Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Hikmet Ehli Zatlar Buyuruyor Ki

Herkes imtihandadır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlânın çok merhametli olduğunu bildiren âyet-i kerimeler, azap âyetleridir. Allahü teâlâ, kulları yanmasın diye, bir emri defalarca bildiriyor, (Yapmayın, böyle yaparsanız şöyle azap çekersiniz) demek suretiyle ikaz ediyor. 

Herkes imtihandadır. Bu imtihanda, Allahü teâlâ önceden her şeyi bildiriyor. Bunu soracağım, cevabı da budur diyor. Yani, öyle bir imtihan ki, sorular ve cevaplar belli, kitaplara bakmak, kopya çekmek, istediğine sormak serbest. Buna rağmen bu imtihanı verememek çok acıdır. 

Küfre düşmekten korkmayan küfre düşebilir. Çok korkacağız ve bu korku sebebiyle hazırlıklı olacağız. İmtihanda olduğumuzu unutmamalıyız. Dua ederken, imanla ölmeyi ve şehid olmayı muhakkak istemeliyiz.

Eğer dualarımızın kabul olmasını istiyorsak, birinin duasını almamız, birini sevindirmemiz lazımdır. Bir mübarek zata, (Efendim, çocuğumuz çok hasta, şifa bulması için dua eder misiniz?) demişler. O zat, (Şurada fakir biri var, önce onu sevindirin, sonra gelin) buyurmuş. Fakir sevindirildikten sonra yapılan duayla, çocuk sıhhatine kavuşmuş. Demek ki, Allahü teâlânın duamızı kabul edip bizi sevmesi için, Onun kullarını sevindirmek gerekiyor.

Bir bölgede yağmur yağmıyordu, kuraklık çok sıkıntı vermeye başlamıştı. Herkes yağmur yağması için dua ediyorsa da; yağmur yağmıyordu. Evliyadan bir zat, ne yapacağını şaşıran insanlara dedi ki:
— Bunun çaresi vardır. Sebeplerine yapışmadan yağmur yağmaz.

— Aman hocam, çaresi ne ise söyleyin! Şu felaketten bir an önce kurtulalım.

— Vermeden istemek olmaz. Allah için de, vermeden istemek olmaz. Benim bu cübbemden başka bir şeyim yok, ben cübbemi veriyorum, herkes bir şeyler getirsin. 

Bunun üzerine herkes verebileceği şeyleri getirip ortaya koydu, çok şey yığıldı. Bu mübarek zat, birkaç kişinin bunları, bölgedeki fakirlere dağıtmasını istedi. Oradakiler hepsini fakir fukaraya dağıtıp geri gelince, mübarek zat şöyle dua etti:

— Ya Rabbi, Kullarını sevindirenlerin dualarını kabul edeceğini bildiriyorsun, biz de senin fakir kullarını sevindirdik, sen de yağmur ihsan edip, bizleri sevindir! 

Bunun üzerine yağmur başladı. Sonra mübarek zat dedi ki:
— İşte gördüğünüz gibi, sadaka vermeyenin, insanları sevindirmeyenin duası kabul olmaz.


Haramdan sakınanı Allahü teâlâ korur 

Rızık mukadderdir. Yani herkesin rızkı bellidir. Artmaz, eksilmez, rızkını almadan hiç kimse dünyadan ayrılmaz. İsteyene helalden, isteyene haramdan gelir; ama gelen miktar aynıdır. 

Dünyadan sakının demek, haramlardan, yasaklardan sakının demektir. Allahü teâlâyı sevmenin ve ondan korkmanın alameti, haramları terk etmektir. Allahü teâlâ kendisine güvenene yardım eder. Mala mülke, şuna buna güveneni, güvendiğiyle baş başa bırakır. Allahü teâlâ bir kulunu korursa, kimse ona bir şey yapamaz, Allahü teâlâ korumazsa, onu kimse koruyamaz. 

Timur Han’dan sonra yerine geçen oğlunun zamanında, bir hoca vardı. Bu zat ömrü boyunca tek cümle kullandı. Birisi (Ne yapıyorsun?) veya (Nasılsın?) dese, nasihat istese hep, (Haramdan sakınanı Allahü teâlâ korur) derdi. Yeni sultana gelip dediler ki:
— Filan hoca sürekli böyle diyor, başka bir şey söylemiyor. Duası da makbul birisi…

— O zaman, buna bir oyun yapalım. Gidin bir yerden koyun çalın, pişirin, bu hocayı da çağırın! Buna haram lokma yedirelim, bakalım duaları kabul olacak mı?

Adamlar çaldıkları koyunu pişirip, hocayı saraya çağırdılar. Sultan dedi ki: 
— Gelin hocam, siz başlayın, siz başlamadan biz başlamayız. 

Hoca besmele çekip, koyun etini afiyetle yedi. Yemeği yedikten sonra sultan dedi ki:
— Hocam bundan sonra yaptığınız dualar herhalde kabul olmayacak…

— Hayırdır, niye?

— Hocam, siz böyle söylüyorsunuz; ama biz de koyun çaldırdık, size bu çalınan koyunu yedirdik, siz de haram yediniz. Bundan sonra dualarınız kabul olmayabilir, bizi affedin.

— Bu koyun eti bana helal, size haramdır.

— Hayırdır hocam! Çalındığını bilmediğiniz için mi size haram değil?

— Haram olmadığını öğrenmeniz için, gidin bunun sahibini getirip, ona sorun!

Sultan adamlarını gönderdi, bir kadıncağızın koyunuymuş. Kadını getirdiler. Hoca da, perdenin arkasına geçip saklandı. Sultan dedi ki:

— Kusura bakma anne, biz böyle böyle yaptık. Değeri neyse verelim de, hakkını helal et!

— Ah, siz beni yaktınız, mahvoldum. 

— Hayırdır anne, ne oldu?

— Bu koyun doğduğu zaman, bunu güzelce besleyip, semiz hale gelince ellerimle pişirerek, haramdan sakınan o mübarek hocaya ikram edeyim diye niyet etmiştim, bunu yapamadım, onun için çok üzüldüm.

Hoca saklandığı yerden çıkıp dedi ki:
— Sultanım, inşallah öğrendiniz, haramdan sakınanı Allahü teâlâ korur.
Herkes sahibiyle ve hocasıyla övünür
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Kadı Iyad hazretleri bir gün, (İki şeye çok seviniyor, göklerde uçuyorum. Sanki yıldızlar ayaklarımın altında, elimi uzatsam Ay'ı tutacağım, o kadar sevinçliyim. Bu iki şey kimde varsa, o da benim gibi sevinsin. Hiç üzülmesin) buyurur. O iki şeyin ne olduğunu sorduklarında ise şöyle anlatır:

1- Kâinatı yoktan var eden, her an her şeyi varlıkta durduran, hepimizi yaratan, besleyen, büyüten yüce Allah, bana hitap ediyor, (Ey kulum, ey iman eden)buyuruyor. Ben kimim ki böyle yüce Allah’ın muhatabı olayım? Bana görev veriyor, emir ve yasaklar koyuyor. Bu ne büyük şeref! (Namazını kıl, bunu yap, bunu yapma) buyuruyor. Ben, yüce Allah'ın muhatap kabul ettiği bir Müslümanım. Böyle yüce Allah’ın kuluyum, kölesiyim. Herkes efendisiyle övünür. Benim efendim, sahibim Allah’tır. Bundan daha büyük şeref ne olabilir?

2- Herkes hocasıyla da övünür. Benim hocam Muhammed aleyhisselamdır. Ben onu görmedim, ama benim hocalarımın hocasının hocası Muhammed aleyhisselamdır. Öyle bir peygamber ki, diğer peygamberler onun ümmetinden olmak istemişler. Öyle bir peygamber ki, Allahü teâlâ kendisine kavuşturacak her kapıyı kapatmış, tek kapıyı açık bırakmıştır. Bu tek kapı da Onun mübarek kalbidir. Yalnız Onun kalbinden Cennete giriliyor. Onu sevmeyen, Onu peygamber kabul etmeyen, kim olursa olsun, Cennete girmesi mümkün değildir. Öyle bir peygamber ki, bütün kâinat Onun hürmetine yaratılmış, Allahü teâlâ Ona(Habibim) buyurmuştur. Gelmiş ve gelecek bütün insanların en üstünü olan o Peygamber, bana (Ümmetim) buyuruyor, beni talebe olarak kabul etmiş, ben ona iman etmişim, inanmışım. Bana, (Sen benim talebemsin, sen benimle berabersin, ben nereye gidersem sen de oraya geleceksin, sana şefaat edeceğim) buyuruyor. Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin? O hâlde, kimde bu iki nimet varsa, hiç dünyayı dert etmesin, istediği kadar sevinsin. İşte ben, o sevinci yaşıyorum.

İşte bu iki nimet, şimdi hepimizde mevcuttur. Bu kadar büyük şerefe ve nimete kavuşan bizler, eğer bu dünya için üzülürsek, çok yanlış olur. Merhum hocamız da, (Kardeşim, sakın üzülmeyin, o kadar büyük nimete kavuştuk ki, bu büyük nimete kavuştuktan sonra hâlâ dünya için üzülürsek, bu büyükler incinir, Allahü teâlâ da gücenir) buyururdu.

Elem dikeni batmadıkça, murad gülü açmaz

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsanların takdirlerine, iltifatlarına aldanmayalım, aslımızı unutmayalım. Aslımız bir avuç topraktır, topraktan geldik, toprağa gideceğiz. Cenab-ı Hak, kısa bir süre için bu bedeni kullanma yetkisi vermiştir. Hayırda kullanırsak sonuç hayır, şerde kullanırsak da sonuç elbette şer olur. Allahü teâlâ bir kulunu seviyorsa ona şu iki şeyi verir:

1- Doğru iman nasip edip, İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi, sevdiği büyükleri tanıtıp sevdirir.

2- Ezelde takdir ettiği rızkını, helâlden kazanabileceği hayırlı bir iş nasip eder.

Elbette en hayırlı iş, bu büyüklerin yolunda dinimize hizmettir. Kim evliya zatlara benzerse başarılı olur. Bu büyüklere benzemek, çileye sabretmek demektir. Bu yol çileli, sıkıntılı yoldur. Peygamber efendimizin çektiği sıkıntıyı hiçbir kimse çekmedi. Eshab-ı kiram da çok sıkıntı çekti.

Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, talebelerinden birinin, kendilerine hor davranıldığından ve devamlı alay edildiğinden şikâyet etmesi üzerine buyurdu ki:
(Bu yolun büyükleri bazen, müridlerin başlarına gelen çeşit çeşit zorluk ve şiddetleri beğenirler ve bunları, müridlerin inkâr ve ihlâsını imtihan için mihenk malzemesi yaparlar. Bu zorluk ve sıkıntılar, niyeti bozuk, alçak kimselerin, bu yola dil uzatmasına, büyükleri inkâr etmesine ve hor görmesine, dolayısıyla temizlerden, sâlihlerden ayrılmasına yol açar. Bazı ham kimselerin hatırına “Eğer benim şeyhim tasarruf sahibi yahut benim yolum hak ise, niçin bizi hemen bu zorluktan ve darlıktan kurtarmıyor?” diye bir düşünce gelir. Bilmezler ki, zorluk, darlık ve şiddet, bu yolun kendisidir ve şeyhinin muradıdır. Hâlbuki bu şüphe ve ithama düşen kimsenin, bu yolda yüzü kara olduğu ortaya çıkar.)

Muhammed Emkenegî hazretleri, bir gün bazı talebeleriyle birlikte dikeni bol bir araziden geçiyordu. Birkaç talebesinin ayakları yalındı. Hemen her adımda bir diken batıyordu. İçlerinden gizlice âh çekiyorlar, ama hocalarının ardından gitmekten bir adım geri kalmıyorlardı. Bir defasında geri dönüp baktı, (Ayağa elem dikeni batmadıkça, murad gülü açmaz) buyurdu. Dikenlere katlanmadan, maksada, murada kavuşulmaz. İşte dünyanın tarifi budur. Âhirette rahat etmek isteyen, dünyada bu dikenli tarladan geçmek zorundadır, başka yolu yoktur.
Herkese iyilik etmek
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Gök her yerde nasıl maviyse, Müslüman da her yerde Müslümandır. Elinden, dilinden herkesin emin olduğu insandır. Su, her yerde su olmalı. Birine karşı tatlı, ötekine karşı tuzlu olmamalı. Dinlinin de, dinsizin de hesabını Cenab-ı Hak soracak. Bizim kimseye hesap sormaya hakkımız yoktur.

Peygamber efendimiz, (İnsanların iyisi, insanlara faydalı olandır, kötüsü de onlara zararlı olandır) buyuruyor. Yapılan iyiliklerde, dinli dinsiz fark etmemeli. Çünkü hepsi Allahü teâlânın kuludur. Bugün dinsizdir, belki yarın Müslüman olur, biz bilemeyiz.

İbrahim aleyhisselam, misafirsiz hiç yemek yemezdi. Misafir yoksa beklerdi. Bir gün, seksen yaşında bir ihtiyarı misafir olarak kabul eder. Üç gün ona gerekli hizmeti, en güzel şekilde yapar. Tabiî ihtiyar çok rahattır, yer içer, yatar kalkar. Ama bu ihtiyarın dinden imandan haberi yoktur. İbrahim aleyhisselam, belki gece ibadet ediyordur diye düşünür, ama gece de bir şey yaptığı yok. Ne Allah’a hamd, ne de iyilik edene teşekkür ediyor. Sonunda dayanamaz, onu evden çıkarır. O da,(Çağırdın geldim, kovdun gidiyorum) der. Hemen Cebrail aleyhisselam gelip, der ki:
(Yâ İbrahim, senin bu hareketine Rabbim gücendi, sitem etti. “Bu kulum bana inanmadığı hâlde, ben ona seksen yıl rızık verdim, hiç aç bırakmadım, kusurlarını da yüzüne vurmadım. Halilim İbrahim ise üç gün sabredemedi, kulumu kovdu, kalbini kırdı. Özür dileyip hemen gönlünü alsın” buyurdu.) 

İbrahim aleyhisselam, koşup adama yetişir, kendisini affetmesi için çok yalvarır.(Ömür boyu sana hizmet edeyim) der, ama ne dediyse ihtiyar kabul etmez, (Sana ne oldu? Az önce kovdun, şimdi niye yalvarıyorsun?) der. İbrahim aleyhisselam ise, kendisinin peygamber olduğunu, Cenab-ı Hakk’ın ikazına maruz kaldığını söyler. Cebrail aleyhisselamın bildirdiklerini anlatır. (Rabbimin beni affetmesi için, senin beni affetmen lazım) der. İhtiyar çok şaşırır, (Yani Allah, benim için sana Cebraili mi gönderdi?) diye sorar. İbrahim aleyhisselam(Evet) der demez, ihtiyar, (Böyle bir yaratana kurban olurum, hemen Müslüman olmak istiyorum) diyerek, kelime-i şehadet getirip Müslüman olur.

Demek ki, yaratandan ötürü, yaratılan herkese iyilik etmeli, hiç kimsenin kalbini kırmamalıdır.
Herkese şifa
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimize uymak saadettir, huzurdur. Dinimiz bir ilaçtır, herkese şifadır. İman ederse, âhirette de şifa bulur, iman etmezse sadece dünyada rahat eder. Çünkü Cenab-ı Hak kullarına zulmetmez. Daima iyi ve faydalı şeyleri emreder. Eğer bir rahatsızlık, bir uyumsuzluk varsa bizdendir. Eshab-ı kiramın büyüklerinden Cabir bin Abdullah hazretleri anlatıyor:

Resulullah efendimizin sohbetindeydik. Beyaz yüzlü, güzel saçlı, üzerinde beyaz elbise olan biri huzura geldi. Selam verdi. Resulullah efendimiz onun selamını aldı. O beyaz elbiseli zat sordu:

— Yâ Resulallah, dünya nedir?
— Dünya, uykudaki bir kimsenin rüyası gibidir.

— Yâ Resulallah, âhiret nedir?
— Kiminin Cennete, kiminin Cehenneme gideceği ebedî hayattır.

— Cennet nedir?
— Dünyayı terk edene, sonsuz nimetlerin verildiği yerdir.

— Cehennem nedir?
— Dünyayı isteyip âhireti unutana verilen yerdir.

— Bu ümmetin hayırlısı kimdir?
— Allah’a itaat eden ve ömrünü Onun yolunda tüketendir.

— İnsan dünyada nasıl olmalıdır?
— Geçip giden veya kâfilesini arayan bir yolcu veya acele işi olan biri gibi olmalı.

Bundan sonra o kişi geçip gitti. Nereye gittiği görülmedi.

Resulullah efendimiz, (Bu gelen Cebrail aleyhisselam idi, sizin dünya için kanaatkâr, âhirete de rağbetli olmanızı temin için geldi) buyurdu.

Bu yüzden, dünya işlerinde kanaatkâr olmalı, olduysa şükretmeli, (Rabbim bana bunu ihsan etti, elhamdülillah) demeli. Olmadıysa isyan etmemeli, sabretmeli. Kime isyan edeceğiz? Veren de, alan da Hak’tır, bunu anlamayan ahmaktır.

En güzel fren 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsan, dünya peşinde koşarken dağdan bırakılan bir kaya gibi yuvarlanır, yuvarlandıkça hızı artar, hızı arttıkça daha çok yuvarlanır. Velhasıl, Allah muhafaza etsin, öyle bir yere düşer ki, artık onu oradan hiç kimse kaldıramaz. İnsanı frenleyen dinimizdir. İnsan, namaz kıldığı zaman frenlendiği gibi, oruç tuttuğu zaman da frenlenir. Dağdan yuvarlanırken biraz durur. Bayramdan sonra da, ya hızı azalmış olarak devam eder veya artık tamamen kendine gelir. O hâlde, dinimizin emir ve yasakları, hiç durmaksızın dünya malı peşinde koşan, başka hiçbir şeyi görmeyen insanın önüne konan en güzel setler, en güzel frenlerdir.

(İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar) hadis-i şerifi de gösteriyor ki, dünya rüyadır, âhiret ise, yaşanacak ebedî hayattır. Allahü teâlâ âhireti tercih edene Cenneti, dünyayı tercih edene Cehennemi verecektir. Bu bir tercih meselesidir.

Kişi rüyada zengin veya fakir olur, hasta veya sıhhatli olur, dünya ehli de, ya mükâfat veya ceza görür. Üçüncü bir yer yoktur. Dünyadaki mal mülk âhirette geçmez. Âhirette geçerli olan ancak Allah için verdiklerimizdir. Allahü teâlâ, dünya malını sahiplenmeyen, onun bir emanet olduğuna iman eden kimseler için ebedî Cenneti verecektir. Herkes bu dünyada kiracıdır, mal sahibi değildir. Hazret-i Ali’nin mühür olarak kullandığı yüzüğünde, (El mülkü lillah) yani (Mülk Allah’ındır) yazıyordu. Bu, bir âyet-i kerime mealidir. Burada kimsenin mülkü olamaz. Kullanma yetkisi verilmiştir, ama sahiplenemeyiz, çünkü mülkün sahibi Allahü teâlâdır, bizler birer emanetçiyiz.

(Bu dünyada garip gibi yaşa, yolcu gibi ol ve kendini ölmüş kabul et!)hadis-i şerifine uymalı. Çünkü bütün eşin, dostun, ailen mezarın başında seni yalnız başına bırakacaktır. Durakta bekleyen veya uçağa, vapura binecek bir yolcu gibi ol! Kendini ölmüş kabul et!

Dolayısıyla ölümü hatırlamak da insanı frenler. Merhum hocamız, (Eğer bir şey mutlaka olacaksa, onu olmuş bilmeli) buyururdu. Çünkü bugün değilse, yarın bir gün mutlak olacaktır. 
Herkesin alın yazısı kendi icraatıdır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Kur'an-ı kerimde mealen, (Herkes kendine uygun olan işi yapar)buyuruluyor. İnsanlar iki gruba ayrılır: Yapıcı ve yıkıcı. Dolayısıyla herkes, hangi safta yer aldığına bakmalıdır. Eğer yapıcı safta yer almışsa, yani Allahü teâlâya iman etmişse, İslamiyet’i din olarak kabul etmişse, Muhammed aleyhisselamı peygamber olarak kabul etmişse, Onun dinine uymuşsa, âhirete inanmışsa, bir mümin olarak yaşıyorsa ve bu uğurda çalışıyorsa, çok şükretsin. Bu, onun akıbetinin başlangıcıdır. Yani Cennete giden yola girmiştir. Allahü teâlânın rızasına kavuşacaktır. Yolun sonunda Cennet vardır.

Eğer bir insan, Allah muhafaza etsin, bütün bunlardan mahrumsa, yıkıcıysa, bölücüyse, dedikoducuysa, imansızsa, o da kendine uygun olan işi yapar. Bu da onun akıbetinin başlangıcıdır. Onun yolunun sonu da Cehennemdir.

İşte herkesin alın yazısı, yani kaza ve kaderi, icraatıdır. (Benim alın yazım nasıl?) diye merak eden, icraatına bakmalı. Herkes, alın yazısını dünyada icraatıyla ortaya koyar.

(Kişi âhirette sevdiğiyle beraberdir) hadis-i şerifi gösteriyor ki, uygun insanlar birbirini arayıp bulur. Aynı inançta, aynı idealde, aynı hizmette bir araya gelirler. Uygunsuz insanlar da birbirini bulur. Onlar da yıkmak için beraber çalışırlar.

İbrahim aleyhisselamı ateşe attıkları zaman, yılan hariç hayvanlar ve kuşlar ağlaştılar ve etrafında toplanıp, İbrahim aleyhisselama bir yardım yapabilmenin çaresini aradılar. Bunların arasında zayıf bir bülbül yavrusu vardı. Kendini ateşe atacağı sırada Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselama, (O kuşu tut ve ne istediğini sor) buyurdu.

Cebrail aleyhisselam, kuşu tutup ne istediğini sorunca, kuş, (Halilullahı ateşe atıyorlar. Mademki kurtarmaya kâdir değilim, bari onunla beraber ben de yanayım) dedi. Cebrail aleyhisselam, (Hayır öyle yapma! Senin Allahü teâlâdan bir isteğin var mı?) dedi. Bülbül, (Benim dünyada, Onun adını anmaktan başka arzum yoktur. Binbir ismi olduğunu işittim. Yüz birini biliyorum. Diğer dokuz yüz ism-i şerifini de bilmek isterim) dedi. Allahü teâlâ, kuşun dileğini yerine getirdi. Şimdi sahralarda öten bülbüller, Hak teâlânın binbir ismini söylemektedir.

Habercinin vazifesi haber vermektir 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İmanımızı muhafaza edip, imanla ölmek için, dinimizi doğru olarak öğrenip, emir ve yasaklara uymamız ve her gün tecdid-i iman duasını okumamız lazımdır. Bugün, öfke insanları mahvediyor. Öfkelenmemek için ne mümkünse yapmaya çalışmalı. Ehl-i sünnet âlimlerinin, kitaplarını, hayatlarını okumalı, istiğfar etmeli, kabahati kendimizde aramalı. (Kusur varsa, bendedir) demeli. Kendi kusurumuzu görebilmeliyiz. Otokritikte bulunmalı. Şimdi buna öz eleştiri diyorlar. Herkes kendini överken biz kendimizi yermesini bilmeliyiz.

Hazret-i Ali, Resulullah efendimizin damadı, ilk Müslüman olan genç ve Allah’ın aslanı olmasına rağmen, kendi mübarek sakal-ı şerifini tutup, (Ah nefsim, nedir benim senden çektiğim) demiş, bir tutam kıl elinde kalmış. Bugün niye böyle kendimize nasihat etmiyoruz? (Kardeşim, yanlış yoldasın, kendini düzelt) diye ikaz edene teşekkür edeceğimiz yerde gücenirsek büyük hata etmiş oluruz. İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Habercinin vazifesi ancak haber vermektir) buyuruyor.

Allahü teâlânın büyük ihsanına kavuştuk. Milyarlarca insana verilmeyen büyük saadet, iman ehline verilmiştir. Elhamdülillah iman ettik, Müslümanız. Bu imanın güzelliğini başkalarına da anlatmak zorundayız. Bunun için de önce, bu imanın tezahürü bizde teşekkül etmeli. Yalan söylememeli, verdiğimiz sözde durmalı, gıybet dedikodu etmemeli, kimsenin kalbini kırmamalı, güler yüzlü olmalıyız. Ailelerimizi üzmemeli, yani İslam ahlâkı ile ahlaklanmalıyız. Öyle olmalı ki insanlar bizim için, (Ah bir gelse de dinlesek) demeli. Böyle olursak, ayrıca konuşup bir şeyler anlatmamıza lüzum kalmaz. Herkes iyiyi kötüyü fark eder, Müslümanlığa rağbet besler. Diğer taraftan, allâme-i cihan olsak, çok faziletli olsak, en güzel kelamlar bizde olsa, fakat hâlimiz bozuksa, hem etrafımıza hem de İslamiyet’e zarar veririz.

O hâlde önce iğneyi kendimize batıralım. İyi bir Müslüman olmaya, sevip sevilmeye çalışmalıyız. Nefsimize zorluk verenlere dua etmeliyiz. Hakaret edene, aleyhimizde konuşana hediye vermeliyiz. Çünkü bize büyük iyilik etmiş ve günahlarımızı almıştır. Ona ne kadar teşekkür etsek azdır!
Hidayet, fitne ve sabır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bizim vazifemiz, inandırmak değil, anlatmaktır. Hidayet Allah’tandır. Peygamber efendimize, akrabalarından bile iman etmeyenler oldu. Bazı din büyüklerimizin öz kardeşleri bile onlardan nasiplenememiştir. Bu bir nasip meselesidir. Güneş her tarafa ışık yayar. Fakat aynı ışıkla biber acılaşır, karpuz tatlılaşır.

Allahü teâlâ, Nuh aleyhisselama, (Ehlini [çoluk çocuğunu] koruyacağım)vaadinde bulunmuştu. Ama oğlunun biri inanmadı, gemiye binmedi, boğuldu. Hazret-i Nuh, babalık şefkatiyle bunun hikmetini sual etti. Allahü teâlâ, (Senin ehlin, zürriyetinden gelen değil, senin yolunda olandır) buyurdu.

Merhum hocamız, (Kitaplarımızda bize ait tek kelime yoktur, hepsi Ehl-i sünnet âlimlerinin yazılarıdır, hepsi birer ayna gibidir. İyi kimse, aynaya bakar, eksikliklerini tamamlar. Kötü kimse, bakınca, kendi bozuk hâlini görür. Hâlini düzelteceğine kabahati aynada bilir, aynayı kırar. Ehl-i sünnet kitaplarına düşman olanlar da böyledir) buyururdu. 

Dine hizmet edecek kişide, şu üç özellik olmalıdır: Dini bilecek, akıllı olacak ve ilm-i siyasetten anlayacak, yani zamanın şartlarına uygun davranacak. Bu özellikler yoksa, hem kendini, hem de, peşinden gelenleri büyük sıkıntıya sokar.

Emr-i marufu, fitne çıkarmadan yapmalı! Sabretmeli! Sabır dinin yarısıdır. Sabır acı, ama meyvesi tatlıdır. Sabır acı bir ilaçtır, ama şifası mutlaktır. Küsmek, intikam, kan davası yok! Güler yüzlü, tatlı dilli ve affedici olmalı, (İyilik edene iyilik et, kötülük edeni affet!) hadis-i şerifine uymalı!

Adamın biri, talebeleri sabırlı olmakla meşhur olan evliya bir zatın dergâhına gider. Oradaki talebelerin sabırlarını denemek maksadıyla, abdest almak için bir testi ister. Talebe testiyi getirince, o testiyi kırar, bir daha ister. Geleni de kırar, tekrar ister. Bu şekilde 40 testi kırar. Yine testi isteyince, talebe özür diler, testi kalmadığını söyler. Bunun üzerine o kimse dergâhın şeyhine gider, (Ben imtihan etmek niyetiyle gelmiştim, 40 testi kırdım, yine de (Hayır) demediler, hep(Peki) dediler. Hâlbuki dünyada en zor şey peki demektir, böyle şey olamaz. Maşallah, talebeleriniz ne kadar sabırlıdır. Bunun sizin sayenizde olduğuna inanıyorum. Ben de size talebe olmak istiyorum) der.

Mümin kalb kırmaz

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İyilik eden mutlaka karşılığını görür. Ettiği iyilik sonunda dönüp dolaşıp geri gelir. Yeter ki biz iyiliği karşılıksız yapıp hemen unutalım. Kötülük de böyledir, o da çıkıp geri gelir. Zulüm payidar olmaz. Diğer günahların cezası âhirete kalabilir, ama zulmeden dünyada da mutlaka cezasını görür. Müminin zulmetmesi olacak iş değildir.

Bir zata, bir talebesi, başka şehirdeki işin başında bulunan talebeyi över, (Çok hizmet ediyor, çok kazanıyor) der. O talebeyi iyi tanıyan hocası buyurur ki: (O arkadaş yanındakileri üzüyor, kalblerini kırıyor. Bizim yolumuzda, üzmek, kalb kırmak yoktur. Milyonlar kazansa ettiği hizmetlerin ona bir faydası olmaz. Kırdığı kalbler yüzünden yaptıkları heba olur. Allahü teâlâ, kalbi kırık olanların yanındadır. Küfrü, şirki affetmez, kibirliyi Cennete koymaz. Seven sevdiği gibi olur. Büyükleri sevdiğini söyleyen, fakat onlardan çok farklı yaşayan sözünde samimi değildir.)

İmam-ı Rabbanî hazretlerinin halifelerinden Âdem-i Bennurî hazretlerinin elini tutan herkesin bütün vücudu zikrederdi. Bunu duyan bir şarapçı da, meyhaneden çıkıp onun evine gelir. Âdem-i Bennurî hazretleri, (Niye geldin?) diye sorunca, (Elini sıkmaya geldim) der. (Git buradan, her tarafın şarap kokuyor) diyerek kovar. Adam (Peki) der, sallana sallana çıkıp gider. O anda (Allah demek için gelen bir kulumu sen nasıl kovarsın?) diye bir ses gelir. Âdem-i Bennurî hazretlerinin ödü kopar. Hemen bir talebesini gönderir, (Tez o sarhoşu getir!)der. Sarhoş o talebeye, (Gelmem, o benim kalbimi kırdı) der. Bu sefer büyük bir talebesini gönderir, (Git yalvar yakar, ona ölünceye kadar bakacağımı söyle!) der. Sarhoş yine aynı cevabı verip gelmez. Bu sefer daha büyük bir talebesini gönderir, (Yine gelmezse, onun elini tut, beni hatırlayarak kulağına bir kere Allah de!) diye tembih eder. Buna da sarhoş yine (Gelmem!) der. Talebe, (Peki gelme, ama kulağına bir şey söyleyeceğim) der. Sarhoş (Söyle!) der. Talebe onun elini sıkıca tutar, hocasını hatırlayıp kulağına (Allah) der demez, sarhoşun bütün vücudu zikre başlar. Sonra birlikte dergâha gelirler. Âdem-i Bennurî hazretleri onun gönlünü alır, hakkını helâl ettirir. Şu hâlde hak helâl ettirmek için elden ne gelirse yapmalıdır.
Hikmet ehli zatlar
Sual: Enver abi için herkes, (Çok iyi bir idareciydi, çalışanların patronu değil abisiydi, çok cömertti) gibi şeyler söylüyor. Fakat dinî yönünden pek bahsedilmedi. Belki de onlar, o yönünü bilmiyordu. Bu yönü de açıklansa iyi olmaz mı?
CEVAP
O yönünden de bahsedenler oldu. Muhtelif yazarlardan birkaç örnek verelim:

Maneviyat dünyamızın kandillerinden biriydi. Hüseyin Hilmi Işık’ın yakını ve hâl ehliydi. Seyyid Abdülhakim hazretlerinin yolundan gidiyordu. (Mustafa Ünal)

Örnek alınacak, hayat deneyimleri ders olarak okutulacak bir insandı.(BİK Genel Md. Mehmet Atalay)

Çok yetenekli, çok başarılı, çok renkli ve çok boyutlu insanları tanımış olabilirsiniz. Ama “İyi insan” olmak başka bir niteliktir. O, benim hep “İyi bir insandı” diye hatırlayacağım kişidir. (Mehmet Barlas)

Değerli yazarlar, Enver abiyi de ebedîleştiriyor. Bu arada değerli oğlu Mücahid Ören’in bayrağı dalgalandırmaya devam edeceğinin işaretini yıllar önce bildirmişti.(Kenan Akın)

Allahü âlem inanıyorum ki O yine, orada da gülüyordur. Ancak arkada ağlayanlar bıraktı. Güle güle Enver Ağabey! Sen selam söyleyeceklerini bilirsin. (Ozan Arif)

Sadece bana değil binlerce kişiye ağabeylik, babalık yapmıştı. Yaşadığımız müddetçe ona duacı olacağız! (Yavuz Bülent Bakiler)

Onun bize en kıymetli emaneti, mahdumu Ahmet Mücahid Ören Bey’dir. Onun liderliğindeki bu hizmet bayrağı daha yükseklere taşınacaktır. (Celal Koyuncu)

Ömrü boyunca yayınladığı kitaplarla Müslüman dünyasına hizmet etti. (M. Emin Birpınar)

O vefat etti, şimdi âlemler ağlıyor. (İrfan Söyler)

Onu gerçekten tanıyanın hayatı değişir. Sadece güler yüzüne, cömertliğine ve sabrına hayran olanlar hakikate kıyasla nasipsizdir. (Murat Başaran)

Dünyanın her tarafındaki Müslümanlara hep yardım elini uzattı. Kırım’dan Afganistan’a, Bosna Hersek’ten Sudan’a, Somali’ye; dünyanın en ücra köşelerine kadar, hizmet kervanlarını yolladı. (O, garip ve uzak beldelerde, öz yurdundan daha fazla tanınıyor ve biliniyor) denebilir. (İsmail Kapan)

Binlerce seveni, sohbetini dinleyebilmek için can atarlardı. (Ali Zeki Osmanağaoğlu)

Hayata ve insana cemaatçilik anlayışıyla değil, Ehl-i sünnet ve cemaat ölçüsüyle baktı. (Rahim Er)

Hikmet ehli bir zatı kaybettik. Şimdi bu hizmetlerin devam etmesi için yapılacak şey, bu misyonu yüklenen, hizmet bayrağını eline alan Ahmet Mücahid Ören Beyin etrafında istikrar içinde yek kalp, yek vücut, yek cihet olarak kenetlenmektir.(Fevzi Kahraman)

28 Şubat sürecinde Genelkurmay Başkanı, “Enver Bey’e selam söyle, Türkiye Gazetesi’nin içerisinde irticaî yayınların yapıldığı iki sayfayı kaldırsın! Buradaki yayınlar bizi üzüyor” demişti. Ben de durumu Bizzat Enver abiye aktardım. Bana, “Bizim devletimizle ve ordumuzla kavgamız yoktur. Biz o iki sayfayla insanlarımıza dinimizi öğretmeye çalışıyoruz. Bu gazeteyi de bu iki sayfa için çıkarıyoruz. O iki sayfa kaldırılırsa gazeteyi temelli kapatırız” diye cevap vermişti. (Nuri Elibol)

Nuri Bey’in yazdıkları doğrudur. Yani gazete o iki sayfa için çıkarılıyordu. Bizim Sayfa’yı yıllarca yöneten biri olarak, Enver abimizin, (Gazete bir zarftır. Mektup kısmı Bizim Sayfa’dır. Gazeteyi Bizim Sayfa için çıkarıyoruz. Allah saklasın, spor veya haberler için çıkarmıyoruz) dediklerine çok şahit oldum.

O sıralarda, 28 Şubatçıların sevdiği biri, Bizim sayfayı kaldırmıştı. Günlük yazılarımı da azalttı. Bana da, (Bu gazetedir, dinî yayın yapılmaz. Âyet ve hadislerle dolu yazı yazılmamalı) demişti. Enver abiye, (Türkiye baskısındanBizim Sayfa kaldırıldı, bari Avrupa baskısında devam etse uygun olur mu?) diye teklifte bulunmuştum. Uygun bulmuşlardı. 28 Şubatçıların adamı, durumdan haberdar olunca, buna da mani olmuştu. O devirde çok zulüm görmüştük.

Sayın Nuri Elibol, Ankara’dan telefon etti. (Sizin gayrimüslimlere kâfir demenizden rahatsız olan bazı çevreler, “Nasıl olur da, Enver beyin gazetesinde, böyle yazılar çıkabiliyor” diye bana söylediler. Ben de Enver beyden önce size bildireyim dedim) diye beni ikaz etmişti. Osmanlının son dönemlerine doğru da gayrimüslimlere kâfir denmesi yasaklanmıştı. O zaman bir paşa, duruma çok üzülerek, (Duyduk duymadık demeyin. Bundan sonra kâfire kâfir demek yasaktır) demişti. 28 Şubat dönemi de İttihatçıların dönemini aratmıştı.

Yine yetkili biri, Sohbet köşesindeki dinî yazıları uygun görmeyip yeni bir şekil verilmesi için beni çağırdı. Oradan geçen başka bir yazara, (Sen de gel!) dedi. Onun fikrini de aldı. O arada (Tinerci çocukları koyalım) teklifi geldi. Ben hayret içinde kaldım. Daha sonra, birini göndererek, yorulmuş olacağımı, üç beş ay dinlenmemi söyledi. Açıkça, (İşine son verdim) diyordu. Durumu Enver abiye bildirdim. Enver abi, Bizim sayfadaki dinî yazıların kalkacağını duyunca çok üzülmüş, (Bir daha böyle bir şey olursa hemen bana bildir!) demişlerdi. Bu olay da, Enver abinin dinî yazılara ne kadar çok önem verdiğini göstermektedir.

Gazetenin başına gelenler, TGRT’ye gelmedi mi? TV’lerin lüzumunu bilen Enver abi, imkânsızlık içinde TGRT’yi kurdu. TGRT’nin kısa zamanda Türkiye’nin her yerinde izlenme rekorları kırması üzerine, çekemeyen çevreler devreye girerek TGRT’yi diğer kanallardan farksız hâle getirmişlerdi. Daha sonra TGRT’yi satmak zorunda kaldık.

Enver abinin, diğer iyi özellikleri de, zaten dindarlığından, hocasından aldığı feyizlerden kaynaklanmaktadır. Büyük zatlar, kendilerine gelen maddî manevî her nimeti hocalarından bilirlerdi. Bunun için merhum hocamız, (Abdülhakim efendiyi tanıdıktan sonra, elime geçen beş kuruşu kendimden bilsem helak olurum. Hepsi efendi hazretlerinin bereketidir) buyurmuştu. Enver abi, de böyleydi. Her konuşmasında merhum hocamıza teşekkür ederdi. (Hocamız olmasaydı beni nereden tanıyacaktınız?) der, hep merhum hocamızdan bahsederdi. S. Ebediyye’de Enver abi için, (Hüseyin Hilmi Işık’ın en çok sevdiği talebesi ve damadıdır. Ehl-i sünnet bilgilerinin basılmasına ve yayılmasına çok hizmet etmiştir) deniyor.

Sual: Hafta sonu çıkan yazılarda, niye hikmet ehli zat denmiyor da, (Hikmet ehli zatlar) deniyor?
CEVAP
Çünkü oradaki yazılar, tek zata ait değildir. Çeşitli âlimlerin, çeşitli kitaplarından alındığı için öyle deniyor. Mesela bir cümlesi İhya’dan alınıyor, bir cümlesiMektubat-ı Rabbani’den, bir cümlesi Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin kitaplarından alınıyor. Çok âlim olduğu için zatlar deniyor.

Sual: Dini yazılarda (Büyükler böyle buyurdu) deniyor. Büyükler kimdir?
CEVAP
Dini yazılarda büyükler denince, genelde Evliya zatlar ve âlimler anlaşılır. Eğer bu sözü İmam-ı Rabbani gibi tasavvuf silsilesi olan zatlar söylemişse, onlar da hocalarını kast ediyorlardır. Ev içindekilerden bahsedilirse, ana baba ve dedeler kast edilir.
His, akıl ve kalb kuvveti
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ insanlarda üç kuvvet yaratmıştır:
Birincisi, his kuvvetidir. Yani görüyor, işitiyor, tat alıyoruz. Bu his kuvveti hayvanda da vardır. Hatta bazı his kuvvetleri hayvanlarda daha kuvvetlidir. Mesela kedi karanlıkta da görür. Köpek çok kuvvetli koku alır.

İkinci kuvvet akıldır. Allahü teâlâ aklı yalnız insana vermiştir. Akıl hayvanlarda yoktur. Hafıza, hesap yapmak, sebep, netice araştırmak, yani bütün fen bilgileri, tıp bilgileri, ne varsa, hepsi akılla, idrakle, düşünceyle olur. Dolayısıyla akıllı bir insanın bu yaptıklarını, insana en yakın hayvan olan ata yaptırmak için, binlerce sene uğraşılsa, hiçbirini öğrenemez ve yapamaz.

Üçüncü kuvvet ise, kalb kuvvetidir. Allahü teâlâ bazı müstesna kullarının kalbini güçlü kılıyor, gözünü açıyor. Onlar oturduğu yerden Cenneti, Cehennemi görebiliyorlar. Onlar Cenab-ı Hakk’ın has kullarıdır.

Yanmayan et
Bir adam, kasaptan birkaç kilo et alır. Eve giderken ezan okunur. Önünden geçtiği caminin dergâhında çok büyük bir zat varmış. Şimdi ne yapsam diye düşünür. Camiye gitmezsem âhiretimi kazanamam, gidersem koyduğum yerde et kokabilir veya eti kediler yiyebilir diye düşünür. Eti oraya bırakır ve cemaati kaçırmamak için camiye girer. Namazdan sonra heyecanla ete bakmaya gider. Etin, orada sağlam, kokmadan durduğunu görür. Eti alıp eve götürür, pişirmesi için hanımına verir. Et, saatlerce tencerede kaynar, ancak pişmez. Kanı bile üzerinde durur, hiçbir değişiklik olmaz. Merakla eti ateşe tutar, et yine yanmaz. Adam eti alıp, doğru evliya zatın yanına koşar. (Hocam, namaz kılmak için bu eti burada bırakmıştım. Bu ette bir iş var, kaç saattir kaynadığı halde zerresi pişmedi, ateşe tuttum ateş yakmadı) der. O zat, (Yani bu et bizim dergâhta on dakika kaldı mı?) diye sorar. Evet cevabını alınca, (Bizim dergâhta on dakika kalan et yanmaz) diye cevap verir. İşte bu büyüklerin dergâhında bulunanlar, onları sevip kitaplarını okuyanlar da yanmaktan kurtulurlar.

Eshab-ı Kiram da, Peygamber efendimizle namaz kılmışlar, onun sohbetlerinde bulunmuşlardı. Et bir mübarek zatın dergâhında bir müddet kalmakla yanmazsa Resulullah’ın sohbetinde bulunan, hiç yanar mı?
Hizmetlerin gayesi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Talebelerinin ihtiyaçları ve dine hizmet için ticari işlerle de uğraşan, İmam-ı a'zam ve Ubeydullah-i Ahrar hazretleri gibi evliya zatların, ticaretle ilgili nasihatlerinden bazıları şöyledir:

1- Yaptığımız hizmetler, bir şahsın mülkiyeti, zenginliği, onun refahı, ferahı için değildir. Topyekûn olarak hepimizin istikbali içindir. İstikbal de, dünya için değil, âhiret içindir. 

2- İş yeri bazı emanetler verir. Bize ait olmayan bu emanetleri korumalıyız. Emaneti boşa harcamak kadar da, kötü iş olamaz. Bu kıymetli emanetlerden ikisi şöyledir:

Birincisi, hizmetler hakkındaki doğru bilgidir. Doğru bilgi verilmeli ki, âmirlerimiz doğru düşünsün, doğru karar versin. Bu bilgi, onlar için paradan daha kıymetlidir.

İkincisi, hesabı düzgün vermektir. Âmir üzülür diye, hiçbir şeyi gizlememeli. Onların bilgisi dışında, hiçbir girdi ve çıktı meşru değildir. Yani âhirette onun hesabını biz vereceğiz.

3- Bu zamanda başarının sırrı, güler yüz ve tatlı dilli olmaktır. Bu kimde yoksa başarılı olamaz. Güler yüz ve tatlı dil, hem bizi koruyan, hem de düşmanımıza bile zarar vermeyen, aksine onu ferahlandıran çok güzel bir huydur.

4- Âhir zaman sürat zamanıdır. Eğer, herkes şu süratle koşarken, o koşuya ayak uyduramazsa, mesafe kısa da olsa, bundan sonra rahat geçemez. Koşuyu kaybeder. Koşuyu kaybedenin hizmeti, hezimete uğrar.

İhlas ve kabiliyet
5-
 Kazanmak için, peki diyenlerle çalışmalı! Kimde ihlâs varsa onunla çalışmalı! Allahü teâlâ, ihlâslı olana kabiliyet de verir. Eğer ihlâs yoksa kabiliyet de yoktur. Kabiliyetli, fakat ihlâssız olanla uğraşmamalı. Sıkıntı verir. Peki diyen, en iyi eleman, en iyi yardımcı, en faydalı, en kabiliyetli insandır. Çünkü kabiliyetli, kabiliyetine güvenir, başa iş açar, herkesi üzer. Kabiliyetsiz güvenir, teslim olur, beraber çalışır, beraber yürür. Onun için, bizi üzecek, sıkıntı vereceklerle başımızı ağrıtmayalım. 

6- Âmirlerimize tam teslim olmalı, sormadan iş yapmamalı. Yanlış da olsa, ihlâs onu doğrultur. Akıl vermeye kalkmamalı.

7- İtibarımız paramızdan kıymetlidir. İslam'ın itibarını sarsacaksa, parayı ön plana alan, üzüntüye sebep olur.
Hizmette birlik olmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimize, Ehl-i sünnete hizmet edenler, bir vücut gibi olmalıdır. Sadece bir parmak acısa, rahatımız kaçar. O parmağın iyileşmesi için bütün vücut seferber olur. Hizmete iştirak eden her kişi, vücudun bir uzvu, bir parçası gibi olur. Hiçbir parçanın diğerine üstünlüğü olmaz. Hepsi ayrı ayrı bir vücudu tamamlar.

Bir saat, ancak doğru çalışır, doğru kurulur ve zamanı doğru gösterirse işe yarar, faydalı olur. Saatin doğru çalışması içindeki çarkların kırık, paslı olmamasına, birbiriyle uyumlu çalışmasına bağlıdır. Hizmetlerde de, bir saatin çarkları, vidaları gibi, herkes birbirine karşı sorumluluğunu bilmeli, edepli, hürmetkâr ve uyumlu olmalıdır. Kalb kırmamak, gıybet etmemek ve başkasının işine karışmamak lazımdır. Böylece hizmetler, doğru çalışan bir saate benzemiş olur. Eğer akrep ve yelkovan, zamanı yanlış gösterirse, hizmetler çabucak aşınır ve silinir gider. Çünkü yanlış çalışan saat, markası ne olursa olsun, faydalı olmadığı için kullanılmaz, çöpe atılır. Onun için hizmetlerin itibarı korunmalıdır. Herkes, kendine düşen vazifeyi en iyi şekilde yapmalı. Allah korusun, hizmetlerin çöpe gitmesine sebep olmak felakettir.

Başarı arttıkça, hizmetler büyüdükçe idareciler büyümemeli, yani kibirlenmemeli, aksine tevazu sahibi olmalı. Geçimsizliğe sebep olmamalı, kimseyi üzmemeli. Bir bahçıvan bir gül yetiştirmek için binlerce dikene bakar, onlara da su verir. Gül kokar, diken batar. Gül olamayan, diken bari olmamalı. Birini üzen, diken gibi batmış demektir. Bir kişiden ne olur dememeli. Dini yıkan da, yapan da bir kişidir.

İnsanlar öğrenmeyi sever, fakat öğretilmeyi sevmez. Büyük bir zat sohbetlerinde fıkra da anlatır, latifeler yaparmış. Hattâ talebelerine de anlattırır, hep beraber gülerlermiş, sonra sohbete devam edermiş. Bir gün talebelerine, niye fıkra anlattığının sebebini şöyle anlatır:
(Şimdiki insanlar, nasihat istemiyorlar, bir şey bilmeyen kimse durumuna düşmeyi gururlarına yediremiyorlar. Bu da kibirden kaynaklanır. Onlara fark ettirmeden latife arasında bir şeyler vermeye çalışıyoruz.)

Hizmetlerde ihlâs esastır 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Evliya zatlara, Ehl-i sünnet büyüklerine benzemeyen, dine yapılan hizmetlerde faydalı olamaz. Bu yolda muhatap, insanların kalıbı değil, kalbidir. Dine hizmetlerde çalışan herkesin, mutlu ve huzurlu olması lazımdır. Bu da, büyüklerin emrinde olan idarecilerin, nazargâh-ı ilahî olan kalbleri kırmamasına bağlıdır. Kalb kırmak, Kâbe’yi yetmiş kere yıkmaktan daha büyük günahtır. İyi bilmeli ki, bir kardeşimizin kalbi kırılırsa, büyüklerin kalbi bin parçaya bölünmüş olur. Hâlbuki asıl görevimiz, büyüklerimizin kalbini kırmamak, onları üzmemektir. İşte bunun için bu hizmetlerde idareci olmak zordur.

Dinimize hizmette esas olan, etiket veya mevki makam değil, ihlâstır. Eshab-ı kiramın bu kadar başarılı olması, silahla değil, ihlâsla olmuştur. Allahü teâlâya karşı ibadetleri, kullukları tamdı, Cenab-ı Hakk’ın yardımına daima muhtaç olduklarını hatırlarından çıkarmazlar ve her fırsatta da söylerlerdi, Allahü teâlâ da yardım ederdi. Eğer insanlar Allahü teâlânın yardımına ihtiyaç duymazlarsa, Allahü teâlâ onların işini insanlara bırakır.

İnsan çalıştırmanın temel şartı, heves kırmamaktır. Bir işte heyecan varsa o iş er veya geç güzel neticelenir. Bir şeyi güzel yapmak, çok yapmakla olur. Yasaklamamalı, sınırlandırmamalı. Eğer sürekli (Onu yapma, bunu yapma!) denirse, ne yapacağını şaşırır ve bunalır. Serbestçe yapsın ama yaparken de yol göstermeli. Dinimizde de hep böyledir, bir zorluk olduğunda çıkış yolları, çareler vardır, şartlara göre ne uygunsa o yapılır.

Allahü teâlânın seçtiği, sevdiği, büyüklerin yolunda, dinine hizmet nasip ettiği güzide insanlar, mücevher gibi olup, elbette sayıları azdır. Dolayısıyla bunların idareci [yönetici] olması, idareci olarak yetişmesi lazımdır. Osmanlı dünyaya hükmettiği zaman nüfusu 26 milyondu ama çoğu idareci olacak vasıftaydı. Bir yere bir vali gönderilince, artık merkezin orayla ilgili endişesi kalmazdı, çünkü giden mükemmel idareciydi, neyi nasıl yapacağını bilirdi.

Bu hizmetleri yürüten idareci hem derviş yani dinine çok bağlı, hem de tüccar, yani cesur ve atılgan olmalı, kârını zararını iyi bilmeli, dostunu düşmanını iyi tanımalıdır. Sadece derviş ve sadece tüccar olmakla bu iş yürümez. İkisi bir arada olmalıdır.
Hoca hakkı ödenmez
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Merhum hocamız, (Hayat hayâldir, insan ise âciz demektir) sözünü çok tekrar ederdi. Mesela insanın parmakları olmasa, odundan farkı kalmaz. Hiçbir şey yapamaz. Su içemez, bir yerini bile kaşıyamaz. Vücuttaki her organın, her parçanın ne kadar kıymetli olduğunu iyi anlamalıdır. Hayatın kıymetini ölüler, sağlığın kıymetini hastalar, zenginliğin kıymetini fakirler bilir. Bunlar elde birer emanettir. Emanete riayet etmeyen haindir. Hainler ve münafıklar Cehenneme gideceklerdir.

En büyük emanet, en büyük nimettir. Bu da iman etmektir. İman etmenin, Ehl-i sünnet itikadında olma nimetinin kıymeti çok büyüktür. Ne kadar önemli olduğu âhirette görülecektir. Birinci ölümde vücut ölecek, fakat ruh ölmeyecektir. Beden ölse de, ruh hareket eder, iş yapar. Hattâ Peygamberler mezarlarında namaz kılarlar. Ama ikinci ölümde, yani surun ikinci üflenmesinde melekler ve ruhlar da ölecek, hiçbir canlı kalmayacaktır. İşte hiçbir canlının olmadığı, her şeyin yok olduğu, öldüğü o gün, Allahü teâlâ mealen, (Dünyada kibirlenenler, kendini ilah sananlar, putlara tapanlar, Allah’ı tanımayanlar, bugün sizi kim mahkeme edecek, kim sorgulayacak?) buyuracak. Bundan sonra kahır, yok edici kuvveti ve hikmetiyle iftihar edecek. Sonra, Mümin sûresinde bildirildiği gibi, (Mülk kimindir?) diye soracak. Hiçbir canlı olmadığı için bu soruyu yine kendisi cevaplayacak, (Vahid ve kahhar olan Allah’ındır) buyuracak ve hesap başlayacaktır. Mahşer gününün dehşeti, azabı çok fazla olacaktır. Cehennem azabı ise bundan da şiddetlidir. 

Eğer İmam-ı Rabbanî hazretleri gibi büyükleri tanımasaydık, doğru imana kavuşamayacaktık ve o azapları bizler de tadacaktık. Bu yüzden Ehl-i sünnet itikadında olmanın, bu yolun büyüklerini tanımanın sevincinden dolayı kıyamete kadar her gün bayram yapsak, yine azdır. Böyle bir imana kavuşan, çok şanslıdır. Bu imanın ne kadar kıymetli olduğunu, ne kıymet ifade ettiğini, öldükten sonra herkes anlayacaktır. Onun için her şeyin hakkı ödenebilir, ama Ehl-i sünnet itikadını, doğru imanı öğreten yani ebedî saadeti gösteren hocanın hakkı ödenmez.
Hocayı seven talebesini de sever
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Tasavvuf talebesinin biri, arkadaşını hocasına şikâyet eder, (Onu sevmiyorum) der. Hocası ona sorar:
- Kardeşim, o arkadaş senin iman ettiğin gibi, Allahü teâlâya iman etmiyor mu? Kur’an-ı kerime, Muhammed aleyhisselama inanmıyor mu? Ehl-i sünnet itikadında değil mi? Namazını kılmıyor mu? Hocasını sevmiyor mu, onun yolunda değil mi? Yapılan hizmetlerimize katılmıyor mu?

O talebe, şikâyetçi olduğu arkadaşının bunları yaptığını söyleyince mübarek zat tekrar sorar:
- Peki, kardeşim, geriye onu sevmemek için ne sebep kaldı? Elbette sadece nefsimiz kaldı. Nefse uymazsak severiz.

Büyük zatların talebeleri, tek tek, hocalarını temsil eder. Yani hepsine hocalarına olduğu gibi hürmet etmek gerekir. Buna çok dikkat etmeli, her talebeyi hocasının evladı gibi bilmeli, duasını almaya çalışmalı. Büyükleri daha çok sevmek için önce talebelerini sevmek gerektiğini unutmamalı. Eskiden, talebelerin her biri, arkadaşının uyumasını beklerdi, uyuyunca da gidip onun ayaklarının altını öperdi. Yani aşk derecesinde birbirlerini severlerdi. Bu yoldaki arkadaşlarının kıymetini bilirlerdi.

Hocaya muhabbet, talebelerin birbirlerini sevmesiyle olur. Bir talebede bu sevgi yoksa, hocasını da, diğer büyükleri de sevmiş olamaz. Seviyor görünebilir, ama gerçekte sevgi yoktur. Seven, sevdiğinin elini sürdüğü yeri de sever. Yani bilse ki hocası buraya elini sürdü, talebe oraya âşık olur. Nitekim büyükler, (Bir mübarek zat, bir yere elini sürse, insan oraya rabıta etse, muhabbetle bağlansa, feyiz alır) buyurmuşlardır. Böyle yapmakla, o büyük zat hatırlanmış olur.

Hubb-i fillah ve buğd-i fillah yani Allah’ın dostlarını Allah için sevmek, Allah’ın düşmanlarını da Allah için sevmemek, imanın şartıdır. Allah’ın düşmanı kim? En baş düşman nefsimizdir. Peki, Allah’ın düşmanı olan nefsi seven, onun arzularının peşinde giden, onu dinleyen, nasıl Allah’ın sevgili kulu olur? Allahü teâlâ,(Müminleri Allah için sevin!) diyor. Nefs ise, ona buna kızıyor. Allah’ın düşmanı olan nefsimizi sevindirmek için, Allah’ın dostu olan Müslümana kızılır mı, buğz edilir mi hiç? Allah korusun insanın imanı zedelenir. İnsan Allah’ın dostuna karşı vazifesini yapmayıp da, kendi nefsini severse, maazallah, bu onu Allah’a düşmanlığa sürükler.
Hoş geldin
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Namazda Peygamber efendimize selam veriyoruz. Evliyanın isimlerinin anıldığı yere ruhları geldiği gibi, Peygamberlerin ruhları ise elbette gelir. Biz Ona selam verdiğimiz zaman, Peygamber efendimiz, o namaz kılanın önünde tecessüm edip, kim bana selam veren diye, o selam vereni hafızasına alır. Vefat ederken de tanır. Kabirde de tanır ve kabre girince bize (Hoş geldin) der. Zaten bu da yeter. 

Kabirde hoş geldin denilmesi çok mühimdir. Bu söze muhatap olabilecek şekilde yaşamak lazım. Bunun için de, her saniyenin kıymetini bilmek, niyetimizi düzeltmek gerekir. Kimler sevilir, kimler sevilmez, bunları iyi bilmeliyiz. Ne ektiğimizi ve bunun karşılığında ne biçeceğimizi iyi hesap etmeliyiz. Akıllı tüccar gibi olmak lazımdır. 

Allahü teâlâdan dert ve bela istemek uygun değil; ancak kulun acziyet içerisinde olması, biçare olması, Ondan yardım istemesi de Allahü teâlânın hoşuna gider. Bu, kulun kibirlenmemesine vesile olur. Onun için, hastalandığında şikâyet mahiyetinde değil de Allahü teâlâdan medet umar vaziyette yalvarmak ve şifa beklemek gerekir. 

Zaman değişir; ama insan değişmemeli. Müslüman her yerde, her zaman Müslümandır. Su nerede olsa sudur. Asıl maddesi düzgünse, her yerde kıymetlidir.

Dünyada en zor iş, hitap ettiğin kişileri aynı hedefe yöneltmektir. 

Dinimiz iki temel üzerine oturmuştur: Biri sabır, diğeri şükür. 

Bir kişi daha yanmaktan kurtulsun diye uğraşmalıyız. 

Öyle yaşayalım ki, bizim yüzümüzden hiç kimse Cehenneme gitmesin, çünkü bizi de götürür. 

Son nefes, hayatın sonu çok önemlidir. Muteber olan sondur.

Kalbin şifası dini ilim yani ehl-i sünnet bilgileridir. 

Herkes, evine geleni şanına layık şekilde ağırlar. Allahü teâlâ da, camilere gelenleri, kendi şanına layık şekilde ağırlar. 

Bugün inanmayanlar, Peygamber efendimiz zamanında olsalardı yine inkâr ederlerdi. Bugün inananlar o zaman olsalardı yine Peygamber efendimiz için canını malını feda ederlerdi. Değişen bir şey yoktur. İman etmek için, görmek veya görmemek önemli değildir. 

Sevab kazanmak çok önemli, kazanılan sevabları kaybetmemek daha önemlidir.

Müslümanların kalblerine sürur vermek, Müslümanları sevindirmek, en kıymetli ibadetlerdendir. 

Malayani ile uğraşana selam bile verilmez, boş durmak da malayani demektir.


Önemli olan sondur

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bir mümin için, her günün sonunda iki haber olur; biri acı, diğeri tatlıdır. Acı olanı, ömründen bir gün eksildi. Tatlı olanı, bir gün daha ahirete yaklaştı. Yüce Rabbine, sevgili Peygamberine ve mübarek hocalarına, Cennetteki makamına kavuşmaya bir gün daha yaklaşmış oldu. Bir taraftan kaybediyor; ama bir taraftan da yaklaşıyor. 

Önemli olan sondur. Bir insan, başında uçabilir, her kötülükten kaçabilir, her türlü hizmeti yapabilir; ama son anında, Allah muhafaza etsin, küfre düşürücü bir şey yaparak felakete yuvarlanabilir. 

Peygamber efendimiz buyuruyor ki: 
(Bir mümin ömür boyu Cennetlik amel yapar, Cennetlik amel işler ve artık Cennete girmesine bir zra yani 40–50 cm kalmıştır. Orda bir yanlış iş yapar, Cehenneme gider. Bir kâfir, 80 yıl küfür içinde yaşar. Artık onun Cehenneme girmesine bir zra kalmıştır. O da bir kelime-i şehadet getirir, tevbe eder, hiç günahsız Cennete gider.)

Bir hadis-i şerifte de, (Yahudilerin en hayırlısı Mihrik’tir) buyuruldu. Kimdir bu Mihrik? 80–90 yaşlarında ihtiyar bir Yahudi’dir. Peygamber efendimiz eshab-ı kiramla birlikte savaşa gidiyor ve bu ihtiyar Yahudi karşısına çıkıp diyor ki:
— Durur musun, sen kimsin?
— Ben, Muhammed'im “aleyhissalatü vesselam”.

— Şu ahir zaman Peygamberi dedikleri sen misin?
— Evet, benim.

— Allah Allah, bu simanın sahibi yalan söylemez. Vallahi, sen peygambersin.
— O zaman kelime-i şehadet getirmen gerekir. 

Hemen söyler:
— Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulühü.

Sonra der ki: 
— Peki ya Resulallah, şimdi sen nereye gidiyorsun?
— Cihada gidiyorum.

— İzin ver de ben de gelip Allah yolunda savaşayım.
— Sen çok yaşlısın, savaşacak durumun yok, burada kal, bize dua et! Bize bu yeter.

— Ya Resulallah, müsaade buyursan da, ben cihaddan geri kalmasam…

Ve Peygamber efendimiz müsaade etti, o da geldi. Yarım saate kalmadı, savaş başladı, ilk oku da bu yedi ve şehit düştü. Müslüman oldu, eshab-ı kiramdan oldu, şehit oldu. Ne oruç, ne hac, ne namaz, hiçbir şey yok. Bir saat sonra, onun üzerine o hadis-i şerifi buyurdular. Çünkü bu, suçsuz, günahsız gitti!


Allahü teâlâ kalbe bakar

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İnsanlar birbirlerinin görünüşüne bakar. Allahü teâlâ, kalbe ve niyete bakar. İnsanlar birbirlerinin ne yaptıklarına bakar. Allahü teâlâ, niçin yaptığına bakar. Bir işi ne için yaptığımızı en iyi bilen, Allahü teâlâdır. Dinde niyet esastır. Bütün ameller, bütün ibadetler niyete bağlıdır. Amel çok, niyet bozuksa, on para etmez. Niyet çok güzel, fakat amellerde kusur varsa, Allahü teâlânın izniyle kurtulur. 

Bazı bilinmeyen ve görülmeyen hizmetler ve ibadetler var ki, onun kazancını kimse tahmin edemez. Mesela, bir gün Cebrail aleyhisselam, Peygamber efendimize gelerek dedi ki:
— Yâ Resulallah, bu gece Ebu Bekr-i Sıddık’ın kazandığı sevab, kıyamete kadar gelecek bütün insanların kazancından daha fazladır. Ebu Bekir böyle bir ibadet yaptı.

Ertesi gün Peygamber efendimiz, Hazret-i Ebu Bekr’i yanına çağırıp buyurdu ki: 
— Yâ Eba Bekir, sen dün gece ne yaptın?

— Her zamanki gibi ya Resulallah, namaz kıldım, Kur’an-ı kerim okudum, yattım. 

— Başka ne yaptın? Sen bu gece öyle bir ibadet yaptın ki, kıyamete kadar gelecek Müslümanların sevabları toplamından daha fazla sevab kazandın. Neydi o ibadet?

— Ya Resulallah şu olabilir mi? Yatağa yattığım zaman kendi kendime, (Ya Rabbi, sen Allah’sın. Kur’an-ı kerimde, (Allah, verdiği sözden dönmez) buyuruluyor. Sen öyle takdir ettin ki, Cenneti de, Cehennemi de insanlarla dolduracaksın. Cehennem insanlarla dolacağına göre, benim vücudumu öyle büyüt ki, Cehennemi ben doldurayım, başka kimse girmesin) demiştim. O ibadet bu olabilir.

Resulullah efendimiz tasdik edip, (Evet o ibadetin sayesinde büyük derecelere kavuştun) buyurdu.

Hazret-i Ebu Bekir, kimseye söylemediği, kimsenin bilmediği bu niyeti sebebiyle kıyamete kadar, kimsenin erişemeyeceği kadar sevab kazandı. Allah indinde, kalbden yapılan ibadet, zikir, niyet, dille yapılandan efdaldir. Hatta dille olup, kalb gafil olursa, o niyet, niyet değildir. Namaz kabul olmaz, hac kabul olmaz, hiçbir şey kabul olmaz. Bizim dinimizin esası kalbdeki niyettir. Namaza dururken, bir yere giderken, insan içinden sürekli konuşur. O konuştukları, Allah indinde bilinir, ona göre de ecir verilir. Günah verilmesi için yapılması lazım, fiile dönmesi lazım. Ancak ecre sebep olacak işi, içinden geçirdiği anda sevab yazılır.
İhlâs varsa, fitne olmaz
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dine hizmette başarılı olabilmek için, fitneden uzak durmak, birlik ve beraberlik içinde olmak şarttır. Her işi, her hizmeti ihlâsla, yani sırf Allah rızası için yapmalıdır. İhlâsla yapılan işlere fitne karışmaz. İhlâs, yüzünü, kalbini Allah’a dönmek demektir. Böyle ihlâsı olana herkes saygı duyar. Ama ihlâsı yoksa, daima bir yerlere çarpar veya birileri ona çarpar. Çünkü insanlar ya sınırlı bir daire içinde çarpışıp dururlar veya bu dairenin dışında, hedefe doğru giderler. İtişme kakışma, kavga gürültü, dairenin içinde olur, dışında olmaz. Çünkü dairenin dışında olanın bir yere çarpması mümkün değildir. Onun yönü, insanların birbirlerine çarptığı yer değildir. İhlâslı Müslüman’ın tek gayesi Allah rızası olduğu için, dünyanın neresinde olursa olsun rahat eder. Kimseye zarar vermez, kimseden de zarar görmez. Hep takdir görür.

Dine hizmet edilen yerde, bir kimsenin kalbindeki ihlâs azalırsa, o oranda sıkıntı başlar. Bazıları çok ihlâslıdır, elde olmadan çok sevilir. Nereye gitseler onlara kucak açılır. Bazıları ise ihlâsları noksan olduğu için çok itici olurlar, herkes onlardan uzak durmaya çalışır. Böyle ihlâsı noksan olanları çalıştırmak zordur. Hele ihlâsı tamamen biterse, çalıştığı yer kendisine dar gelir ve orayı kendisi terk etmek zorunda kalır. Bu hizmetler, bu bünye, ihlâslı olmayanları yavaş yavaş dairenin dışına iter ve en sonunda fırlatıp atar. Ama bir kişide az da olsa ihlâs varsa, hizmetlerin bünyesinde kalır. Çünkü bu hizmetler, bu büyükler, mıknatıs gibidir ve kimde cevher varsa onu çeker. Bu mıknatısın özelliği, itici olmak değil, çekici olmaktır. Yeter ki az da olsa, cevher olsun. Ancak cevher olma özelliğini kaybedip, saman çöpü veya moloz olursa, o zaman mıknatısa tutunamayıp düşer ve bunda mıknatısın suçu olmaz. Atalarımız, (Kör görmezse Güneş’in suçu ne?) sözünü boşuna söylememişler. Onun için ihlâsımızı artırmaya çalışmalıyız. İhlâs devam ettiği sürece, mıknatıs bizi bırakmaz. Hep bu daire içinde kalırız. 
İki cihan sultanı olmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dünya ile âhiret arası göz açıp kapayıncaya kadardır. Bu dünya hayâldir ve geçicidir. Asıl hayat, âhiret hayatıdır ve ebedidir. Orada da Cennetten ve Cehennemden başka yer yoktur. 

Allahü teâlâ, (Kulum benden ne isterse ona o kapıları, o yolu açarım)buyuruyor. Kalbimizdeki istikamet çok önemlidir. Nereye yöneldiğimize, neye niyet ettiğimize bakalım, iyi düşünelim.

Dünya sultanı değil, âhiret sultanı olmaya bakmalı. İbrahim bin Edhem hazretleri, Dicle’nin kenarında oturup, hırkasını yamarken, saray mensubu eski arkadaşları kendisini görüp, hâline şaşırırlar, (Kalsaydın ne güzel sultandın, derviş oldun da eline ne geçti?) derler. İbrahim bin Edhem hazretleri, onlara uzun uzun baktıktan sonra elindeki iğneyi nehre atıp, (Ey Allah’ın mahlûkları, benim iğnemi getirin!) der. Bütün balıklar, iğneyi getirmek için yarışa başlarlar. İbrahim bin Edhem hazretleri de iğnesini alıp, (Elime bu iğne geçti. Size sultan olacağıma, bunlara sultan oldum) buyurur.

İnsan nereye sultan olacağına iyi karar vermeli, tercihini iyi yapmalı. Ne sattığını ve buna karşılık neyi aldığını iyi düşünmeli!

O hâlde kendimize gelelim, ömür su gibi akıp gidiyor, biz de geldik gidiyoruz. Kıldığımız namaz son namazımız olabilir, çünkü her gün binlerce kişi ölüp âhirete gidiyor. Bugün değilse yarın, yarın değilse bir başka gün, mutlaka Azrail aleyhisselam emaneti alacaktır. Sonunda hepsi yok olacak olan bu dünya malı ve rütbesi için günaha girmek, haram işlemek akıl kârı değildir. Dinimizi öğrenmemiz, öğrendiklerimizi tatbik etmemiz, vaktimizi boşa harcamamamız lâzımdır. Allah indinde makbul olan, mal ve rütbe değil, takva, yumuşaklık, insanlara iyilik ve dinimize hizmet etmektir.

En büyük korkumuz son nefeste Allah korusun kâfir olarak can vermektir. Çünkü küçük günaha devam, büyük günah olur. Büyük günaha devam küfre götürür. Kâfirin cezası da Cehennemde sonsuz yanmaktır. Bundan daha büyük felaket olur mu?

Din kitaplarımız, bu dünyanın alçaklığını, bu günahların felaketini, âhiretin azaplarını uzun uzun yazıyor. Peki, kurtulmanın çaresi ne? Bunun bir tek çaresi var. O da kurtulanlarla yani doğru iman sahibi olanlarla, takva ehliyle, günahtan kaçanlarla beraber olmaktır. Çünkü (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir)buyuruluyor.

Sırat köprüsünde yedi sual 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Sırat köprüsünde her Müslümana, imandan, namazdan, oruçtan, hacdan, zekâttan, gusülden ve kul hakkından olmak üzere yedi sual sorulacaktır. Kul hakkı ile ilgili sualden, masum oldukları hâlde, Peygamberler bile korkarlar)buyuruyor.

1- İman: İman, Amentü’de bildirilen altı hususa inanmaktır. İmanı olmayanlar Cehenneme girip sonsuz kalacaktır. Onun için imanı gideren hususları iyice öğrenmeliyiz. Mesela İslamiyet’in herhangi bir hükmünü hafif görenin veya (Bu zamanda böyle olmaz) diyenin imanı gider. Ümmet-i Muhammed’den olup, itikadı bozuk olanlar Cehenneme girerlerse de, zerre imanları olduğu için, orada sonsuz kalmazlar. Dört hak mezhepten birinde olup Ehl-i sünnet itikadında olanlar ise Cehenneme girmez, ikinci suale çekilirler.

2- Namaz: Şartlarına uygun şekilde kılınmalı ve hiçbir kaza namazı borcu olmamalı. Namaz, din demektir. Namazsız din olmaz.

3- Oruç: Orucu severek tutmalı. Çok faziletlidir. Allahü teâlâ, (Her iyiliğe, 10 mislinden 700 misline kadar sevab verilir, fakat oruç bana mahsustur, onun mükâfatını ben veririm) buyurdu. İmsak ve iftar vakitleri için temkin müddetini dikkate alan, doğru takvimlere uymalıdır. 

4- Hac: Haccın şartlarını iyice öğrenip yerine getirmeli. Mesela Arefe günü Arafat’ta vakfeye durmayanın haccı sahih olmaz. Onun için Zilhicce ayının hilâlini gözetlemek ve Arefe gününü doğru şekilde tespit etmek gerekir.

5- Zekât: Zekâtı verilmeyen mal, para, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahibinin alnına, böğrüne, sırtına mühür gibi basılacaktır. Zekât, şartlarına uygun şekilde verilmelidir.

6- Gusül: Guslün şartlarına dikkat etmeli, guslümüz fıkıh kitaplarına uygun olmalı.

7- Kul hakkı. Üzerinde kul hakkı olanın sevabı alınıp hak sahibine verilecek, sevabı yoksa onun günahı buna yüklenecektir. Hırsızlık ve gasp, kul hakkı olduğu gibi, kalb kırmak, iftira ve gıybet de, hep kul hakkıdır. 

Cennete girmek isteyen, bu yedi suale şimdiden hazırlanmalıdır.
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:318
Dün:492
Bu Ay:3,679
Toplam:14,273,642
Online Ziyaretçiler:8
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842