Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Hikmet Ehli Zatlar Buyuruyor Ki

İmanın ve küfrün karşılığı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimizde, bir mümin bir sevab işlerse, Allahü teâlâ ona en az on misli sevab veriyor, ama bir günah işlerse bire bir yazıyor. Böyle olunca, dünyadaki 50-60 yıllık kâfirliğin cezasının ebedi olmasının hikmeti nedir?

Bizi ve her şeyi yaratan Allahü teâlâdır. Mülkün de, dinin de sahibi Odur. O halde, dünyadaki işlerimizle ilgili neyin karşılığının ne olacağını O bilir. Ona kimse karışamaz. Dünyada yapılan işin karşılığının nasıl olacağını Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. İnsan bilgisi buna yetmez, insan aklı bunu anlayamaz. Allahü teâlâ, (Benim Peygamberimle bana iman etmeyenin cezası sonsuzdur) buyuruyor. 

Dünyadaki küfrün karşılığının sonsuz azap olması, bu 50-60 yıllık kâfirliğin cezası değildir. Allahü teâlâ her kulunun, sonsuza kadar iman edip etmeyeceğini bilir. O kâfir, sonsuz yaşasaydı, sonsuza kadar iman etmeyecekti. Onun için sonsuz ceza veriliyor. Eğer sonsuza kadar olan süre içerisinde, bir gün iman edecek olsaydı, Allahü teâlâ ona dünyada iman nasip eder, yine sonsuz yakmazdı. Demek ki, Müslümanlar ebedî yaşasalardı, ebedî Müslüman olurlardı. Bu yüzden mükâfatları ebedî Cennettir. Kâfirler de ebedî yaşasalardı, ebedî kâfir olurlardı. Bu yüzden cezaları ebedîdir. 

Bir gün Musa aleyhisselam, ateşe tapan bir ihtiyara yaşını sordu. O da, (470 yaşındayım) dedi. (Ne yapıyorsun 470 senedir?) diye sorunca, (Bu ateşe tapıyorum) dedi. Musa aleyhisselam üzüldü, (Ömrün boşa gitmiş, çok yazık)dedi. İhtiyar zat, (Niye ya Musa, ben ibadet ediyorum, ibadet boşa gider mi) dedi. Musa aleyhisselam, (Bu ilah değil, Allah’ın yarattığı bir ateştir. Onun yarattığına, yani mahlûka ibadet ediyorsun. Sen gel, Allah’a iman ve ibadet et, kendini kurtar! Yarattıklarına ibadetten vazgeç) buyurdu. 

İhtiyar zat, (Peki bu yaşlı hâlimle, bu kadar sene boşa geçmişken, Allah yine beni kabul eder mi) diye sorunca, Musa aleyhisselam, (Vallahi kabul eder) dedi. (Peki, ne demem lazım?) diye sordu. (“Lâ ilâhe illallah, Musa Resulullah” demen yeter) dedi ve ihtiyar zat, dediği gibi söyledi. Ancak, eceli geldiği için söyler söylemez öldü. Ölünce hem kendisi, hem de her taraf nurlandı. Musa aleyhisselam, kendi kendine, (Sübhanallah. Bir dakika önce küfür üzereydi. Bir kelime-i şehadet getirdi, ne oldu) dedi. Sonra Allahü teâlâya, (Yâ Rabbî, buna ne muamele ettin) diye sordu. Cenab-ı Hak, (“Lâ ilâhe illallah, Musa Resulullah” dediği için, onu rahmetime gark ettim) buyurdu. Demek ki insan, küfür içinde yaşayıp imanla ölebiliyor. Maazallah, imanla yaşayıp kâfir olarak da ölebilir. Çok dikkatli olmak lazımdır.
İmanla öl yeter
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Hakiki bayram, imanla ölmek, son nefeste Allah demektir. Bütün âlimlerin, evliya zatların, bütün ibadetlerin, bütün kitapların, bütün gayretlerin, akla ne geliyorsa hepsinin tek gayesi vardır. O da, kulun Müslüman olması yani iman etmesi, imanla yaşayıp imanla ölmesidir. Peygamber efendimiz, (İmanla öl, gerisine karışma) buyuruyor. Yani imanla ölen, bazı sıkıntılar çekse de, sonunda Cennete gider. Affa ve şefaate kavuşursa sıkıntısız da cennete girer.

Rabbimizin merhameti geniştir. Seksen sene kilisede papazlık yapmış, İslam’ı yıkmaya uğraşmış kişiyi bile, bir kelime-i şehadet söylemekle affediyor. Yeter ki, Müslüman olsun ve imanla ölsün! Kur’an-ı kerimde mealen, (Ey günahı çok olanlar, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Allah bütün günahları affeder. O, sonsuz mağfiret ve merhamet sahibidir)buyuruyor. 

Peygamber efendimiz bir savaşa gitmiş, kazanmış. Eshab-ı kiramla beraber, o gün dinleniyor ve savaşı konuşuyorlar. Derken, esirlerin arasında bir kadıncağız, sağa sola bakınıyor, orada, kundak içinde duran bir bebeği hemen kaptığı gibi alıyor yani ölümü unutuyor, esareti unutuyor, her şeyi unutuyor. Sevincinden deli gibi oluyor. Bebeği bulunca, bir ağacın arkasına gidip emziriyor. Oradaki bütün Eshab-ı kiram, o kadının koşturmalarını seyrederken, Peygamber efendimiz Eshab-ı kirama buyuruyor ki: 
— Kadının halini gördünüz. Evladını bulunca, ne ölüm hatırına geldi, ne de esaret… 

— Evet ya Resulallah. 

— Peki, şimdi ben size soruyorum, bu kadın, kavuştuğu bu çocuğu eliyle ateşe atar mı?

— Atmaz elbette. 

— Allah da atmaz! Annenin şefkati, Allahü teâlânın şefkat deryasından sadece bir parçadır. 

Bir talebe de hocasına der ki: 

— Efendim, ahirette benim halim ne olacak? Yarın ben orada nasıl hesap vereceğim? 

— Önce sana bir şey sorayım, ahirette senin hesabını annen mi, baban mı, yoksa Allahü teâlâ mı görsün?

— Hocam, ne kadar yaramaz da olsam, annem beni ateşe atamaz. Babam da hiç kıyamaz. 

— O zaman hiç korkma! Elbette hesabı Rabbimiz görecek; ama bunların hepsinin sana olan merhameti şefkati, Cenâb-ı Hakkın merhamet ve şefkat deryasının bir parçasıdır. Annenin şefkati Cenab-ı Allah’ın şefkatinden bir zerredir. Babanınki de öyle...


Ahirete yanımızda ne götüreceğiz 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bir kimsenin yaptığı bir şey bizi rahatsız etse de, dinimize zararı yoksa müdahale etmemeli, sabretmeli. Dinimize zararı yoksa, nefsimize zararı var demektir. Nefsimiz ise kâfir olarak yaratılmıştır. Bütün dinler ve İslamiyet, işte bu kâfir olan nefsi tanıtmak ve tedbir almak için gönderilmiştir. Bu kadar Peygamber, hep bunun tehlikelerini ve ona karşı alabileceğimiz tedbirleri söylemişlerdir. Bu yolda giden Allah adamları da, hep aynı şeyi anlatmıştır. Nefsimizin hoşuna giden şeyleri yapmamak, gitmeyenleri de yapmak lâzımdır. 

Bir hadis-i şerifte, (İnsanlar uykudadır; ölünce uyanırlar) buyuruluyor. Bu dünya uyku hâlidir, hayal hâlidir. Bu dünyadaki her şey hayaldir. Bu dünyada, gerçek ve ahirete ait olan bir tek şey var, o da namaz kılmak, ibadet yapmaktır. Geri kalanın hepsi, bu dünyada kalacak ve hayal olan şeylerdir. Hayal olan şeyler neye yarar, ne kıymeti olur? Onun için hayal olan şeylere, ne sevinmeye, ne de üzülmeye değer.

İnsan ömrü, dünyanın ömrüne göre, sahrada esip geçen bir rüzgâr gibidir. Dünyanın ömrüyse, ahirete göre bir kıymet ifade etmez; çünkü ne kadar uzun olsa da, sonu olan, sonsuzla mukayese edilemez. Bu dünyada güzel günlerimiz geçse ne olacak? Hepsi esen rüzgâr gibi gelip geçicidir. Kahırlı geçen günler de, rüzgâr gibi gelir geçer; fakat kahırlı günlerden ahirete kalan hakkımız olduysa, orada bunu, bize zulmedenlerden alacağız. Hiç kimse orada, ben yaptım oldu diyemeyecektir. O huzurda başka bir adalet, çok ince bir hesap var. Boynuzsuz koyun, boynuzlu koçtan hakkını alacaktır.

Selahaddin-i Eyyubi hazretleri ölmeden önce, vasiyetinde der ki:
— Ben öldükten sonra cenazemin önünden askerler yürüyecek, daha sonra hizmetçilerim yürüyecek, daha sonra hanımlarım yürüyecek, daha sonra hazinede ne kadar altın ve mücevher varsa arabaya konulup yürütülecek ve en son beni ihtişamlı bir arabayla defnedileceğim yere götüreceksiniz. 

Hükümdar öldükten sonra bu söylediklerinin yapılıp yapılmaması konusunda devlet adamları arasında ihtilaf çıkar. En sonunda, vasiyettir, yapalım derler. Cenaze töreni yapılır ve en son cenaze defnedildikten sonra, zamanın âlimlerine, neden hükümdar böyle vasiyet etti diye sorulur. Âlimler şöyle cevap verir:
— Hükümdar, cenazesinde bile bize ders verdi, dünyanın her şeyi dünyada kaldı, ahirete giderken yanımızda hiçbir şey götüremeyeceğimizi anlattı. 
İmanlı olmanın iki şartı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Amentü’deki altı şeye inanmak, imandır. Ama bu imanın, bir müminde var olması iki şarta bağlıdır. Birincisi, gayba iman,yani görmeden, kendi aklına, bilgisine danışmadan inanmaktır. İkincisi, hubb-i fillah ve buğd-i fillahtır. Bu iki şart yoksa, Amentü’deki altı şarta inansa da mümin olamaz.

Büyükler, (Kelime-i şehadet getiren Müslüman, Rabbimizin evliya kuludur) buyuruyor. Allahü teâlânın evliya kulunu kırmak gadab-ı ilahiye sebep olabilir. Cenab-ı Hakk’ın en çok sevdiği ibadet, Müslümanların birbirini sevmesidir. Nasıl ki, namazın şartı vaktin girmesidir, imanın şartı da hubb-i fillah buğd-i fillahtır. Yani, Müslümanları Allah için sevmek, Allah düşmanlarını da, Allah için sevmemektir. (Hocasını inciteni seven köpekten aşağıdır) buyuruluyor. Allah’a karşı olanı seven de, elbette daha aşağı, daha kötüdür. Tabiî bu düşmanlık, saldırmak değil, kalble olan buğuzdur. Allahü teâlâ insanın dışına değil, kalbine, niyetine bakıyor.

Zahirin çok büyük nimetlere kavuşması, bâtının da çok büyük nimetlere kavuştuğunu göstermez. Zahirde çok büyük ibadetler, çok iyi hizmetler yapmak, gadab-ı ilahiye uğramaktan korumaz. Gadab-ı ilahiden Allah korkusu korur. En kıymetli mümin, yalnız camide, ibadette değil, büyüğünün, küçüğünün veya hanımın yanında, her yerde her zaman Allah’tan korkandır. Böyle mümin, Allah’ın en değerli kuludur, kalbi çok kıymetlidir. Bu kalbi kırmaktan çok sakınmalıdır.

Çok sevabım var diye sevinen kimse, bazı müminleri üzmüş veya verdiği sözde durmamış olabilir. Bazılarına yan gözle bakmış yahut onları ayakta bekletmiş, kalblerini kırmış olabilir. Bunların hepsi kul hakkına sebep olur. Medresede büyükler, talebelerini imtihana kaldırır, ama kendileri, kürsüde oturmazlardı. Onlar da, ayakta dururlardı.

Peygamber efendimiz, müminin kalbi kırılmasın diye, yan gözle bakmaz, boynunu çevirip konuşmaz, bütün vücuduyla ona dönerdi. 

Allahü teâlâ, maddî veya manevî, ne kadar nimet verirse, kul o kadar alçak gönüllü olmaya mecbur, hattâ mahkûmdur. Aksi hâlde bu devlet kuşu uçar gider. Yani Allah'ın rızasından ve Cennetten mahrum kalınır. 
İnkâr eden mahrum olur
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Büyüklerimizden Allahü teâlâ razı olsun, İslamiyet’i bize hazır lokma gibi verdiler. Doğru iman sahibi olmak çok zordur. Bu büyükler, (Ehl-i sünnet itikadı çok kıymetli bir pırlantadır. Allahü teâlâ bu pırlantayı çöplüğe koymaz)buyuruyor. Yani bir müminin kalbi buna müsait değilse, ona iman nasip olmaz. Çünkü iman, âhiretin sigortasıdır. Eğer imanımız varsa, ölürken, kabirde ve mahşerde bazı sıkıntılar olsa bile, eninde sonunda Cennete girilir. Dolayısıyla ne yapıp edip, bu imanı korumaya çalışmalıyız. Büyüklerimiz, (Allahü teâlâ, bir kuluna iman verdiyse ona her şeyi vermiş, iman vermediyse ona hiçbir şey vermemiştir) buyuruyor.

Nereye gidilirse gidilsin, gök mavidir. Eğer insanın kalbi bir yere yani İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir büyüğe bağlıysa, isterse Afrika’nın ortasında, çölde olsun, yine feyz alır. Çünkü güneşin bir yeri aydınlatıp başka bir yeri aydınlatmaması gibi bir ihtimal yoktur. Kabı açık olan, inanan ve seven, her zaman, her yerde her iyiliğe kavuşur. Yeter ki inkâr etmesin!

Büyükler buna şöyle bir örnek veriyorlar: Başörtülü ihtiyar bir nine ve yanında da açık gezen torunu var. Biri torununa, (Sen bu hâlinle Allahü teâlânın emirlerine isyan ediyorsun. Bu yaptığının günah olduğuna inanıyor musun?) diye sorsa, o da, (Evet, yanlış yapıyorum. Allah beni affetsin! İnşallah bir gün ben de Rabbimin emirlerine uygun yaşarım) derse, bu sözü onun imanlı olduğunu gösterir.

Aynı kişi, nineye de, (Nine, bu ne vaziyet? Bak sen ne güzel tesettürlüsün, senin torunun açık geziyor) dese, nine de, (Ah evlat, biz gençliğin kıymetini bilemedik, hayatımızı yaşayamadık, torunum yaşasın, bu zamanda böyle yapması gerekir) dese imanı gider! Açık gezen torun günahkâr olur, kapalı nine kâfir olur!

İnsan büyük günah işlemekle küfre girmez. Ama küçük bir günahı, bir sünneti, hattâ müstehabı bile inkâr etse, (Bu zamanda böyle şey olmaz) dese kâfir olur. İslamiyet bir bütündür parçalanmaz. Netice şudur ki, suçunu kabul etmek suçsuzluğa, affa götürür. Suçunu kabul etmemek küfre düşürür. Bu iş kıldan incedir, çok tehlikelidir. Onun için, her zaman, her yerde, her ne olursa olsun insan kendini suçlu bilmeli ki, kurtulabilsin! Ama suçunu kabul etmezse, kendi hastalığını itiraf etmezse, ilaç da almazsa tedavi olamaz.


Tevbe istiğfar etmek 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Kur’an-ı kerimde Nasr suresinde mealen, (Eğer siz Allahü teâlâya tevbe istiğfar ederseniz mutlaka onu affedici bulursunuz) buyuruluyor.

Dıhye-i Kelbî hazretleri, daha Müslüman olmadan önce, yüksek ahlak sahibiydi, cömertti, çok da güzeldi. Peygamber efendimizi seviyor, sohbetlerine de geliyordu, fakat Peygamber efendimiz tarafından Müslümanlık teklif edildiği zaman, (İnşallah o zaman da gelir, ben zaten sizi seviyorum) derdi. Bir gün kendisi gelip, (Müslüman olmak istiyorum) dedi. Orada bir bayram havası esti. Peygamber efendimiz ve Eshab-ı kiram çok sevindiler. Kelime-i şehadet getirirken hüngür hüngür ağlamaya başladı. Resulullah efendimiz, niçin ağladığını sordu.

- Ya Resulallah, ben çok büyük günah işledim, acaba Allah benim bu günahımı affeder mi?

- Günahın nedir?

- Ben kız çocuğumu diri diri gömmüştüm, onun ağlaması gözümün önüne geldi.

O anda, Cebrail aleyhisselam geldi ve Allahü teâlânın, (O daha “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah” derken, kızını öldürme günahı dâhil, bütün günahlarını affettim) buyurduğunu bildirdi.

Peygamber efendimiz Eshab-ı kirama dönüp buyurdu ki:
(Bu kardeşiniz bir defa “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah” demekle affa uğradığına göre, bunu tekrar tekrar söyleyenler elbette affolur. Ancak bunun iki şartı vardır:
1- Yalan söylememeli. Çünkü müminde, imanla yalan bir arada olmaz.
2- Ne iş yaparsa yapsın, Rabbimizin rızası için yapmalı, ihlâslı olmalı.)

Demek ki Allahü teâlâ, doğru söyleyip ihlâsla amel edenin bütün günahlarını, kelime-i tevhid söylediği anda affediyor.

Kur’an-ı kerimde mealen, (Yunus aleyhisselam, “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn” duasını okuyup kurtuldu)buyuruluyor. Peygamber efendimiz de, (Dert bela gelince, Yunus aleyhisselamın bu duasını okuyanı, Allahü teâlâ muhakkak kurtarır)buyuruyor.

(“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” okumanın 99 faydası vardır. En hafifi, kederi ve sıkıntıyı giderir) hadis-i şerifi bir müjdedir. Çünkü şimdi bizi en çok bunaltan, bu keder ve sıkıntıdır. İmam-ı Rabbani hazretleri, her gün, başında ve sonunda 100 salevat okuyarak, bunu 500 kere okurmuş. Bir kimse, bu büyük zatın kitabında yazılı olduğunu düşünerek okursa, o zat okumuş gibi tesirli olur.
İnsan âcizdir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsanın haddini bilmesi için, kendisinin âciz ve hayatın hayâl olduğunu bilmesi yeterlidir. İnsan, kendiliğinden dünyaya gelemediği gibi, kendiliğinden de gidemez. Allahü teâlâ, güç, kuvvet vermese, işitemez, konuşamaz, yiyip içemez, yani hiçbir iş yapamaz. Çünkü insan bir hiçtir. Hâl böyleyken, bir kimsenin Allahü teâlânın verdiği emanetleri, gücünü kuvvetini, kabiliyetini, kendine ait zannetmesi çok yanlış olur. 

İnsanın, gerek iç organları bakımından, gerekse dışarıdaki şartlar bakımından elinde hiçbir kuvveti yoktur. Kalbine, midesine, ciğerlerine muhtaçtır, ama hiçbirini kendisi çalıştıramaz. Yine bunun gibi, güneşe, havaya, suya, toprağa muhtaçtır, ama toprağın minerallerini yapan, bulutları yaratan, onlardan yağmur yağdıran, hep yüce Allah'tır. O bakımdan insan, ancak kendini tanıdığı yani âciz olduğunu anladığı zaman Allah'ı tanıyabilir, hiçbir işe yaramadığını, ancak yüce Allah'ın verdiği kudretle bir iş yapabileceğini anladığı zaman kurtulur. Selde, tsunamide veya depremde, binlerce kişi ölüyor, toprağın altında kalıyor. Allah'ın kudreti karşısında teknoloji acze düşüyor, her şey âciz kalıyor.

Hayat hayâldir
Hayat hayâldir. Ömür su gibi akıp gidiyor. Geçen günlerin geri gelmesi mümkün değildir. Gerçek ve sonsuz hayat, öldükten sonra başlar. Bu dünya âhiretin tarlasıdır, herkes ne ekerse onu biçer. Birine iyilik eden de, kötülük eden de, gerçekte kendine eder.

İnsanın ömrü, dünyanın ömrüne göre, çölde esen bir saniyelik rüzgâr gibi kısadır. Acı tatlı günler, zenginlik, fakirlik hayatı bir anlık rüzgâr gibi gelir geçer. Zalim, zulmeder, yakıp yıkar, öldürür, ama o da geçer. Ancak bir şey geçmez. O da, mazlumun zalimden alacağıdır. İşte âhirette en kârlı çıkacak olan mazlumdur. İki cihanda da alacaklı olmak iyidir. Borçlu olmak ise çok tehlikelidir.

Kulun korku ve heybeti, ilmi kadardır. İlmi aklı kadardır. Aklı edebi kadardır. Zühdü âhirete rağbeti kadardır. Zühdün esası da her şeyde Allahü teâlâdan razı olmaktır.

İhlâs ve dua 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Yarına çıkacağımız belli değil, ama bugün fırsat elimizdedir. Âhirete yarar iş yapmak için bugünü değerlendirmeliyiz. En iyi dost, insana âhireti hatırlatandır. En kötüsü de, din kardeşini dünyaya bağlayan, ona âhireti unutturandır.

İyi ve rahat yaşamak isteyen, dünyanın fani olduğunu bilmeli, hiçbir şeye tamah etmemeli, başkasının elindekine göz dikmemeli. Tamah ettiği insan kâfirse, onun zaten tamah edilecek hiçbir şeyi yoktur. Şayet Müslümansa, o da din kardeşidir, (Allahü teâlâ ona daha iyisini, daha fazlasını versin) demeli.

Mümini koruyan iki şey vardır: Biri ihlâsı, diğeri de aldığı dualardır. Bir ibadete verilen sevab, ibadeti yapanın niyet ve ihlâsına bağlıdır. Peygamber efendimiz,(Allahü teâlâ, sizin görünüşünüze, malınıza [rütbenize, iyi işlerinize]bakmaz; bunları ne niyetle yaptığınıza bakar) buyuruyor. Her müminin niyeti, Rabbimizin rızası olmalıdır. Din kardeşimizi kendimizden üstün bilmeli. Kendisini din kardeşinden üstün görenin, ihlâsı yok demektir. İhlâs, Allah için yapılan şeylerdir. İhlâsın özü de, kendi menfaatini düşünmeyip, din kardeşine faydalı olmaktır. Kendi menfaatini, din kardeşinin menfaatine tercih edenler büyük tehlikededir.

Peygamber efendimiz, "sallallahü aleyhi ve sellem" (Her peygamber, bir hususiyeti sebebiyle peygamber olarak seçilmiştir) buyurunca, Eshab-ı kiram, (Yâ Resulallah, siz hangi amelinizle seçildiniz?) diye sordular. Peygamber efendimiz (Îsâr) buyurdu. Îsâr, kendine ihtiyacı olanı, ihtiyacı olan bir mümin kardeşine vermektir. Bu çok zorsa da, hiç değilse, bir defa îsâr yapmalıdır. Çünkü Allahü teâlâ, (Ömründe bir kere îsâr edene, îsâr ahlakıyla bana kavuşana hesap sormaktan haya ederim) buyurdu.

Behlül Dânâ, Halife Harun Reşid'in kendi parasıyla bir cami yaptırdığını öğrenince,(Aferin, maşallah ona) der ve gidip inşaattaki bütün kerpiçlerin üzerine(Behlül) yazar. Durumu öğrenen Halife, (Kerpiçlerin üzerine niye ismini yazdın?) der. (Ne var yazmışsam?) diye cevap verir. Halife, (Ben o camiyi şahsi paramla Allah rızası için yaptırıyorum) der. Behlül Dânâ hazretleri, (Eğer Allah rızası için yaptırıyorsan, ister Behlül yazılsın, ister Harun, ne fark eder? Allahü teâlâ kimin yaptırdığını bilmez mi?) der.
İnsan tek başına kurtulamaz
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsan birkaç saniye bile olsa, elini ateşe süremez. Kibrit alevi bile, insanın canını yakmaya yeter. Âdem aleyhisselam dünyaya inince, Allahü teâlâ Cebrail aleyhisselama, (Cehennemden bir parça ateş al, dünyaya indir!) emrini verdi. O da Cehennem meleklerinin reisi olan hazret-i Malik'e gitti. O ise, (Eğer Cehennem ateşinden bir parça dünyaya götürsen, dünya yanar yok olur, zerre kalmaz) dedi. Cebrail aleyhisselam durumu arz edince, Allahü teâlâ, (Bir parça ateş al, Cennette 70 nehirde yıka, ondan sonra dünyaya indir) buyurdu. İşte dünyadaki en hararetli ateş bile, Cehennemden çıktıktan sonra 70 defa yıkanmıştır. Cehennemdekine nasıl dayanılır! Böyle bir ateş ve çok çeşitli azaplar vardır. 

Bu bakımdan, içinde bulunduğumuz nimet çok büyüktür. Bu nimet, ana babamızdan miras olmadığı gibi, herkesin kolayca elde edebileceği bir nimet de değildir. Allahü teâlâ imanı, itikadı, güzel ahlâkı kendi istediğine verir. Parayı, mal ve mülkü, mevki ve makamı yani dünyalıkları isteyene verir.

İmam-ı Rabbanî hazretleri, (Allahü teâlâ, mümine iki şey vermişse, ona her şeyi vermiştir. Birincisi, Ehl-i sünnet vel cemaat itikadı, ikincisi ise bu yolun büyüklerini tanımaktır) buyuruyor. İkisine de kavuşmak çok zordur. Elhamdülillah, bize ikisi de nasip oldu. Bu yolun büyüklerini tanımak nimeti, saadetin başıdır. Onun için çok zenginiz, çok bahtiyarız. Öyle ki dağlar kadar eziyet, haksızlık olsa, hiç üzülmemeliyiz. Ama eğer bu nasip olmamışsa, her şey hayâldir, hepsi sıfırdır.

İşin neticesini Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri bildiriyor, (Gemi selamet sahiline giderse, yalnız kaptanını değil, gemide kim varsa hepsini götürür. Siz, içinde bulunacağınız gemiye bakın) buyuruyor. Yani kurtulmak sadece o gemide bulunmakla mümkündür, yoksa imkân yoktur, batarız, mahvoluruz. Günahlarımız, kusurlarımız olsa da, kaptanı böyle büyük bir zat olan bir gemide olmalıyız. Yoksa insanın bu hengâmede tek başına kurtulması mümkün değildir.
İnsanın kıymeti
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bu dünyada herkesin kıymeti, kıymet verdiği şey kadardır. Dinimize, din büyüklerimize kıymet veren, asırlar geçse yine sevilir, hatırlanır, unutulmaz. İşte, Ehl-i sünnet âlimlerinin bu kadar çok sevilmesi, anılması, hatır gönül için değil, kalbden gelen sevgiden dolayıdır. Yani Allah rızası için sevilmekten ileri gelmektedir. Âhirete kıymet verenler, âhiret sonsuz olduğu için, daima kıymetli olarak anılır. Geçici dünya hayatına kıymet veren ise unutulur gider. Mesela Kadı Muhammed Zahid hazretleri, Silsile-i aliyye büyüklerindendir. Öyle, türbesi falan yok. Üstünde birkaç taş olan bir kabri var. Binlerce kilometre uzakta olmasına rağmen, kabri ziyaret edilerek feyizlere kavuşuluyor.

Hasan-ı Basri hazretleri, Tabiîn’in büyüklerindendir. Büyükleri tanımadan önce, gençliğinde, çok müthiş bir tüccarmış. Çok az kârla çok mal satarak, kısa zamanda zengin oluyor. Kanaatkârlık yok. Diyar diyar gezerken, bir gün yolu Kayseri’ye düşer. Orada çok acayip bir manzarayla karşılaşır. Meydana som altından dört direk dikilip, üzerine yine som altından bir platform yerleştiriliyor. Çok süslü bir tabut getirip üzerine konuyor. O beldenin eşrafı ve halkı, cenazenin etrafında toplanıp, tabutun etrafında dönerek, kendilerini yerden yere vuruyorlar. Büyük bir matem var. Hasan-ı Basri oradakilere, (Burada neler oluyor?) diye soruyor. (Kralın oğlu öldü, ama bu sıradan biri değildi. Genç, çok yakışıklı, müthiş ata binebilen, çok kuvvetli silahşordu. Hastalandı, saltanatına ve zenginliğine rağmen çare bulunamadı, sonunda öldü) diyorlar.

Hasan-ı Basri düşünceye dalıyor. (Çok zengindi, gençti, çok yakışıklıydı, her şeyi vardı, ama sonunda ölümden kaçamadı) diyor. Basra’ya dönüyor, (Anladım ki, bu kadar servetimin, bu gençliğimin, hastalandığım zaman bana hiç faydası yok. O hâlde bana faydası olacak şeye yapışmalıyım) diye düşünüyor. Malının hepsini fakirlere dağıttıktan sonra, bir dergâha giriyor. Süpürgeyle temizliğe başlıyor. Hasan-ı Basri olarak giriyor, çıkarken Hasan-ı Basri hazretleri oluyor. Yani dünyayı terk ettiği zaman, kendisine hazret denilen büyük bir zat oluyor. Eğer dünyaya düşkün olarak kalsaydı, hiçbir zaman, hiçbir şekilde, hiçbir kimse tarafından anılmaz, unutulurdu. Ama Hasan-ı Basri hazretleri olunca, asırlar geçtiği hâlde yine hatırlanıyor, kendisinden sevgiyle bahsediliyor.

Dünya mayın tarlasıdır 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, Cenneti, isteyene verir, istemeyene zorla vermez.

Dünya hiçtir, ona kıymet verip peşinden koşan da hiçtir. Dünyanın, Allah indinde hiç kıymeti yoktur. Hadis-i şerifte, (Bu dünyanın, Allah indinde sivrisineğin kanadı kadar bir kıymeti olsaydı, kâfire bir yudum su vermezdi)buyuruluyor. 

Bir kalb, dünyayı yani nefsin arzularını severse hasta olur. Kalbin hastalığı dünyayı sevmektir, bu da, günahların başıdır. Yoksa sevgisi kalbe girmedikçe, çok kazanmak kötü değildir.

Cüneyd-i Bağdadi hazretleri bir yere gider. Bakar, tarifi mümkün olmayan muazzam bir saray var, sarayın penceresinden de biri, yanık yanık şiir okuyor. Şiirin bir yerinde, (Bu saraya gam girmez, kasvet girmez, üzüntü girmez) diyor. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, (Allah Allah, bu ne biçim saray) der. Derken, seneler sonra, yine bu sarayın yanından geçer. Bir de ne görsün, saray gitmiş, pencereler yıkılmış, harabeye dönmüş. Kapıyı çalar, bir deri bir kemik, cılız bir ihtiyar kapıyı açar. İçeriye girince, duvarların karardığını, kapıların çürümüş olduğunu görür. İhtiyara der ki:

- Ben buradan seneler önce geçmiştim. Burası şahane bir saraydı, ama şimdi viraneye dönmüş. Biri de pencereden yanık yanık, (Bu saraya gam girmez) diye şiir okuyordu. Bu saraya ne oldu, o şiir okuyan nerede? 

İhtiyar şu cevabı verir:
- O şiiri okuyan bendim. Bu sarayın sahipleri öldü. Sahipleri ölünce, kimse ilgilenmedi, bakımsızlıktan harap oldu. Şunu anladım ki, bu dünyaya iyilik etmeye kalkan, ondan kötülük görür. Bu da, benden sana bir nasihat olsun!

Çünkü bir şeyin hamuru ve yaratılışı neyse, ne kadar zaman geçse, o yine aynıdır. Hiçbir zaman, yılan kedi olmaz, kedi de insan olmaz. Dünya da böyledir, âhiretin zıttıdır. Daima insanın nefsini azdıran, şeytanın dostu olan nesneleri barındırır. Bu mayın tarlasından ancak, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklere sevgisi olan kurtulur. Yalnız ibadetle kimse kurtulamaz. İbadeti şeytan da, nefis de yaptırır, ama büyüklerin sevgisi, dünya sevgisinin panzehridir. İbadet zaten vazifemizdir, ama insan ancak, sevgiyle kurtulabilir. Allah’ın ve Resulünün sevgisi, büyüklerin sevgisi, dünya sevgisini yok eder. Dünya sevgisi gidince de, insan kurtuluşa erer.
İnsanlar neden ölmek istemezler
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* İnsanlar neden ölmek istemezler, çünkü dünyalarını mamur, ahiretlerini harap ederler. İnsan mamur edip harap ettiği yere hiç gitmek ister mi?

* Ölen birini geri gönderseler o kimse melek olurdu, çünkü oradaki durumları gördü bir daha günah işleyebilir mi? Bu fırsat sizde var, ölmeden önce ölün yani günah işlemeyin, melek gibi olun.

Ölmek felaket değil, öldükten sonra başına gelecekleri bilmemek, tedbirini almamak felakettir. 

Dünya, zıll-i zâildir, yani yok olan bir gölge, bir görüntüdür. Aynadaki görüntü gibi. Bu görüntü ahiretin görüntüsüdür. Ahirette ne var, Cennet, Cehennem. İbadetlerimiz, iyiliklerimiz, Cennetin dünyadaki görüntüsüdür. Günahlar, kötü yerler, karanlık sıkıntılı izbe yerler de Cehennemin görüntüsüdür. Cennetlik, Cennetlik işleri, Cehennemlik olan da Cehenneme götürücü işler yapar. Demiri çürüten, kendi pası olduğu gibi, insanı Cehennemlik eden de kendi günahlarıdır. Mıknatıs demiri nasıl kendine çekiyorsa, haramlar Cehenneme, ibadetler Cennete çeker. 

Kıyamette nereye gitmek istiyorsak, ona göre hazırlık yapmalıyız. Ahirette Cennet ve Cehennemden başka yer yoktur. Cennete girmek için, doğru iman sahibi olmak ve dine uymak gerekir. Cehenneme götürücü tuzaklara yakalanmamalı. Bu tuzaklar âyet-i kerimede mealen şöyle bildiriliyor: 
(Dünya hayatı ancak bir laib [oyun], lehv [eğlence], ziynet [süs], aranızda tefahür [övünme] ve mal ve evladı çoğaltma isteğinden ibarettir.) [Hadid 20] 
Bunların bir tanesine yakalananın gönlü ölür. 

Çalışın ve nefslerinizi, içinde yer alacakları ölüm ötesi için hazırlayın. Önünüzde çözümü zorlaşan şeyleri Allah’ın ilmine havale edin. Öbür âleme geçmeden önce bir şey hazırlayın ki, oraya vardığınızda karşınıza çıksın. Çünkü Allahü teâlâ buyuruyor ki: 
(O gün [kıyamette] herkes, dünyada ne hayır yapmışsa, onu karşısında hazır bulacak, ne kötülük yapmışsa, onlarla kendi arasında uzun bir mesafe olmasını arzu edecektir. Kullarına karşı şefkatli, esirgeyici olan Allah size kendinden korkmanızı emreder.) [Al-i İmran 30]

O halde, Allah’tan korkun, yani Onun emir ve yasaklarına riayet edin. Sizden önce gelip geçenlerden de ibret alın. Unutmayın ki, yarın küçük büyük bütün davranışlarınızın karşılığını bulacaksınız.

* Ölüme hazırlanan, yakın bilen, seven kimsenin bir tek alameti vardır. Güler yüz ve tatlı dil. Ölümü seven kimsenin yüzü güler. Müslüman bu dünyada gurbettedir. Müminin vatanı ahirettir. İnsan dünyada bile uzun yıllar ayrı kaldığı memleketine geldiğinde sevinir. Onun için mümin, asıl vatanına kavuşacağı için ölümüne sevinir. 

* Allahü teâlânın en büyük nimeti imandır yani Müslüman olmaktır. Bu en büyük nimeti seçtiği kullarına verir. Allah’ın seçtiğini beğenmemek, kendi beğendiğini ileri sürmek ne çirkin şeydir. Bir kimse bu en büyük nimetin kıymetini bilmezse, bu nimet gider haberi olmaz. Bu en büyük nimetin şükrü için birbirimizi sevmek şarttır. Müslüman Müslümana aşık olmalı, niye, Allahü teâlâ seçmiş, seçilmişler. Bir Müslüman başka bir Müslümanı görünce rengi uçacak, sararacak. Niye, acaba yanlış bir hareketim olur da onu üzer, kırar mıyım diye. 

* Şeytan, emri yapmadığı için kâfir olmadı. Bu emir yanlış, ben bu adama secde etmem dedi. Onun için Allahü teâlânın emirlerine uyamayanlar, yapamayanlar, yapamadığı için az da olsa üzülenler günahkârdır, çünkü Allahü teâlânın emrini beğenmemezlik etmiyorlar. Ama böyle şey olur mu, bu yanlış, bu saçma, buna lüzum yok diyenler dinden çıkar.

* Şimdi sana mevki makam sahibi birisi bir şeyi yap derse yaparsın. Mevki makamı yükseldikçe, yapman süratli ve itinalı olur. Bunun gibi, dinimizin emir ve yasaklarını farklı yapman, çok süratli ve itinalı yapman lazım. Bir fark olacak. Çünkü Allah ve Resulü buyuruyor. İşte Allahü teâlâ secdeyi emredince bunu ilk yapan Cebrail oldu. Onun içinde Cibril-i Emin oldu. (En büyük melek)

* İman nimetinin şükrü, Hubbi fillâh, bugdi fillâh’tır. Allah dostlarını sevmek, Allah düşmanlarını sevmemek, imanın esasıdır.

* İnsan bedeni ve sıhhati için doksan yere soruyor, hangi doktor iyi diye. Kasaba gitmiyor, bakkala gitmiyor, mütehassıs doktora, meşhur hastaneye gidiyor. Akıllı olduğu için gidiyor tabii. İnsan, Allah korusun ahireti için rast gele adama, rast gele çağırana, rast gele kitaba vs. nasıl dinini teslim eder, bu mümkün değil, bu mümkün değil, bu mümkün değil.

* Ehli sünnet âlimlerinin kitapları çok kıymetlidir, misli yoktur. Çünkü onlara ait içinde bir kelime yoktur. Bütün sözleri nakle dayanır. Kendilerinin de, sözlerinin de kıymetli olması bu yüzdendir. 

* Büyüklerin sözleri şifadır, rızktır. Siz farkına varmazsınız. Birisi okur, (Aa benim ilacım bu) der, diğeri (Allah Allah bu benim için) der. Herkes rızkını böylece alır. 

* Büyüklerin kitaplarını okumak, sözlerini anlatmak sohbettir. Sohbet böyle olur, sohbet buna denir. Kendinden anlatmaya illet denir.

* Bazıları, bize gelin biz sizi kurtarırız diyorlar. Böyle şey olmaz, Ehli Sünnet Büyüklerinin kitaplarına tâbi olarak, beraber kurtulalım denir. Yol levhası olmaya çalışmalıdır. 

Rızk mukadderdir. Yani herkesin rızkı bellidir, artmaz eksilmez, rızkını almadan dünyadan ayrılmaz. İsteyene helalden gelir, isteyene haramdan. Gelen miktar aynıdır. Ecel mukadderdir. Yani herkesin ömrü bellidir, uzamaz kısalmaz, vakti dolunca dünyadan ayrılır. Kaza ve kader, hayır ve şer, zaten imanın şartlarındandır. Peki, daha ne diye isyan ediyorsun, daha ne diye şükretmiyorsun? Rızkın belli, ömrün belli, başına gelenler Allah’tan. İster isyan et, ister şükret. Değişen bir şey yok. İsyan edenin yeri Cehennem, şükredeninki Cennet. Yani aynı şeyler için, ya Cennete gideceksin ya Cehenneme.

Dünya misafirhanedir. Dünyayı ele geçirmek için ahireti vermek ve insanlara yaranmak için Allahü teâlâyı bırakmak ahmaklıktır. Göğsünü kıbleden çevirenin namazının bozulduğu gibi, yüzünü İslamiyet'ten çevirenin hem dünyası hem ahireti bozulur. 

Laf ile Müslümanlık olmaz. Dinin emir ve yasaklarına önem vermeyenin imanı gider. Önem vermemek, işlediği günaha zerre kadar da olsa üzülmemek demektir.

Kıyamet derdini bilseydiniz, dünyada dert diye bir şey tanımazdınız. Bütün geçimsizlikler, ölümü unutmaktandır. 

Dinin en büyük düşmanı cehalettir. Cahillik Cehenneme götürür. 

Dini, ehli sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenmeli, yoksa insan, şeytanın oyuncağı, kötü din adamlarının kuklası olur da ruhu bile duymaz.

* Arkadaş, seni Allahü teâlânın razı olduğu işleri yapmaya teşvik eden kimsedir.

* İhtiyaçsızlık azgınlığa sebep olur.

* Mütevazı olan ne şikayet eder, ne şikayet edilir. 

* Hakiki sevgi, iyilik gördüğünde artmayan, kötülük gördüğünde de eksilmeyendir.

* İstediklerini vermediğiniz zaman kızan ve küsen hakiki dost değildir.

* Başarı nedir? Manisi nedir? Başarı, öldükten sonra ahirette işe yarar şeydir. Ahirette işe yaramıyorsa, o başarı değildir. Manisi insanın kendisidir, yani aklına nefsine uymasıdır. 

* Acılar ve sevinçler paylaşıldıkça insanlar rahat olur. 

* Silsile-i aliyye büyüklerini tanımak ve sevmek, dünya ve ahiret saadetlerine kavuşturur.

* İbadetler insanın vazifesidir. Güzel ahlak ise meziyetidir.

* Ehli sünnet itikadı nimeti güneş gibidir. Sıkıntılar yıldızlar gibidir. Evet yıldızlar var elbet, inkâr edilmez ama göremezsin! Güneşin olduğu yerde yıldızlar yok olur. Yıldızların adı olmaz.

* Her sıkıntının, her başarısızlığın, her derdin ilacı namaz ve istiğfardır. Allahü teâlâ günah işleyen bir kulunu muvaffak etmez.

* Allahü teâlâ günah işlemeyenlerden ve günah işlenmeyen yerlerden razıdır. Siz, günah işlememeye ve arkadaşlarınızı günahtan korumaya çalışın.

* Allahü teâlâya sığınan hıfz-ı eman-ı ilahide olur. 

* İhlas, muhabbet ve itaat, üçü ayrılmazsa feyz gelir. Ayrılırsa, büyük zat feyz vermek istese de, feyz gelmez.

* Allahü teâlâ bir kulundan razı olursa, ona, her şeyi vermiş demektir.

* Her şeyin, her işin bir gayesi, kıblesi vardır. Esas gaye imanla ölmek, Allah demektir. Allah’ı unutarak iş yapan, Cehennem ateşini talep etmektedir. Samimiyet varsa, iyilikle, tatlı dille bu hatırlatılmalı, ona yardım etmeli.

* Müsafeha edince, el ayrılmadan günahlar dökülür.

* Günah işlenmeyen yerde huzur vardır. Günah işlenirse huzursuzluk başlar. Günahlar kalbi sıkar, zikri ilahi ile meşgul olmak, insana ferahlık verir, günahlara karşı soğukluk getirir. Bir Müslüman günah işlemese Cennet nimetleri başlar.

* Şeytan, öfke anında aklı örter, avucunun içine alır, her şeyi yaptırır. 

* Nice küçük amel, niyetle büyür, nice büyük amel ise niyetle küçülür.

* Fasıklar Allahü teâlânın sıfatlarına, kâfirler ise Zatına düşmandırlar.

* Cömertlik et, iyilikte bulun. Fakat başa kakma, çünkü cömertliğin faydası sana aittir.

* Müslümanın ikramında şifa vardır. Hediye vermek de almak da sünnettir.

* İyiliği, sayarak değil, saçarak yapın!

* Eline, diline, beline sahip olana, kötülükler uzak kalır.

* Göz iki, kulak iki, ağız tek, çok görüp, çok dinleyip, az söylemek gerek.

* İçi aydın olan, dışına ışık verir. 

* İnsanın sözü hikmet, bakışı ibret ve susması ders olmalı.

* Küçük bir delik, büyük bir gemiyi batırır.

* Musibete sabırsızlık göstermek, ondan da büyük musibettir.

* Nasihat tutmayanı musibet tutar.

* Zalim ölmek yerine mazlum olarak öl. 

* Nefsin bütün istekleri beden içindir, onun ihtiyaçları içindir. Aklın da böyle. Ancak, dünyadaki her şey insan için yaratıldığından bu isteklerin, ihtiyaçların ardı arkası gelmez, yani sonu yoktur. Akıl ve nefs, bu isteklerini kalbe bildirirler. Kalb de bunlardan gelene göre hareket eder. 

Bu akıl, İslamiyet’e kavuşunca, kıymetlenir. Yine istekleri beden içindir ama bu sefer ahireti görür, ebedi hayatı görür, bu bedenin orada da saadete kavuşması için çırpınır. Nefsin her isteğine boyun eğmez. Sınırlama getirir. Şunları şunları ancak şu kadar yapabilirsin der yani bu talimatı kalbe gönderir. Nefs ise yine isteklerine devam eder. Kâfirdir çünkü. Kalb yine akıl ve nefsten gelenlere göre hareket eder. Ancak kalbin doğru, sıhhatli karar verebilmesi için sağlam olması, hasta olmaması lazım. Kalbin hasta olmaması için, mezhep imamlarımızın, ehli sünnet âlimlerinin yolunda olmak lazım, salihlerle beraber olmak lazım. 

* Dinimizde ruhbanlık yoktur. Nefsi öldürmek, bütün isteklerini reddetmek diye bir şey yoktur. İslamiyet nefsi öldürmeyi değil, kontrol altına almayı istemektedir. Nefsin isteklerinden helal olanları yapmaya izin veriyor. Haram olanlarına izin vermiyor.

* Eshab-ı kiram efendilerimizi çok sevin. Ama istisnasız hepsini. Hepsi Cennetlik çünkü. Hepsi Allah Resulünün arkadaşı çünkü. Onların işlerine sözlerine sakın karışmayın. Onların işine sözüne aklıyla giren mürted olarak çıkar. Bundan çok sakının. Hepsi Cennetliktir. Allahü teâlâ hepsinden razı olduğunu ve hepsine Cenneti vaad ettiğini Kur’an-ı kerimde açıkça bildirmektedir. 

* La ilahe illallah Muhammedün resulullah. 
Öyle bir kelime ki söylemesi hafif ama değeri çok yüksek. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Bu kelime-i tevhidin sevabını terazinin bir kefesine koysalar, yedi kat yerler, yedi kat gökler günahlarla dolsa, bu kelime-i tevhidin bulunduğu yer ağır gelir) buyuruyor.

İmanı olanı ateş yakmaz. Çünkü kelime-i tevhid onu korur. Asırlarca, imansızlar bu kelimeyi söylememek için öldüler, Cehenneme gittiler, asırlarca Müslümanlar bu kelimeyi söyletmek için şehit oldular, Cennete gittiler. 

Bu kelime-i tevhidi söylemeyi yani buna iman etmeyi, Allahü teâlâ kime nasip etmişse, ondan daha zengin, ondan daha mutlu, ondan daha bahtiyar hiç kimse olamaz bu dünyada. Onun için bunu söylemeyi kime cenab-ı Hak nasip etmişse onun bundan başka herhangi bir talepte bulunması doğru değildir. Çünkü en kıymetlisini verdi Allahü teâlâ, en kıymetli. Bundan daha kıymetli yoktur. 

Allahü teâlâya hamd olsun ki bize bu kelime-i tevhidi söylemek nasip etmiş. Mesela Peygamber efendimizi gördükleri halde, Hazret-i Ebu Bekir kelime-i tevhidi söyledi, Hazret-i Ömer söyledi, Ebu Cehil, Ebu Leheb söylemedi. Yani şaka değil bu iş. Cennet ve Cehennem bahis konusu. Söyleyen Cennete, söylemeyen Cehenneme. Allahü teâlâ muhafaza buyursun. Onun için boş kaldıkça kelime-i tevhid söylemeli. 

* Eğer bir kişinin kalbinde ahiret derdi varsa, hiçbir dert onun için dert olmaz. Ama kalbinde dünya derdi varsa her türlü sıkıntı onun için derttir. 

* Güçlü insan mütevazı, aciz insan kibirli olur.

* Maiyetiniz sizi sevmiyorsa noksanlık sizdedir. Maiyete hizmet edin. Emir vermeyin.

* Rahat etmek istiyorsanız iki şeye riayet edin:
Günah işlemeyin. Bütün sıkıntıların başı günah işlemektir. 
Kalb kırmayın. Kâbe’yi yıkmaktan daha büyük günahtır.

* Bu bana lazım, bu bana lazım diyen huzur bulamaz. Bu bana lazım değildir diyen huzur bulur. 

* Bir kişi var veriyor, bir kişi var vermiyor. Bunlardan hangisini insanlar sever? Elbette vereni severler. Bu kişiyi insanlar sever de Allahü teâlâ sevmez mi? Elbette sever. O halde vermek lazım.

* Kötülerle münakaşa etme üzerler, iyilerle münakaşa etme küserler.

* Tevazu kendini başkaları ile bir görmektir. Başkalarından daha üstün ve daha aşağı görmemektir. 

* (Benimki benim seninki de benim) diyen, hayvan sıfatlı kimsedir. (Seninki senin benimki benim) diyen zararsızdır. Makbul olan, (benimki senin seninki de senin) demektir. Bunu salih Müslüman söyler.

* Hedefi olmayan gemiye rüzgar fayda etmez.

* Dağlar ne kadar yüksek olursa olsun, üstünden yol geçer.

* Bid’at itikadı sahiplerine ve suizan sahiplerine tevbe nasip olmaz. Bunlar yaptıklarını doğru zannettikleri için tevbe etmezler.

* Allahü teâlâ iki amelin karşılığını bildirmemiştir. Bunlardan biri oruç, diğeri iftiraya uğradığı halde sabretmektir. Bu ikisine kat kat sevap verilecek.

* Vaktin kıymetini bilin. Gözyaşı yerine kan akıtsanız geri gelmez. Ahirette her nefesten hesaba çekileceksiniz.

* Müslüman, Allah katında kıymeti olan insan demektir. Allah’ın sevdiği insan demektir. Bir Müslümanın hatalarını görmemek, ona kin tutmamak lazımdır, kusurlarını affetmek lazımdır. 
Hatta affetmek mecburiyetindesin. Niye? Allah’ın seni affetmesini istiyorsan, sen de Onun Müslüman kulunu affetmen lazım. Yani, affedilmek için affetmek lazım. Din kardeşinin kusurunu affedeni, Allahü teâlâ affeder.

* Bütün mevcudat, fen ilimleri, fizik kimya biyoloji vs. hepsi Allahü teâlânın varlığını ve birliğini göstermektedir. İslamiyet ise bu yüce Rabbimize nasıl inanılacağını, nasıl ibadet edileceğini bildirmektedir. 

* Doğru iman nimeti en büyük nimettir. Nimetlerde zirvedir. Bunun dışında başka şeylere bakmak, aşağıya bakmak demektir. Aşağı, adi olanı istemek demektir. Kendini zelil etmektir. Allahü teâlâ (Nimetlerimin kıymetini bilirseniz arttırırım, bilmezseniz elinizden alır, şiddetli azap ederim) buyuruyor. Bunun için şükretmek lazım, elimizden gitmemesi için korkmak lazım. Bu vaadi ilahidir. Allahü teâlâ vaadinden dönmez, onu yapar. 

Korkmak lazım, imanı muhafaza etmeye çalışmak lazım. İman çok kıymetlidir, Müslüman çok kıymetlidir. Kıymetini bilmek lazım. Bir fasık müminin, kalbindeki nuru dünyaya çıkarsalar, müminin iman nuru güneşin ziyasını kapatırdı. 

* Bugün çürük olan, yarın da çürük olur. 

* İnsan hür iradesi ile uçağa, gemiye, otobüse binmekte serbesttir. Ama bindikten sonra kaptanın işine karışılmaz. 

* İnsan, kalbinde bulunan sevgi ile ölür. Kalbinde hangi sevgi varsa onunla gider. Yani bu sevgiye göre dünyadan imanla ya da imansız ayrılır.

* Niyet çok önemli; haramlardan kaçıp, farzları yerine getiren, dinimize hizmet niyetinde olanın, her adımı zikir sayılır. Niyeti unutmamalı. Her sabah, (Allah Rızası için, ibadet ve dinime hizmet etmeye, rızkımı helalinden kazanmaya) diye niyet edenin, yaptığı her iş, attığı her adım zikir sayılır. 

* Nefsin gıdası haramdır, nefs harama doymaz, işledikçe işler. Ruhun gıdası, ilim ve iyi hâldir. 

* Hiçbir şeyimizi beğenmeyeceğiz, kendimizi ne kadar alçaltırsak, o kadar yükseliriz, ama cemiyet içinde değil, makam ve mevkiimizin gerektirdiği şeyi muhafaza edecek, kendimizi aşağılatmayacağız. Tevazu sahibi de olacağız, cemiyetteki durumumuzu da muhafaza edeceğiz.

* Müslüman olarak, Müslümanlar arasında insanı imana davet eden şeylerle uğraşmak yanlıştır. Biz zaten iman edilmesi gerektiğini biliyoruz, bunu kabul etmişiz, lazım olan, doğru nasıl itikat edileceği ve fıkıhtır. Ne kadar bilirsek, o kadar yaşar, ne kadar yaşarsak imanımızı o kadar tehlikeden korumuş oluruz. Kelam ilmini gerekenler okusun. Fıkıh ilmi temeldir. 

* Allahü teâlâ ile kulu arasında, nefs bir perde, bir baraj, bir duvardır. Bu yıkılmadıkça, Allahü teâlânın rızasına kavuşulmaz.

* Bir kişinin hidayetine vesile olmak, bin yıl salih amel işlemekten daha iyidir. Nafile ibadetler değil, farzlar da bu bin yıla dahildir.

* Küfre düşmekten korkmayan küfre düşebilir. Çok korkacağız ve bu korku sebebiyle hazırlıklı olacağız. Dünya imtihanında, bütünleme yok, ya geçer ya kalır. Geçerse Cennete geçer, kabri Cennet bahçesi olur. Namazlarda son nefesi imanla vermek ve şehid olmak için muhakkak dua edilmelidir.

* Her gün 5000 yerine 5 zikir yapın, ama ehli sünnet âlimlerinin kıymetli eserlerinden en az 11 sayfa okuyun. Kadın erkek her Müslümana dini öğrenmek farz-ı ayndır. 

* İlmin iki ayağı vardır. Biri edep diğeri mal. Bir büyüğe karşı hayatında veya vefatından sonra kasten bir edepsizlik yapan kimse mahvolur. Bunun için, ilmi edepsize öğretmemelidir, buyurmuşlardır. Eğer mal olmasa, yazılan kıymetli kitaplar raflarda kalır. Okunmaz. Okunmayan, raflarda duran kitabın ne faydası olacak. Onun için mal da önemlidir, kıymetlidir. Hadis-i şerifte, (Âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından ağır gelir) buyuruldu. Bu, kitapları okunan, istifade edilen ehli sünnet âlimlerin mürekkebidir. 

* Allahü teâlâ her şeyi bir sebeple yaratır, evliyasına ve Peygamberlerine bu âdetini bozar. İnsanların konuşmaları için havayı sebep olarak yaratmıştır. Hava olmasa sesler işitilmezdi. Bunun gibi, bu Büyüklerden istifade etmek için bir sebep vardır. Bu sebep nedir? İsimlerini söylemek yeter... (Evliya anılınca rahmet yağar) hadis-i şeriftir.
İnsanlara iyilik etmek çeşitlidir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir) buyuruyor. Kötü arkadaşın insana yapacağı birinci kötülük, insan onun yanında namazı terk edebilir. O sizi, mesela kahvehaneye götürmeyi teklif ederken, siz ona ben camiye gidip geleceğim deseniz, işte orada iş biter. Ya o sizden soğuyacak veya siz ondan soğuyacaksınız. Peygamber efendimizin her hadis-i şerifi, Kur’an-ı kerimin bir âyet-i kerimesinin tefsiridir. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde, (İyiler iyilerden hoşlanır, kötüler kötülerden hoşlanır) buyuruyor. Bir iyi, bir kötüyle uzun zaman bir arada olamaz; çünkü Allahü teâlâ öyle buyuruyor. Peygamber efendimiz de, (Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz) buyuruyor. İnsanın iyi ölmesi için, iyilerin arasında olması gerekir. İyi insanlarla düşüp kalkması, iyi kişilerle arkadaşlık kurması gerekir. 

İyilik nedir? Dinimizde birkaç çeşit iyilik var. Birinci iyilik, insanların dünyasına yardımcı olmaktır. Mesela cömertliktir, hastalığında ziyarettir, borç isterse vermektir, bir sıkıntısını giderip yardım etmektir. Bunlar iyiliktir. Peygamber efendimiz, (Bir din kardeşinize, böyle bir iyiliğe koştuğunuz zaman, kendiniz için yaptığınız ibadetlerden daha fazla sevab kazanırsınız)buyuruyor; çünkü arkadaşınızın bir ihtiyacını gidermişsinizdir. Hâlbuki hakiki iyilik, bu da değildir. Hakiki iyilik, onu ölüm acısından, kabir azabından, mahşer sıkıntısından ve cehennemden kurtarmaktır. Bundan daha büyük iyilik olur mu? Dünyalık iyilikler, onu üç beş günlük dünya hayatında biraz rahatlatır, sıkıntısını giderir. Hâlbuki bu, sonsuz iyiliktir.

Allah korusun, bir yerde yangın çıksa, içindekiler de yanmaya mahkûm olsa, kapılar kilitlenmiş, yanmış, pencereler yanmış, eşyalar, kilimler tutuşmuş, ateş az sonra onu da yakıp götürecek. Öyle bir hâl içerisinde olan kişiye deseniz ki, bak kardeşim, şu anda benim seni kurtarma imkânım var, bana ne verirsin? Arsa verir misin? Şu kadar para veya mal verir misin? Adam der ki, üstümdeki gömlek bile senin olsun, Allah aşkına kurtar beni bu ateşten. Yani insan orda üç beş kuruşluk toprak parçasını veya kâğıt parçasını düşünür mü?

Onun için hakiki iyilik, insanlara dinimizi, Ehl-i sünnet itikadını öğreterek, onları kabir azabından, Cehennem azabından kurtarmaktır. İşte en büyük keramet budur. İnsanların havada uçması veya şunu, bunu bilmesi değil, doğrudan doğruya insanlara dünyada ve ahirette faydalı olmaktır. Dünyada faydalı olmak çok iyidir; ama ahireti için faydalı olmak en iyidir. Onun karşılığını Cenab-ı Hak verir.


Mümini sevindirmek 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Her günah affolur, her günahın cezası ahirete kalabilir; ama zalim, dünyada cezasını görmedikçe ölmez. Zalim, kendini güçlü, kuvvetli, yetkili bildiği zaman, zayıf insanları üzendir, onlara işkence eden, onlara çeşitli şekilde sıkıntı verendir. Herkes Allahü teâlânın kuludur. Müslüman olsun, kâfir olsun, kim olursa olsun, o bir kuldur, onu üzmeye, onun canını yakmaya kimsenin hakkı yoktur. Suçu varsa adalet cezasını verir. Dolayısıyla bizim dinimizde, kişinin kişiyi cezalandırması yoktur, haramdır. Yani bunun cezasını ben veririm diyemez. 

Hastalık da, fakirlik de, zenginlik de, makam da, mevki de geçer; ama zalimin zulmü, mazlumun boynunda hesap yerine gelir ve mazlum, zalimden hakkını alır. İsmail Fakirullah hazretleri, 11–12 yaşlarındaki İbrahim Hakkı hazretlerine testiyi verip, çeşmeden su doldurmasını ister. O da gider çeşmenin başına, tam suyu dolduracakken bir atlı, külhanbeyi gelir. Basar kırbacı çocuğa, çekil oradan der. Çocuk köşeye sıkışır, korkar, at da azgın bir at, adam da külhanbeyi. Bu beni öldürür, ben kenardan kaçayım diye düşünürken testi kırılır. Tabi su alamaz, gelir hocasına. Hocası der ki:
— Ne oldu sana böyle? 
— Hocam, tam suyu dolduracaktım, atıyla birlikte bir adam geldi, bana bir kırbaç salladı, ben de kenara çekildim; ama at çok azgındı, bir çifteyle beni öldürecek diye korktum, kaçarken testi kırıldı. 

— Peki, sen ona bir şey söyledin mi?
— Söylemedim efendim. 

— Çabuk git, ona bir şey söyle! 
— Ne diyeyim hocam? 

— Zalimsin de, kötü bir şey söyle, gel! 

Çocuk gider, ya korkusundan, ya saygısından bir şey söylemeden geri gelir. Hocası sorar:
— Ne söyledin? 
— Bir şey söyleyemedim efendim. 

— Yapma evladım, koş, yetişebilirsen bir şey söyle!

Çocuk gider; fakat at öyle azgın bir at ki, sahibini tekmeleyerek öldürmüş. Çocuk gelince, hocası sorar:
— Yavrum ne oldu? 
— Efendim, at adamı öldürmüş.

— Yazık oldu, bir testiye bir can gitti. Eğer sen ona bir şey söyleseydin, biraz ödeşecektiniz, o zalimin zulmü doğrudan doğruya Allahü teâlâya havale olmayacaktı. Aranızda bir mesele olacaktı, ahirette hesaplaşmaya kalacaktı; fakat sen susunca, Allahü teâlâya havale etmiş oldun, Allahü teâlâ da zalimden intikamını işte böyle aldı.
İşi adam yapar
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Başarılı ve düzgün iş, ancak düzgün adamla olur; parayla olan işlerde istenen verim alınamaz. Adam varsa, para da, işin kalitesi de artar. Adam yoksa mevcut para bile elde durmaz, işler de kalitesizleşir.

Bir gün, Hazret-i Ömer’in hilafeti zamanında bir ordu, zaferle, ganimetlerle döner. Hazret-i Ömer başta olmak üzere bütün Eshab-ı kiram orduyu karşılar. Herkes sevinçli. Tam o esnada Hazret-i Ömer yanındakilere sırayla, (Şu anda her duamızın kabul olacağı bildirilse ne isterdin?) diye sorar. Biri, (Yâ Ömer, Allahü teâlâ, odalar dolusu altın, gümüş, para verse, bunun hepsini ben bu güzel ordumuz için dağıtırım, onu güçlendiririm) der. Bir başkası da, (Efendim, ovalar dolusu davarlarım, koyunlarım olsa, bu güzel orduya feda olsun. Hepsini onlar için dağıtırdım) der. Hepsine böyle tek tek sorar. Hepsi birbirine benzer cevaplar verirler. Hazret-i Ömer, hepsine memnuniyetini bildirir. Sonunda, (Yâ emîr-el müminîn, peki, siz Rabbimizden ne isterdiniz?) derler. Hazret-i Ömer,(Ben iyi adam isterdim. Bunların hepsi adama bağlı. Ebu Ubeyde bin Cerrah, Muaz bin Cebel gibi yiğit, güzel adamlar isterdim) der. Buradan anlaşılıyor ki, parayı iyi adam kazanır, ama para adamı kazanamaz. Savaşı kazanan da, işleri yapan da adamdır. 

Dinî hizmetleri yürüten bir zata, yakınları, (Efendim, işitiyoruz, herkes size dua ediyor. Bizim böyle dua aldığımız yer yok) diyorlar. O zat buyurur ki: Bu dua, sadece bana değil, benim şahsımda hepinizedir. Ben sadece bir temsilciyim. Hepimiz bu duaya ortağız. Çünkü hepimiz birlik beraberlik içinde çalışıyoruz. Ben tek başıma ne yapabilirim ki? Kur’ân-ı kerimde Allahü teâlâ Eshab-ı kiram için,(Ey habibim, sana çok iyi yardımcılar verdim) buyuruyor. Peygamber efendimiz de, "sallallahü aleyhi ve sellem" (Allahü teâlânın sevdiği emîre çok iyi yardımcılar nasip olur, sevmediği emîre de, çok kötüler musallat olur) buyuruyor. Demek ki, iyi yardımcılar bir nimettir. Ne kadar sevinsek azdır. Çünkü Allahü teâlâ, en temiz, en güzel kullarını seçip, bize yardımcı olarak vermiştir. Allahü teâlâya ne kadar şükretsek azdır.

İhlâssız iş yürümez 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İslamiyet’e hizmet ederken büyüklerimize tâbi olmak ve söz dinlemek çok önemlidir. Çalışanların birbirini kırması, o büyükleri kırmak gibidir. Hizmetlerde âmirin maiyetinde olanlar, onun sözünden kesinlikle ayrılmamalı. Onu dinlemek ve ona tâbi olmak büyüklere tâbi olmaktır. Uyum içinde, birlik ve beraberlik içinde çalışılınca, aklın ermediği başarılar görülür.

Verilen işin takibi de önemlidir. Görevi alan, aldığı işin bitirildiğini mutlaka bildirmeli. Eğer bir yerde takılıyorsa, onu da bildirmeli. Çünkü bir saatin bir dişlisi durursa, o saat, vakti yanlış gösterir. O hâlde herkes kendine verilen işi, öncelikle yerine getirmeli. Bilgi vermemek işe önem vermemek demektir.

Başarı, Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak, Onun kullarının duasını almak ve büyüklerin arzularını yerine getirmektir. Bu üçü birlikte olursa istenen başarı olur.

Bu hizmetlerde çalışan herkes işin sahibidir. (Bu iş benimdir, işin sahibi benim) diye çalıştığı için başarılıdır. Yoksa başkasının işinde hiç kimse bu kadar başarılı olamaz.

Bu işlerimizde çalışanların birbirleriyle yardımlaşmaları, birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermeleri, vakfa para yardımı yapmak gibidir, aynı sevabı kazandırır. Bir arkadaşın ihtiyacını giderip duasını almak çok önemlidir.

Başka yerlerde çalışanlar, çalıştıkları yerden bir şey almak için geliyorlar. Dine hizmette çalışanlar ise, bir şey vermek için geliyorlar. Almayı hiç düşünmezler. Maaş almaları onlara zarar vermez, çünkü gayeleri o değildir. Esas gayeleri vermektir. Bedeniyle, aklıyla veya para kazandırmak suretiyle olan bu vermeler, bir araya geliyor ve o küçük derelerden, büyük bir nehir meydana geliyor. Bunlar niçin almayıp da veriyorlar? Bu hizmetlerin başındaki büyüklerimiz, böyle verdikleri için ve bu iş de, bu maksatla kurulduğu için hep vermek hedefleniyor. İş, baştakine tâbidir. Büyükler, bir şeyler almak şöyle dursun, bunun düşüncesi bile, hizmetleri bitirir.

Hizmetler, çalışanların ihlâsı devam ettiği müddetçe devam eder. İhlâsları yok olursa işler de biter. Onun için ihlâslı kişiler lazımdır. Böyle bir kimse, çalışmayıp otursa da, orada bulunması yeter. Çünkü bu hizmetler ihlâs sahibi olmayanlarla yürümez.
İşini ihlâsla tam yapmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir cemiyette herkes, üzerine düşen vazifeyi yaparsa, sistem düzgün çalışır. Vücudun işe yaraması organların sıhhatli çalışmasına bağlıdır. Hadis-i şerifte,(Habeşli siyah bir köle de olsa, âmirinize itaat edin!) buyuruldu. Baş ayrı, vücut ayrı olursa, hiçbir işe yaramaz. Saatin çarklarından biri arızalanırsa, saat çalışmaz, vakti doğru göstermez. Bir saate bakınca, akrep ve yelkovan görülür. Onun içinde küçük çarklar da vardır. Bir çark diğerini, o da bir başkasını çevirir. Böylece akrep ve yelkovan, vakti doğru olarak gösterir. O çarkların biri kırılsa, hattâ paslansa, saat yanlış gösterir. İşte dinimize hizmette de biri, görevini doğru yapmazsa, diğerini etkiler, o da başkasını etkiler. Neticede hizmetlerin aksamasına, yıkılmasına sebep olur. Onun için herkes kendi işine sımsıkı sarılmalı, vazifesini aksatmamalıdır.

Peygamber efendimizin oğlu İbrahim, 17 aylıkken vefat edince, Eshab-ı kiramdan iki kişi kabre inip defnettiler. Lahdin önünü kerpiçle ördüler. Kerpiçlerden bir ikisi her nasılsa hafif eğri konmuştu. Onlar çıkınca, Peygamber efendimiz kabre indi. Kerpiçleri düzeltip şöyle buyurdu:
(Her işinizi tam yapmanız için düzelttim. Yoksa bu iki kerpicin eğri durması, ölüye de diriye de zarar vermez, ama gönlüm rahat etmedi. Eğer bir iş tam yapılmazsa veya yapılan bir işten dolayı gönül rahat değilse, bu işten üzülenler olabilir.)

Bir talebe rüyasında, mübarek hocasının kendisini sırtında taşıdığını görüp, çok utanır. Rüyayı anlatınca, hocası, (Vekilimin yükünü alanı biz sırtımızda taşırız) buyurur. (Büyüklerin yükü nasıl alınır?) diye soranlara da, (Herkes kendisine verilen vazifeyi ihlâsla, en güzel şekilde ve zamanında yaparsa büyüklerin yükünü almış olur) diye cevap verir.

İhlasla hizmet etmenin önemi çok büyüktür. Hizmete iştirak edenlerin sevablardaki payı, bir çuval buğdaydaki taneler sayısınca değil, tanelerin zerrelerindedir, ancak sevablara böyle ortak olmak, herkesin kendi işini ihlâsla yapmasıyla, başkalarının işine karışmamasıyla mümkün olur. Başkalarının işine karışmak, çok sıkıntılara sebebiyet verir.

Sevmek itaatle ölçülür 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Âmir durumunda olanlar, işine daha çok dikkat etmeli. O oturursa, emri altındakiler yatar. O hep ayakta olmalı yani çalışmalı ki, maiyetindekilere iyi örnek olmalı. Dinlenmeyi teneşir tahtasına bırakmalı. Merhum hocamız buyururdu ki:
(“Bu kitapları nasıl yazdınız, nasıl başarılı oldunuz?” diye bana sorulsa, cevabım şudur: (Helekel-müsevvifûn) hadis-i şerifine sarıldım, yani (Sonra yaparım diyenler, [tevbeyi ve iyi işleri sonraya bırakarak fırsatı kaçıranlar] helâk oldu)hadis-i şerifini kendime rehber edindim. Bu hadis-i şeriften daha sonra yaparım diyenin kaybedeceğini anlayıp, bir işi, az sonraya bile bırakmadım, gece gündüz demedim, ilk fırsatta o işi yapıp, bitirdim. Evet, işte Allahü teâlâ, işleri yarına bırakmadığımızdan dolayı bizi başarılı kıldı.)

Müslümanın herkese karşı asli görevi, edepli olmasıdır. Büyüklerimiz, (El emr-ü fevkal edeb) buyuruyor. Yani emre uymak, edebi gözetmekten önce gelir. Çünkü emre uymak, söz dinlemek edeblerin en üstünüdür. Bir mümin, 80 yıl nâfile ibadet etse, belli bir sevaba kavuşur. Ama bu yoldaki büyüğüne, bir defapeki diyen de aynı sevabı kazanır.

Sevginin esası itaattir, itaatin esası da tâbi olmaktır. Kim en çok tâbi ise, en çok itaat ediyorsa, o en çok seviyor ve seviliyor demektir. Büyüklerin sevgisine layık olmak için, onlara tam tâbi olmaya, söz dinlemeye çalışmalıdır.

İnsanda ya akl-ı selim veya akl-ı meaş olur. Akl-ı selim peygamberlerde ve evliyada olur. Kendi kendine karar veren, akl-ı selimiyle karar verdiğini zannetse de, kısa görüşlü olan akl-ı meaşına tâbi olduğunun, işin içine nefsinin karıştığının farkında değildir. Onun için istişare önemlidir. Başarılı olanlar, soranlardır. Başarısız olanlarsa, sormaya lüzum görmeyip kendi aklına göre iş yapanlardır.

En tehlikeli iş, emir verme sevdasıdır. Kendini haklı bilen, daima sıkıntı çeker. İslamiyet’te nefse tâbi olmamak esastır.

Başarının yolu, herkesle iyi geçinmek, dost kazanmak ve kendisine kimseyi düşman etmemektir. Münakaşa ve mücadele çok zararlıdır. Kişinin en büyük düşmanı nefsidir ve imanını almaya çalışır. Kişi başkasına değil, kendine bakmalı, münakaşa ve mücadeleyi kendi nefsiyle yapmalıdır!
İslamiyet nedir?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, insanlarla akılları derecesinde konuşulmasını emrediyor. Bir bedevi, (Bana İslamiyet'i anlat, aklıma yatarsa inanırım) deyince Resulullah Efendimiz ona, (Bu dinin temeli ikidir: Allahü teâlânın bütün emirlerine hürmet edip beğenmek ve Onun bütün mahlûklarına acımak, şefkat göstermektir) buyurdu.

Bir zat, bir Hristiyan şehrine gider. Orada bir müddet kalır. Bir süre sonra görüştüğü insanlardan 5-6 kişi gelir. Birisi dehri yani ateist, diğerleri ise Hristiyan'dır. Bu zata derler ki:

— Biz seni çok sevdik. Sendeki bu güzel ahlakın, bu tatlı dil ve güler yüzün, dininden kaynaklandığına inanıyoruz. Şimdi bize İslamiyet'i anlat! Müslümanlığı senin ağzından duymak istiyoruz. Nedir bu Müslümanlık?

O zat onlara şu cevabı verir:

— İslamiyet, iman ve amel olmak üzere ikiye ayrılır. İman, Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhirete ve kadere inanmaktır. Bunlar, farklı da olsa, Hristiyanlıkta ve Yahudilikte vardır. Mesela biz, Musa aleyhisselamın veya İsa aleyhisselamın peygamber olduğuna inanmazsak Müslüman olamayız.

— Niye? Onlar sizin peygamberiniz değil ki.

— Bütün peygamberler, Müslümanların da peygamberidir. Hepsinin hak olduğuna inanmayan Müslüman olamaz. Eğer siz de, bütün peygamberlere, Muhammed aleyhisselama ve onun getirdiği dine inanırsanız, hepiniz Müslümansınız. 
— Nasıl olur bu? Biz domuz eti yiyoruz. 

— O amel kısmına girer, haramdır. Haram işleyen Müslümanlıktan çıkmış olmaz.

— Şarap da içiyoruz.

— O da amel kısmına girer, haramdır. İçki içen Müslümanlar da vardır. İman amelden ayrı bir husustur. Önemli olan iman sahibi olmaktır.

Ateist, heyecanla ortaya atılıp der ki:

— Anlaşıldı, daha fazla anlatmana gerek kalmadı.

— Evet, işte bizim dinimiz bu kadar. 

Hepsi şaşırır, birbirinin yüzüne bakarlar. O şaşkınlıkla dışarı çıkarlar. Az sonra ateist içeriye girer:

— Siz beni çok şaşırttınız, der. 
— Neden şaşırdınız ki? 

— Biz Müslümanlığı çok farklı biliyorduk. Siz bu dini bize tekrar anlatır mısınız?

O zat anlattıktan sonra ateist, kelime-i şehadeti harf harf yazar dışarı çıkar. 10-15 dakika sonra, diğer arkadaşlarını da alır tekrar o zatın yanına gelip der ki:

— Herkesin içinde söylüyorum. Ben de artık Müslüman oldum. 

Sonra, (Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü) der, sonsuz mutluluğa adım atar.
İslamiyet’i öğrenmenin iki yolu
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İslamiyet iki yolla öğrenilir. Birincisi, kitap okuyarak, konuşarak, anlatarak... İkincisi susarak. Bu ikinci öğrenme yolu çok önemlidir. Buna sohbet denir. Sohbet bir arada bulunmak demektir. Konuşmak şart değildir. Eshab-ı kiramın, bu kadar kıymetli ve bütün evliya zatlardan üstün olmalarının sebebi, Peygamberimizin sohbetine kavuşmalarındandır. O bir an görmek, Resulullah'ı görmeden âşık olan Veysel Karani’den daha üstün olmalarına sebep oldu. Veysel Karani hazretlerinde aşk, ilim, her şey tam mevcuttu. Ama görmek nasip olmadı. O görmek veya işitmek şerefine kavuşamayınca, Tâbiînden oldu, yani üstünlük sırasında ikinci oldu.

İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Her üstünlük, sohbetin içinde vardır) buyuruyor.

Asli yapı maddemiz olan topraktan meydana geldik. Bütün gıdamız orada olmasına rağmen, hiç konuşmuyor. Üstelik hepimizin ayaklarının altındadır. Hiç kibri yoktur, yani yüksek değildir. Bu tevazu sebebiyle en aziz olmuştur. Tepelere çıktıkça, yükseklik arttıkça, toprak da zararlı olmaya başlıyor, heyelanlara sebep oluyor. Yine bunun gibi, sular hep deniz seviyesine akıyor, hiç yukarıya akan su yoktur. Deniz seviyesine ulaşmayan, yükseklerden akan su, sellere, felaketlere sebep olup zarar getiriyor ve o sudan istifade edilemiyor. Ancak, aynı su, toprak seviyesine indiği, denize veya baraja ulaştığı zaman çok faydalı ve bereketli oluyor. İnsanlar o sudan istifade ediyor. Kanallar açılıyor, su yolları yapılıyor ve bitkiler sulanıyor.

Eğer bir insan, çok kitap okuyup kendi kendini yetiştirmek suretiyle veya bâtın ilminden haberi olmayıp, yalnız zâhirî ilimlerle uğraşan kişilerden ilim tahsil etmek suretiyle ilim sahibi olursa, bu kimsenin felakete gitme ihtimali vardır. Çünkü kibirlenip gururlanabilir. Ama bir mürşid-i kâmilden, bir evliya zattan feyz alarak, onu görerek, işiterek sohbet yoluyla dinini öğrenirse, ondan gidecek ilk sebeb-i felaket, kibir ve gururdur. Demek ki, sohbetin insanlara verdiği iki şey vardır: 1- Sindire sindire, doya doya dînî bilgileri öğrenmek. 2- Kalbin temizlenip, dünya sevgisinden, kibir ve gurur felaketinden kurtulmak…

İhtiyaçsızlık, azgınlığa sebep olur 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Küfürden sonra en büyük felaket ve günah, kibirdir. Büyüklerimiz, (Günaha bir tevbe yeter, ibadetlere bin tevbe yetmez) buyuruyorlar. İnsan hizmet ettiğini zanneder, hezimete gider. Çünkü taatla birlikte kibir ve gurur gelip, felakete sebep olur. Bir hadis-i kudside, (Azamet ve kibriya bana özeldir. Bu hususta bana ortak olanı hiç acımadan Cehenneme atarım) buyuruyor. Nitekim Peygamber efendimiz de, (Kalbinde zerre kadar kibir olan, Cennete giremez) buyuruyor. Bütün geçimsizliklerin, huzursuzlukların altında kibir vardır. Çünkü insanlar, nefslerine uyuyorlar. Nefs ise, Allah’a düşman ve kibirlidir. Şeytan binlerce yıl ibadet ettiği hâlde, Âdem aleyhisselama secdeyi kendine yediremeyip kibirlendiği için ebedî kovuldu.

Kibirden sonraki en büyük felaket, dünya sevgisidir. Peygamber efendimiz,(Bütün kötülüklerin başı, dünya sevgisidir) buyuruyor. Mevki, para sevgisi, baş olmak, âlimlik taslama, yani Allah için olmayan her şeyin sevgisi, dünya sevgisidir. Dünya sevgisiyle dolu olan kişi, daima tehlikededir.

Dünyanın bu kadar tehlikeli olmasının sebebi, insanın nefsini azdırması ve şeytanın aldatma vasıtası olmasıdır. Kur’an-ı kerimde mealen, (İhtiyaçsızlık, azgınlığa sebep olur) buyuruluyor. Yani bir insanın maddî ve mânevî bütün ihtiyaçları karşılanırsa, hiçbir sıkıntısı, derdi, üzüntüsü olmazsa, arkasından azgınlık gelir. Onun için bazen üzüntülü, dertli, hasta olmak iyidir. Cenab-ı Hakk'ı hatırlatır. Bununla birlikte, Cenab-ı Hakk'ı hatırlamanın tek yolu, yalnız dert ve bela değildir. Dinden bahsetmek, sohbet etmek, Allahü teâlânın sevgili kullarını ziyaret etmek, onlarla beraber olmak da Allah’ı hatırlatır.

Ehl-i sünnet itikadı ve bu büyüklerin sevgisi pırlantadır. Allahü teâlâ bu pırlantayı çöplüğe koymaz. Kalbi çöplük olan, saman çöpü gibi olan, bu büyükleri anlayamaz. Bu faziletli cazibeye kapılamaz.

İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bir Allah adamını tanıyan, seven, yolunu takip eden, Eshab-ı kiram gibi, büyük nimete kavuşur. Bu büyükleri inkâr etmediği, şüphe etmediği müddetçe, kurtulmama ihtimali yoktur. Bütün vaazların özü ve nasihatlerin kıymetlisi, Allah adamlarını sevmek ve onlarla birlikte bulunmaktır.
İslamiyet’in şükrü
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerini tanıyan, seven, onların yolunda dinimize hizmet etmeye çalışan kimse, bu özel nimetin kıymetini bilmeli, şükrünü eda etmeli. Şükretmezsek, sahip olduğumuz bu büyük nimet, bir anda elimizden gidebilir.

En çok korkulacak husus, bu nimete kavuştuktan sonra, tekrar eski hâle düşmektir. Bu nimetin şükrünü eda etmeli ki, eski hâle düşülmesin. Kur’an-ı kerimde mealen, (Verdiğim nimete şükretmezseniz, elinizden alır, şiddetli azap ederim) buyuruluyor.

Dinimize hizmet etmekle ancak bu nimete şükredilmiş olur! Çünkü biz, hizmet edenlerin sayesinde Müslüman olduk. Onlar canlarını, mallarını feda etmeselerdi, biz bugün Müslüman olabilir miydik? Onlar, mallarını, mülklerini, servetlerini, hayatlarını, evlerini, barklarını terk ederek İslamiyet’i bize kadar getirdiler. Böylece İslamiyet’in şükrünü eda edip Cennete gittiler. Eğer biz de, bu nimetin şükrünü böyle eda edemezsek, Ehl-i sünnet kitaplarını yaymazsak, Kıyamette ne gibi bir mazeretimiz olacak ki? (İşini gücünü bırak, aç susuz kal!) diyen yok, sadece, (Boş kaldığın zaman, gel biraz hizmet et!) deniyor. Hâlbuki bizden önceki Müslümanlar, ila-yı kelimetullah için yurtlarını, yuvalarını bırakıp, Mekke’den, Medine’den, İstanbul surlarına kadar geldiler.

Vakti boşa geçirmemeli, Allahü teâlânın verdiği bu nimetten mahrum kalmamalı. Âhirette günahların dağ gibi yığıldığı günde, bizi ancak bu hizmetlerin sevabı kurtarabilir. Bu sevablardan mahrum kalan, çok pişman olur. Âhiretten dünyaya bir daha gelmek yoktur.

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, hanımlarınız, aşiretiniz[hısım, akraba ve yakınlarınız], kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve meskenler, size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, Allah’ın emri [azabı] gelinceye kadar bekleyin! Allah fâsıklar güruhunu hidayete erdirmez.)

Allah’ın (Sevmeyin!) dediklerini sevenin sonu elbette felaket olur. (Sevin!)dediklerini sadece Onun rızasına kavuşmak için seven ise aziz olur.

İnsanların en büyük ihtiyacı

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlânın bize nasıl muamele etmesini istiyorsak, biz de Onun kullarına öyle davranmalıyız. Eğer Onun kullarına zulmedersek, O da bize ceza verir. Eğer Onun kullarını affedersek, O da bizi affeder. Onun kullarına ihsan ve iyilikte bulunursak, O da bize mutlaka ihsanda ve iyilikte bulunur. 

İnsanların zaruri ihtiyaçlarını karşılamak, Cenab-ı Hakk’ın en çok sevdiği iyiliktir. Bugün insanların en çok dine ihtiyacı var. Günümüzde yapılacak yegâne hizmet, İslamiyet’e hizmettir. Bu da, eldeki imkânlarla, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından çevremizdekilere vermek, buna imkânımız yoksa bu kitapları yayanlara herhangi bir şekilde yardım etmekle olur. Bu yardımı da yapamayan, hiç olmazsa onlara dua etmelidir.

İnsanların dünyalık ihtiyaçlarına yardım etmek çok kıymetli bir iyiliktir. Ama bunu bir kâfir de yapabilir. Yapılan bu iyilik, üç beş günlük dünyada bir an için rahatlatır. Sonsuz olan öbür tarafı ne yapacak? Sadece bu iyiliği yaparsak, aynı iyiliği yapan kâfirden iş olarak ne farkımız kalır? Cehennemden nasıl kurtulacak bu insan? Asıl bunu düşünmeli. Bugün her insanın en büyük ihtiyacı, ateşten kurtulmasıdır. Onu oradan kurtarmadıktan sonra, onu giydirmenin, yedirip içirmenin, ne faydası var? Kurbanlık koyunu en iyi yemlerle besle, kurdele ile süsle, boya, birkaç tane de boynuzlarına altın tak, ondan sonra bıçağın altına yatır! Yapılan süslerin koyuna ne faydası olur?

İnsanın, bir kendisi için yaptığı ibadetler var, bir de sebep oldukları var. İnsan, kendisi için yaptığı kusurlu ibadetin, Allah katında makbul olup olmadığını bilemez. Ama bir kişinin kurtulmasına, bir kişinin hidayetine sebep olmak, bir kişinin gıyabında duasını almak, riyasız, gösterişsiz, kibirsiz olacağı için, çok makbuldür. O bakımdan yapılan bu hizmetler, dağlar kadar günahlarımıza inşallah kefaret olur ve kurtuluşumuza vesile olur.

Bir iş ne kadar kıymetliyse, onun engeli o kadar çok olur. Birçok sıkıntılarla karşılaşılır. Ama sonuna kadar sabırla yürümeli. Kim, kime güveniyorsa yardımı ondan beklesin! (Kim Allah içinse, Allah da onun içindir) buyuruluyor. O hâlde mümin, her durumda sadece Allah’a güvenmeli ve Ondan yardım beklemelidir.
İşlerin en iyisi ve en kötüsü
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Sevgi, dünya menfaatine dayanmamalı, Allah için olmalıdır. Menfaate dayalı sevginin kıymeti yoktur. Sevgi, Allah için olmalıdır. Yine bunun gibi, buğz ve düşmanlık da Allah için olmalıdır. Nefse zor geldiği için, menfaate ters düştüğü için buğz etmek de günahtır.

Dine hizmet ederken bizim beraberliğimizi sağlayacak olan, sevgidir. İnşallah bu sevgi bağı hepimizin kurtulmasına vesile olur. (Kişi sevdiğiyle beraber olur) hadis-i şerifi ümidimizi kuvvetlendirmektedir. Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri de, (Allah’ın dergâhında ehil ve nâehil beraberdir) buyuruyor. Yani eğer bir topluluğun içerisinde, Allah’ın sevdiği bir kişi varsa, Cenab-ı Hak o bir kişi hürmetine hepsini affeder. Onunla beraber hepsi Cennete girer. Öyleyse, kendimiz iyi olmasak da, iyilerle beraber olmaya çalışmalıyız.

(Cemaatte rahmet var, ayrılıkta azab-ı ilahi var) hadis-i şerifi, beraber olmanın önemini bildirmektedir. Allahü teâlâ cemaatin içerisinde birini sever, onun ihlâsını, muhabbetini beğenir kabul ederse, diğerleri de onun hürmetine kurtulur. Kurtulmak için birlik ve beraberlik içinde olmak ve kurtulanların arasında olmak gerekir. Çünkü Muinüddin-i Çeşti hazretleri, (İyilerin arasında olmak, iyi işlerin en iyisidir. Kötülerin arasında olmak, kötü işlerin en kötüsüdür)buyuruyor. 

Cenab-ı Hak, bizi kendi şerrimizden korusun! Allah’ın düşmanı olan nefsimiz, her an, günün her saati bizimle beraberdir. Özellikle ölüm anında, imansız öldürmek için şeytana yardımcı olur. Müslümanlarla beraber olmaya can atmalı. Çünkü iki Müslüman bir araya gelse, faydalı hiçbir şey yapmasalar, anlamasalar ve hissetmeseler bile, Cenab-ı Hakk’a sevgisi yüksek olanın kalbinden diğerinin kalbine sevgi akar. Bileşik kaplardaki sıvı durdurulamadığı gibi bu akıntı da durdurulamaz.

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri vefat ederken, (Ya Rabbî, sana layık bir ibadet yapamadım. Yalnız, seni ve dostlarını çok sevdim, senin düşmanlarını da hiç sevmedim. Beni bu ibadetime bağışla!) diye dua etmiştir.

Arkadaş seçerken 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Salih insanlarla arkadaş olmalı, yoksa sonu felaket olur. Hadis-i şerifte, (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir) buyurulduğu için, devamlı görüştüğümüz insanları, özellikle evleneceğimiz kimseyi seçerken çok dikkatli olmalı, çünkü devamlı onunla beraber olacağız. İş seçerken de, hayırlı işi tercih etmeliyiz, neticede bu da bir arkadaştır. Ayrıca, okuduğumuz gazete, kitap ve dergiler de hep arkadaştır, bu yüzden çok dikkat etmeliyiz. Öyle bir yere, öyle bir arkadaşa gitmeli ki, ondan bir şey istifade etmeli. İki Müslüman, bir araya gelince, mutlaka kalbden kalbe bir şey akar. Bu yüzden, başlangıçta, kabir ziyareti yasak edilmişti. Çünkü ölenlerin hepsi kâfirdi. Ziyarete gidenlerin kalbleri kararacaktı. Müslümanlar da, vefat etmeye başlayınca, kabir ziyaretine izin verildi. Bizler de büyük zatların kabirlerine, onların kalblerindeki sevgi ve feyzin bizim kalbimize de akması için gidiyoruz. O hâlde ihlâslı, salih insanlarla görüşmeli ki, onların ihlâsı bize de bulaşsın!

Arkana bak!
Bir derviş, ıssız bir yerde, basit bir çardağın içinde zikredip, ibadetten başka hiçbir şey yapmazmış. Oranın hükümdarı, yardımcılarıyla beraber yakınlarından geçerken, görüp yanına gelir. Ama derviş yerinden kıpırdamaz. Hükümdar, (Beni tanıdın mı?) diye sorar. (Tanıdım) der. (Peki, niye ayağa kalkmıyor, hürmet göstermiyorsun?) diye sorar. (Neden kalkayım ki, bana bir menfaatin yok. Benim gibi bir kulsun. Senden kimin menfaati varsa, o kalksın) der. 

Hükümdar, (Sen ermiş birine benziyorsun. Bana ne nasihat verirsin?) der. O da,(Arkana bak!) der. (Arkamda ne var, bir şey görmüyorum) deyince, (Zaten bir şeyi gördüğün yok, onu nasıl göreceksin! Azrail arkandan geliyor, ruhunu almak için vaktini bekliyor) der. Hükümdar, (Peki ne yapmalıyım?) der. (Şimdiye kadar dünya için çalıştın, biraz da âhiretin için çalış, bu fırsatı değerlendir! Neyin varsa Allah için dağıt! Biraz sonra zaten hepsi dünyada kalacak) der. Hükümdar, (Benden bir şey istiyor musun?) diye sorar.(Çok vaktimi aldın, uzaklaşmakla bana iyilik etmiş olursun) der. 

Hükümdar dersini alır, doğruca saraya gider, neyi varsa dağıtmaya başlar.
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:281
Dün:379
Bu Ay:11,970
Toplam:14,295,513
Online Ziyaretçiler:3
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842