Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Hikmet Ehli Zatlar Buyuruyor Ki

İki güneş var
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İki güneş vardır. Biri maddi güneş olup ışınlarıyla canlılara rızk ve hayatta kalma gücü gönderir. Hayvanlar, bitkiler hep güneş enerjisiyle hayatta kalırlar. Böyle bir güneş olduğu gibi, bir güneş daha var, o da âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimiz, Muhammed aleyhisselamdır.

Maddi güneş nasıl ışınlarıyla maddi hayata can veriyorsa, Muhammed aleyhisselam da kalblerin temizlenmesi, iman etmesi, canlanması için, bilinse de, bilinmese de, devamlı feyz verir. O feyz hangi kalbe gelirse o kalb nurlanır, doğru imana kavuşur, doğru amele koşar. Dolayısıyla bir mü'minde Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadı ve Allahü teâlânın sevgili kullarına sevgi meydana gelmişse, işte bu feyzden bir damla bunun kalbine isabet etmiş demektir. Hatta büyük âlim Muhammed Masum hazretleri, (Bütün Peygamberler, bu feyzden kalblerine bir avuç indiği içindir ki, peygamberlik makamına kavuşmuşlardır)buyuruyor.

Kıyamete kadar gelecek müminlerin de kalbine bu feyzden bir zerre iner. Biraz fazla olsa zaten mürşid-i kâmil olur. Bütün ölçü, güneşin ışınlarının yayıldığı gibi, o yayılan feyzden bir parçaya kavuşmaktır.

Feyz herkese gelmez. Peygamber efendimizden feyz gelmesinin, iki şartı vardır:

Birinci şart: Onu tasdik etmektir. Yani bu zat peygamberdir, son peygamberdir, ben buna iman ettim, inandım, getirdiklerini kabul ettim, beğendim demektir. Peygamber efendimizden gelen nimetlerin vasıtası kalblerdir. Nasıl ki elektrik, kabloyla gelir, yani vasıtası kablodur, nasıl ki su, boruyla gelir, vasıtası borudur, Peygamber efendimizden gelen nimetlerin vasıtası da kalblerdir. Bu tasdik olunca, bizim bilmediğimiz, görmediğimiz, anlamadığımız şekilde, o şahısla Peygamber efendimizin mübarek kalbi arasında bir irtibat kurulur.

İkinci şart: Peygamber efendimizi çok sevmektir. Gelen nimetlerin miktarı, bu sevginin derecesine bağlıdır.

Bu, Peygamber efendimizin zamanında, yani O hayattayken böyleydi, vefat ettikten sonra ne oldu? Bunu Peygamber efendimiz bildiriyor, (Kalbimde ne varsa, kardeşim Ebu Bekr'in kalbine akıttım) buyuruyor. Yani, Peygamber efendimizin vefatından sonra, Ondan gelecek nimetler artık hazret-i Ebu Bekir'den gelecektir. Ondan sonra da Selman-ı Farisi hazretlerinden... Bu silsile yoluyla yani Silsile-i aliyye büyüklerinden devam ederek günümüze kadar geliyor. Bu büyükleri inkâr eden, bu nimetlere kavuşamaz.


En üstün insanlar 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Eshab-ı kiramın istisnasız hepsini çok sevmeliyiz. Hepsi Cennetliktir. Allahü teâlâ, hepsinden razı olduğunu ve hepsine Cenneti vaad ettiğini Kur’an-ı kerimde açıkça bildirmektedir. Peygamber efendimizin yolunu bütün dünyaya onlar yaydı. Onlar Peygamber efendimizin cemaatidir. Ehl-i sünnet vel-cemaat demek, Peygamber efendimizin ve Eshab-ı kiramın yolu demektir. Eshab-ı kiramın bildirdiği yol, Peygamber efendimizin yoludur.

Eshab-ı kiram, sadece sohbet ile nihayetsiz üstünlüklere ulaştılar. Hiçbir evliya zat, onların mertebesine varamaz, çünkü Resulullah efendimizi görmekle, sohbetinde bulunmakla, melekle birlikte olmakla ve vahyi, mucizeleri görmekle, Eshab-ı kiramın imanları, görerek inanmak şeklinde olmuştur. Bu saydığımız üstünlükler, bütün başka üstünlüklerin temeli ve kaynağıdır, çünkü bizim işiterek inandığımızı, onlar bizzat gördüler. Eshab-ı kiramdan başkası bunlara kavuşamamıştır. Veysel Karani hazretleri, sohbetin bu üstünlüklerini bilseydi, hiçbir şey onu bu sohbetten alıkoyamazdı. Anneye, babaya hürmet, hocaya saygı, hepsi Rabbimizin rızası içindir, nefsimiz için değildir, onların şahsı için de değildir. İnsan annesini, Rabbim bundan razı diye sever. İnsan, Rabbim razı diye namaz kılar. İnsan hocasını, Rabbim bundan çok razı diye sevip sayar. Maksat hep Rabbimizin rızasıdır, başka bir şey değildir. İnsan nefsi için her ne yaparsa yapsın, isterse oruç tutsun, isterse namaz kılsın, makbul değildir. Mutlaka Allah rızası için yapması lazımdır.

Allahü teâlâ dilediğine rahmetini saçar. Bize imanı nasip etmesi, Ehl-i sünnet itikadına kavuşturması, hep Onun ihsanı olmuştur. Allahü teâlâ bizi diledi, ondan sonra bize hep rahmet saçtı. Bunun için çok bahtiyar insanlarız. Biz, Rabbimizin dilediğine kavuştuk. Bizim kavuştuğumuz şeref, üstünlük, hiçbir şeref ve üstünlüğe benzemez. Hâlbuki insanlar, hep zahire aldanırlar. Mutlaka rütbesi olsun, malı mülkü olsun derler, bunlara kıymet verirler.

Allahü teâlâ dilediğine rahmetini saçar. Bu dileğe dâhil miyiz, değil miyiz, işte ona bakmalı. Ancak Ehl-i sünnet itikadındaki Müslümanlar, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi Ehl-i sünnet âlimlerine sevgisi olanlar buna dahildir, çünkü Allahü teâlâ bunları dilemiştir. Ben bunları sevdim demiştir. O halde, Allahü teâlânın sevdim dediği kişiye karşı muhabbetsizlik, düşmanlık olur mu? Biz zaten Onun sevdiğini sevmeye mahkûmuz. Allahü teâlâ, ben kâfiri sevmedim diyor. Biz onu sevmemeye mecburuz. Onun için müminler, mutlaka birbirlerini severler. Bu nimete kavuşmak ihsan-ı ilahidir. Nasip meselesidir. Ne kadar sevinsek, ne kadar şükretsek azdır.
İki ilaç ve iki felaket
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Öyle iki ilaç var ki, bir tanesi ebedi Cehennemden kurtarır, bir tanesi de hesapsız Cennete götürür. 
1- La ilahe illallah Muhammedür resulullah: Bu kelime-i tevhidi söyleyen ve inanan Cehennemde ebedi olarak yanmaz. 

2- İstiğfar: İstiğfar her derde devadır. Fakirliğe de, vücuda da, borca da, geçimsizliğe de şifadır. Bir de ölürken son nefeste imanla gitmeye ve de hesapsız kitapsız Cennete gitmeye sebep olur. 

Allahü teâlâ tevbe ve istiğfar etmek nasip eylesin. Ama tevbe nasıl olacak? Tevbenin esas iki ana unsuru var:
1- Yaptığının suç olduğunu kabul etmelidir. Suçunu kabul etmediği müddetçe bin kere tevbe etsin faydası olmaz. Benim kabahatim var, ben hata işledim diyerek bu suçu kabul etmeli, itiraf etmelidir. 

2- 
Pişman olmalı, günahı terk etmelidir. Suçunu kabul etmiyor, pişman da olmuyor, ellerini açmış beni affet ya Rabbi diyor. Böyle tevbe olmaz. 

Ben haklıyım diyen herkes ahirette pişman olacaktır. Peygamber efendimiz, haklı olduğu halde, ben haksızım diyenin Cennete gireceğine, buna köşk verileceğine, ben kefilim buyuruyor. Haksız olup da haklıyım demekse, büyük felakettir. İki felaket vardır ki; bu kötü huylar kimde varsa çok fenadır. Bu iki felaket yüzünden Peygamberimizi gördüğü halde iman nasip etmedi Allahü teâlâ. Biri inat, biri de kibirdir. Ben haklıyım demek ve kendini başkasından üstün görmek. Bunlar, hakiki mümin olmaya engeldir, son nefeste imansız gitmeye sebeptir. Bu iki kötü huy hangi Müslümanda varsa akıbeti çok tehlikelidir. İnadından, kibrinden, ben haklıyım diyor. Ahirette kim haklı, kim haksız, belli olacak. 

İnsanın kendi hakkında verdiği hüküm, hükümsüzdür. İnsan kendine nasıl hüküm verebilir, başkasının hüküm vermesi gerekir. İnsan kendini evliya ilan etsin, gülerler buna. Bir zat evliya olmaya karar vermiş, olur ya, dağa çıkmış yemiyor, içmiyor, zikrediyor, bir şeyler yapıyor falan. Yine samimiymiş ki, Allahü teâlâ acımış ona, indirin şu adamı, gitsin kendine bir rehber bulsun buyurmuş. Kendine tabi olan, hiçbir zaman Allah dostu olamaz.

Onun için, hiç kimse kendi hakkında hiçbir şey söyleyemez, bir başkasının söylemesi gerekir. Rüyalara ve hayallere inanmamak lazım, dinimiz ne derse ona inanmak ve uymak lazımdır. İnsanların çektiği en büyük sıkıntı, kendi hakkında, kendi konuşmasıdır! Bu çok tehlikelidir, Allah muhafaza etsin. 

Dini korumak, avuçta ateş tutmak gibi zordur. Bunun da tek bir yolu vardır. O da, yalnız olmamakla, kendi kendine konuşmamakla, kendine tabi olmamak iledir. Çünkü kendi demek, nefsi demektir. Nefsi de Allah’ın düşmanıdır.


Sevginin üç alameti

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Sevginin üç alameti vardır:
1- Sevdiğini seveni sever, sevmeyeni de sevmez:
Bu, sevenin elinde değildir, gayri ihtiyari olur. Mesela, İmam-ı Rabbani hazretlerini ve kitaplarını seveni, elinde olmadan sever. Tenkit ediyorsa, sevmiyorsa, onu sevemez. Tenkit edene sevgisi varsa, sevgisinde yalancıdır. Sevseydi, tenkit edene hiç değilse, kalben kızması, buğzetmesi gerekirdi. 

2- Sevdiğine itaat eder:
Kendi aklına, mantığına, gördüğüne değil, sevdiğinin sözüne itaat eder. Ulema kitaplara, evliya ise hocasının sözüne bakar. Akıl, kavuşana kadar lazımdır. Kavuştuktan sonra, hocaya değil de, akla tâbi olmak zararlıdır. 

Nitekim Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, Şems-i Tebrizi hazretlerine kavuştuktan sonra, onu çok sevmesine rağmen, işin içine aklı karışıyordu. Hocasının bazı sözlerini, işlerini aklı almıyordu. Baktı, iş felakete gidiyor, aklını bırakıp hocasının bildirdiklerine uydu. En sonunda, gerçeklere vakıf olunca,(Aklımı bıraktım, hocama tâbi oldum ve kurtuldum) buyurdu. 

3- Hep sevdiğinden bahseder:
Elinde değildir. Ya kendisi bahseder, ya da hep ondan bahsedilmesini, onun konuşulmasını ister. Bir beyit:
Bir büyüğü tanıyan, ne kadar da bahtlıdır,
Hep ondan konuşması, elbet daha tatlıdır.

İşte bu üç vasıf kimde varsa sevgisinde samimidir.

Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, talebesinin birine para verip, (Bana bir ekmek al) dedi. O da ekmeği alıp, hocasına verdi. Hocası, tamam sen işine bak diyerek, yola çıktı. Talebe de peşinden gitti. Hazret-i Mevlana bir mağaraya girdi. Orada bir köpek yavrulamış. Açlıktan ölecek olan köpeğe, ekmeği suya batırıp batırıp yedirdi. Tam çıkacakken talebesiyle karşılaştı. Merakla bakan talebeye, şu mealdeki bir hadis-i şerifi söyledi:
(Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, Allahü teâlânın mahlûklarına kim merhamet ederse, Allah ona merhamet eder.) 

İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Merhamet etmeyene, merhamet edilmez, acımayana acınmaz.)
(Yerdekilere merhamet etmeyene, gökteki melekler merhamet etmez.) 

Merhamet imandandır. Onun için, bu din, merhametle bugüne kadar gelmiştir. 

Bir kimse, Peygamber efendimizin, torunları Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’i öptüğünü görünce (Benim on tane çocuğum var. Hiç birini öpmedim) der. Peygamber efendimiz, (Merhamet etmeyen, merhamete kavuşamaz)buyurur.


Namaz her şeyin başıdır

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allahü teâlâ bize verdiği nimetler karşılığında bizden iki şey istiyor: Kendisini tanıyıp şükretmemizi istiyor. Bunu biraz açalım:

1- Yarattığı mahlûkların içerisinde yalnız insana kıymet verdi. Kendisini tanımayı nasip etti. Tanımak çok kıymetlidir. Peygamber efendimizi herkes görüyordu ama tanımadılar. Tanımak zordur. Tanıyanlar Eshab-ı kiram oldu. Allahü teâlâ tanınmak istiyor. Bir hadis-i kudside, (Ben tanınmayı sevdim) yani (İnsanları, beni tanımakla şereflenmeleri için yarattım) buyuruyor.

2- Onun ihsan ettiği nimetlere karşılık olarak teşekkür istiyor. Yani şükretmemizi istiyor. Allahü teâlâya teşekkür nasıl olur? Teşekkür namazdır! Çünkü zekât malın varsa, hac şartlar varsa, oruç keza öyle; ama namaz için hemen hemen hiçbir engel yoktur. Teyemmüm ederek kılar, ima ile kılar, yatarak kılar, hastayken kılar, yani hiçbir engel olmadığı için Allahü teâlâ teşekkürü namazla başlatmıştır. Onun için, namaz kılmayanın hiçbir teşekkürü yani şükrü, Allahü teâlâ tarafından kabul edilmiyor. İmanın bayrağı, alameti, namazdır. Bir mümin, yüz bin hac yapsa, yüz bin altın sadaka dağıtsa, yüz bin fakir yedirse, eğer namaz kılmamışsa hiçbir kıymeti olmaz. 

Yunus Emre de şöyle diyor:
Namaz kılmaz kişinin kazandığı hep haram,
Bin altını olsa da, birisi gelmez işe.
Namaz kılmayana sen Müslümandır demegil,
Öyle Müslüman olmaz, bağrı dönmüştür taşa.

Çocuklarımıza İslamiyet’i öğretmemiz lazımdır. Namaz kılmanın önemini anlatmalıyız ve mutlaka namaz kıldırmaya çalışmalıyız. Namaz kılmasına mani olan her şeyin felaketine sebep olacağını bilmeliyiz ve bildirmeliyiz.

Namazlarımızı geciktirmeden kılalım. Çocuklarımıza yiyip içmekten önce, namazlarını vaktinde kılmalarını öğretelim. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: 
Dünyada saadet, ahirette Cennet, iki şeyle olur: 
1- Allah’ın bir sevgili dostuna kavuşmak ve onun tarafından kabul edilmek, 
2- Doğru kılınan namaz.

Bir büyüğü tanıyan, zaten namaz kılar. Hem tanımak, hem namaz kılmamak olmaz. Namaz kılmıyorsa tanımamış demektir. Namazsız ahiret olmaz. Namazsız Allah’a kavuşulmaz, namazsız hayat olmaz, namaz her şeyin başıdır!

Merhamet, doktorun hastasına acıması gibidir. Gerçekten merhametli olan doktor, hastasını kurtarandır. Bir annenin, babanın şefkati de, onun merhameti gibi olmalı. Namaz kılmayan çocuğa merhamet edilmiş olmaz. Oradaki merhamet gibi görünen şey, merhametsizliktir, onu ateşe atmaktır. Çocuğun istikbalini garantiye almak, iyi Müslüman olmasıyla mümkündür. Diplomayla istikbal garantiye alınmış olmaz. Hatta felaketine sebep olabilir. Eşkıyanın eline silah vermek gibi olur. İyi Müslüman olunca, diploma o zaman işe yarar. O zaman da, düşmanla savaşan askere yardım etmek gibi olur.

Ana baba, eğer evlatlarına büyüklerin sevgisini, İslamiyet’in sevgisini veremiyorsa, onların baş düşmanıdır. Nefsine düşkün ana baba, yani çocuklarını nefsi için seven ana baba, çocuklarının en büyük düşmanıdır.
İki şeyi unut iki şeyi unutma
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* İki şeyi unut, iki şeyi unutma. Yaptığın iyilikleri unut, sakın bir daha bahsetme. Çünkü her anlatışta, bir miktar daha sevabı gidiyor. O yazılmış bir sevap, unut. Sana yapılan kötülükleri de unut. Neden, çünkü sabrettin Allahü teâlâ sana bir ecir verdi, her söylediğinde kaybediyorsun. İki şeyi de unutma. Allahü teâlâyı unutma bir de ölümü unutma.

* İyiliği Allah için yapmak lazım, iyilik ticaret değildir, yani tüccarlık değildir. Ben bunu yaptım, sen ne yaptın veya ne yapacaksın denmez. Sen yap unut, hiç ummadığın yerde karşına çıkar. 

* İman varsa, her şey var demektir; iman yoksa hiç bir şey yoktur. İman hayattır candır, beden topraktan var oldu, tekrar toprak olacaktır. Bedene can veren imandır. Büyükler, imansız bedeni seyyar kabre benzetmişlerdir. 

* Ehli sünnet itikadını yaymak kimlere nasip olmuşsa çok şükretsinler, hâllerini bozmasınlar. Allahü teâlâ elimizden alır, başka diyarlara, başka kullarına verir diye çok korksunlar. Bu bir rahmet bulutudur, gezer, kim ve nere layıksa oraya rahmetini bırakır.

* İtaatsiz hizmet olursa fitne olur. Hizmetin itaate uygun olmasının bereketi vardır.

* Edepli insanın ömrü artar. 

* Müslümanın hedefi sonsuza olmalıdır. 

* Müslüman, almak için değil vermek için uğraşır. Çünkü Müslüman için dünya alma değil, verme yeridir. Almak ahirettedir.

* Müminin neşesi yüzündedir. Asık suratlı olmak ona yakışmaz.

* Namaz, Müslümanın sermayesidir. Bunun hesabı verildi mi, gerisi kolay olur.

* Sadaka verin, çok iyilik yapın. Sadaka ömrü uzatır, kazayı, belayı, hastalığı savar. 

* Allahü teâlâ tevbe istiğfar edeni muhakkak affeder. Kim istiğfar ederse muhakkak kabul olur. Nasr suresinde mealen (Rabbine istigfar et, o muhakkak tevbeleri çok kabul edendir) buyuruyor. Hud suresinde de mealen, (İstigfar okuyun, imdadınıza yetişirim) buyuruyor.

* Tevbe edelim, Allahü teâlâ tevbe edenin tevbesini kabul eder. Peygamber efendimize birisi gelip, dedi ki; ben bir günah işledim, tevbe ettim, Allahü teâlâ tevbemi kabul etti mi? Efendimiz aleyhisselam "Etti" buyurdu. Adamcağız; peki tekrar günah işledim, tekrar tevbe ettim yine kabul etti mi? dedi. Efendimiz aleyhisselam tekrar "Etti" buyurdu. O zat tekrar sorunca, Peygamber efendimiz"Boşuna nefesini tüketme, kıyamete kadar da bu sürse, sen tevbe ettikçe Allahü teâlâ seni affeder" buyurdu.

* İnsanlar üç kısımdır: 
1- Gıda gibi olanlar, her zaman gerekir.
2- İlaç gibi olanlar, bazen gerekir. 
3- Hastalık gibi olanlar. Bunlar gerekmez ise de, gelip musallat olur. Bunlardan kurtulmak için, müdara etmek gerekir.

Peygamber efendimizin son sözlerinden biri, Namaza dikkat edin idi. (İ. Mace)
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Her Peygamberin ümmetine son nefeste vasiyeti namazdır.) [Gunye]

* Âlim, ehli sünnet âlimlerinin kitaplarından nakleder, hem kendi aziz olur hem uyanlar. Cahil kafadan söyler. Hem kendi rezil olur, hem uyanlar. 

* Yeis haramdır, büyük günahtır.

* Allahü teâlâya tevekkül et, işini Ona ısmarla, Ona teslim et. İhtiyarda [birini seçmekte] afet, tefvizde rahatlık vardır. İhtiyarı [tercihi] Rabbine terk et. Çünkü sen hangisinin sana faydalı ve zararlı olduğunu bilmezsin. 

* İbrahim aleyhisselama dikkat et. Rabbine nasıl tevekkül etti, nasıl güvendi. Ateşe atılırken bile kimseden yardım istemedi: Cebrail aleyhisselam, (Bir ihtiyacın var mı?) diye sorunca, (Sendense hayır, Ondansa evet) dedi. (Ondan iste)deyince de, (O hâlimi biliyor, [yanmak hakkımda hayırlı ise yakar, kurtulmak hayırlı ise kurtarır] istememe ne gerek var) dedi.

Tevekkül, tefviz, sabır ve rıza Allahü teâlâya varan yolun esaslarıdır. Sabrın başı çok acı ise de, sonu bal gibi tatlıdır. Allahü teâlâ sabredenleri sever.

* Allah’tan razı olandan, Allah da razıdır. Kazaya rıza, evliyanın şanındandır.

* Sevgiliden [Allah’tan] gelen bela bahşiştir. Bahşişi kabul etmemek hatadır.

* Taat ve marifet kulu sultan yapar, isyan ise sultanı köle yapar.

* Nefsinin zelil olduğunu bilen, Rabbinin aziz olduğunu anlar.

* Allah gibi sevgilisi olan, başkasına nasıl bakar? Allah gibi tabibi olan, başkasına nasıl güvenir? Allah gibi dostu olan, başkasından nasıl korkar? Allah gibi sahibi olan, başkasıyla nasıl meşgul olur? Allah gibi güzeli olan, başkasına nasıl gönül verir? Nitekim Allahü teâlâ, (Beni sevdiğini söyleyip de, kalbinde benden başkası olan kimse, iddiasında yalancıdır) buyurur.

* Cömertlikte akarsu gibi ol. Şefkatte güneş gibi ol. Kusur örtmekte gece gibi ol. Öfkede ölü gibi ol. Tevazuda toprak gibi ol. Müsamahada deniz gibi ol. Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.

* Kötü kimseyi; kötülüğü ile anma, bir iyiliğini bul, onu söyle. Eğer kötülüğü din hakkında ise, bid’at ise onu insanlara söyle ve ona uymaktan onları koru. Bid’at ehlinden uzak dur. Küfür ehli ile zaruretsiz konuşma, onlarla dost olma. Anneni, babanı, hocanı hayır duadan unutma. 

Komşudan gördüğün ayıpları, emanet bil; sakla, kimsenin sırrını kimseye söyleme. Seninle istişare edene doğruyu söyle. Cimrilikten sakın. Tamahkâr olan mürüvvetsiz olur. Her işte mürüvveti gözet. İhtiyacın olsa da, kimseden bir şey isteme. Dünya ehline rağbet etme. 

* Sabrın alameti; şikayeti terk, musibeti ve sıkıntıları gizlemektir.

* Akrabalar arasındaki düşmanlık, ormana düşen ateşten farksızdır.

* Hak yolda olan kimse, seçilmişlerdendir. Doğru ile yanlışı karıştıran ise cefa çeker.

* Cömertlik olmayınca malın, vefa olmayınca ise, arkadaşlığın hayrı olmaz.

* İbadete vasıta olan şeylere hürmet lazımdır. 

* Dünya, dünyanın değil, ahiretin tarlasıdır. Bu öyle bir tarla ki ekiyorsun, bire on, bire 700 veriyor. Bu en azı yukarısının sınırı yok. Ancak, bu tarlaya, dünyalık ekersen koca bir hiç alırsın. Aklı olan hiç ile uğraşır mı? Bunun için bu tarlaya herkesin bir şeyler ekmesi lazım. Bu tarlada, insanların dünya ve ahiret saadetlerine kavuşmaları yani Müslüman olmaları için, şunu yapmak herkese farzdır: Beden ile çalışacaksın. Bu mümkün değil ise, beden ile çalışanlara destek olup, yardım yapacaksın. Bu da mümkün değil ise onlara dua edeceksin.

* İnsan ruh ve bedenden yaratılmıştır. Nasıl ki insan bedenin hastalanmaması için ona iyi bakıyorsa ruhuna da iyi bakması, beslemesi gerekir. Ruhun gıdası dini ilimdir. Bu ilmin menbaı da, ehli sünnet âlimleri yani onların kıymetli kitaplarıdır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Bir hükmün doğru veya yanlış olduğu Ehli sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmamakla anlaşılır. Çünkü Ehli sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymayan her mana, her buluş kıymetsizdir, yanlıştır. Çünkü her sapık, Kur'an ve sünnete uyduğunu sanır, sapıklığının doğru olduğunu iddia eder. Yarım aklı, kısa görüşü ile, bu kaynaklardan yanlış manalar çıkarır. Doğru yoldan kayar, felakete gider. Ehli sünnet âlimlerinin bildirdikleri manalar doğrudur, bunlara uymayan yanlıştır.) 

* Ehli sünnet âlimlerinin kitaplarını okumayan ve dağıtmayanların imanlarında bir noksanlık vardır.

* Kul hakkından sakının, her şeyin çaresi var ama kul hakkı, helalleşmediğiniz müddetçe imkanı yok. Ahirete bırakmayın, kim haklı kim haksız orada belli olur, bakarsınız ben haklıyım dersiniz haksız çıkabilirsiniz. Yüzde yüz haklı olsanız da, (Tamam arkadaş, ben hakkımı helal ettim) deyip münakaşayı terk edene Cennette köşk vaat ediliyor. Bunu Peygamber efendimiz vaad ediyor. Bu yüzden, münakaşa etmeyin, haklı olsanız da münakaşadan vazgeçin, tamam arkadaş sen haklısın deyin. 

* Elektrik, ampulde parlayarak belli olur. Aslında ampulde elektrik yoktur, ancak orada varlığı ortaya çıkar. İnsanda da Allahü teâlâ, yürek denilen et parçasında aynen o ampuldeki elektrik gibi kalb denilen görünmeyen kuvveti yaratmıştır. İnsanın içinden, dışından gelen her şey ama her şey bu kalbde toplanır. Kur’an-ı kerim okur, tesbih çeker, kötü düşünceler, akıldan, nefsten, duygu organlarından gelen her şey burada toplanır. Kalb bu kadar karışık tesirler içinde ne yapacağına karar verecektir. Çünkü dimağ kalbden ne emir gelirse onu yaptırır. İyi olsun, kötü olsun, hayır olsun şer olsun dimağ peki efendim der ve kalbin söylediğini yaptırır. Ne emredersiniz onu yaparım der. İşte kalbin bu karışık duygular, fikirler içinde doğru karar verebilmesi için kuvvetli, sağlam olması lazımdır. Allahü teâlâ insanın içine nefsi koymuş. 24 saat her nefes, her an, bütün ömür bu kâfir, hep Allahü teâlâya düşmanlık yapacaktır. Bunu böylece bilmek lazımdır. Bütün bu kötülüklerin aslı içimizde. Bunu böylece bileceğiz, kabul edeceğiz.

Peki Allahü teâlâ niye nefsi yarattı, niye bu kadar kötü şeyi içimize soktu? Nefsin bu kadar kötülüğü yanında faydaları da vardır. Çünkü nefs olmazsa kimse iş yapamaz, çalışmaz, üremez, evden çıkmaz, hiçbir şeye karışmaz. Bütün bunların olması için nefs lazımdır. Mesela elektrik ne kadar faydalı, insanları imha eden silahları ateşleyen, geceleri fuhşu yaptıran, kötü yayınları yaptıran da bu. Su da çok faydalı, susuz hayat olmaz. Seller, boğulmalar, evleri yıkan harap eden de hep su...

İşte Allahü teâlâ içimize böyle bir nefsi koydu, ama bunun yanında insana her zaman doğruyu gösterecek, iyiyi-kötüyü, eğriyi-doğruyu tartacak bir miyar, ölçü aleti verdi. Bu da akıldır. Aklın vazifesi; içerden dışardan gelen karmakarışık şeylerin eğrisini doğrusunu kalbe bildirmek. Aklın da doğruyu bulabilmesi için, bu karışık şeylere dalmaması için, sağlam sıhhatli olması lazımdır. Akıl nasıl sıhhatli olur? Aklın sağlam olması için kefen giymesi lazımdır. Peygamber efendimiz,(Yürüyen ölü görmek isteyen Ebu Kuhafe’nin oğluna [Ebu Bekir’e]baksın) buyurdu. Çünkü Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) kendini her an kefen içinde görürdü. Eshab-ı kiramın en akıllısı idi. Çünkü kendini bir an kefenin dışında görmedi. İşte aklın doğru karar verebilmesi için ölümü ve ölümden sonrasını hiç unutmaması lazımdır. Eğer ölümü unutursa o zaman dünyaya göre hareket eder. Halbuki ahiret sonsuzdur. İşte bu bozuk akla (ahireti, ölümü unutmuş, dünyaya dalmış akla) akl-ı meaş denir, bu yanılır. Ölümü unutmayan, ahirete göre karar veren akla, akl-ı muad denir. Akl-ı selim budur. Bunun için de doğru yazılmış ilmihâl kitapları okumalıdır.

Akıl kalbe doğrusu budur, böyle yap der. Evet hepimiz, bunları ilimleri biliyoruz, her şeyi öğrendik, ama netice, bildiğimiz gibi olamıyoruz, bildiğimizi yapamıyoruz. Peki, şimdi ne yapacağız? Çare? Her şeyin çaresi vardır. İki şeyin çaresi yoktur. İhtiyarlık ve ölüm.. 

İmam-ı Rabbani hazretleri bunun çaresini, çok kolay, herkesin anlayacağı şekilde iki üç kelime ile özetliyor: 
(Kendine böyle bir arkadaş bul.) [Yani kurtulmuşlarla beraber ol]
Bu arkadaş zengin, mevki sahibi değil, çöpçü de olur. Bu takva işi. Sen onu bul, bırakma yapış... 

* İnsanın nefsi, Allah’la kul arasında en büyük engeldir. İnsanın nefsi, Allahü teâlânın rızası ile kendisi arasında en büyük duvardır. Bu duvarı delmek lazım. Bu duvar nedir? Bu duvar şöhrettir, bu duvar âmir olmaktır, emir vermek arzusudur. Bu duvar kibirdir, Allah korusun çok tehlikeli, çok tehlikeli, çok tehlikeli... Çünkü Cenab-ı hak bir hadis-i kudside “Bütün günahların cezasını affederim, Azamet ve Kibriya bana mahsustur. Kim bunda bana ortak olmak isterse, hiç acımam, Cehenneme atarım” buyuruyor. Bütün günahlara Allahü teâlâ, sıfatları ile düşmandır. Kibirliye ise zatı düşmandır. Bu duvarların yıkılması için aletler farklıdır. Bunun ilacı ibadet değildir. Bunun ilacı, imam-ı Rabbani hazretleri gibi bir Allah dostunu sevmek, onunla beraber olmaktır. Onları seven, kitaplarını okuyup yollarında olan, onunla beraber olmuş demektir.

* Dün öldü, bugün can çekişiyor, yarın var mı? 
Genç olan ölmez mi, ölenler hep ihtiyar mı? 

* Kalbler, içi boş kaplara benzer, hayırlı olan hayırla dolu olandır.

* Şükredilen nimet bakileşir.

* Bir kimse günahını ben yapmadım diye gizlerse, yalan söylemiş olmaz, tevbe yerine geçer.

* Sevgi hep yüksekten aşağı gelir. Bir büyük zata birisi, (Allahü teâlâ beni seviyor mu?) diye sormuş. O da (Sen Allahü teâlâyı seviyor musun?) demiş. Evet seviyorum deyince, Allahü teâlâ seni seviyor buyurmuş. Çünkü sevgi yüksekten aşağı gelir. Eğer O seni sevmeseydi sen Onu sevemezdin. Kocası sevmezse hanım nasıl sevsin. Hocası sevmezse talebe nasıl sevsin. Onun için herkesi sevin. Siz severseniz onlar da sizi sever. Niye beni sevmiyorlar diye şikayet etmeyin. Siz severseniz onlar da sevmese bile severler. 

* Şiddetli sel, önüne çıkanı alır götürür. Ancak bir çınarın kovuğuna girmiş saman çöpünü götüremez. O saman çöpü, çınarın kovuğunda döner durur, sel ona bir şey yapamaz. Ahir zamanda da, küfür, şiddetli sel gibi akar. Önüne çıkanı alır götürür. Ancak, imam-ı Rabbani hazretleri gibi bir ehli sünnet büyüğünün, böyle yüce bir çınarın kovuğuna girenleri götüremez, bunlara bir şey yapamaz. Bu büyüklerin kovuğuna girenler, yani onları sevip yollarında olanlar seçilmiş, mübarek insanlardır. Bu kimseler, neseplerinde muhakkak ya Peygamber efendimize ya da Eshab-ı kirama dayanırlar.

* Allahü teâlâ bir kuluna üç şekilde hidayet verir, Müslüman yapar:
1- Ezelde sevmiş nasip etmiştir.
2- Bir kul, Allahü teâlâya kavuşmak için araştırır, Allahü teâlâ, ona bütün yolları açar, İslam’la nasiplenir.
3- Bir insana, hatta samimi olarak Allah için bir hayvana iyilik yapar, şefkat gösterirse, Allahü teâlâ, (Benim yarattığıma şefkat gösterene ben de şefkat gösteririm) der, imanı nasip eder. Allahü teâlâ, cömertleri sever... Kâfir cömerde son nefeste iman nasip olabilir.

* Gök her yerde mavi, Müslüman da her yerde Müslümandır. İhlaslı da her yerde ihlaslı olur.

* İdareci yükünü dağıtmalı, emri altındakilere durumlarına göre uygun görevler vermeli. Tek kişide bütün yük toplanmaz. Tek kişide bütün iş, yük toplanırsa, altından kalkılamaz, işler tıkanır.

* Her işi ben yapacağım diyen idareci kötü bir yöneticidir. Yöneticinin işi olmaz. İşi olmaz demek, iş yapmaz, işleri takip etmez demek değildir. O, teferruatla, ayrıntı ile uğraşmaz, her şeye karışıp bunaltmaz, işe yön verir, bu yönde gidilmesini temin eder.

* Kendisine dinini imanını öğreten, ehli sünnet itikadı üzere yetiştiren anne babasını üzen, rıza ve dualarını almayan, ölene kadar başını secdeden kaldırmasa bile Cehennemden kurtulması çok zordur.

* İslam âlimlerini tanıyan ve yollarında olana her şey verilmiştir. Ne kadar şükretse azdır. Allahü teâlâ onu hayvan değil insan, kâfir değil Müslüman olarak yaratmıştır ve Ehli Sünnetin içinde de büyüklerin yolunu tanımak nasip etmiş, verilmedik bir şey bırakmamıştır.

* Çok şey bilmek insanı kurtarmaz, şeytan da âlimdi, ilim vardı ama ihlas yoktu.

* Allahü teâlâ bir kuluna hayır murat ederse, onu sevdiği bir kuluna tanıtır. O büyükleri tanımak bu ömrün en kıymetli sermayesidir. 

* İnsan güzel bir şeyin tekrarını arzu ederse, salevat-ı şerife okusun. 

* Allahü teâlânın bir kulunu sevdiğine alamet ikidir:
Birincisi, ona tam iman etmiş olmak; 
İkincisi, onun kullarına hizmet etmek.

* Büyüklerin bütün kararları tam isabetlidir. Çünkü onlar dünyaya değil, ahirete bakarak karar verirler. Yani bu karar yüzünden ahirette o şahsın başına ne gelecek, ona bakarlar. Nimet gelecekse evet derler, sıkıntı gelecekse hayır derler. 

* En çok korktuğumuz, ürktüğümüz insan, bunu ancak ben yapabilirim diyendir, kendi görüşünü beğenendir. Bu insanı şirke kadar götürebilir. Üç halde bulunmamalıdır: 
1- Müşrik, 2- Kâfir, 3- Rai. 
Rai, kendi reyine, kendi aklına göre hareket edendir. Bu üç kimsenin duası kabul olmaz.

Hazret-i Ali buyuruyor ki:
(İster âlim, ister zalim, ister fasık olsun başınızda birisi bulunsun, yalnız olmak şeytanla beraber olmaktır.) İki kişi olsa biri emir tayin edilir. 

* Müslüman dinine uydukça başarılı olur. Bu başarı onun değil sistemin başarısıdır. Sıkıntısının sebebi ise sisteme yani dinimize uymamaktan [nefsine uymaktan] kaynaklanmaktadır. Biz dinimize ne kadar uyabilirsek o kadar rahat eder ve başarılı oluruz. Allahü teâlâ "Allah’a, Peygambere ve sizden olan amire itaat edin" buyuruyor. Kim kendi aklına göre hareket ederse helak olur. Dinin emirlerine uymak birinci şarttır. Büyük engel insanın kendisidir. Nefsimize uymak en büyük engeldir. Nefs, hiçbir kâfire benzemez. Çünkü o doğrudan Allahü teâlâya düşmandır. Kelime-i tevhid içimizdeki düşmana karşı tek ilaçtır. Bir içimizde, bir de dışımızda düşmanlar vardır. Dış düşmanlar belli biz içimizdeki düşmanı halledelim. Tevbe edelim. Kaza bela ancak dua ile gider. İstiğfar edin, mutlaka Onu affedici bulursunuz.

* Allahü teâlâ, her ibadetin karşılığını, ne kadar sevap verileceğini bildirmiştir; bire on, bire yetmiş, bire yedi yüz gibi. Ancak iki şeyin karşılığında hesapsız sevap vereceğini haber vermiştir. Bunlardan birisi yemek yedirmek diğeri ise oruç tutmaktır. “Bunların karşılığını ahirette ancak ben vereceğim” buyuruyor. 

* İhlaslı olun inancınızı kaybetmeyin. Kim Allah içinse, Allahü teâlâ da onun içindir. 

* Nefs, Allahü teâlânın en büyük düşmanıdır. Bunu zayıflatmanın ve yola getirmenin en iyi çaresi, namazdır. İnsan namazını doğru ve güzel kıldıkça nefs perişan olur. Nefsi ikinci derecede üzen şey de, istişaredir. Çünkü nefs kendinden başka üstün tanımak istemez.

* Büyüklerden feyz gelmesinin alameti, kalbden dünya sevgisinin çıkmasıdır. Ne kadar dünyadan uzaklaşırsak, feyz o kadar çok geliyor demektir.

* “Ben oldum” diyen olmamıştır. 

* Allahü teâlâ bu dini üç şeye karşılık gönderdi: Şeytan, Nefs, Kötü arkadaş. 

* Üç kişinin borcunu Allahü teâlâ öder:
1- Cihad için borç para alan
2- Ölen bir Müslümanın kefen ve defin işlemi için borç para alan
3- Nefsini günahtan korumak niyetiyle evlenmek için borç para alan.

* Din kardeşleriniz arasında cüzdanlarınız aşağıda, ayaklarınızın altında olsun. Yukarı çıkarırsanız aranızdaki muhabbet ve bağlılık gider. 

* Ehli sünnet âlimleri, istirahatlarını zevklerini terk ettiler. Kitaplar yazdılar, nasihat ettiler. İnsanlar akın akın onlara gelip veya kitaplarını okuyup hidayete kavuştular. İşte gerçek ruh çağırma buna derler.

* Ruhunun katili olan, ahirette felakete uğrayacak, azap içinde olacak. Ruhunu öldürmemek için beslemek lazım. Sabah akşam yemek yediği gibi, ruhunu da beslemeli. Ruhun birinci gıdası imandır, ikincisi namazdır, üçüncüsü oruçtur, sohbettir, ilmihaldir. Yani onun manevi gıdaya ihtiyacı vardır. 

* Nuh aleyhisselamın oğlu gemiye gelmedi. Dağa çıkar kurtulurum dedi. Neticede boğuldu. Allahü teâlâ, ehlini, zürriyetini koruyacağım vaadinde bulunmuştu. Bunun üzerine, babalık merhameti ile Allahü teâlâya bunun hikmetini sordu. Allahü teâlâ buyurdu: 
(Senin ehlin zürriyetinden gelen değil, peşinden gelendir.)

* Bütün iş birlik beraberlikte. Birlik beraberlik içinde olursanız kimse size zarar veremez. Kendinizi sevmeyiniz. Kendini seven sevilmez. Kendini sevmeyeni herkes sever. 

* Allah ist, gam nist. (Allah var, gam yok) 

* Allah bes, baki heves (Allah var gerisi boş. Allah bize yetişir, başka şeye ihtiyaç yok)

* Gece gökyüzüne bakınca parlayan yıldızları görürsünüz. Gökteki melekler de dünyaya nazar ediyorlar ve dünyayı karanlık, zulmet içinde görüyorlar. Yalnız, Ehli sünnet itikâdına uygun olan müminleri, karanlık gecedeki yıldızlar gibi görüyorlar.

* Müslüman Müslümanı çok sevmeli, hiç üzmemeli. Din kardeşini kendisine tercih etmeli. Bunu yapmadan bir yere varılmaz. Allahü teâlâ, Musa aleyhisselama,(Dostlarımı sevmedikçe, düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe benim için bir şey yapmış olmazsın) buyurdu.

* Bir hadis-i şerifte, (Bir kişi borçlu olsa ve vermek azminde olsa, Allahü teâlânın yardımı onunla beraberdir) buyuruluyor. Borcunu ödeyebilmesi için, Melekler o kimse için dua ederler. Melekler günahsız oldukları için duaları kabul olur. 

* Büyüklerin yükünü alanın yükü alınır. Büyüklerin yükü, onları üzmemekle, yük olmamakla, verilen görevi tam yapmakla ve israf etmemekle alınır. Firavunun çok kötülüğü vardı. Ama Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde, onu kötülerken “israf edici” kötü sıfatı ile bildiriyor. İsraf etmemeli. İsraf eden şeytanın arkadaşı olmuş olur.
İki zıt şeyde hedef aynı olmaz
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (Allahü teâlâ bir kulunu severse, onu dünyada zahid, ahirete râgıb yapar. Ona kusurlarını gösterir) buyuruyor. Zahid olur demek, dünya varlığıyla övünmez, bunlara kıymet vermez demektir. Malı mülkü, mevki makamı, şanı şöhreti sevmez olur. Bunlar onda olabilir, ama hiç sevmez. Olmakla sevmek çok farklı şeylerdir, çünkü Peygamber efendimiz, (Dünya sevgisi bütün kötülüklerin başıdır) buyurdu. Dünyanın kendisi değil, sevgisi kötüdür, çünkü dünya sevgisiyle Allah sevgisi birbirine zıttır. İki zıt şeyde, hedef aynı olmaz. Doğuya giden batıdan, batıya giden ise doğudan uzaklaşır.

Demek ki, bir insanda dünya sevgisi azaldıkça, kendi kusurlarını görmek arttıkça, Cenab-ı Hakkın onu sevdiği anlaşılır. Ahirete râgıb kılar demek de, gayesi Allah sevgisi ve ahiret olur demektir. Şayet böyle şeyler onun hatırına bile gelmiyorsa, onun işi bitmiştir.

Peygamber efendimiz, (Hayat, ahiret hayatıdır) buyuruyor. Bu dünya, ahiretin kapısıdır. Dünya hayatı bir rüyadır, hayaldir. Gün gelecek, bunların hepsi hayal olacak. Bir yere misafirliğe gidip gelmek gibidir. Hayat da böyle bitecek. Aklı olan, hayal peşinde koşarken, başkasını üzer mi, kalb kırar mı? Hiç insan, rüya âleminde, mal varlığıyla, mevki ve makamıyla öğünür mü? Çünkü uyandığımız zaman hesabını vereceğiz. Dünya sevgisi, mal mülk, mevki makam, şan şöhret sevgisi, sarhoş eden içkiye benzer. Bunu içen ancak ölürken ayılır, onun da faydası olmaz. Onun için ölmeden önce, ölümle uyanmadan önce, birbirimize, (Ölüm var, kendine gel) diye hatırlatmamız, yardım etmemiz lazım. Dostluk, din kardeşliği böyle olur. Allahü teâlâ Musa aleyhisselama, (Kendine dost ara! Herhangi bir arkadaşın, seni benim sevgime teşvik etmezse, o senin düşmanındır) buyurdu.

Hazret-i Ömer’in Şam’da bir arkadaşı vardı. Gelenlerden sordu. (Şeytana arkadaş oldu, günah işliyor) dediler. Birisine, (Giderken bana uğra) dedi. Hazret-i Ömer, dönüşte o kimseye bir mektup verdi. Mektupta Mümin suresinin ilk üç âyet-i kerimesini yazıp lüzumlu nasihatlerde bulundu. Âyet-i kerimede mealen, (Allahü teâlânın her şeyi bildiği, günah işleyenler tevbe ederse tevbesini kabul edeceği ve azabının şiddetli olduğu) bildiriliyordu. Arkadaşı mektubu okuyunca ağladı. (Allahü teâlâ, kelamında doğrudur. Ömer de bana nasihat etti) diyerek, tevbe edip günahlarından vazgeçti.


Ahiret yolcusunun vazifesi 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Dünya hayaldir, yalandır. Allahü teâlâ dünya için, meta-ül-gurur buyuruyor. Dünya, aldatıcı bez parçası gibidir. Sıcak tencereyi tutmaya yarayan beze metadenir. Gurur da aldatıcı demektir. İşte, insanların peşinden koştuğu, milyonlarına milyon, binalarına binalar kattığı dünya, meta-ül-gururdur, yani insanı aldatıp, Allah yolundan alıkoyan dünya menfaatidir.

Herkes bir yolculuğa çıkarken, kendisine yolda ve gittiği yerde lazım olan eşyalarını alır; daha fazlasını almak ahmaklıktır. Hepimiz ahiret yolcusuyuz, bunu inkâr mümkün değil. Bize, yolda ve gittiğimiz yerde lazım olanlar faydalıdır, onun dışındakiler zararlıdır. O halde, bu dünyada, yolda ve gittiğimiz yerde lazım olanları tedarik etmek zorundayız. Bunun dışında her ne varsa, yola ve gittiğimiz yere faydası olmayan işlerle uğraşmak ahmaklıktır.

Peki, bu kadar kazandığımız dünyalıklar ne olacak? Eğer ahiret niyetiyle, yani Allah rızası için kazanılmışsa ve Allah rızası için sarf edilmişse hepsi mübarektir, hepsi yolculuğa aittir. Aksi halde, nefse ait olanların, nefs düşüncesiyle elde edilenlerin hepsi zararlıdır, bir kıymeti yoktur. Ahirette hangi iş, hangi eşya işe yarar? İşe yarayan iş, amel-i salih olandır. O halde dünyada elde ettiklerimiz veya edeceklerimiz, ancak ahirete ait olursa faydalıdır, ahirete faydası olmayacak olan her icraat ise dünyalıktır, azab-ı ilahidir ve beladır.

Dünya hayatında bir yolcu olduğumuzu unutmamalı. Bavulumuzu ahirette açacağız. Ona ne doldurduğumuza dikkat etmeliyiz. Lüzumlu ve kıymetli şeyleri, gittiğimiz yerde geçerli, işe yarayan şeyleri seçmeliyiz.

Peygamber efendimiz, (Her şeyin bir kaynağı vardır. Haramlardan sakınmanın kaynağı, ariflerin kalbleridir) buyuruyor. Yani, veranın kaynağı, Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerini tanımaktır. Onları tanıyan kurtulur. Büyükleri tanımadan, kitaplarını okumadan yapılan çok ibadet, insanı kurtarmaz. Yanlışlıklar yapar. Doğru yapsa bile, kendini beğenir, perişan olur, kibre düşer, mahvolur. Allah korusun!

Görmekle tanımak da farklı şeylerdir. Bu büyükleri tanımanın alameti, verdiğini arttırmaktır. Tanımak arttıkça, vermek, ihsan etmek artar. Tanımak azaldıkça, vermek azalır.

Peygamber efendimiz yine, (Her şeyin bir esası vardır. İmanın esası da veradır) buyuruyor. O zaman, büyükleri tanımanın kıymeti, önemi bin kat daha artıyor. Bu büyükleri tanımak, onları tanıtmak, ne büyük ibadetse, onları kırmak da o derece kötüdür. Allah korusun!
İlaç rafta dururken
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Kirâmen kâtibîn melekleri, yapılan her iyiliği ve her kötülüğü yazıyor. Sonra, âhirette önümüze koyacaklar. İyiliklerimize sevineceğiz, kötülüklerimize çok üzüleceğiz. (Keşke yapmasaydık) diye çok pişman olacağız. O pişmanlık zamanı bir gün mutlaka gelecek. Ama üç beş gün, ama beş on sene sonra... Hele yüz sene sonra, hiçbirimiz yokuz. Hepimiz ölüme mahkûm insanlarız.

En büyük üzüntümüz günahlarımızdır. Allahü teâlâya lâyık bir ibadet yapamıyoruz. Onun dinini iyi öğrenmemiz, İlmihâl’i iyi okumamız, okuduğumuza göre yaşamamız lazım. Hastayız, ilaç da var, ama ilaç rafta olduğu müddetçe, bu hastalık tedavi olur mu hiç? O ilacı doktor, içmemiz için verdi. Biz içmezsek, günahlarla hasta olan bu kalbimiz nasıl düzelecek? Sağlam kalb, haramdan nefret eder, günahtan titrer. Titremiyorsa çok kötüdür. (Keennel harâmü nârun)buyuruluyor. Haram ateştir demektir. Haram yemek, ateş yemektir. Ateş yenir mi? Elini harama uzatmakla ateşe uzatmak aynı şeydir. Allahü teâlâ çok merhametli olup, tevbe ve istiğfarları kabul ediyor. Ölünceye kadar tevbe kapısı açık. O hâlde istiğfar edeceğiz. (Yâ Rabbi Kur’an-ı kerimin, Peygamber efendimizin hürmetine, sevdiklerinin hatırı için bizi affet!) diye ağlayarak dua edeceğiz.

Dinimizin emir ve yasaklarını öğrenip tatbik etmek lazımdır. Peygamber efendimiz, (En büyük günah, Allahü teâlâyı unutmaktır) buyuruyor. İnsan sahibini nasıl unutur? Onu yediren, içiren, besleyen, büyüten, daima ona bir annenin, bir babanın gösterdiği şefkatten, milyon kere daha fazla şefkat gösteren, onu kazadan, beladan, her türlü musibetten muhafaza eden, her an onu ayakta tutan, onu yaşatan, Allahü teâlâ ve onun emir ve yasakları unutulur mu hiç? Unutulursa ne olur? Allahü teâlâ, ona sahip çıkmaz, onu kendi hâline bırakır. O da yavaş yavaş haramlara, haramlardan sonra küfre kadar gider. Küçük günaha devam eder, bunlar büyük günah olur. Büyük günahlara devam eder, sonra, (Bu zamanda günahsız insan mı olur? Herkes yapıyor, ne olacak bu günahtan?) der ve günaha önem vermediği için kâfir olur. Kâfir olunca da, sonsuz olarak Cehenneme gider.

İhlâs olmazsa

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allahü teâlâ, ihlâsı olanların yardımcısıdır, koruyucusudur. İhlâs olmazsa, her şey noksan olur, insanın başı dertten kurtulmaz.

Allahü teâlâ, (İhlâsla ibadet edeni Cennete koyacağım) buyuruyor. Allah sözünden dönmez. İhlâsla olmak şartıyla, kim ibadet ederse, onun gideceği yer Cennettir. Belam-ı Baura, Salebe, İbni Sakka gibi senelerce ibadet etmiş kimseler, ihlâsları olmadığından Cehenneme gittiler. Eğer bunlar ihlâslı olsaydı, yani bu hizmetlerinde, bu ibadetlerinde, dünya düşüncesi, para ve şöhret düşüncesi olmasaydı, gidecekleri yer Cennetti. Maruf-i Kerhi hazretleri, (İhlâslı olun, yoksa helak olursunuz) buyuruyor. Bu yüzden, hizmetlerimiz, ibadetlerimiz, çalışmalarımız, eğer bir şirke bulaşmazsa, nefse, şeytana, dünyaya bulaşmazsa korkulacak bir şey kalmaz. Çünkü Cenab-ı Hak, ihlâslı olanlara söz veriyor.

Paranın İslamiyet’teki yeri ceptir, kalb değil. Eğer paranın yeri kalb olursa, bu, saray odasına çöp dökmek gibidir. Allahü teâlâ, kalbi kendisi için yaratmıştır, para için değil.

Para kalbdeyse, isterse beş kuruş olsun, felakettir. Eğer para cepteyse, kalbde sevgisi yoksa, isterse trilyon olsun, hiç zararı olmaz. Bütün mesele, parayı yerine koymaktır. Yoksa bu, fakirlik zenginlik değil, doğrudan doğruya kalb meselesidir. Kalbi ne ile meşgul, o önemlidir. Şah-ı Nakşibend hazretleri buyuruyor ki:
Hayatımda en garibime giden olay şu olmuştur. Bir gün ak sakallı bir ihtiyar, Kâbe’nin örtüsüne sarılmış, öpüyor, yüzüne sürüyor. Gözlerinden yaşlar boşalıyordu. Onun bu hâline gıpta ettim. (Sen onun kalbine bak!diye ilham geldi. Kalbine nazar ettim. Köydeki iki keçi ve birkaç koyunu düşünüyor. Hayret ettim. Oradan Mina pazarına geldim. Baktım bir genç, 50 bin altın değerinde alışveriş yapıyor, hep ticaretle meşgul. (Eyvah!) dedim, bu genç yandı. Bu kadar para pul içerisinde battı. Yine (Sen onun kalbine bak!) diye ilham geldi. Bir de kalbine baktım, her an kalbi (Allah) diyor. (Aman hak hukuk geçmesin, dinime zarar gelmesin) diye tir tir titriyor. (Sübhanallah) dedim. Ya Rabbî, bu kadar varlık içinde, bu, (Allah) diyor. Öteki ise, yokluk içinde, Kâbe’nin önünde (Keçilerim) diyor.
İlacın suçu ne?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Ehl-i sünnet âlimleri bize her şeyi bildirdiler, söylenmedik şey bırakmadılar; ama ilaç rafta kalır da, hasta bu ilacı kullanmazsa, suçu ilaca yüklemeye hakkımız olmaz.

Dinimize ait bir meseleyi öğretmek veya öğretmeye sebep olmak, yüz umre sevabından daha fazladır. Ehl-i sünnet itikadını anlatan bir kitabı başkalarına vermek, çok kıymetli bir iştir. 

İlim, emanettir, mülk değildir. İlim ancak, anlatmakla mükellef olduğumuz, Allahü teâlânın bir nimetidir. Onu söylememekle ilme ihanet etmiş oluruz, Allah korusun. Dolayısıyla bu bir emanettir, mutlaka ehline bildirilmelidir.

İyilerle beraber olan, zarar etmez. Gül ağacının dibindeki çamura, gül kokusu siner. Gül tutan elde gül kokusu olur. Koku satan dükkâna giren koku sürünmese de yine kokulardan istifade eder. 

Allahü teâlâ bir kuluna iki şeyi vermişse, başka şey istemeye hakkı yoktur:
1- Ehl-i sünnet itikadı,
2- Bir büyüğü tanıyıp ona şeksiz ve şüphesiz teslim olmak. 

Sevgi itaattir. Kim Allahü teâlânın emirlerine ne kadar çok itaat ediyorsa, o kadar çok seviyor demektir. Kim Resulullah efendimizin emirlerine çok uyuyorsa, Peygamber efendimizi o kadar seviyordur. Kim ne kadar hocasının emirlerine itaat ediyorsa, o kadar hocasını seviyordur. Hiç itaat etmeden, (Ben onu çok seviyorum) demesi açıkça yalancılık olur.

Kumaş boyayı nasıl emerse, Peygamber efendimizi de bir kere gören, yandan gören, önden gören, gözleri görmüyorsa sesini işiten, kumaşın boyayı emip başka renge büründüğü gibi, başka bir insan olurdu. Artık o kumaştan nasıl o boya çıkmazsa, Eshab-ı kiramın bu özelliği de çıkmaz. Dolayısıyla Eshab-ı kiramın günah işlemesi, Eshab-ı kiramlık vasfını almaz, çünkü kumaş bir kere boyandı. 

Medine-i münevvereden yayılan nurlar bazı istasyonlarda toplanır, birikir, o istasyonlardan yayılmaya devam eder. İmam-ı Rabbani hazretleri, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, Abdülhakim-i Arvasi hazretleri birer istasyondur. Nurlar buralarda birikip, tekrar buradan yayılır. Bu büyüklerin yolunda bulunanlar, bu büyükleri sevenler, bu büyüklere itaat edenler, yayılan bu nurlardan istifade ederler. 

Bir kimse bir günlük itikâfa girse, Allahü teâlâ bunu Cehennemden üç hendek mesafesi uzaklaştırır. Bir Müslümana iyilik eden ise, on yıl itikaf sevabı alır. Bir hadis-i şerifte, (Din kardeşinin ihtiyacını karşılayana, on yıl itikâf sevabı verilir. Allah rızası için bir gün itikâf edenle Cehennem ateşi arasında üç hendek uzaklık vardır. İki hendek arası, Doğu ile Batı arası gibi uzaktır) buyuruldu.

Para, zehirli bir akrebe benzer. Helalinden kazanıp yerine sarf etmeyeni zehirler, öldürür.


Edep ve tevazu sahibi olmalı

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bir kimsenin, büyük bir zata talebe olabilmesi için iki hususiyeti lazımdır. Talebe olması için onda iki hususiyet aranır. Hangi talebede bu iki hususiyet varsa, işte o, o zata talebedir. Lazım olan iki hususiyet şunlardır:
1- Edep ve saygı. İster yanında olsun, ister uzakta olsun, hocasını üzecek, gücendirecek her hareketten, her işten ve her sözden şiddetle kaçınmasıdır. Onun buyurduğu veya onu sevindirecek her şeyi ihlasla yapmasıdır.

2- Tevazu. Ne kadar dünyalık olarak servet ve şöhret eline geçerse geçsin, aslını kaybetmeden tevazu içinde olması lazımdır.

Servetle şöhret, birer tuzaktır, nefse pek hoş gelir. İnsanlar ele geçirdikleri dünyalıklar sebebiyle, bu servet ve şöhret düşkünlüğü yüzünden, belirli bir seviyeye gelmeye çalışırlar. Gelince de, ondan sonra artık geriye inemezler. 

Eskiden büyükler talebelerine şöyle derlerdi:
Bir dünya ehliyle karşılaşırsanız, yolunuzu değiştirin. Aynı köydeyse başka yere hicret edin. Aynı mahalledeyse başka mahalleye gidin, kalbiniz meyleder. 

Bu yol, çok hassas ve ince bir yoldur. Bu yolda en çok dikkat edilecek şey, yüksek mevki sahipleriyle ve zenginlerle fazla dostluk kurmamalı; çünkü önce kalbi meyleder, sonra aklını kaybeder.

Talebeliğin aslı, asıl vasfı, Allahü teâlâya karşı, Peygamber efendimize karşı, hocasına karşı, komşusuna karşı, ailesine karşı, kardeşine karşı, arkadaşına karşı yani herkese karşı edepli olmaktır. Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Bizim yolumuzun başı edep, ortası edep, sonu yine edeptir. Hiçbir edepsiz, Allah dostu olamaz) buyuruyor. Peki, edep nedir? Edep, haddini bilmektir. 

Şah-ı Nakşibend hazretleri cenâb-ı Hakka tam 15 gün yalvardı. Talebeleri merak içinde beklediler. Sonra buyurdu ki:
- Duam kabul oldu, elhamdülillah

- Allahü teâlâya ne dua ettiniz, ne kabul oldu, diye sordular.
- Bizi sevenlerin, yolumuza muhabbet besleyenlerin hepsinin mutlak affolmasını istedim ve bu yola mensup olanların eninde sonunda bu devlete konması için cenâb-ı Hakka yalvardım ve elhamdülillah duam kabul oldu.

- Peki, efendim, bu yol nasıl bir yol ki mutlak kavuşturucudur? Bu yolun esası nedir?
- Esası sohbettir. Siz, size verilen görev her ne ise onu yapın, yeter ki birbirinizi kırmayın, dökmeyin, birbirinizi sevin. 


Unutmayan, unutulmaz

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Evliyanın kalbleri, ilahi nurların çıkıp geldiği kaynaklardır. Onların razı olduğundan, Hak teâlâ da razı olur. Onların kalblerinde yer eden, büyük nimete, büyük devlete kavuşmuştur. 

Bu yolun büyükleri, kendilerine bağlı olanlardan gâfil değildir. Bu büyükler talebelerine, evlatlarından daha çok düşkündür. Dua ederlerken, önce talebelerine dua ederler. 

Bir talebe, (Ahirette beni Cehenneme atacaklar) diye çok ağlarken, hocası ona (Niçin böyle ağlıyorsun?) der. O, yine ağlayarak, (Hocam ya beni unuturlarsa, ya ben orada kaybolursam?) der. Hocası da, (Evladım, eğer sen unutursan, onlar da unuturlar, eğer sen kaybedersen, onlar da seni kaybederler. Sen unutmazsan, kaybetmezsen, unutulmaz ve kaybolmazsın. İş sende biter) der. 

O bakımdan, biz irtibat kurduğumuz müddetçe, onların bizleri unutması mümkün değildir. Unutmazsak unutulmayız. 

Evliya, Allahü teâlânın sıfatlarıyla sıfatlanmış kâmil insan demektir. Cenâb-ı Hakkın merhamet, şefkat sıfatıyla, sıfatlanmışlardır. O zaman, siz elinizi uzattığınızda, mübarek zatın, hayır demesini düşünmek bile yanlış olur. Onun için iş bizde! Büyük zatları sevmek nimeti, Onların sevdikleriyle beraber olmakla, kitaplarını okumakla, kitaplarını yaymakla muhafaza edilir. 

İnsanlara acımak lazımdır. Merhamet imanın şartıdır. En iyi merhamet, yanmasın diye, onlara Ehl-i sünnet itikadını anlatan bir kitap vermektir. 

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: 
(İnsan hayatının sermayesi, bir Allah adamını tanımak ve sevmektir.) 

Büyük zatların hayatlarını vererek ortaya koydukları Ehl-i sünnet kitaplarını okumak ve okutmak büyük ibadet, çok büyük sevaptır. 

Geceyi ihya etmek hususunda İmam-ı a’zam Ebu Hanife hazretleri, şöyle buyuruyor:
(Bir parça fıkıh öğrenmek, bir saat yani bir miktar ilimle uğraşmak, sabahlara kadar ibadet etmekten kıymetlidir.) 

Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Bir saat ilim öğrenmek gece sabaha kadar ibadet etmekten kıymetlidir. Bir gün ilim öğrenmek, üç ay oruç tutmaktan kıymetlidir.) 

Hesap var, mahşer var. Mahşer yerinde 50 bin âhiret senesi beklenecek. Güneş bir mızrak boyu yakın olacak. O uzun ve dehşetli gün, Müslümanlara iki rekât namaz kadar kısa olacak. 

Birinci kat gökler, ikinci kat yanında deryada bir damla gibi, ikinci kat üçüncü kata göre öyle... Yedinci kat, arşa göre deryada bir damla gibidir. Arş Cennetin tavanıdır. Biz daha birinci kat gökteki yıldızlara ulaşamıyoruz. İşte, arşın ne kadar büyük olduğunu buradan anlamak lazımdır! Yedi maddeli bir hadis-i şerifte arşın altında gölgelenecekler, yani Allahü teâlânın himayesinde olacak kimseler bildiriliyor.

Bunların bir sınıfı, müminin yüzüne Allah rızası için bakan kimselerdir. Bu müjdeye kavuşmak için, birbirimizin yüzüne muhabbetle bakmalıyız. Onun için her mümin, güler yüzlü olmalıdır!
İlim ve edeb
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsanın bu dünyada üstünlüğü, haysiyeti, şerefi, ilim ve edebi iledir. Malda, mülkte, rütbede ve soyda değildir. Şerefli insan, edebe riayet eden ve dinin emirlerine uyan insandır. Edeb ise, haddini, sınırını bilmek demektir.

İşyerinde, evlilikte, toplumda, her yerde herkesin bir sınırı vardır. O sınır içinde kalınırsa, geçici dünya Cennet gibi olur. Bütün üzüntüler, sıkıntılar, kavgalar, hep sınır ihlalinden doğmaktadır. Eğer evin hanımı, kendi sınırını bilirse, yani o edebi takınırsa, Cennet hanımı gibi olur. Bir erkek de kendi sınırını bilirse, o sınır içinde konuşur, hareket ederse, orası bir Cennet olur. Peki, bu sınır nedir? Bunu bilmek ilim öğrenmekle olur. İlim öğrenmeyen sınır tanımaz. Hazret-i Ali, (Bana bir kelime yani dinimize ait bir mesele öğretenin kölesi olurum) buyuruyor.

Peygamber efendimiz de buyuruyor ki:
(Bir talebe, dinden bir mesele öğrenmek için evinden çıksa, hocasının evine kadar yürüse, “Bu şerefli kul benim üzerime bassın” diye melekler kanatlarını, onun ayaklarının altına döşer. Gökteki bütün kuşlar, karadaki bütün hayvanlar, denizdeki bütün balıklar, bu kul için, “Ya Rabbi, bu senin dinini öğrenmek için yola çıkmış, affet bunu” diye istiğfar ve dua ederler.)

Bu, sadece öğrenmek için gidene verilen ecirdir. Öğretmek için giden, elbette bundan daha çok ecir alır.

Eğer bir yerde Allahü teâlânın dinine hizmet varsa, her Müslümanın üzerine şu üç şeyden birini yapmak farzdır. Üçünü de yapmazsa ahirette bunun çok sıkıntısını çeker. Eğer ecdadımız, bizden öncekiler, bu üç şartı yerine getirmeselerdi, bugün biz belki de bir gayrimüslim çocuğuyduk, belki dinsizdik; çünkü İslamiyet bize bir emekle gelmiştir. Bunun için, emeği olanların üstümüzdeki hakkı çok büyüktür.

Üç farzdan birincisi, bizzat bedenen katılmaktır. Nitekim Eshab-ı kiram tâ Mekke-i mükerremeden, Medine-i münevvereden İstanbul’a kadar geldiler. Niye geldiler? Toprak sahibi veya ganimet sahibi olmak için değil, Allahü teâlânın dinini kullarına anlatmak için geldiler.

İkinci farz, fiilen katılmaya imkân yoksa, malla, parayla desteklemektir.

Bu da mümkün değilse üçüncü farz, elini açıp dua etmektir. (Allah’ım ben iştirak edemiyorum, acizim, hastayım, sıkıntım çok, malım mülküm yok; ama bunlara yardım eyle, onları her türlü kötülükten muhafaza eyle, işlerini rast getir, insanlar kurtulup, dinsiz, imansız yaşamasınlar) diye dua etse, yine bu şartı yerine getirmiş olur.
İlim, amel ve ihlâs
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlânın rızasına kavuşturan yolda, yalnız ilim kâfi değildir. İlmiyle amel etmek de gerekir. İlmiyle amel etmek de kâfi değildir, ihlâslı olmak da gerekir. O halde kurtuluş için, ilim, amel ve ihlâsın birlikte olması şarttır.

İhlâslı Müslüman, her yerde rahat eder. Nerede ihlâs yoksa, orada huzur, başarı olmaz. Hiç ihlâsı olmayan, Allah için yapılan hizmette barınamaz. İhlâslı olanlar kapışılır. Mıknatıs, ancak cevheri çeker. Cevher, çok az da olsa çeker. Hiç kalmayınca çekmez; çünkü mıknatıs saman çöpünü çekmez.

Nefsi aradan çekmeli, tenkit etmekten uzak durmalı. Kendini beğenmemeli, kendinden iğrenmeli. Kendinden tiksinmeyen kurtulamaz. Bir gün öleceğiz ve yaptıklarımızın hesabını vereceğiz. Sakın, (Ben olmazsam bu hizmetlerin hali nice olur) dememeli. (Ben olmazsam bu hizmetler daha iyi yürür, nefsim hizmetlere engel oluyor) diye düşünmelidir.

Herkes, beraber çalıştığı arkadaşların sıhhat ve huzurunu düşünmeli. İşçi veya işveren olarak değil, baba, evlat, abi, kardeş gibi davranmalı. O insanlar bizim için değil, Allahü teâlânın dinine hizmet için geldiler, yani Peygamber efendimizin vârisleri olan Ehl-i sünnet âlimlerine hizmet için geldiler. Onlar, bu büyüklerimizin emanetidir. Emanete hıyanet edilmez. O büyükler, kötü niyetli olanları aralarından seçmesini bilirler. Bize şerefin onlardan geldiğini unutmamalı. Eğer bir kıymetimiz varsa, bu büyük zatlara olan sevgimizden geldiğini anlamalıyız. Bulunduğumuz mevkiye kendimizin layık olduğunu düşündüğümüz anda başa döneriz, yani yaptıklarımız boşa gider. Güneş varken yıldızlar görünmez, onlar varken biz de görünmemeliyiz. Bizim yok olmamız gerekir. Onlar varken “biz” demek çok acayiptir ve abestir. Allahü teâlâ, nasıl gökteki güneş sebebiyle hayat veriyorsa, bu güneşlerle yani Ehl-i sünnet büyükleri vasıtasıyla da rüşd, hidayet, maddi ve manevi rızıklar verir.

Mümin, mümine âşık olmalı. Eshab-ı kiramın başarısının sebebi, birbirlerini çok sevmeleridir. İster Müslüman olsun, ister kâfir olsun, hiç kimsenin bedduasını almamalı. Birisine kızdığımız zaman, birisi bize kızdığı zaman, hemen iki rekât namaz kılmalı, “Estagfirullah” demeli. İsyan ve günah bize aittir. Kusuru kendimizde arayacağız, başkasında değil.

Yaptığımız ibadetleri, hizmetleri, Allah rızası için yapmalı. Başkası görsün diye yaparsak, boşa gider. Aferin almak için, gösteriş için, öğünmek için yapan, dünyada alacağını almıştır. Kıymeti yoktur. Allah rızası için yapan kurtulur, kazanır. Ölüm çok ani gelir. Gaflet içinde olmayalım…


Başarının şartı 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ razı olduğu kullarını dinine hizmette kullanır. Bir insan, en kıymetli işi, en çok sevdiği ve en çok güvendiği kimseye verir. İşte İslamiyet’i yaymayı da, Habibim dediği ve en çok sevdiği Peygamber efendimize verdi. Peygamberimizden sonra da bu hizmetleri, yine sevdiği kullarına vermiştir. Bunlar ise Peygamber efendimizin vârisleri olan Ehl-i sünnet âlimleri, evliya zatlar, Silsile-i aliyye büyükleri ve bunları sevip, onlara tâbi olanlardır. Bu hizmetlere katılanlar, İslami bilgileri de öğrenmeli. İlim, amel ve ihlâs oldukça, hizmetler devam eder.

Allahü teâlâyı unutarak yapılan hizmet, hezimet olur. Ehl-i sünnet itikadına hizmet için yola çıkan, kendi aklına, konuşmasına, gücüne, gayretine güvenirse, Allahü teâlâ onun işini kendine bırakır, rezil ve zelil olur. Allah rızası için çıkıp, benim elimde bir şey yok diye, bütün gayretiyle yola çıkarsa, netice ne olursa olsun, hayırlıdır. İhlâslı olan başarır.

Bugünkü işimizi yarına bırakmayalım. Niyetlerimizi düzeltelim. Bir başarı elde edersek, sakın bunu kendimizden bilmeyelim. Daima büyüklerle beraber olalım. Münakaşa ve itiraz etmeyelim, fitne çıkarmayalım. Başımızda olan âmirlerimize itaat edelim. Her zaman güler yüzlü, tatlı dilli olalım. Kendimizi suçlamadığımız an, rahat ve huzur bulmayız. Huzur, başarı arayan ve iyi geçinmek isteyen, yüzünü ahirete çevirmelidir.

Mümin demek, affedici, güler yüzlü, tatlı dilli insan demektir. Her Müslüman kendine, (İnsan ancak bu kadar iyi olabilir) dedirtmeli. Herkese yumuşak söylemeli, yumuşaklıkla muamele etmeli, az konuşmalı, kimseyi incitmemeli. Gücendiğimiz veya sevmediğimiz kimseye ihsan etmeliyiz, sıkıldığımız insana güler yüz göstermeliyiz. Dini yaymakta sabırlı, cömert, merhametli ve affedici olmalıyız. Dünya meselesi için kimseyi tenkit etmemeliyiz.

Bir işin zahmeti ne kadar çoksa, rahmeti de o kadar çok olur. Kalbi en çok nurlandıran şey, kızdığımız kimseye dua etmektir. Gıybet etmemeli, malayani denilen boş şeyler konuşmamalı. Başkasına değil, herkes kendine bakmalı, niyetini, ahlakını, yanlış işlerini düzeltmeli. Her şeyimiz Allah için olmalı! İhlâssız amel, geçersiz, sahte para gibidir. Mütevazı olmalı, az konuşmalı, ağızdan çıkan her sözün, ya sevab veya günah olduğu iyi bilinmeli.

Yaptığımız iyilikleri ve bize yapılan kötülükleri unutmalıyız; fakat Allahü teâlânın bizi her yerde gördüğünü ve ölümü hiç unutmamalıyız.

Çaresiz kalındığı zaman, büyük evliya zatların yardımı, mutlaka; ama mutlaka yetişir. Yeter ki, o zatı sevmeli, büyüklüğüne ve yardım geleceğine inanmalıdır.
İlim, amel, ihlâs ve niyet
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Amel edilemeyecek olan ilmi öğrenmek vebaldir. Bir gün İbrahim Ethem hazretleri yolda giderken, acayip bir taş görür. Taşın üzerinde, (Arkasını çevir de oku!) diye bir yazı gözüne ilişir. Arkasını çevirip okur.(Eğer bildiğinle amel etmiyorsan, niye başka ilim öğrenmeye kalkışıyorsun?) yazılı olduğunu görür. Bu söz, (İlim öğrenmeyin!) demek değil, (Öğrendiğiniz ilimle amel edin!) demektir.

İmam-ı Rabbani hazretleri de, (İlim, ihlâsla amel etmek içindir) buyuruyor. İlmi sadece beyne doldurmak yetmez. İblis de ilim sahibiydi. Hattâ meleklere hocalık da yapmıştı, ama kurtulamadı. Kurtulması için amel etmesi gerekirdi. Onu da yaptı. Her yere secde etti. Hattâ gökyüzünde secde etmediği bir karış yer yoktu. Ama ihlâsı yoktu. Yani bunları Allah için yapmadı, çok kibirliydi. O kibri yüzünden, Âdem aleyhisselama karşı secde etmedi. Ebedî tard edildi. Cehennemlik oldu. Allahü teâlâdan kıyamete kadar izin istedi, (Sana ibadet eden kullarını bozacağım) dedi. Cenab-ı Hak, (Sen ancak senin gibileri bozarsın, benim hâlis kullarıma dokunamazsın) buyurup, ona izin verdi. Böylece insanlar, Allahü teâlânın yolunda olanlar ve şeytanın yolunda olanlar olmak üzere ikiye ayrıldılar.

Ölünce, bütün bunların hepsinin gerçek olduğu gün gibi aşikâr olacak, ama maalesef oradaki pişmanlık fayda vermeyecek. Din büyüklerimiz buyuruyor ki:
Âhirete giden herkes pişman olacaktır. Cennete girenler, (Keşke biraz daha hayır yapsaydım, biraz daha dine hizmet ve ibadet etseydim, Cenab-ı Hakk’ın şu arkadaşlarıma ihsan ettiği nimetlere ben de kavuşsaydım) diyecek. Cehennemdekiler de, (Biz niye buraya geldik, keşke biz de Cennettekiler gibi inanıp ibadet etseydik, biz de şimdi onlarla beraber olurduk) diyecekler.

Dinin aslı, ilim, amel ve ihlâstır. En zor şey ihlâstır. Allahü teâlâ, (Bana dua edin, kabul ederim) buyuruyor. Eğer ihlâs yoksa, o dua kabul olmaz. Peki ihlâs ne demek? (İlahî, ente maksûdî ve rızâke matlûbî) yani (Yâ İlahî, benim bütün arzum, gayem Sensin. Onun bunun veya nefsimin değil, yalnız Senin rızana tâlibim) ifadesi bunu çok güzel anlatıyor.

Allahü teâlâ bizim Rabbimizdir. Onun rızasını bırakıp da, başkasını memnun etmek, aklımızın ucundan bile geçmemeli. Çünkü Ondan başka her şey, ancak Onun yaratması ve her an varlıkta durdurmasıyla vardır.

Niyetin önemi 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar) buyuruyor. Ölünce herkes pişmanlık duyacak. Pişmanlığı az olana ne mutlu! Çünkü müminin, işlediği amellerin sevabından mahrum kalması, en büyük kayıptır. Mesela davet edildiği yemeğe sadece karın doyurmak için giden sevab alamaz, fakat mümin kardeşinin davetine icabet etmenin sünnet olduğunu düşünerek giden, çok sevab kazanır. Onu sevindirmek, ikram ettiği helal rızıkları yiyip, bunlardan hâsıl olacak kuvvetle ibadet etmek gibi başka niyetler de olursa, her niyet için ayrı sevab kazanılır. Müminin hayat boyunca kazandığı kâr veya zarar [sevab veya günah], niyetinin hâlis olup olmadığına bağlıdır.

Bütün insanları perişan ve helak eden iki şey, servet ve şöhrettir. Herhangi bir iş, şöhret için yapılırsa, büyük felakettir. Allah’ın dinine ve kullarına hizmet niyetiyle yapılırsa saadet olur. Servet de, iyi niyetle elde edilmezse felakete sebep olur.

Dünyada iki gram altın için, iki ton toprak elenir. Âhirette de böyledir. Niyet, altın gibidir. Çok olmasa da, amel ihlâslı olmalı. Çünkü amellerdeki niyete bakılır. Allah için olanlar alınır, diğerleri atılır.

Kanuni Sultan Süleyman Han, kendi parasıyla Süleymaniye adını verdiği camiyi yaptırdı. Cami bitince namazlar kılındı. Sultan, hayırlı bir iş yaptığı için çok sevindi. (İnşallah çok sevab kazandım) diye düşündü. O gece bir rüya gördü. Terazinin bir kefesinde Süleymaniye Camii, diğerinde ise bir bakraç yoğurt vardı. Sevab olarak, yoğurt tarafı daha ağır geliyordu. Uyanınca merak etti, rüyasını Ebussuud Efendiye anlattı, (Hocam hayırdır inşallah, bu rüyanın tabiri nedir?) diye sordu. O da, (Bir araştırayım) dedi. Gidip inşaatta çalışan işçilere sordu. Bir ihtiyar ninenin, çok sıcak bir günde soğuk bir bakraç yoğurt getirip, (Başka bir şeyim yok, Allah rızası için alın, ayran yapıp için) dediğini söylediler. Ebussuud Efendi, sultanın yanına gidip durumu anlattı. Sultan, ihtiyar kadının hâlis niyetine gıpta etti.

Bu yüzden niyet çok önemlidir. Küçük bir şey bile, hâlis niyetle yani Allah rızası için yapılırsa, dağlar kadar hayırdan daha üstün olur. Mesela bir talebe, dinini öğrenmeye ve dine hizmet etmeye, Müslümanlara ve insanlara faydalı olmaya niyet ederek okuluna giderse, her nefesi zikir olur. Bunun gibi, hâlis niyetle yapılan bütün dünya çalışmaları âhiret olur.
İlimsiz din olmaz
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Hiçbir insanı incitmemeli, hiç kimsenin kalbini kırmamalı. Kalb kırmak, yetmiş kere Kâbe’yi yıkmaktan daha büyük günahtır. Bir kalb kırmanın günahı, 70 kere Kâbe’yi yıkmaktan daha büyük günah olunca, nasıl olur da, bir mümin birine el kaldırır, tokat atar veya öldürür. Bu, akıl alacak iş değildir. Öyle bir din ki, bir çiçeği bile koparmaya çekiniyorsun, bunda bir can var diye...

Üftade hazretleri, talebeleri içinde Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerini çok sevdiği için, diğer talebeleri onu kıskanırlar. Bunun üzerine Üftade hazretleri, bir gün talebeleriyle kır gezisine çıktığı zaman onlara, (Bana birer demet çiçek getirin) der. Hepsi dağılır. Bir süre sonra, Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri kurumuş bir çiçek getirir. Diğerleri tabii, hocamıza vereceğiz diye düşünerek, güzel çiçekler getirirler. Üftade hazretleri, Hüdayi hazretlerine, (Bak arkadaşların ne güzel çiçekler getirdi, sen niye kuruyup solmuş bir çiçeği getirdin, bize bunu mu layık gördün?) diye sorar. Hüdayi hazretleri, (Efendim, elbette siz en güzel çiçeklere layıksınız. Ancak hangi çiçeğe gittiysem, baktım, hepsi Allah’ı zikrediyor. Bir türlü kıyıp koparamadım. Bu zavallı ölmüş, artık zikr-i ilahi kalmamış, onu size getirmeye mecbur kaldım) diye cevap verir. Üftade hazretleri diğer talebelerine (İşte aranızdaki fark bu!) der. Düşünün bir çiçeği bile koparamıyor. Yani nasıl bir insana tokat atılabilir veya masum insanlar, hem de din adına öldürülebilir, olacak iş değildir bu! Böyle oluyorsa, bunun içinde cehalet vardır; çünkü Peygamber efendimiz, (İlim neredeyse din oradadır, din neredeyse ilim oradadır) buyuruyor.

Yani ilimsiz din olmaz, din olmayınca da ilim olmaz. Bu ikisi birbirinden ayrılmaz. Evet, iman etmek şart, ama imandan sonra ilk iş, ilim öğrenmektir; çünkü namaz da kılsak, oruç da tutsak, ticaret de yapsak, nasıl yapılacağını bilmek şarttır. Ne iş yaparsan yap, onun ilmini bilmek gerekir.

Bir mümin sabahleyin kalktığı zaman ya âlim olarak kalkmalı, yani o gün bir şey öğretmeli veya talebe olarak kalkmalı, yani gidip bir şey öğrenmeli yahut dinleyici olarak kalkmalı yani gidip bir yerden dinler, mesela bir camiye veya bir hocaya gider, istifade eder. Eğer bu da olmazsa, muhabbetle kalkar. Yani bunları yapamadığının üzüntüsünü duyar ve bu üç halden birinde olanlara sevgi besler, Allah’ım bana da nasip et der...


İlim yayılmalıdır 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İnsanın vücudunda en kıymetli organ kalbdir. Bizim dinimizin esası, kalbi hastalıktan kurtarmaktır; çünkü insanın içinde kalbi hasta yapan bir düşman vardır. Hem Allah’a düşman, hem de kalbe düşmandır. O da insanın nefsidir. Nefse karşı bir ilaç gereklidir. Bu ilaç, imam-ı Rabbani hazretleri gibi büyük zatların sevgisi ve eserleridir.

Eser deyince, hem kitapları, hem de onları sevip onların yolunda olanlar anlaşılır. O zatlardan birine rastlayan kurtulur. İnsan, dünyada beraber olduğu, sevdiği kişilerle haşr olunacaktır. İnsan, seveceği kimseyi iyi seçmeli, ona göre sevmelidir.

Kim olduğumuz değil, kiminle olduğumuz önemlidir; çünkü insan nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle diriltilir.

Kimlerle berabersek, âhirette de onlarla beraber olacağız. Peygamber efendimiz,(El mer’ü mea men ehabbe) buyuruyor. Yani kimi seviyorsanız, dünyada kimlerle beraberseniz, âhirette de onunla berabersiniz buyuruyor. Kim Allahü teâlâyı çok anarsa, Onunla beraber olur. Kim Peygamber efendimize çok salevat-ı şerife getirirse, onunla beraber olur.

Hastaneler, hapishaneler sevgilime dokundun diyenlerle doludur. Muhammed aleyhisselam Allahü teâlânın sevgilisidir. Kim Allahü teâlânın sevdiklerine sataşırsa mahvolur.

Peygamberimize ve vârisleri olan evliyaya ne kadar muhabbet beslersek, onlar bize daha çok muhabbet beslerler. Kim onlara bir adım yaklaşırsa, onlar da bin adım yaklaşır. Büyük zatların yolu, okumak ve okutmaktı. Çok okudular, öğrettiler ve kitaplar yazdılar. Dolayısıyla onları seven, onların yolunda olmalıdır. Onların yolunda olmak, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmek ve öğrendiğini öğretmektir. Onlar, arının bin türlü çiçekten toplayıp bal yaptığı gibi, o kitapları hazırlayıp önümüze koydular. Bizim de okumamız ve o kitapları başkalarına da vermemiz gerekir.

İlim mutlaka yayılmalıdır; çünkü imandan sonra ilk emir (Oku) yani öğrenmektir, ilimdir. İlim olmazsa din olmaz. [Hakikat Kitabevi’nin yayınladığı,www.hakikatkitabevi.com adresinde de bulunan bütün kitaplar, hakiki Ehl-i sünnet âlimlerinin eserlerinden tercüme olup, o büyüklerin sözleri nakledilmiştir. Dinimizi doğru öğrenmek isteyenlere, bu kitapları okumalarını tavsiye ederiz.]
İlmin kabı amel, amelinki de ihlâstır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Her şeyin bir kabı vardır. Kap, içine konulanı muhafaza etmek yani zayi olmasını önlemek için gerekli olan nesnedir. Mesela su bardakla, çorba tabakla verilir. İlmin kabı ameldir. Amelin kabı da ihlâstır. İhlâsla yapılmayan ameller de zayi olmuştur. İhlâs her şeyin sadece Allah rızası için yapılmasıdır.

Dinin kabı ise hayâ ve edeptir. Resulullah efendimiz, (Hayâ imandandır)buyurarak edebin; (İçinizde en sevdiğim kimse huyu en güzel olanınızdır)buyurarak da güzel ahlâkın önemini bildirmiştir.

Dinimize hizmet ederken, bize karşı çirkin söz ve davranışta bulunanlar olabilir. Bu durumdaki insanlara kızmak yerine acımak lazımdır. (Soru sormak kişinin ilmini, konuşmak ise sıfatını ortaya koyar) sözü meşhurdur. Bu durumda, çirkin sözlerle hakaret edenler, kendi sıfatlarını ortaya koyuyorlar. (Mümin müminin aynasıdır) hadis-i şerifi gösteriyor ki, onlar sizin aynanızda kendilerini, hakiki sıfatlarını görmekte ve gördüklerini söylemektedir.

Zan yoluyla, Allah'ın yasak ettiği bir işle sizi itham edenler gerçekte o çirkin işe müptela olan kimselerdir. Mesela sizi yalancılıkla itham eden kimseler, biliniz ki yalan söyleyenlerdir. Zira zan delil değildir. Delil olmadan bir kimseyi itham etmek de, suizandır ve haramdır. Muhatabını çirkin sözlerle incitmek, onu küçük görmek, kendini büyük görmekten kaynaklanmaktadır. Bu ise kibirdir. Allahü teâlâ şirki ve kibri affetmeyeceğini bildirmektedir. Cenab-ı Hak, Mirac Gecesi'nde Peygamber efendimize verdiği müjdelerden birinde, (Şirk koşmayanlar, mutlaka Cennete gidecektir) buyurdu. Allahü teâlâ kibri affetmiyor, çünkü kibrin ucunda, sağında ve solunda şirke doğru yollar vardır. O bakımdan Peygamber efendimiz, (Gizli şirkten sakının) buyuruyor. Gizli şirkin çeşitlerinden biri, kendini beğenmek, başkasını beğenmemektir. Allahü teâlâ bazı yetkiler, bazı imkânlar, bazı güzellikler verdiği zaman, çok korkmak ve bunun bir imtihan olduğunu anlamak lazımdır.

Mirac aklın bittiği, imanın başladığı yerdir 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir iş, ne kadar sıkıntı içinde olmuşsa, o kadar uzun ömürlü olur. Peygamber efendimiz, (En çok sıkıntıyı ben çektim) buyuruyor. O hâlde, hak olan dini de, kendi de bildirdiği gibi kıyamete kadar sürecektir. Peygamber efendimizin vârisleri de çok çektiler. Dolayısıyla iman yani inanmak çok zor, inandırmak daha zordur. İman, Allahü teâlânın kullarına ihsan ettiği en büyük nimetten biridir. İmanı olanlar, sevinçten oynasa, yeridir.

Peygamber efendimiz, Ümmihani’ye Mirac’ı söyleyince, (Aman kimseye anlatma, kimse inanmaz ve inananlar da vazgeçer) dedi. Peygamber efendimiz de,(Anlatmam lazım, inanmayacak olan sonra da vazgeçer, çürük temel üzerine bina olmaz, ayrılacak olan şimdiden ayrılsın, sağlamları kalsın)buyurdu.

Akıl durdu, zaman durdu, her şey durdu, iman başladı. Mirac imandır. Peygamber efendimizin hiç yalan söylemediğini müşrikler de biliyordu. (Cenneti, Cehennemi gidip gören mi var?) diyenler oluyor. Evet, var. Hayatında hiç yalan söylememiş olan Muhammed aleyhisselam var.

Mübarek geceler kıymetlidir, fakat Mirac gecesinin ayrı bir özelliği vardır. Izdırap ve sevincin bir arada yaşandığı gecedir. Peygamber efendimiz, bir ay Taif’te İslamiyet’i anlattı, hiç kimse inanmadı, alay ettiler, çocuklara taşlattılar.

Gece amcasının kızının evine geldi, Ümmühani, (Haber verseydiniz yiyecek bir şeyler hazırlardım, yedirecek bir şeyim yok) dedi. Peygamber efendimiz,(Yiyecek içecek gözümde yok, Rabbime ibadet edecek bir yer bana yeter) buyurdu.

Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselama, (Habibim çok üzüldü, onu ben teselli edeceğim, git Habibimi bana getir!) buyurdu. Önce, Mescid-i Aksa’ya geldi, Sonra göklere çıktı. Allahü teâlâyı bilinemeyen, anlaşılamayan şekilde, zamansız, mekânsız olarak gördü, (Yâ Rabbi, ümmetim için de bunu isterim) dedi. İşte, beş vakit namaz, bize Mirac olarak verildi.

Mirac’da ne hikmetler vardır! Namaz kılmayan, Mirac’dan mahrumdur. 1400 yıldır devam eden, başka bir olay yoktur. İşte Mirac böyledir. Mirac, aklın bittiği, imanın başladığı yerdir. Mirac namazdır. Allahü teâlâ, namaz gibi bir nimeti insanlara ihsan etti. Namaz, Allah sevgisini arttırır, duanın kabulüne de sebeptir. Namaz varsa, hayat vardır. Namaz yoksa insan bir işe yaramaz. Namazdan mahrum olan, her şeyden mahrumdur.
İman bir cevherdir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Kur’an-ı kerimi tasdik etmek, bundan önceki bütün kitapları tasdik etmek demektir. Peygamber efendimizi tasdik etmek, Onun Peygamber olduğuna iman etmek, Ondan önce gelen 124.000’e yakın peygamberin hepsine inanmak demektir. İşte böyle bir yüce dinin mensubu olmak, büyük saadettir. Onun için, bu iman bir cevherdir. Allahü teâlâ bunu çöplüğe koymaz. Dolayısıyla, kimde iman varsa, o kıymetli bir insandır ve Allahü teâlâ onun kalbine, bu imanı nasip etmiştir. Eğer, Cenâb-ı Hak bize iki nimet vermişse, her şeyi vermiş demektir. Hiçbir şey noksan kalmamıştır. İki nimet şudur:
1- Bu yüce dinin Peygamberine inanmak, tâbi olmak, Onun yolunda olmaktır. Ona tâbi olmak, Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadında olmak demektir; çünkü Peygamber efendimiz bir gün toprağa kalın bir çizgi çizdi. Yan tarafına kollar ayırıp buyurdu ki:
(Bu kalın kısım, Cennete giden yoldur. Yan yollar, dalalet ve bid’at yollarıdır. Ortada olmak lazımdır.)

Eshab-ı kiram, (Ortada olmak, orta yerde bulunmak nasıl olur?) diye sorduklarında, buyurdu ki:
(Sünnetime ve cemaatime uymakla olur.) 

Sünnetime, yani dinime uymakla olur buyuruyor. Buradaki cemaat ise Eshab-ı kiramdır. O halde, Ehl-i sünnet vel cemaat oradan geliyor. Yani Eshab-ı Kiramın tamamına inanmak! Bir kısmını sevmek, bir kısmını sevmemek, birini diğerine tercih etmek olamaz; çünkü bir insan hocasına güveniyorsa, talebesine elbette güvenmesi lazım, talebesine güvenmeyen hocasına nasıl güvenmiş olabilir ki? Eshab-ı kiramın hepsi Resulullahın arkadaşları ve talebeleridir. Onlar için, Peygamber efendimiz, (Eshabım, gökteki yıldızlar gibidir, hangi birine tâbi olursanız kurtulursunuz) buyuruyor. Tercihi bize bırakmamış. İşte Ehl-i sünnet vel cemaat itikadında olmak birinci nimettir.

2- Dinimizi öğrendiğimiz zatın, Allah adamı yani Allah’ın sevgili kulu olduğuna inanmaktır. 

Sabahleyin kalkarken vücudun bütün azaları insanın diline yalvarırlar, (Allah rızası için hem kendini hem bizi yakma) derler. Bir insan, bir müminin arkasından doğru bir şey söylese, o müminin de kalbi kırılsa, söyledikleri doğru olsa bile, işitince üzülürse buna gıybet denir. Gıybet o kadar büyük bir günahtır ki, kul hakkına girer, zinadan büyük günahtır. Büyükler, yanlış bir kelam etmemek için ağzına taş koymuşlar. Hele hele, Allah muhafaza etsin, birkaç kelime de ilave olursa, buna iftira ve yalan denir ki, daha büyük günah olur. Gıybet, Âdem aleyhisselamdan beri haramdır. 


Nimetin kıymetini bilmeli 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Ehl-i sünnet itikadı ve dinimizi öğrendiğimiz zatın Allah adamı olduğuna inanmak nimeti, çok büyük bir nimettir. Bu çok kıymetli cevher, ancak kıymetli insanlara nasip olur. Herhangi bir hırsıza, uğursuza nasip olmaz; fakat bu iman nimetinin kıymeti bilinmezse çok tehlikelidir. Allahü teâlâ, mealen (Kıymetini bilmezseniz elinizden alırım. Ondan sonra size çok acı azap ederim)buyuruyor. Bu nimetin kıymetini bilmenin yolu, birbirimizi sevmektir. Allahü teâlâ, İsa aleyhisselama, (Eğer yerdeki ve gökteki bütün mahlûklarımın ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiçbir ibadetin makbul değildir) buyurdu. Yani, Allah için sevmek, Allah için buğzetmek, dinimizin temelidir. Bu iki nimete sahip olana ne mutlu!

Dünyayı ahirete tercih edenler, Allahü teâlânın nasip ettiği bu cevheri çöplüğe atmışlardır. Cenâb-ı Hak, seçiyor, seviyor, bir cevher veriyor, yani bu iki nimeti veriyor, hem Ehl-i sünnet itikadını veriyor, hem büyükleri tanıtıyor; fakat kul, bu cevherin kıymetini bilmeyerek, din kardeşinin kalbini kırarak veya dünyayı ahirete tercih ederek bu cevheri çöplüğe atıyor. Suç kimin? Onun; çünkü Allahü teâlâ, ahirette kimse bir bahane bulmasın diye, her kulunu serbest iradeyle, serbest yarattı. Yine, (Kulum neyi talep ederse, ben ona kavuşturacak yolları açarım) diye ezelde takdir etti. Vezir olmak isteyene vezirlik yolunu açar, zengin olmak isteyene zenginlik yolunu açar, ibadet yapmak isteyene ibadet yolunu açar. Böylece yarın ahirette hiç kimse, ya Rabbi, ben şöyle yapmak istedim de olmadı diyemez. İşte bu serbestlik içerisinde, nefs serbest kalırsa, ipinden kopmuş boğa gibi olur, perişan eder. Sakın, onu serbest bırakmayalım; çünkü Allah korusun, o azdı mı duracağı yer belli olmaz. Onun için, salihlerle, büyüklerin kitaplarıyla, kıymetlilerle ve din kardeşlerimizle beraber olmaya çalışmalıdır.

Doğmak, ölmenin alametidir. (Ya Resulallah, dünya ve ahiretin arası ne kadar uzundur?) diye sorulduğunda, Peygamber efendimiz cevaben, (Göz açıp kapayıncaya kadar) buyurdu. Yani ahiret bize çok yakın. (Ya Resulallah, peki insanın ömrü ne kadardır?) diye sordu. Resulullah, (Rüya kadar) buyurdu. İnsan rüyada çok şeyler görür, anlatmakla bitiremez. Hâlbuki bilmez ki, o rüya birkaç dakika veya saniyedir. İşte hadis-i şerifte bildirildiği gibi, (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.) Yani bilelim ki, uykudayız. Rüyada insan istediği kadar zengin olsun, istediği kadar fakir olsun, hiçbir kıymeti yoktur! 
İmandan sonra ilim gelir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimizde yapılması istenilen şeylerden birincisi, iman etmektir. Bundan sonra ilim gelir. İlim, yani ne haram, ne helal, hangisi uygun, hangisi değil, onu bilmek gelir. Bütün ibadetler ilme bağlıdır. İlim öğrenmek şarttır. İlim olmazsa insan yanlış yapar, hatta küfre de girer. Peygamber efendimiz, (Rütbetül-ilmi a’ler rüteb) yani, (Rütbelerin en üstünü, ilim rütbesidir) buyurdu. Yine,(Bir âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir) buyurdu. Yani bir âlim vefat ederse, bütün insanlar ölmüş gibidir. Başka bir hadis-i şerifte de, (Bir âlimin ölmesi, bir şehir halkının ölümünden daha büyük ziyandır)buyurulmuştur.

Ondan sonra haramdan sakınmak, sonra farzları ve vacibleri yapmak, sonra da, mekruhtan sakınmak, sünnetleri yapmak gelir. Dikkat edilirse, farzları yapmaktan önce haramdan sakınmak, sünnetleri yapmaktan önce de mekruhtan sakınmak geliyor. Yani, hep sakınmak önce geliyor. Mecelle’de de, (Def-i mefasid, celb-i menafiden evladır) deniyor. Bu ifade, (Zararı yok etmek, fayda sağlamaktan önce gelir) demektir. Yani, kötüden uzaklaşmak, kötülüğü yapmamak, yanlış yapmamak, iyiyi yapmaktan daha iyidir; çünkü o mutlak suçtur, niyeti ne olursa olsun yazılır. Sevablar ise, kabul oldu mu, olmadı mı, ne niyetle yaptı, belli değildir, yani şüphe vardır. Onun için sakınmak, yapmaktan önce gelir. Dolayısıyla tevbe etmek, mutlak lazımdır. Hatta ibadeti yaptıktan sonra da tevbe etmeli. Günahlara olduğu gibi, ibadetimize de tevbe etmeli; çünkü biz ibadetlerde de günah işleyebiliriz. Müminin şiarı, her halükârda tevbe istiğfar etmektir. Hiç olmazsa yatarken, sana sığındım yâ Rabbi diyerek istiğfar etmeli, sonra da yatıp uyumalı.

Takva ve emre muhalefet
Bir zata, (Bu sene kurban bayramı, takvimdeki gününde mi?) diye talebeleri sorarlar. O zat da, hesaba göre de, takvime göre de aynı gün olduğunu bildirir; fakat daha sonra der ki: Bunu söyledikten sonra sabaha kadar uyuyamadım; çünkü kardeşlerimizin arasında çok takva ehli olanlar vardır. (İhtiyaten kurbanları ikinci gün keselim, ihtiyaten takvimdeki birinci günde de Arafat’a çıkalım) diye düşünerek emre muhalefet ederler diye korktum. (İsteyenler ihtiyaten ikinci gün de kesebilirler, yine isteyenler ihtiyaten tekrar Arafat’a çıkabilirler) dedim; çünkü kendi akıllarına göre yaparlarsa, emre muhalefet etmiş olacaklardı. Hâlbuki hocamız, benim sözümün kendi sözleri olduğunu açıkça bildirdi. Muhalefet edenler, sadece bana değil, hocamıza da muhalefet etmiş olurlar.


Doğru iman etmek 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bu dünyada en çok düşmanı olan, Allahü teâlâdır. Riyad-ün-nasıhin kitabında diyor ki, Allahü teâlânın yarattığı kulların içinde 1000 kişiden 999’u Allah’a iman etmiyor. Birisi ancak Allah’a iman ediyor; çünkü diğerleri Allahü teâlânın istediği gibi inanmıyor. Onların inandıkları ilah, Allahü teâlâ değildir. Allahü teâlânın bildirdiği gibi, yani (Bana böyle iman edin) buyurduğu şekilde inanmak imandır. Dünyadaki her çeşit milletten, her çeşit insan bir şeye inanıyor, kâfirler de Allah diyor; ama onlar kafalarındaki, kendi hayallerindeki şeye Allah diyorlar. Allahü teâlâyı Allah olarak bilmiyorlar. Bilmenin alameti, Ona, Onun bildirdiği gibi iman etmektir. Bundan sonra da, Ona itaat etmektir, Ona ibadet etmektir.

Doğru iman ve ibadet olmadıkça, Allah’ı seviyorum demesi yanlıştır. Bazıları dualarının bile kabul olduğunu söylüyorlar. Bir büyük zata, (Efendim böyle söyleyenler var, kâfir olduğu halde, putperest olduğu halde, Müslümanlıkla alakası olmadığı halde, ben dua ettim, bütün dualarım kabul oldu diyenler var. Hakikaten duaları kabul oluyor mu?) diye soruyorlar. 

O zat buyuruyor ki:
Dualarının kabul olduğu doğrudur. Duanın kabul olması için, Ehl-i sünnet itikadında bulunması haramlardan kaçması, farzları yapması ve üzerinde kul hakkı olmaması gerekir. Hatta gömleğinin bir ipi haramdan olsa, o gömlekle kılınan namaz kabul olmaz. Nerede kaldı ki, itikadı bozuk, namaz yok, niyaz yok, duası kabul olsun! Onlarda, bu şartların hiçbirisi yok; ama duaları kabul oluyor. 

Bu, şeker hastasının baklava yemesine benzer. Şeker hastası baklavayı yer, o baklava içeride zehre dönüşür. Onun ölümüne sebep olur. Bunların dualarının kabul olması, onun daha çok felakete gitmesine, kötüleşmesine, daha çok Allah’tan uzaklaşmasına sebep olur. Halini, itikadını, yolunu doğru zanneder. Bunlar, duanın kabulü için gerekli olan şartları yerine getirmediği ve bozuk yolda olduğu halde, duaları kabul olduğu için, hak yola girmek hatırlarına bile gelmez. Onların dualarının kabul olması, istidractır, yani bünyesinde zehre dönüşen baklava gibi etki yapar. Bu iyiye değil, kötüye alamettir. Eğer itikadı düzgün olmadığı halde, haramlarla uğraştığı halde duaları kabul oluyorsa, bu onun için felakettir. Dualarının kabul olması onun felaketini artırır. 

Allah korusun, imanı zayıf olan kimseler de, bunların duaları kabul olduğu için, onları hak yolda zannedebilir. Çok tehlikelidir.
İmanı koruma zamanı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Âhir zaman, Ehl-i sünnet itikadını doğru öğrenip, iman hırsızlarına karşı imanı koruma zamanıdır. Başka şey çalınsa, o kadar önemli olmaz; ama Allah korusun, imanı çalınan sonsuz olarak Cehenneme gider. İlmihalini bilmeyen, imanını koruyamaz. [Hakikat Kitabevi’nin yayınladığı kitaplar, hakiki ehli sünnet âlimlerinin eserlerinden tercüme olup, o büyüklerin sözleri nakledilmiştir. Dinimizi doğru öğrenmek isteyenlere, bu kitapları okumalarını tavsiye ederiz.]

Bozuk din adamlarını dinlemek, bozuk bir din kitabını okumak çok zararlıdır; çünkü imanı kaybetme tehlikesi var. İnsan altını, elması sokağa bırakmaz. Aksine, en iyi şekilde korumaya çalışır. İman ise bunlarla kıyaslanamayacak derecede kıymetlidir. Bu yüzden, öyle kimseleri dinlemek, öyle yazıları okumak çok tehlikelidir. Bir gün Hazret-i Huzeyfe, Resulullah efendimize sordu: 

— Yâ Resulallah, acaba Müslümanlar İslamiyet’ten önceki hallerine döner mi? 

— Hayır, dönmezler; ama bizden sonra bulanık bir zaman gelir. 

— Bulanık ne demektir yâ Resulallah? 

— Yani iyiler olur, kötüler olur, âlimler olur, zalimler olur, karışık bir zaman olur. Ondan sonra, daha kötü bir zaman gelir. 

— O zaman neler olur ya Resulallah? 

— O zaman, dini anlatanların peşine gidenler Cehenneme gidecek. 

— Din diye neyi anlatacaklar?

— Kur’an-ı kerimden, hadis-i şeriften bahsederler. Ancak Allah’ın, Resulullahın bildirdiklerini değil, kendi düşüncelerini, Allah’ın, Peygamberin emri gibi anlatırlar. İşte onların peşinden gidenler felakete uğrayacaktır.

— Yâ Resulallah, o zamanda ben dünyaya gelmiş olsam ne yapmam gerekir?

— Dünyada hak yolda olan bir cemaat kıyamete kadar bulunur. Bu cemaati bul, onlara uy ve kurtul!

— Yâ Resulallah, o cemaati de bulamazsam ne yapmalıyım?

— Onu da bulamazsan evinde otur, kimseye karışma! (Mişkat-ül-mesabih)

Allahü teâlâ, kimseyi karanlıkta bırakmasın! Müslüman olarak çok şanslıyız. O kadar şanslıyız ki, kör bir insanın hayatıyla gözü açık bir insanın hayatı bir olur mu? Allah’a, Peygambere iman eden, gözü açık, görebilen bir insana benzer. Bundan mahrum kalanlar, köre benzer. Köre yani imanı olmayana ise bir şey yapılmaz, sadece acınır. Gerekirse elinden tutulur; ama o insanla tartışılmaz, kavga edilmez.


İslam’ın şartı değişmez 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir gün hazret-i Ömer, bir yere vali tayin ederek der ki:

— Yarın filan yerde bekle, geleceğim. Sana, iyi valinin nasıl olacağını, başarının yollarını anlatacağım inşallah. 

Herkes, acaba ne nasihatler verecek, ne tavsiye edecek diye merak eder. Ertesi gün Eshab-ı kiramın hepsi gelir. Vali gelince, Hazret-i Ömer, valinin kolundan tutup der ki:

— Eğer başarılı olmak istiyorsan, namazını tadil-i erkânla vakti girince kıl! Ramazan-ı şerif gelince orucunu tut! Hac zamanı hacca gel! Zekâtını noksansız şekilde ver! Kelime-i şehadeti çok söyle, imanını muhafaza et! Haydi, güle güle git yoluna, Allahü teâlâ yardımcın olsun!

— Yâ emir-el-müminin, bunlar zaten İslam’ın şartları. Ben başka şeyler de söyleyeceğinizi, valilik hakkında başarılı olmanın yollarını anlatacağınızı zannettim.

— Allahü teâlâ böyle buyuruyor, İslam’ın şartı beştir. Ben bunu altı yapacak değilim ya? Bu beş şartı doğru yapan, başarılı olur.

Biz de, İslam’ın beş şartını en iyi şekilde yerine getirmeliyiz. Başarının şartı budur. Bunun için çok sevinelim, çok şükredelim, rahatımıza bakalım. Bu imanı Allahü teâlâ, severek, seçerek bizzat kendisi verdi. Biri vasıtasıyla vermiş olsa da, Allah nasip etmese, Peygamberi görse bile, nasibi yoksa iman edemez. Madem ki Allahü teâlâ bu cevheri bize nasip etmiştir, bu istisnai bir muameledir, bir imtiyazdır. Bu bir cevherdir, bir hazinedir, bunun korunması artık bize kalmıştır. Onun için iyilerle görüşmeye ve konuşmaya gayret edelim ve bu cevheri taşıyanların da kıymetini bilelim. Onları üzmekten, kırmaktan Allahü teâlâya sığınalım; çünkü Cenab-ı Hak kendi rızasını kullarının rızasına bağlamıştır. Allahü teâlânın kullarını razı eden, Allahü teâlâyı razı eder. Onları üzen, Allahü teâlâyı üzer.

Bir gün Peygamber efendimize dediler ki:
— Yâ Resulallah, burada bir kadın var, gece gündüz ibadet ediyor; ama çenesiyle insanları kırıp döküyor, komşuları illallah diyor.

Cevaben buyurdu ki:
— Onun gideceği yer cehennemdir.

Onun için, herkesle iyi geçinmeli, hiç kimseyi kırmamalı, kimse bizden şikâyet etmemeli.
İmanın asıl şartları
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlânın en sevdiği ibadet, Müslümanların birbirini sevmesidir. Bu, imanın asıl şartıdır. İman, altı şeye inanmaktır. Bu altı şey, inanılacak hususlardır. Bu altı şartın geçerli olması için iki şart daha vardır. Nasıl vakit, namazın şartıysa, yani vakti girmeden kılınan namaz sahih olmazsa, bu iki şart olmadan altı şeye inanmakla kişi Müslüman olmaz.

Bu iki şarttan birincisi, gayba imandır, görmeden inanmaktır, ölmeden önce, gözden perde kalkmadan önce, hakikatler görülmeden önce, Allah’a ve Resulüne inanmaktır. Firavun boğulacağı sırada, Allahü teâlâ gözünden perdeyi kaldırdı. Firavun, gerçekleri görünce, (Musa’nın Rabbine iman ettim) dediyse de, geçerli olmadı, çünkü o, Hazret-i Musa’nın bildirdiğine değil, kendi gördüğüne inandı. Görmeden önce, gayba iman etmediği için geçerli olmadı.

İkinci şart, hubb-i fillah ve buğd-i fillah’tır. Allahü teâlânın dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmek yani Müslüman olmayanları, Allah’a ve Resulüne düşman olanları sevmemek ve Müslümanları da, Müslüman oldukları için sevmektir. Bir kimse, bir kimseye, Müslüman olduğu için düşmanlık beslese, Amentü’deki altı şarta inansa da, Müslüman olamaz. Bu yüzden Müslümanların birbirine düşmanlıkları tehlikelidir. Din büyüklerimiz, (Eğer kavga edecekseniz kendinizle yani kâfir olan nefsinizle kavga edin! Sakın bir Müslümana yan gözle bakmayın, bu Allah dostuna düşmanlığa sebep olabilir. Maazallah, secdeden başınızı kaldırmasanız yine Cehenneme gidersiniz) buyuruyorlar. Bir Müslümanın diğer kardeşini çekiştirmesi, onun aleyhinde bulunması, olacak iş değildir. Bir müminin ismi duvara yazılı olsa, oradan geçerken ceketini ilikleyip, hürmetle geçmek gerekir, çünkü orada Allahü teâlâya ve Resulüne inanan birinin ismi var. Yani Allah dostu var. Dolayısıyla, bu iki şart olmadan, iman edilmiş olamaz.

Büyük zatlar, iki talebesi arasında ufak bir kırgınlık olunca perişan olurlardı. En çok üzüldükleri olay buydu. Bu olayda biri haklı olur. İkisi de Müslüman. Kırgınlık sebebiyle biri niye yansın ki? Elimizi ateşe bir sokalım da, ondan sonra, ateş neymiş, kavga neymiş, haram neymiş, gıybet neymiş, o zaman anlayalım. Çünkü haramlar ateştir. Müslüman ateşe nasıl gider? Demek ki ateş unutuluyor, görülmüyor da gidiliyor. Onun için bu gözle bakan aldanır. Bu gözle bakanlar, Peygamber efendimize bile iman etmediler. Onu gördüler, ama bu gözle baktıkları için, kendileri gibi, sıradan biri sandılar. Kalb gözüyle görenler kurtuldu, baştaki gözle görenler yandı.

Allah için sevmek 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Müminin yüzüne Allah için sevgiyle bakmak öyle büyük bir ibadet ki, Allahü teâlâ bütün günahları affediyor ve de öldükten sonra mahşerde güneş, bir mızrak boyu alçaldığı zaman, herkes buram buram terlerken, böyle Allah için birbirini seven insanlar, uçarak gelecekler ve Arş’ın altında gölgeleneceklerdir. Bunlara azap da, hesap da yoktur. İnsanlar bunları gördükleri zaman, (Bunlar peygamber midir, evliya mıdır?) diyecekler. Allahü teâlâ, (Bunlar ne evliya, ne de peygamber. Bunlar, Muhammed aleyhisselamın ümmetinden, Allah için birbirini sevenlerdir) buyuracaktır.

Müslümanı üzmek felaket, sevindirmek saadettir. Eshab-ı kiramdan biri, sohbetten sonra, arkadaşının ayakkabısını şaka olsun diye saklıyor. Herkes gidiyor, ama ayakkabısı saklanan telaşlanıp arıyor. Peygamber efendimiz de hiçbir şey demeden seyrediyor, bekliyor. Sonunda ayakkabıyı saklayan, gizlediği yerden çıkarıp arkadaşına verince, ayakkabıyı saklayana, (Mümini telaşa sokmak, üzülmesine sebep olmak çok günahtır) buyuruyor. (Şaka yaptım ya Resulallah) deyince de, (Şakayla da yapmak günahtır) buyurup, yanlarından ayrılıyorlar.

Eshab-ı kiramdan Ebüdderda hazretleri, bir yerden geçerken, üç dört gencin bir genci dövdüklerini görünce onlara, (Durun, ne yapıyorsunuz?) diye müdahale eder. Gençler hemen bırakıp, (Efendim, bu arkadaşımız büyük bir günah işledi, onun için dövüyoruz, bundan sonra da aramıza almayacağız) derler. Ebüdderda hazretleri buyurur ki:
- Peki, size bir şey soracağım. Bu arkadaşınız bir kuyuya düşseydi ne yapardınız? Onu kurtarır mıydınız yoksa kuyudan çıkmasın, boğulsun diye üzerine taş mı atardınız?

- Elbette kurtarırdık efendim.

- Ama siz şimdi onu kurtarmıyor, üzerine taş atıyorsunuz. Arkadaşınız bir günah işlemiş, yani şu veya bu sebeple kuyuya düşmüş, böyle yapmakla onu kuyudan çıkarmayıp, üzerine taş atmış oluyorsunuz. Sadece onun yaptığı işe kızabiliriz, ama onu kuyuda bırakamayız, onu yalnız bırakamayız, çünkü yaptığına tevbe edince, o yine bizim kardeşimizdir.

Peygamber efendimiz de buyurdu ki:
(Bir Müslümanı tevbe ettiği bir kusurundan dolayı ayıplayan, o kusuru işlemeden ölmez.)
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:151
Dün:387
Bu Ay:1,679
Toplam:14,298,023
Online Ziyaretçiler:2
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842