (Eğer Allahü teâlâ bu ümmeti affetmek dilemeseydi, bunların hepsini affetmeye karar vermeseydi, Ramazan ayını vermezdi)buyuruyor. Ramazan ayı, nimetlerin en büyüklerindendir. Affın, mağfiretin dopdolu olduğu bir aydır. Bir günü, bine bedeldir, hele içinde bir de, bin aya bedel olan Kadir gecesi vardır. Bir ayın tamamı, yani Ramazanın her günü bayramdır; çünkü her gün binlerce, yüz binlerce Müslüman affa uğruyor, Cennete gidiyor. Bu öyle mübarek bir aydır ki, bütün senenin pisliğine kefarettir ve mutlaka temizleyicidir. Orucunu tutan mümin, bayram sonuna kadar tertemiz olur. 

Bayramdan sonra, kirli havaya bağlı olarak yine kirlenmeye başlıyor. Bu kirli hava, salihlere de bulaşıyor. Çünkü hava kirlenirse, bundan herkes rahatsız olur. Şimdi manevi hava çok kirli, temiz kimse bile, sokağa çıktığı zaman, bu kirli havayı teneffüs ettiği için kalbi kararır.

Havanın kirliliği, haram ve helallerin karışmasından olmuştur. Eskiden haramlar ve helaller ayrıydı. Şimdi karmakarışık oldu.


Herkesin duasını alalım 


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Sadaka belayı önler ve ömrü uzatır. Onun için sadaka vermeye çalışmalıdır. Dua da, kaza ve kaderi değiştirir. Bir duayla ömür uzayabilir. Bilhassa anne babadan ve salih akrabalardan alınacak bedduayla da, ömür kısalabilir. Onun için sıla-ı rahim önemlidir; yani eş dost, akraba, anne baba hatta işvereni ziyaret etmek, bunların duasını almak lazım. Bütün bunlar hayra alamettir, iyi şeylerdir; dua etmek ve dua almak güzeldir. Onun için Peygamber efendimiz, (Size [Başta ana baba, hoca, işveren olmak üzere] bir iyilik edene teşekkür etmezseniz, Allah’a şükretmiş olamazsınız) buyuruyor. Allah sizden razı olmaz. Çünkü o iyiliği Allah yaptı; fakat onlara yaptırdı. O halde siz, önce onlara şükredin, onların rızasını duasını alın, sonra Cenâb-ı Hak’tan ne istiyorsanız isteyin buyuruyor. 

Bir kahvenin bile kırk yıl hatırı var. Bize bir iyilik edeni ölünceye kadar unutmamalıyız. Mübarek zatlar, kendilerine bir bardak çay içiren kişiye bile senelerce dua eder, onun için Fatiha okurlardı. Hikmeti sorulunca da, (Bana bir bardak çay vermişti, onun bana iyiliği var) derlerdi. İşte İslamiyet, işte insanlık budur. Bu dinde nankörlük yoktur. Bir bardak çay için senelerce dua edilir mi? Evet edilir. Çünkü Allah bundan razıdır. 

Bir ananın, bir babanın hakkı nasıl ödenir ki, bizim için uykusuz kalan, sağlığını, malını mülkünü feda eden kimseye teşekkür etmemek, onların duasını almamak, akıl alacak iş değildir, büyük nasipsizliktir. 

Her işin başında büyüklerin duası alınması gerekir. Başta büyüklerimiz olmak üzere herkesin duasını alalım, hiç kimsenin kalbini kırmayalım. İster Müslüman olsun, ister kâfir olsun, ister inansın, ister inanmasın, ister fâsık olsun, ister evliya olsun, yani kim olursa olsun, kalb kırmayalım; çünkü yüce Allah, yarattığı bu kâinatta, bu mahlûklar arasında, kendisine en yakın olarak kalbi yaratmıştır. Komşuyu üzersek, yandaki sıkılır. Şimdi iki ev yan yana düşünelim, birinde feryat var. Yanındakinin bundan rahatsız olmaması mümkün değil. İşte kalb, Allah’ın komşusudur. Bunları, İmam-ı Rabbani hazretleri Mektubat-ı şerifinde bildiriyor. Eğer bir insanın kalbini kırarsak, o komşuyu darıltmış oluruz. O halde, biz kırılalım; ama bir Müslümanın, bir insanın kalbini kırmayalım; çünkü kalb kırmak, yetmiş kere Kâbe’yi yıkmaktan büyük günahtır.
Güneş ve aynalar
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Güneşin karşısına bir ayna konsa, bu aynanın karşısına başka bir ayna daha konsa, ilk aynadaki görüntü, diğer aynada da görünür. Bir üçüncü ayna daha konsa orada da Güneş görünür. Aynalar konuldukça böyle devam eder. Araya tahta veya kütük girerse görüntü biter. Peygamber efendimiz de manevî bir Güneş’tir, dünyadaki bütün Müslümanların hepsine rüşt, hidayet, vilayet hep Ondan gelir, kaynak Odur. Onun da karşısında aynalar var. Bunlar Eshab-ı kiram ve sonraki mürşid-i kâmillerdir.

Önce o Güneş, Eshab-ı kiramın aynalarına yansıdı. O aynalardan da silsile yoluyla bütün Müslümanlara intikal etti. Peygamber efendimiz, mübarek kalbinde ne varsa, hepsini Ebu Bekr-i Sıddîk hazretlerinin kalbine aktardı. O da kalbindekileri Selman-ı Farisi hazretlerine aktardı ve bu şekilde silsile yoluyla büyüklerimize kadar intikal etti. Arada bir tahta, yani bir bid’at yok. Hep aynadan aynaya intikal ettiği için, Resulullah’ın kalbinden çıkan nura hepimiz kavuştuk. Bu nur bize, hem dünyada, hem kabirde, her yerde yeter. O nur bir cevherdir, Allahü teâlâ, o nuru çöplüğe koymaz. Silsile-i aliyye büyüklerini sevenlerin kalbleri kıymetli ki, Allahü teâlâ bu cevheri o kalblere koymuştur.

Büyüklerimiz, (Bizi görmek isteyen, kitaplarımızın satırlarının arasında bulur) buyurmuştur. Onun için büyüklerin kitapları varken, başka şeylerle uğraşmak akıl kârı değildir. Yine büyüklerimiz, (Bir şeye, kavuşan, her şeye kavuşur. O bir şeye kavuşmayan, hiçbir şeye kavuşamaz) buyuruyor. Büyük bir zata kavuşan her şeye kavuşmuş olur. Ama her yere bağlanmaya çalışan, hiçbir şeye kavuşamaz.

Bir talebe, aşka gelip, (Yâ Rabbi, hocama hayırlı uzun ömür ver, onu başımızdan eksik etme!) diye dua etmeye başlayınca, hocası şaşırır, (Hayırdır kardeşim ne oldu?) diye sorar. Talebe, (Efendim, siz hep konuşun, anlatın diye dua ettim. Çok güzel, çok tatlı anlatıyorsunuz, hücrelerimize kadar işliyor) der. Hocası, (Peki bunun sebebini biliyor musun?) diye sorar. Talebenin, (Bilmiyorum efendim) demesi üzerine hocası der ki:
(Kardeşim, ben hayatımda bir gün olsun, mübarek hocamızı düşünmeden, onlara sığınmadan konuşmadım, kendimden tek bir laf etmedim. Hep ondan öğrendiklerimi naklediyorum. Yani tahta olmadım, ayna oldum. Dolayısıyla siz beni değil, aslında hocamızı dinliyorsunuz, o yüzden feyze kavuşuyorsunuz, konuşmalar tatlı geliyor, hepimize tesir ediyor...)

İyilik edene teşekkür 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Dünyanın en bahtiyar insanı, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir din büyüğünü tanıyıp ona tâbi olan Ehl-i sünnet itikadındaki kimsedir. Cenab-ı Hakk’a ne kadar hamd etsek ve bize bu yolu tanıtan büyüklerimize ne kadar dua etsek azdır. Eğer onlar bizim elimizden tutup çekmeselerdi, bizim bu nimetleri kendiliğimizden bulmamız mümkün değildi. Hangi ilimle, hangi takvayla bulacaktık? İşte bunun için her şeyin hakkı ödenebilir, ama böyle hocanın hakkı ödenemez.

(Men lem yeşkürin-nâse lem yeşkürillah = İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmiş olmaz) hadis-i şerifinde bildirildiği gibi, başta bize dinimizi doğru öğreten hocamız olmak üzere, bize iyilik edenlere, mesela ana, baba, arkadaş gibi, nimetin gelmesine sebep olanlara teşekkür etmezsek, istediğimiz kadar Cenab-ı Hakk’a yalvaralım, Ona şükretmiş olmayız. Allahü teâlâya şükretmek için, önce iyilik yapana teşekkür etmek gerekir.

Ana babamıza şükran borçluyuz. Neden? İlk mürşidimiz onlar, bizi kiliseye götürüp vaftiz yaptırmadılar, kulağımıza ezan okudular, (Allah bir) dediler. Bize dinimizi doğru olarak öğreten Ehl-i sünnet âlimlerinin hakkı ise bundan daha büyüktür.

Mürşid-i kâmiller, kalb casuslarıdır. Kimin kalbinde bir cevher görürlerse üç şekilde onu kendine çekerler:

1- Bizzat evlerine davet ederler. Mesela, ilk görüşlerinde, Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin (Küçük efendi, seni sevdim, bizim ev yukarıda, gel de arada bir görüşelim) buyurduğu gibi söylerler.

2- Bir talebesini gönderir, (Şunu şunu ben sevdim, onları eve getir!) derler.

3- Bu da mümkün olmazsa, kitap verirler veya verdirirler.

Eğer bir kimse nasipli ise, böyle büyük zatın elinden kurtulamaz. Herhangi bir yolla onu saadet tuzağına çeker. Nitekim bu hususu, bir talebesi hocasına sorar:

- Efendim mektepte beş yüz talebe arasından, sadece ikisini seçip, ismen eve davet ettiniz. Bu iki talebedeki cevheri nasıl keşfettiniz?

O zat, (Bu basiret işidir) buyurup, şu hadis-i şerifi söyler:
(Müminin firasetinden sakının! O, Allah’ın nuruyla bakar.)

Büyüklerin seçmesi, sevmesi, büyük nimettir! Çünkü onlar sevince, onun hocası da sever, hocası sevdi mi, onun hocası da sever; bu böyle silsile yoluyla Peygamber efendimize kadar ulaşır. İkinci bir husus da, onlar sevdiler mi artık bırakmazlar. Demek ki bütün iş, sevilip sevmektir.
Hakiki bayram nasıl olur?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, nice bayramlara kavuştursun! Ramazan-ı şerif geldi geçti, inşallah hakkını verebilmişizdir, inşallah bizden şefaatçi olarak ayrılmıştır. 

Büyüklerimiz bize, bu dünyada ve âhirette lazım olacak her şeyi verdiler, doğru imanı öğrettiler. Hakiki bayram budur.

Sâlih müminlerin, Allah rızası için bir araya geldiği yer, Cennet bahçesi olur. Buraya ne yüzle geleceğiz, ne anlatacağız diye düşünüyorduk, ama Allah’ın izniyle, büyüklerin yardımı yetişiyor, söylenmesi gerekenleri söylemek nasip oluyor. Onların himmeti, yardımı hiç durmaksızın yağıyor. Bir an, bizi kendimize bıraksalar darmadağın oluruz, Allah korusun! Onun için çok şükredeceğiz. Hakiki bayramın biri de budur.

Bir arkadaş, bir şeylerden dertlenmiş, anlatıyormuş, hocası ona demiş ki: (Hocamızı, İmam-ı Rabbânî hazretlerini tanımışsın, bunlar vasıtasıyla Cenab-ı Hakk’ı, Resulullah efendimizi, bu yolu tanımışsın, hâlâ dünyalık işler için üzülüyorsun, seni ne kadar dövsek az gelir.) 

Büyüklerimiz birer birer bu dünyadan göçtüler, bunun üzüntüsü içindeyiz, ama şefaat var, müjde var, hem de Resulullah efendimizin müjdesi var. Teselli kaynağımız bu. Dünyada kim kimi severse, âhirette onunla beraber olacak. Bu olmasa, gülecek yüzümüz kalmazdı. İmam-ı a'zam hazretleri, (Hayatımda bir defa güldüm, ona da çok pişmanım) buyuruyorlar. O büyüklerin hasretiyle, o ayrılıkla insanın gülecek yüzü olmaz, ama hem bu müjde olduğu için, hem de bizi yalnız bırakmayacakları için, mübarek hocamızın defalarca söylediği gibi, (Bu hizmetlerimizde bulunan bir arkadaş dışarıda kalsa, biz onu almadan Cennete girmeyiz) buyurdukları için, o müjdeyle, biz de burada, keyfimiz yerinde dolaşıyoruz.

Bir zat anlatır: Hocam vefat ettiği günün akşamında, bütün sevenleriyle, talebeleriyle bir araya geldik, 6-7 bin kişi taziyede bulundular. O gece rüyamda, istirahat ettiği odasına girdim, uzanmış yatıyordu, yanına girince doğruldu ve (Allah senden razı olsun) dedi. Yani âhirete gittiler ve oradan da onların rızalarını almış olduk. Artık dünya hiç umurumda değil. Bu kadar memnun olmalarının sebebi, her zaman olmamız gerektiği gibi, o gün de birlik ve beraberlik içinde olmamızdı. Onun için o duayı aldık. İnşallah bir arada olduğumuz müddetçe bizi orada da bırakmazlar. Ama eğer bu birlik ve beraberliğimize zarar verirsek, bozarsak, işte o zaman kaybedenlerden oluruz.

Bu hizmetlere sahip çıkalım 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Iyd, bayram demektir, her sene tekrar ettiği, avdet ettiği için ıyd deniyor. Bundan sonra her günümüzün bayram olması için günahtan ve kul hakkından çok sakınmalı. Allahü teâlâ kalb kırmaktan, günah işlemekten, dedikodudan, fitneden, her türlü günahtan bizi korusun! Günahsız geçirdiğimiz gün, bizim bayramımızdır. Her sabah uyandığımız zaman, bütün azalar dilimize yalvarırlarmış, ne olur bugün bizi günaha sokma, bugün bizim başımızı belaya sokma, bugün bizi küfre sokma diye...

Kâfir bile olsa kimsenin kalbini kırmamalı. Hele mümin ise, Allah muhafaza! Peygamber efendimiz, Eshabına ve ümmetine çok düşkündür. Ana babanın evladına olan düşkünlüğünden daha fazla düşkündür. Bir müminin kalbi kırılırsa Resulullah efendimiz incinir, üzülür. Onu üzen, Allahü teâlâyı üzmüş olur.

Ehl-i sünnet yolunda, dinimize hizmet ederken, ister bu büyüklerin kitaplarını satarak veya dağıtarak olsun, ister bu kitap hizmetini destekleyen diğer işlerle olsun, bir şekilde bu işlerin bir parçası olmaya, bu çatı altında olmaya çalışmalı. Tek kurtuluş çaresi budur. Bütün güzellikler buradadır. Dışarısı ateştir, fitne doludur.

Büyüklerimizin tasarrufu ile bu seneki dağıtılan kitap sayısı, önceki senelere göre çok fazladır, çünkü evliya zatlar vefat edince, kınından çıkmış kılıç gibi olurlar, himmetleri, tasarrufları artar. Büyüklerimiz, bir kitap fazla okunsun yani bir kişi daha yanmaktan kurtulsun diye, hayatlarını feda ettiler. Bütün maksatları buydu. Şimdi elhamdülillah bu arzuları da yerine geliyor. Bu da başka bir bayram vesilesidir.

Eshab-ı kiram, (Resulullah efendimizi defnettikten hemen sonra, döndüğümüzde kalblerimizin dünyaya meylettiğini hissettik) buyuruyorlar. Şimdi biz de burada beraberiz, geldik, bayramlaştık, elhamdülillah birbirimizin yüzünü gördük, ama ayrılınca hepsini unutuyoruz, çıkar çıkmaz planlara, dünyalık işlere başlıyoruz. Giderken hiç olmazsa bir şey aklımızda kalsın: İki mümin Allah rızası için bir arada olsa, şeytan oraya giremez. Birbirimizin yüzüne muhabbetle baktığımız zaman günahlarımız dökülür, affolur. Büyüklerimiz de memnun olur, razı olur. Allah’ın rızası da onların rızasındadır.

Bu nasihatleri unutmazsak, inşallah her günümüz bayram gibi olur: Birincisi, kitap okuyacağız. Merhum hocamız çok söylerlerdi, (Biz bu kitapları raflarda tozlansın diye yazmadık, arkadaşlar kitap okusunlar) buyururlardı. İkinci önemli husus, asla kalb kırmayacağız. Üçüncüsü de, bu hizmetlere gücümüz yettiği ölçüde sahip çıkacağız. Bunları yapabilirsek her günümüz bayram olur.
Hakkı bâtıldan ayırmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Eskiden, Peygamber efendimize tam tâbi olan, Onun sünnetine tam uyan mürşid-i kâmil denilen büyük zatlar vardı. Bu zatlar, her hâliyle, her sözüyle İslamiyet’i temsil ederlerdi. Onlardan birine giden, hiçbir şey bilmese bile, onun hâline, yaşayışına, oturup kalkmasına, sözlerine bakar, Müslümanlığı öğrenirdi. Onların abdest almaları, namaz kılmaları, oturuşları, hareketleri sünnete tam uygundu. Onlar gibi yapan İslâmiyet’e uymuş olurdu. Şimdi böyle imkânlar neredeyse kalmadığına göre yapılacak iş, onların hayatlarını öğrenmek, onların Allahü teâlânın sevgili kulu olduğuna inanmaktır. Bu da büyük bir meziyet, büyük bir keramettir. 

Silsile-i aliyye büyüklerinden Abdülhâlık Goncdüvani hazretleri, oğluna yazdığı vasiyette buyurdu ki:

Oğlum, bu yolun büyükleri çok kıymetlidir. Bu büyük zatlar çok müstesnadır. Bunlar çok azdır, çok nadir gelir. Bunları bulmak, görmek, tanımak çok zor ele geçer. Eğer, böyle bir zatı ele geçirirsen, çok büyük saadet, çok büyük nimettir. Böyle yaşayan bir zat bulamasan bile, büyük bir zatı tanıyan ve seven, onların kitaplarını okuyan birini bulursan, hemen onun eline ayağına kapan, onun elini değil, ayağını öp! Sakın ondan ayrılma! O, senin için en büyük saadet ve kurtuluş vesilesidir. Çünkü o kıymetli zata muhabbet besleyen, ona inanan, ona tâbi olan kişi, hakla bâtılı ayırmıştır. Yani neyin imana zarar verdiğini, neyin vermeyeceğini, Allahü teâlânın neden razı olduğunu, neden razı olmadığını, imanın ve küfrün ne olduğunu ayırır. Bu büyükler, hakkı bâtıldan tam ayırırlar. Onları sevip tanıyanlar, onların yolunda olanlar da böyledir. 

Hakkı bâtıldan ayırmak zor iştir. Peygamber efendimiz, (Allahümme erinel hakka hakkan ve erinel bâtıla bâtılan) diye dua ederdi. (Yâ Rabbi, hakkı hak olarak gösterip, ona uymayı; bâtılı bâtıl olarak gösterip, ondan kaçınmayı bana nasip eyle!) demektir.

Âhirette en kötü, en bedbaht insan, bâtıla hak diye sarılandır, ama orada eyvah demesinin bir faydası olmaz. O halde dünyada büyük zatların yolundan ayrılmamalı, kurda kuşa yem olmamalıdır.

İşte Peygamber efendimize tam tâbi olan, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerin en büyük hususiyetleri, hakla bâtılı ayırmış olmalarıdır. Onun için, bu büyüklere tâbi olan, hakkı, bâtılı bilir, kâfir olmaz, imansız ölmez. Günahkâr olabilir, ama imansız olmaz, imanını kurtarır. Bu da bir insana yeter. 

Küfürden kurtulmak, insanın kendi başına yapacağı iş değildir. Bir himmet, bir dua olmazsa çok zordur. Onların yolunda olan himmete kavuşur.
Hasreti çekilen insan
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Müslümanın imanının parlaklığı, işlerindeki hassasiyetle ölçülür. Konuşurken, alışverişte veya başka bir iş yaparken rıza-i ilahi için mi, yoksa insanların takdirini kazanmak, nefsini tatmin etmek veya başkasına gösteriş için mi yapıyor? İmanının parlaklığı, işte o anda belli olur.(Allahü teâlâ, sizin şeklinize, işinize, gücünüze bakmaz, kalbinize yani niyetinize, o anda onu niçin yaptığınıza bakar) hadis-i şerifinden de anlaşıldığı gibi, Allahü teâlâ, (Kulum bunu niçin alıp veriyor? Kulum bu ibadeti, bu hayır hasenatı niçin yapıyor, ilmi niçin öğreniyor?) diye soracaktır. İşte âhirette bize sorulacak olan bu (Niçin?) sorusuna doğru cevap verebilmek için, her işimizi Allah rızası için yapmalıyız.

O gün her şey, açığa çıkacak, ihlâslı ve ihlâssız olanlar ayrılacaktır. İhlâslı ameller sağ kefeye, ihlâssız olanlar sol kefeye konacak. İhlâssız olan, perişan olup kafasını taştan taşa vuracaktır. Ama boşuna! Artık dünyaya bir daha gelme imkânı yoktur. Evet, Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda dinimize yapılan hizmetler çok kıymetlidir, ama yaptığımız hizmetlere de güvenmemeli. Çünkü Peygamber efendimiz,(Allahü teâlâ bu dini fâcirlerle [kötülerle] de kuvvetlendirir) buyuruyor. Bu yüzden, niyetlerimizi düzeltelim. Vaktimizi iyi değerlendirelim. Bu dünyadaki her nefes, sonsuz Cennet saadetini verebildiği gibi, bir an bile dayanılması imkânsız olan Cehennem azabına da sürükleyebilir.

En korkulan kişi, insanlara göre şekillenen, onlara göre tavır alandır. Bu çok çirkindir. Altın, her yerde altındır, kâfirin elinde de, evliyanın elinde de altındır, hiç değişmez. Müslüman da böyledir. Camide de, sokakta da, dünyanın neresinde olursa olsun her yerde Müslümandır. Hava neyse, su neyse, Müslüman işte odur. Onun yanında olan, hayat bulur, rahat ve huzur bulur. Müslüman, elinden dilinden herkesin emin olduğu, yani kendisini güvende hissettiği, hasreti çekilen insan demektir. Hasreti çekilmeyen insanın, son nefeste imanı tehlikededir.

Terazinin kurulacağı, hayırlı işlerin ve günahlarımızın ölçüleceği gün için sevab hanemizi arttırmaya çalışmalı. Bilelim ki, şahit olarak iki melek, omzumuzda, bütün yaptıklarımızı "kamera"ya alıyor. Dünyadaki pişmanlık iyidir, ama âhiretteki pişmanlığın faydası yoktur. Büyüklerimiz, (Yerin altında çok pişmanlık var)buyuruyorlar. Orada pişman olacaklardan olmamalı.

Unutursan, unutulursun 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi büyük zatları tanımalı, sevmeli ve unutmamalı. Âhirette tanımak ve tanınmak çok önemlidir.

Çok ağlayan bir talebeye hocası sebebini sorunca, (Efendim sizin yanınızda olursam mesele yok, ama âhirette ya unutursanız da kaybolursam? Benim hâlim ne olur?) der. Hocası, (Üzülme evladım, istikametini bozma, ihlâstan ayrılma, gerisi kolaydır inşallah) der. Ama ertesi gün talebe yine ağlayıp aynı şeyleri söyler. Hocası buyurur ki:
(Evladım, unutursan unutulursun, kaybedersen, kaybolursun. Âhirette kiminle beraber olmak istiyorsan, burada da ondan uzak durma! Çünkü Peygamber efendimiz, "Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur" buyurmuştur. Dünyada bizi unutmayan, yanımızdan ayrılmayan, âhirette de bizimle beraber olur.)

Unutmamanın önemini anlatmak için büyük zatlar, talebelerine, (Birbirinizle görüşmenizde, konuşmanızda, birlikte kitap okumanızda çok fayda vardır) buyururlardı.

Merhum hocamız buyururdu ki:
(Bizi sevenlerde iki kötü ahlak olmaz. Bu iki huy varsa hiç istifade edemez. Bu iki huydan biri varsa, diğeri de muhakkak vardır, çünkü bu ikisi birbirinden ayrılmaz:

Birincisi, edepsiz olmaktır. Bu yolda, edep her şeydir. Büyükler, "Yolumuzun başı, ortası, sonu edeptir" buyuruyorlar. Kime karşı edepli, saygılı olmalıdır? Birincisi Allahü teâlâya, sonra Peygamber efendimize, sonra hocamıza yani dinimizi öğrendiğimiz büyük zatlara, onların talebeleri olan arkadaşlarımıza, ana babamıza, işverenimize, din kardeşlerimize, hâsılı herkese karşı edepli olmalıdır.

İkincisi, kibirli olmaktır. Bizi sevenler, kesinlikle kibirli olamaz. Kibir her kötülüğün başıdır, her kötülüğün davetçisidir. Allahü teâlâ, "Azamet ve kibriya bana mahsustur. Bu iki sıfatta, bana ortak olmak isteyenlere, çok acı azab ederim" buyuruyor. Kibir diğer günahlardan daha kötüdür.)

Bir kimsede bu iki kötü huyun olup olmadığı tavrından, yaşayışından anlaşılır. Kendisi bunu anlamaz, bu iki huya sahip olmadığını zanneder. Fakat kendisi için verdiği hüküm geçersizdir. Salih arkadaşları onu nasıl biliyorlarsa onların hükmü geçerli olur. Bu iki huydan kurtulmak için de sık sık salih arkadaşlarla buluşmalı, büyüklerin kitaplarını okumalıdır.
Hayalin ideali olmaz
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Aynaya baktığınız zaman kendinizi görürsünüz. Siz o aynanın neresindesiniz? İçinde misiniz, dışında mısınız? Aynanın içinde deseniz yalan olur, içinde değilsiniz. Yok deseniz olmaz, bakınca görüyorsunuz. Görülen kendiniz misiniz, o görüntü nedir? Bir ipe taş bağlayın ve hızlıca çevirin, taş dönerken bir daire göreceksiniz. Bu nokta-i cevvale denilen daire var mıdır yok mudur? Var deseniz taş çevrilmeyince daire yok oluyor. Yok deseniz taş çevrilince daire görülüyor. Fakat aslında daire yok. Bu görülen daire nedir, nerededir? İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki; Bunların her ikisi de aslında olmayıp bizim hayalimizde oluşan vehimdir, görüntülerdir. İşte dünya da hakikatte bulunmayıp yok olacak bir görüntüdür. Dünya hayatı, hayaldir. Hakikat ise ahiret hayatıdır. Dünya hayatı, hakikat olan ahiret hayatının aynadaki görüntüsü gibidir. Nasıl, aynada ki görüntü bir müddet durur ve karşısındaki hakikat çekilince görüntü kaybolursa, taş çevrilmeyince daire görüntüsü kaybolursa, dünya da, bir gün kaybolacak görüntüdür. Vehmin arkasından koşan hayalperesttir. Hayalin ideali olmaz. İnsanın ideali, hayalhane olan bu dünya olmamalıdır. 

* Anne baba hakkı çok önemlidir. Çünkü Allahü teâlâ böyle bildiriyor. Bundan sonra hoca hakkı gelir (zaman olarak). Çünkü insanı ateşten kurtaran, dinini öğreten budur. Patron hakkı da çok önemlidir. Çünkü Allahü teâlâ onun eliyle rızkını veriyor. Bütün bu haklar Allahü teâlâ bildirdiği için vardır. Yoksa Allah hakkının yanında önemi yoktur. Çünkü seni sen yapan yaratan, her an varlıkta durduran, her şeyini veren Odur. Nedir Allah hakkı, birincisi Onu tanımaktır, yani inanmaktır. Nasıl tanıyıp inanacaksın? Kendi kendine tanıyıp inanmak olmaz. Onun bildirdiği şekilde tanıyıp inanacaksın. Bu nasıl olur? Bu, Onun Resulü, Habibi Muhammed aleyhisselamın bildirdiğine inanmakla, hepsini beğenmekle, gereğini yapmakla olur. 

* Birisi Muhyiddin-i Arabi hazretlerini rüyada görmüş, derecesi çok yüksekmiş ve büyük zatlara vaaz veriyormuş. Bunun üzerine, efendim biz sizin derecenizin böyle yüksek olduğunu bilmiyorduk deyince, değil değil buyurmuş, insanlar bana o kadar iftira ediyorlar ki, onlar iftira ettikçe yükseliyorum, bu dereceye öyle geldim buyurmuş.

* Zehir ölümün habercisi olduğu gibi, günahlar da küfrün habercisidir. 

* Elini, sofranı ve kapını açık tut! Gözünü, dilini ve belini bağlı tut! 

* Hasetçilerin en ehveni, haset ettiği kişinin elindeki nimetlerin yok olmasını ister. 

* Tenhada yalnız kalınca da günahtan sakınmalıdır. 

* Kul için güzel ahlaktan daha iyi mertebe yoktur. İnsan, güzel ahlakı ile dünya ve ahirette yüksek derecelere kavuşur. 

* Münakaşaya girişmek, fayda kapılarını kapatır. 

* Devamlı ilimle meşgul olmak, insanın ayıplarını anlamasına sebep olur. 

* İnsanlar arasında tanınmak isteyen, ahiretin tadını alamaz. 

* Peki, demesini öğrenmek lazımdır.

* Kul ne kadar dua ederse, Allahü teâlâ, ondan o kadar belayı giderir. 

* Sükut, sana vakar kazandırır ve seni özür dileme zahmetinden kurtarır. 

* Bu din, kişinin kendisine itaatini kaldıran, sormayı, sorduğuna itaati emreden bir dindir.

* Kim kendi aklına göre karar verip de iş yaparsa pişman olur. 

* İnsanın nefsi, “Ben haklıyım, ben biliyorum, kimseye ihtiyacım yok” der. Halbuki Allahü teâlâ Resulüne, “Sen bir şeye karar vermeden önce, eshabına danış” buyuruyor.

* İslamiyet’in temeli, insanın nefsine karşı gelmek, kibrini kırmaktır. Kişinin nefsini kıran en mühim husus, birine bir şey sormaktır. Neden? Çünkü nefs sormayı sevmez ve istemez. “O da benim gibi bir insan” der. 

* Bir şeye sahiplenen, sahipsiz kalır. Sahiplenmeyene herkes sahip çıkar. 

* Kalbin şifası dini ilimdir. 

* Eğer size biri iyilik yaparsa, sizde ona kötülük yaparsanız küfran-ı nimet etmiş olursunuz. Böyle yapan kimseye nankör denir. 

* İhlassız amel sahte paraya, içi boş çekirdeğe benzer.

* Herkes kendi yüksekliğinden görür. Dağın tepesinde olan ise herkesten çok görür.

* Bu bana lazım diyen hiçbir zaman mutlu olamaz. Bu bana lazım değil diyen mutlu olur.

* Cenab-ı Hak, “Sevgili kullarımı gizledim” buyuruyor. Yalvarırcasına her müminden dua istemek lazım. Çölde susuz kalanın suya hasreti gibi, her müminin duasını almak hasretiniz olsun. 

* Allahü teâlâyı sevmenin ilk şartı bütün Müslümanları sevmektir.

* Şerre alet olmamak, en çok dikkat edilmesi gereken hususlardandır.

* Allahü teâlânın bir kulunu sevip sevmemesi, yaptığı işten anlaşılır. Alın yazımız icraatımızdır.

* İnsanlar neyi talep ederlerse, Allahü teâlâ onu kolaylaştırır. Hatta isteyene istediğini verir. Bu yüzden ahirette kimse diyemeyecek ki bu iş başıma niye geldi. Çünkü onu kendisi istemişti. 

* Belalara sabretmek hatta şükretmek gerekir. Çünkü, Allahü teâlânın birbirinden acı belaları vardır.

* Velilerin hiçbiri, Peygamber ve Sahabi (eshab-ı kiram) mertebesine varamaz.

* Kriz insanın içindedir, dışarıda kriz yoktur.

* Her günü son günün bil.

* Her namazı son vakit bil.

* İstişare etmek nefsi kırar.

* Hüküm neticeye göre verilir.

* Şer bir sel gibi çabuk yayılır.

* En zor iş din kitabı yazmaktır.

* En hayırlı iş dinimize hizmettir.

* Öfkelenme, halim ol, çok çalış.

* Şehid ölmek için dua etmelidir.

* Edep, kendini kusurlu bilmektir.

* Çok ibadet yapsan da tevbe et!

* Allah’tan korkan, selamete çıkar.

* İyilik edersen, hep iyilik görürsün.

* Müslümanın gönlü kırık olmalıdır. 

* Merhamet eden, merhamet görür.

* Güler yüz ve tatlı dil asrın silahıdır.

* Müminin yüzüne bakmak ibadettir. 

* Güler yüzlü olmak, iman alametidir.

* Ahirette her işinden sual edilecektir.

* Gaye bir insanı ateşten kurtarmaktır.

* Tevazu göstereni Hak teâlâ yükseltir

* Kendinizi kimseden üstün görmeyin!

* Hizmet; vermekle olur, almakla değil.

* Benim dediğim doğru demek, kibirdir.

* Haram ile beslenen vücudu ateş yakar. 

* Arkadaşların en iyisi Allah’ı hatırlatandır.

* Asık surat, çatık kaş, şekâvet alametidir.

* Mesaisine ehemmiyet vermeyen hırsızdır.

* Mümine sert bakmak da kul hakkına girer.

* İmansız ölmekten korkmayan imansız ölür.

* Şimdi acımak zamanıdır. Hiç kızmamalıdır. 

* Allah sevgisi arttıkça, insan halinden utanmaya başlar. 

* Herkesten dua almaya bakın. İnsan dua alarak Allah’a yakın olur. 

* Her ne varsa güzel, Allah sevgisinden başka, hepsi câna zehirdir, şeker dahi olsa!

* Mal ve mülke olma mağrur, deme var mı ben gibi! Bir muhalif yel eser, savurur harman gibi.

* Allahü teâlâ kerimdir, ufak bir sebeple kerimin keremi artar. En büyük sebep, Ona yalvarmaktır.

* Namazları geciktirmeden kılmalı. Doğru kılınan namaz, her kötülüğün ilacıdır. 

* Namazını kılan, tesettür eden hanım, büyük nimettir. 

* Namaz kılmak, yalnız Allahü teâlâdan korkan müminlere kolay gelir. 

* Namazlar vaktinde kılınmaz, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına itaat edilmez ise Allahü teâlâ dört musibet verir: 1-Rızklar daralır. 2-Hastalıklar artar. 3-Emniyet olmaz. 4-Merhamet kalkar. 

* Evladınıza namazın önemini anlatın ve mutlaka namaz kıldırın. Namaz kılmasına mani her şeyin, felaketine sebep olacağını bilmeli ve bildirmelisiniz. Onun istikbalini garantiye almak, iyi bir Müslüman olması ile mümkündür. Diploma ile istikbal garantiye alınmış olmaz. İyi bir Müslüman olduktan sonra diploma işe yarar. O zaman, hem kendisine hem insanlara daha çok faydalı olur. 

* Namaz bir ölçektir. Kim dolu dolu ölçer, onu hakkıyla kılarsa, büyük ecir ve mükafata kavuşur. Kim ki, eksik ölçerse (şartlarına ve adabına uygun kılmazsa) Allahü teâlânın buyurduğu Veyl'i (Cehennemi) hatırlasın.

* Bir kimse yemek yerken Allahü teâlâyı ne kadar hatırlarsa, namazda da o kadar hatırlar. 

* Haksız sözleri tasdik eden, dalkavuk ve iki yüzlüdür.

* Sadık dost, arkadaşının hüzün ve sevinçte ortağı olandır.

* İbret almak istersen, hata sahibi kişilerin akıbetlerine bak da kalbini topla.

* Dünya sevgisi ile Allah sevgisini bir arada toplarım iddiasında bulunmak, yalandır, bunu söyleyen yalancıdır.

* Dünya işlerinde bir darlığa ve sıkıntıya düşen kimse, istiğfara ve namaza yönelmelidir. Doğru kılınan namaz her derdin tek ilacıdır.

* Gururlanıp böbürlenmek, adi ve bayağı kimselerin vasfıdır.

* Hizmet edene, hizmet edilir.

* Bütün düşmanlıkların aslı, kötü kimseler ile dostluk etmek ve onlara iyilik yapmaktır.

* Dünyada en huzursuz kimse, kalbinde haset ve kin taşıyanlardır.

* Başkalarını senin yanında çekiştiren, senin bulunmadığın yerde de seni çekiştirir.

* Kanaatkâr olmak, rahatlığa kavuşturur.

* Sırrını saklamasını bilen, işinin hakimidir.

* Dinimizde bir şey istemek zillet, bir şey vermek izzettir. 

* Menfaatine düşkün insan sevimsiz olur. 

* Dünya ve ahiret saadeti için üç şey şarttır: İman, amel ve ihlas.

* Günlerin beraberinde getirdiği hadiseler, seni tesiri altına almasın. Sen iyi bir Müslüman olmaya bak. Zaman içerisinde gelen musibetler ve belalardan dolayı sabırsızlık gösterme. Dünyanın sevinci de, kederi de, bolluğu da, darlığı da devamlı değildir. 

* Kimin düşüncesi, arzusu, maksadı yemek içmek (dünya) ise; kıymeti, bağırsaklarından çıkardığı kazurat kadardır.

* Herkes imtihandadır. Aldatan aldanmıştır, ezen ezilmiştir.

* Kimseye tepeden bakmayın. Tepeden bakan tepetakla gider.

* En büyük bela dilden gelir.

* Kişinin işi olursa işi, sever onu her kişi. Kişinin işi olursa kişi, çıkmaza girer işi. 

* Sevginin temeli karşılıklı güvendir. Güven varsa sevgi de vardır. İkisi varsa başarı da vardır. 

* Mümin gıda gibi olmalıdır. Her zaman ihtiyaç duyulmalıdır. 

* Yüzü dünyaya dönük olan herkesle kavgalı olur, yüzü ahirete dönük olan, herkesle barışıktır.

* İnsanların sıkıntılarına katlanmak güzel ahlaktır. 

* İnsan ancak bu kadar iyi olabilir denilenlere ne mutlu. 

* Kırıldığı kimselere iyilik eden, hediye veren rahat eder. 

* Kalbi en fazla nurlandıran şey; kızdığınız kimseye dua etmektir. 

* Kul hakkından korkan [önemini bilen] ayağını uzatıp rahat yatamaz.

* Fütüvvet [mertlik] seni sevmeyene ihsanda bulunmak ve sevmediğin ile de tatlı konuşmaktır. 

* Mürüvvet, insanlık, iyilik yapmak arzusudur

* Kötünün iyi, iyinin de kötü huyu bulunabilir. İyi huylarını örnek almalı! Peygamber efendimiz (Bir müminin iyiliğini unutup, kötülüğünü hatırlayanı Allahü teâlâ sevmez) buyuruyor. 

* Takva akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakka âsi olmak ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. 

* Cömert olmayan, insanların sevgisini kazanamaz. 

* Ömrünü faydasız, boş şeylerle geçiren, tarlaya tohum ekme mevsimini kaçırmış olur. Vaktinde tohum ekmeyen ise, hasat zamanı gelince elbette pişman olur.

* Omzunda iki müfettiş var, hep teftiş halindedir. Şu halde, az konuş, ağızdan çıkan sözün hayır veya şer yazıldığını unutma.

* Bir söz söylerken, hem kendinin, hem karşıdakinin ahiretini düşünerek konuş. 

* Güler yüzlü olmayanın, sevgi ve itimat kazanması zordur. 

* Bir Müslüman, bir Müslümanın yanına, herhangi bir iş için, rahat gidemiyorsa, çekinerek gidiyorsa, o kendisinden çekinilen Müslümanın son nefesinden korkulur.

* Ölümü hatırlamak, ömrü uzatır, çok yaşama arzusu ömrü kısaltır. Böyle biri, üç şeye hasret gider. İsteklerine doymaz, umduğuna kavuşamaz. Ahiret için kâfi hazırlık yapamaz.

* Halinden şikayetçi olma, beterin beteri vardır.

* Bulaşıcı hastalıkların bulaşmama ihtimali de vardır. Fakat bir binada bulunan kötü bir insan, başka bir odada da olsa, ondaki kötü huyların geçmeme ihtimali yoktur. Kötülük çabuk yayılır.

* Başarının sırrı, güler yüz, tatlı dil ve güzel siyasettir. Güzel siyaset, herkesin memnun olmasıdır. 

* Sevgi yakınlık ister, kaçan mahrum kalır, gözden ırak olan gönülden de ırak olur.

* Her sıkıntının sebebi günah işlemektir. 

* Kibir ve öfke başa çok felaketler getirir. 

* İyilerle dost olan kötülerden emin olur. 

* Kalbdeki kibre göre, akılda noksanlık olur. 

* Söz taşımak, emanete hıyanettir. 

* Âlimle gezen aziz, cahille gezen zelil olur. 

* Dini hükümleri akıl ile anlamaya çalışan Peygamberliğe inanmamış olur. 

* Mümin az konuşur, çok iş yapar. Münafık ise çok konuşur, az iş yapar. 

* Akıl gibi sermaye, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz. 

* Dil canavar gibidir, serbest bırakılırsa parçalar. 

* Kişi, dilinin altındadır, konuşunca belli olur.

* Kötü insan, herkesi kendisi gibi kötü bilir. 

* Bütün kötülüklerin başı kötü arkadaştır.

* Kalb temiz olursa, dilden güzel sözler çıkar. 

* Her iyilik, sabırla ele geçer.

* Hep kendinizi kusurlu, hatalı kabul edin. Mertlik suçu kendinde bilmektir. Peygamber efendimiz vaad ediyor: "Haklı olduğu halde, haksızım, ben hatalıyım diyene Cenneti vaad ediyorum, söz veriyorum" buyuruyor. 

* İyi olmak için iyilerle beraber olmak lazımdır. Kulun kalbini ıslah etmesi için, iyilerle beraber olması kadar faydalı bir şey yoktur. Yine kulun fasıklarla beraber olup, onların işlerine dikkat ve nazar etmesi kadar zararlı bir şey yoktur.

* Yemeği, din kardeşleriyle sürur içinde, fakirlerle ikram ve cömertlikle, diğer insanlarla da mürüvvet içinde yemek lazımdır.

* Her şey için kerem vardır. Kalbin keremi Allahü teâlâdan razı olmak, kadere rıza göstermektir.

* Sizde olmayan meziyetlerle sizi metheden kimsenin, sizde olmayan kötülüklerle de bir gün kötüleyeceğini unutmayın.

* İstediklerini vermediğiniz zaman kızan, kırılan veya küsen arkadaş, gerçek arkadaş değildir.

* Kibir taşıyan kafada, akıla rastlayamazsınız.

* İnsanların ahmak sınıfı, kendilerinin methedilmesinden hoşlananlarıdır.

* Tevekkül, her şeyi Allah’tan bilmek ve rızkı Onun verdiğine inanmaktır.

* Tevekkül, bütün işlerinde Allahü teâlâya teslim olmak, başa gelen her şeyi Ondan bilip katlanabilmektir.

* İnsana az bir mal yetişir. Çok mal ise kâfi gelmez.

* Bir kimse, sadık bir arkadaşını kaybederse, kendisi için zillettir.

* Hüsnü zannı olanın hayatı hoş geçer.

* Yalan söylemek, emniyeti giderir.

* Ayıplardan uzak arkadaş arayanlar, arkadaşsız kalır.

* Her gün sabahtan akşama kadar camide ibadet edip, Allahü teâlâ benim rızkımı nereden olsa gönderir, diyen kimse, cahildir. İslamiyet’ten haberi yoktur.

* İhlas, amellerin afetlerinden kurtulmaktır. Tevekkül, rızkın Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır. Zühd, üç türlüdür; cahilin zühdü, haramları terk etmektir. Âlimlerin zühdü, helal olanların fazlasından sakınmaktır. Ariflerin zühdü, Allahü teâlâyı unutturan şeyleri terk etmektir. 

* Günah işlemeyi zillet; günahı terk etmeyi mürüvvet görün ve bilin. Günahlar imanı zayıflatır.

* Kulların birbirlerine karşı işledikleri suçlar, kendileri için bir zulümden ibarettir.

* Mümin, her şeye şifa veren tek varlığın Allahü teâlâ olduğuna inanır; bununla beraber derdine deva olması için ilaç kullanır. Çünkü ilaç bir sebeptir. Şifasını verecek olan ise Allahü teâlâdır.

* Mümin, Allahü teâlâdan korktuğu kadar hiçbir şeyden korkmaz. Şiddetli bir hastalığa yakalanır veya feci bir kaza veya belaya uğrarsa, gizli veya aşikâr; “Ya Rabbi, bana bu belayı neden verdin?” diye şikayetçi olmaz. Bilakis hastalığa, belaya ve kazaya rağmen Allahü teâlâyı zikir ve şükreder.

* Dünyada zahid ol, dünya malına bağlanma! Ahireti isteyici ol, onun için çalış! Her işinde Allahü teâlâyı hatırla. Böyle yaparsan, kurtulmuşlardan olursun. 

* İnsanları tamamen razı ve memnun etmek çok zordur. Bir kimsenin bütün insanları kendinden hoşnut etmesi mümkün değildir. Bunun için kul, daima Rabbini razı ve memnun etmeye bakmalı, ihlas sahibi olmalıdır.

* Tasavvufta yaptığı hizmetleri kendinden bilene hain denir. 

* Her şey söz dinleyene verilir, her şey bu her şeyin içinde vardır. 

* Aklını bırak kurtul, tâbi ol saadet bul. 

* İnsana devlet birkaç kere geçer. Onun kıymetini bilmeli!

* Fitne çıkaranlar bir günah işliyor. Dinleyenler iki günah işliyorlar. Bir dinlediği için iki susturmadığı için. Sus diyene şehid sevabı var. Bir münafık, bir orduyu bozar.

* Başta İslamiyet’i tam yaşayan emir varsa, ona itaat tamsa, herkes onu seviyorsa, elinde kuru kılıç bile olsa zafer kazanılır.

* İşi ehline vermek lazımdır. Ehline vermeyen mesul olur. Ehli olmayana verirse yine mesul olur.

* Âmir öyle olmalı ki, maiyetindeki herkes (Âmir beni herkesten daha çok seviyor) diyebilmeli. 

* Her hayırlı işe başlarken besmele söylemelidir. 

* Çeşitli, lezzetli yemeklerle ve tatlı, soğuk şerbetlerle bedenlerinizi rahat ve hoş tutunuz.

* Hayvan yularından, insan sözünden tutulur.

* İnsan, her söylediğini bilmeli; fakat her bildiğini söylememeli.

* Dertli misin istiğfar söyle, şifa bulursun. Bir arzun mu var, kavuşmak mı istiyorsun, istiğfar söyle. Fakir misin istiğfar söyle, zararından kurtulursun. Zengin misin istiğfar söyle, şükretmiş olursun. Allahü teâlâ, “İstiğfar edenin yardımına yetişirim” buyuruyor.

* İki ziynet insanı süsler: Tevazu, haya ve edep. 

* İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya şükredemez. 

* Hayır görünende şer, şer görünende hayır olabilir. 

* Kim Allah içinse, Allahü teâlâ da onun içindir. 

* Şükür demek, nimetleri mahallinde kullanmaktır. Mesela, göz nimetinin şükrünü yapmak için, Allahü teâlânın bak dediği yere bakılır, bakma dediği yere bakılmaz. 

* Cahillerle dostluk kurmaktan sakının. İslamiyet’i tam bilmeyen, tatbik etmeyen bir kimse, evliyalık yolunda bulunmaya kalkarsa, bunun imanını şeytan çalar. Kendisinde keramete benzeyen bazı haller görülürse de bu, şeytanın oyunudur. 

* İşlediğiniz günahları gizlediğiniz gibi, yaptığınız iyilikleri de gizleyiniz! 

* Nefsin aldanmasına, dünyanın yalancı ve geçici tadına kapılan, hayrın tadını alamaz. Öyle bir kimseyle arkadaşlık edin ki; onda dünya malı hırsı bulunmasın. 

* Hakiki sevgi, iyilik gördüğünde artmayan, kötülük gördüğünde de eksilmeyendir. 

* İki şeyi ararsınız ama, bulamazsınız. Bunlar, neşe ve rahatlık olup, ikisi de Cennette olur. 

* İyi komşuluk, yalnız komşuya eziyet etmemek değil, komşunun eziyetlerine de katlanmak demektir. 

* Yılan candan eder, kötü arkadaş hem candan hem imandan eder. 

* Salih Müslümanın korkusu kalb kırmaktır. Hiç ölünün diri ile kavga ettiğini gördünüz mü?

* Abdülhalık Goncdüvani hazretlerine bir genci meth etmişler. O da merak edip ziyaretine gitmiş. Biraz sohbet ettiklerinde genç demiş ki, "Rabbimin rızası Cehenneme girmemde ise girerim." Abdülhalık Goncdüvani hazretleri buyurmuş ki, "Senin işin bitmiş! Zira hep mimli, yani "ben"li konuşuyorsun. Mimli konuşmak ise nefstendir." 

* Muvaffak olmuş, yaptığının faydasını ahirette görene denir.

* Nefs, hiçbir düşmana benzemez. Çünkü o doğrudan Allahü teâlâya düşmandır. 

* Allah’tan en çok korkanlar, Onu bilenlerdir. İlim arttıkça korku artar.

* Evliyayı kiramın ruhlarından, hayatta iken feyz alındığı gibi, vefatlarından sonra da feyz alınır. Hatta daha çok feyz verirler. Yeter ki sevgi, muhabbet olsun.... Ehli sünnet itikadı olsun, haram işlememek olsun, bir de namazları doğru kılmak oldu mu feyz kesilmez, artar.
Hedefin tespiti
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Hedef iyi tespit edilirse, ona göre ibadetler, işler, hizmetler rayına oturur. Hedef, Rabbimizin rızasıdır. Başkasının razı olup olmaması önemli değildir. İnsanların kıymet verdiğine kıymet veren, kıymetsizdir. Allahü teâlânın kıymet verdiğine kıymet veren, kıymetlidir. Herkes tercihine göre muamele görecektir. Allahü teâlâ âhirette, çok ümitle gelen bazı kullarını maalesef cezalandıracak, onlara şöyle hitap edecek:
(Ey kulum, yaptığın işleri, benim rızam için mi, yoksa insanların takdir etmesi veya para için mi yaptın? İnsanlar için yaptın, insanlar da seni takdir etti, para da kazandın, maksadına kavuştun, ama benim için ne yaptın? Dostlarımı benim için sevdin mi? Düşmanlarıma benim için düşmanlık ettin mi?)

Düşmanlara düşmanlık, kalble olur, yoksa kimseyle kavga edilmez, tartışılmaz, kimseye hakaret edilmez, ama Allah düşmanlarının sevgisi kalbe sokulamaz. Sevgi, Allah sevgisidir ve Allah için olan sevgidir. Düşmanlık, nefs için olmaz. Allah için olur. Yoksa Allah’a küfreden, yani Onun gönderdiği İslamiyet’e, Peygamber efendimize, Kur’an-ı kerime inanmayan kişilere, kalbinde sevgi besleyen, Cehennemde onlarla beraber olur.

Allahü teâlâ bizim işimize değil de, o işi ne niyetle yaptığımıza bakar. Dinimizde niyet, yapılan işten daha önemlidir. Nasıl koskoca bir geminin, her tarafı şatafatlı, her tarafı lüks, her tarafı güzel olsa, ama pusula yönleri yanlış gösterse, geminin kaptanı da, bütün teşkilatı da, hiç işe yaramaz. Bir yere gidemez. Küçücük bir alete ihtiyaç var. İşte kalbdeki niyet, pusula gibidir. Beden, beyin ne kadar kıymetli olsa da, yapılan iş ne kadar kıymetli görünse de, niyet bozuksa, maksadı Allah rızası değilse, insan ancak kendisini veya çevresini aldatabilir, ama sonunda hüsrana uğrar.

Peygamber efendimiz, (Ameller niyete göredir. Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Allahü teâlâ sizin suretlerinize, işlerinize değil, kalbinize ve niyetinize bakar) buyuruyor.

Her mümin, eve giderken evinin istikametini, işe giderken işinin istikametini tayin ettiği gibi, ahirette gideceği yerin istikametini de şimdiden tayin etmelidir. Orada Cennetten ve Cehennemden başka yer yoktur. Ona göre yol azığı hazırlamalıdır. Eve giderken şaşırmıyoruz, başkasının evine gitmiyoruz, mümkün değil. Ancak aklı olmayan, körkütük sarhoş olan şaşırabilir. Aklı yerinde olan, aklını kullanan herkes, adresi şaşırmadan bir yeri bulabiliyor. İşte insan da dünyada, aklını iyi kullanmalı, mal, mülk, şan ve şöhret sevgisiyle sarhoş olmamalı, yani ahirete giderken yolunu şaşırmamalıdır.


Emr-i marufun önemi 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Yuşa aleyhisselam zamanında, Allahü teâlâ bir kavmi helak etti. O kavmin içerisinde kırk bin salih Müslüman, altmış bin de âsi, günahkâr insan vardı. Melekler, (Ya Rabbi, âsileri helak edelim, ama âbidleri [çok ibadet edenleri] ne yapalım?) diye sordular. Allahü teâlâ, (Onları da beraber helak edin)buyurdu. Melekler, merak edip hikmetini sordular. Allahü teâlâ, (Bunlar, benim kötü dediklerime kötü demediler. Kötülerle yiyip içtiler ve dost oldular. Onlara emr-i maruf yapmadılar. Onlar ateşe giderken, kurtarmaya çalışmadılar, dinimi tebliğ etmediler. Yüzlerini bile ekşitmediler. O halde, hepsini helak edin) buyurdu. 

Dolayısıyla insan, sadece kendini değil, ailesini, etrafını, bulunduğu cemiyeti, beraber bulunduğu insanları kurtarmaya çalışmalı. Kurtarmak demek, Rabbimizin dinini onlara doğru tebliğ etmek demektir. Yoksa kurtaran Allahü teâlâdır, biz sadece vasıta olmaya çalışıyoruz. Hidayet Allah’tandır.

Allahü teâlâ, insanları bu dünyaya kendisine ibadet etmeleri için gönderdi.(İnsanları ve cinleri yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım) buyurdu. Yani beni tanısınlar, beni Rab olarak kabul etsinler, benim dediklerime uysunlar diye yarattım demektir, çünkü bütün kâinatı insanların hizmetine verdiğini bildiriyor. Yerde, gökte ne varsa, hepsinin faydası insanlaradır. Bu kadar şerefli, bu kadar kıymetli olan insan, yaratılış gayesini unutursa çok aşağı olur. 

Bir vücudun bir yerinde ufak bir yara olsa, sıkıntısını bütün beden çeker, hasta olur. Biz tek ümmetiz. Tek ümmet demek, bir vücut demektir. İnsan, tek başına kendini nasıl kurtarabilir? Kişi hücrelerden meydana geldiği gibi, bu cemiyet de hücreler gibi, fertlerden meydana gelmiştir. Herhangi bir ülkedeki Müslümanların başına gelen olaylar bizi üzmüyorsa, bizde bir bozukluk var demektir. O Müslümanların feci hali, çektikleri acılar bizi yakmıyorsa, imanda bir bozukluk var demektir.

Bir topluluğun içerisinde, Allahü teâlânın razı olduğu bir makbul kulu olsa, onun hürmetine hepsini affeder. Öyle merhametli ki, aynı yoldaki ve inançtaki insanlar huzuruna geldiği zaman, Allahü teâlâ, o toplumun içerisinde, iyileri ayırıp kötüleri reddetmez. İnsan dünyada kiminle beraberse ahirette de onlarla beraber olacaktır. Bunun için, yapılacak iş, iyilerle beraber olmak, iyilerin arasında bulunmaktır. 

Allahü teâlâ daima iyilerle karşılaştırsın! İyi işler bize nasip etsin! İyilerle beraber olmak, onlarla dost olmak nasip eylesin, düşmanların şerrinden, nefsimizin ve şeytanların şerrinden bizi korusun!
Helâlle haramın aslı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Haramlara dalan, haramların aslına kavuşur. Haramın aslı, ateştir. Çay yerine, meşrubat yerine şarap içen, onun aslına kavuşur. Helâli tercih eden ise, helâlin aslına kavuşur. O da Cennet nimetleridir. Her şeyin aslı, Cennette veya Cehennemdedir.

Bir talebe, deniz kenarında otururken hocasına sorar:

- Efendim, Cennette de, şu karşıda gördüğümüz gibi yalılar, kayıklar olacak mı?

- Kardeşim, hani yalı, hani kayık? Bunların hepsi hayâl. Bugün var, yarın yok. Bunlara var denmez, bunlar rüya. Hakiki, kalıcı olan köşk, yalı, sandal, deniz, hepsi Cennettedir. Orada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nice nimetler var. Bugün insanlar bunlarla eğleniyor gibi gözüküyorlar, fakat kahır ve üzüntü içindeler, eve girdiklerinde de sıkıntıları bitmiyor. En büyük üzüntüleri, bütün bu varlıklarını bırakıp gidecek olmaları. Cennette ise bırakıp gitmek yok.

Cenab-ı Hak, bu hayâl sevgisinden, hayâl peşinde koşmaktan bizi kurtarsın. Biraz sabredelim de, Rabbimizin razı olduğu o büyük nimetlere kavuşalım.

Herkes her an bir yol ayırımında. Yani yol ayırımı, bir defaya mahsus değil. İnsanın ağzından çıkan her kelime, insanın her hareketi, her bakışı, her nefesi, mutlaka insanın ya sağ tarafına yazılır, ya sol tarafına. Hiçbiri boşlukta kalmaz. Fakat düşünceler böyle değildir. İçimiz fısk dolu olsa, kötülükler düşünsek, ama yapmasak, Allahü teâlâ merhametinden onları yazmıyor. Ama iyi, hayırlı bir şey düşünsek, hemen yazılıyor.

İnsan, hayvanlar gibi başıboş bırakılmış değildir. Mutlaka mesuliyeti vardır. Bütün kâinatı her an varlıkta durduran Cenab-ı Hak, her an, (Ey kulum! Sana verdiğim bu nimeti, bu fırsatı nasıl değerlendiriyorsun? Hayırda mı, şerde mi?) diye bizi imtihan ediyor. Hayır veya şer olmaması, yani boşlukta olması mümkün değil. Çok insanlar vardır boşlukta gibi gözükür, fakat iyi niyet sahibidir, hep sevab yazılır. Kimi insanın yaptığını ibadet zannederiz, hâlbuki onun niyeti bozuktur, hepsi günah olarak yazılır. Onun için tasavvufta hep kalbe, niyete önem vermişler, kalbin iyi düşüncelerle dolmasını istemişler. Kalbi kurtardı mı, bütün organlar iyi işlemeye başlar. Hep hayra vesile olur.

Sonluyla sonsuzun kıyası 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bugün insanlar, bir bardak suda fırtına koparıyorlar. Neden? Çünkü bu bardağa sığmak, bu bardağın içinde yer almak istiyorlar. Tabiî küçük olan bardağın içi, hemen dolup taşıyor ve kördüğümün içinde kavga başlıyor. Hâlbuki büyüklerimiz, (Bu bardağın dışı sonsuz hayat, bardağın içine girmemeli) diyorlar. O zaman hem bardağın kendisi, hem de suyun kendisi çok cüzi kalıyor. Çünkü sonsuzun yanında sonlu, sıfırdır, yoktur. Matematik böyle söylüyor. En büyük sayıları sonsuza bölseniz, netice sıfır olur.

Bu yüzden, dünya denilen bu bardaktan dışarı çıkan, bardağı küçük görür. Ne kadar küçük görür? Ne kadar bardaktan uzaklaşırsa, o kadar çok küçük görür. Bardağın yanında, yine bardak büyük görünür. Nitekim Şah-ı Nakşibend hazretlerine biri demiş ki:

- Efendim filan yerdeki bir zat, (Ben bütün dünyayı tabağın içinde görüyorum) diyor.

- Biz de bütün kâinatı tırnağımızın ucunda görüyoruz, buyurmuş.

Peygamber efendimiz, (Bu dünyada Allah için olmayan her şey melundur)buyuruyor. Bu dünya neden melundur? Çünkü içine dalan artık âhireti görmez. Dostu da dosttan koparır. Bu dünya melundur, çünkü para, rütbe, etiket, takdirler, tenkitler insanı değiştirir, maksadı bunlar olur, insan bunlar için yaşar, çalışır. (Biz ibadet yapıyoruz, hizmet ediyoruz, çalışıyoruz) denirse, eğer bunlar Allah için değilse, onlar da melundur. Allah için olmayan dünyalıklar da melundur. Haramlar, günahlar, öfkeler, şehvetler, dedikodular, gıybetler, iftiralar melundur. (Biz bu günahları işlemiyoruz, şarap içmiyor, zina etmiyor, hizmet ediyoruz) denirse, (Bunları niye yaptın?) diye sorulacaktır. Eğer, desinler diye yapılmışsa, o da melundur, çünkü Allah için değil. Her ne yapılarsa yapılsın, (Niçin yapıyoruz?) sorusuna cevap hazırlamalı. İbadetleri de, hizmetleri de Allah için yapmalı, melun olmamalı.

Dünyada en büyük tehlike şirktir. Hiçbir Müslüman bilerek şirke girmez, ama şirke götüren yollara sapanlar az değildir. Bu yollar da kibir, ucup, riya, kendini başkasından üstün görmek veya bir başkasını hakir görmek gibi günahlardır. Bir de, günah işlemek zamanla normal hâle gelir ve insanı küfre sokar. Onun için günahtan çok sakınmalıdır.
Her kaptan, içindeki dışına sızar
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Güzel ahlaklı olmalı, herkese iyilik etmeli. (Ama bu, iyiliğe lâyık değil) diyerek iyilikten vazgeçmemeli. Karşımızdaki ne olursa olsun, biz kendimize bakmalıyız. Hiçbir zaman kan kanla, idrar idrarla temizlenmez, ikisi de su ile temizlenir. Biz su olalım da, o ne olursa olsun!

İnsanlar hangi ahlak ve fazilet üzere ise, ona göre konuşur ve davranır. Peygamber efendimiz, (Her kaptan içindeki sızar) buyuruyor. Su kabından su, şarap kabından şarap dökülür. Yani her kapta ne varsa, dışarıya o sızar. İnsanda da, kalb denilen bir kap vardır. Buna ne doldurursak, ağzımızdan o çıkar ve yaptıklarımız da ona uygun olur. Mesela kalbde cömertlik varsa, elinde ne varsa verir. Bu kalbde ne güzellikler varsa, etrafımızdakilere ona uygun davranırız. Ama eğer içimiz fısk fücur, intikam, hırs, can yakıcı duyguyla doluysa, daima etrafına sıkıntı veren insanlar oluruz.

Bazı büyük zatlar bazen öyle kimselerle ortaklık kurarlardı ki talebelerin aklı ermezdi. Hatta bazıları (Bu adamla işbirliği yapılır mı?) diye şüpheye düşerlerdi. Ama birlikte iş yaptıkları o bozuk ahlaklı kimseler, hayatları boyunca hep o zatlara dua etmişlerdir. Çünkü onlar da insandır, bir güzellik gördükleri zaman, onlar da hayran olurlar ve ahlakları değişir.

Bir gün biri İsa aleyhisselama çok hakaret eder, kötü şeyler söyler. En sonunda İsa aleyhisselam, (Bana söyleyeceklerin bitti mi?) buyurur. (Bitti) cevabını alınca, (Ben peygamberim. Eğer hastan varsa, dua edip iyileşmesine sebep olayım. Paran yoksa, para temin edeyim. Bir üzüntün varsa çare olayım. Benden ne istiyorsun?) buyurur. Adam çok şaşırır ve oradan ayrılır. İsa aleyhisselam, çirkin hakaretlere karşı çok güzel şeyler söylemiştir. Havariler İsa aleyhisselama, (Bu kişi size hakaret etti. Siz ise tam aksini söylediniz, üstelik yardımcı olmak istediniz. Bunun hikmeti nedir?) dediler. (Herkes, yanında ne varsa ondan verir. Herkes kendi sermayesini kullanır. Onun sermayesi o, benim sermayem bu. Onun sermayesi bende yok, benimki onda yok. Ben o olamam) buyurur.

İyilik etmenin zirvesi

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
(Men hadime hudime) yani (Hizmet edene hizmet edilir) hadis-i şerifi gösteriyor ki, kim hizmet ettiyse, mutlaka birileri de ona hizmet eder. Birine iyilik yapanın, yani hizmet edenin, bunun karşılığında ne kadar çok iyilik göreceğini ancak Allah bilir. Ona insanlardan iyilik gelmezse, melekler yardıma gelir. Çünkü Cenab-ı Peygamber, hâşâ boş konuşmaz. Onun için bir lokma ekmekle de olsa, yani küçük bir şey de olsa, bir şeyler yapıp iyilik etmelidir.

Hazret-i Ali, (Ben, hayatta hiç kimseye iyilik etmedim, her şeyi kendim için yaptım) buyurunca, bunu duyanlar, (Size inanıyoruz, ama bu söylediğinizi anlayamadık, sizin çok iyilik yaptığınızı biliyoruz) derler. Bunun üzerine buyurur ki:
(Kime ne iyilik yaptıysam, o kimse sadece sevindi, ama bana da en az on kat sevab yazıldı. Yani en az bire on aldım. Ben şimdi kendime mi, yoksa karşımdakine mi iyilik etmiş oldum? Elbette asıl iyiliği kendime yaptım. O birkaç günlük dünyada biraz sevindi, hâlbuki benim kazandıklarım âhirette karşıma çıkacak. Esas kazanç, âhirette ele geçendir. Âhirette benim defterim açıldığı zaman, yaptığım iyiliklerin karşılığını Allahü teâlâ bana bol bol ihsan edecek, çünkü Kur’an-ı kerimde, (İyilik etmenin karşılığı iyilik bulmaktır)buyuruyor.)

O hâlde akıllı mümin, elinden geldiği kadar iyilik etmelidir. İyiliğin de azı var, ortası var, çoğu var, ama bir de en çoğu var. İyiliğin en çoğu, birini ateşte yanmaktan kurtarmaktır. Biri ateşe gidiyorsa, onu ateşten kurtarmaktır. İşte bunun yolu da, itikadını düzeltmesi, dinini doğru öğrenip yaşaması için, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından insanlara vermektir.

İnsan kimi severse, kime itaat ederse elbette âhirette de onunla beraber olacaktır. Sevmek, kuru kuruya seviyorum demek değildir. Sevgi itaattir, kendi aklına değil, sevip bağlandığı evliya zatın bildirdiklerine itaat etmek lazımdır.

İnsanın kalbi, iradesi, arzusu neye meylederse, Cenab-ı Hak, o yolu ona kolaylaştırır. Mesela bir meslek sahibi olmak için çalışan, sonunda maksadına ulaştığı gibi, insanlara iyilik etmek isteyene de, Allahü teâlâ, Ehl-i sünnet âlimlerinin sevgisini, yolunu, hizmetlerini nasip eder. Buna kavuşan da kurtuluşa erer.
Her nefeste sevab
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Büyükler ne güzel söylemişler, (Allah bes, baki heves) demişler. (Allah var, gerisi boş. Allah bize yetişir, başka şeye ihtiyaç yok) demektir. 

Dinimize uygun yaşamak, ona göre iş ve yuva kurmak ne büyük saadettir! İslamiyet’e uyulmazsa nefs devreye girer. Nefse göre yaşamak ise, dünyada da, ahirette de felakettir. Her an gadab-ı ilahi’ye sebep olur. 

İslamiyet dairesinin içinde hiçbir kötülük yoktur. Bu dairenin dışında hiçbir iyilik yoktur. İnsanların rahatlığı, huzuru, bu dairenin içinde olmakla mümkündür. Sıkıntıları da, bu dairenin dışına taşmakla olur. Çok zaman, bu dairenin içine girilip çıkılıyor. Her çıkışta sıkıntı başlıyor. Hep bu daire içinde kalmak için Peygamber efendimiz, (Allahümme yâ mukallibel kulûb, sebbit kalbî alâ dinik) diye dua edilmesini bildirdi. (Ey kalbleri çeviren Rabbim, benim kalbimi dininde sabit kıl!) yani (İslamiyet dairesinin içinde tut!) demektir. 

Kim her işini, ne kadar dinimize uygun yaparsa, o kadar iyi netice elde eder. Dinden ne kadar uzaklaşırsa, o derece sıkıntı çeker. İş ve eş seçerken, işe başlarken, yuva kurarken, bu işler nefse uyarak değil de, dine uyarak yapılırsa, her nefes alış verişte, hayat boyunca hep sevab kazanılır. Mesela bir öğrenci, okulda okumaya başlarken, (Ya Rabbi, ben bu okulu bitirince kazanacağım meslekte, inşallah senin dinine yardım edeceğim. Helal para kazanıp zekâtımı vereceğim, paramı hayırlı yolda harcayacağım. Kendimi, çoluk çocuğumu, haramdan koruyacağım) diye niyet etse, okulunu bitirinceye kadar, hatta ömür boyunca her an sevab kazanır.

Yolda, her kilometre bizi bir maksada ulaştırdığı gibi, biz doğru yola girip, Rabbimizin rızasına uygun olan bir işe başladığımız için, hep sevab kazanıyoruz. O doğru yolda ilerlemek, insanı menzile yani Allah rızasına yaklaştırır. İnsan böyle bir niyetle bir işe başlarsa, Rabbimizin rızasına doğru menzil alır, mesafe kateder. Sonunda hedefe ulaşır. Hacca gitmek için vasıtaya binince, niyet oraya varmak olduğu için, her saat, her dakika, yani yol boyunca sevab kazanıldığı gibi, dünya işlerinde de böyledir. Bir işe Allah rızası için başlanır ve dine uygun devam edilirse, o işin sonu da hayırlı olur.
Herkes ateşini kendi götürür
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Âdem aleyhisselamdan beri herkes, şu veya bu şekilde tarafını belli etmiştir. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Âhiret yolcusu, iki ana yoldan birinde olmak zorundadır. İki yolda birden de olamaz. Bu iki yol, doğuyla batı gibidir. Ya doğuya veya batıya gidilir. Hiç kimse, batıya gittiği halde, ben doğuya gidiyorum diyemez. Tersini de söyleyemez. Çaresi yok, ya doğuya ya batıya, yani mutlaka bir yere gidilecek. Sadece, hangi tarafa gideceğini kendisi tercih edecek. Ahirette iki yer var: Cennet ve Cehennem. Üçüncü bir yer yok.

Nemrut’un, İbrahim aleyhisselamı atmak için yaktığı büyük ateşe, bir karınca durmadan su taşıyor. Evliya bir zat karıncaya, (Bu getirdiğin suyla bu ateş söner mi? Bir damla su atıyorsun, tekrar gidip su getiriyorsun. Neden bu kadar yoruluyorsun?) diye sorar. Karınca, (Ben de biliyorum ki, bu suyla bu ateş sönmez; ama ben tarafımı belli ediyorum. Ben ateşi söndüren taraftayım) cevabını verir. O zat, bir yılanın da devamlı ateşe üflediğini görür. Yılana, (Sen ne yapıyorsun?) diyor. O da, (Bu ateşi körüklüyorum, ateş alevlenip İbrahim’i hemen yaksın diye) diyor. Yani, o da tarafını belli ediyor. O halde insanlar iki tarafta. Biri ateşi söndüren, diğeri ateşi körükleyen… Herkes kendine bakacak, ateşi söndüren tarafta mı, körükleyen tarafta mı? Yani tarafını, rengini belli edecek. Renksizlik iyi değildir, başıboşluktur. Sürüden ayrılmış koyun, kurda kuşa yem olur.

Din gayreti
Bir Mecusi yani ateşe tapan, kendi din gayretiyle, insanlar için çok lüzumlu bir yere, güzel bir köprü yaptırır. Sultan Mahmud Gaznevi hazretleri bu köprüyü görünce, yaptıran kişiye dua etmek ister. Bunun üzerine yakınları, köprüyü yapanın Müslüman olmadığını söylerler. Sultan Mahmud Han bu kişiyi çağırtır, ona teşekkür edip, (Güzel ve faydalı bir hizmet yapmışsın. Gel, bir de Müslüman ol! Allahü teâlânın rızasını da kazan, ahiretini de kurtar, Cennetlik ol) der. Mecusi kabul etmez. Sultan, masrafının iki katını vererek köprüyü satın almak ister. Mecusi yine kabul etmez, (Ben bunu dinim için yaptım, parayla satmam) der. Bâtıl dini için bile, yaptığını parayla değişmez. Padişah, bedelini çok daha fazla vererek satın almakta ısrar eder. Mecusi yine kabul etmez. Zorla alacaklarını zanneder. Canımdan olurum da, köprüyü vermem diyerek köprüden kendisini aşağı atar. Ferideddîn-i Genc-i Şeker hazretleri bunu anlatırken, (Ey Müslüman! Sen din gayretini Mecusi’den mi öğreneceksin? O dini için canından oldu. Senin gayretin nerede?)buyurur.


Herkes sevdiğiyle beraberdir 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimlerini, büyük zatları sevmek kurtuluş için yeterlidir; fakat gerçekten sevip sevmediği önemlidir. Gerçekten seviyorsa, seven, sevdiğine itaat eder. Dinin emir ve yasaklarına hiç uymadan, sadece seviyorum demek yalan olur. Eshab-ı kiramdan birinin çok üzüldüğünü gören Peygamber efendimiz, ona niçin üzüldüğünü sordu. O zat, (Ya Resulallah, benim hâlim ne olacak, sizi çok sevmeme rağmen, bu anlattıklarınızı tam yapamıyorum) dedi. Ona, seviyorsa mesele kalmayacağını anlatmak için, (El mer’ü mea men ehabbe) buyurdu.Bu, dünyada kimi seversen, ahirette onunla beraber olursun demektir.

Üzüme mü sözüme mi?
Üftade hazretleri, bir kış günü talebeleriyle dergâhta sohbet ederken, (Taze üzüm olsa da yesek... Kim gidip Çekirge’deki bağdan üzüm toplar getirir?) buyurur. Mevsim kış, dışarıda diz boyu kar vardır. Talebeler, bu kışta, karda üzüm olmaz ki… Hocamıza bir şeyler oldu, istiğrak hali görüldü galiba, neyse birazdan geçer diye düşünürler. [İstiğrak, ilahî aşkla dünyayı unutup kendinden geçmek demektir.]

Bu arada, talebelerden Kadı Mahmud, (Bunun bir hikmeti vardır, bizim için hocamızın sözü önemli) der. İzin isteyip Çekirge’deki bağa gider. Asmanın birini sarsar, karlar döküldüğünde, salkım salkım üzümleri görür, bu hocamın kerameti diyerek, bir sepet üzüm toplayıp dergâha döner. Yolda gelirken de bir çukura düşer. Boğazına kadar su dolu bir çukurdur. Civarda kimse yoktur. Sepet ıslanmasın diye yukarıda tutup, Cenab-ı Hakka yalvarırken, çukurun başından bir ses gelir, (Ey Mahmud! Uzat elini de yukarı çekeyim) der. Başını kaldırdığında birisinin kendisine gülümsediğini görür. Elini uzatır. Yukarı çıktığında, bir anda o kimseyi göremez olur. Yine sepeti omzuna alarak süratle, dergâha gelir. Talebeler hayretler içinde üzümlere bakarken Üftade hazretleri, (Evlatlarım, biliyorum, bu mevsimde üzüm olmaz. Maksadım üzüm değil, benim sözüme mi, yoksa üzüme mi kıymet verdiğinizi anlamaktı. Üzüme peki diyenler kaybederler, hiç üzüm bulamazlar. Sözümüze peki diyenler, bulsa da kazanırlar bulmasa da kazanırlar. Şunu unutmayın, dine hizmette, hocasına hizmette, çok sıkıntı olur. Arkadaşınızın çukura düşüp, Hızır’ın kurtarması gibi... Çile çoktur ama ecri de çoktur.)

Böylece Kadı Mahmud, hocasının sözüne kıymet verip, Kadı Mahmud iken Aziz Mahmud Hüdai hazretleri oldu.
 
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:166
Dün:492
Bu Ay:12,398
Toplam:14,369,600
Online Ziyaretçiler:2
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842