Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Hikmet Ehli Zatlar Buyuruyor Ki

Allah’ın kullarına iyilik yapmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Silsile-i aliyye büyüklerinden Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri, (Eğer şeyhlik yapsaydım hiçbir tekke bir tane mürit bulamazdı. Hepsi bana gelirdi. Ama ben bu yolu değil, Allah’ın kullarına iyilik etmeyi seçtim)buyurdu. Bu mübarek zat, kapı kapı dolaşır, kimin ne ihtiyacı varsa, kimin hastası varsa, kimin dinî meselede sıkıntısı varsa, onlara yardım eder, ihtiyacını giderirdi. Bir mektep çok kıymetli olabilir, ama öğretmenin de kıymetli olması lazımdır. Bu bir eğitim meselesidir. Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için, insanın vücudunda bir parça haram olmaması lazımdır. Tergib-us salat kitabındaki hadis-i şerifte Peygamber efendimiz, (Bir kimsede haramdan kazanılmış küçük bir parça ip olsa, o iple ve o ipin bulunduğu odada kılınan namaz kabul olmaz) buyuruyor.

Cengâver bir asker, savaş esnasında atıyla gözüne kestirdiği kâfire yaklaşır, tam kâfire hamle yapacakken at başka tarafa gider. Tekrar hücum eder, fakat her defasında at başka tarafa gider. (Bu at bugüne kadar böyle yapmazdı, ne oldu buna?) der. Döner, çadırına gider. Üzgün bir vaziyette çadırda uykuya dalar. Bir rüya görür. Rüyasında at konuşur: (Evet, bugün sana itaat etmedim, seni üzdüm, ama bunun sebebi sensin. Çünkü dün bana yem alırken esnafa bilerek geçmez, sahte para verdin, haram yem aldın ve bana haram yedirdin. Ben haram yedikten sonra sana nasıl itaat edebilirim ki? Gidip bu haramı düzeltmen gerekir) der.

Cengâver hemen gider, esnafa tekrar para verir ve geri döner. Ertesi gün savaşa tekrar katılır ve bu defa at, sahibine fırsat bile vermeden kâfirleri tepetaklak eder.

İbadet on kısımdır
Allahü teâlâya itaat etmeyenler, hallerini artık düşünsünler! Haram lokma insanın hem dünyasını, hem de âhiretini berbat eder. Helal lokma her zaman, her yerde insanı âbâd eder. Hadis-i şerifte, (İbadet on kısımdır; dokuzu helal kazanmak, biri diğer ibadetlerdir) buyuruldu. İbadetin bir kısmıyla uğraşmak gerektiği gibi, dokuz kısmıyla da, yani helal lokmayla da uğraşmak şarttır.
Allah’ın sevdiği kul
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (Cömertlik, dalları dünyaya sarkmış bir Cennet ağacıdır. Kim bu ağacın bir dalına tutunursa, bu dal onu Cennete götürür. Cimrilik de, dalları dünyaya sarkan Cehennem ağacıdır. Bu dalın birine yapışan, Cehenneme gider)buyuruyor.

Allahü teâlâ, her cins güzelliği cömerde vermiştir. Kötü bile olsa, herkes onu cömerttir diye över. Takva sahibi olan biri, cimriyse, kimse onu sevmez. Bu hususta bir kelam-ı kibar vardır:
Essahîü habîbullah, velev kâne fâsıkan. El-bahîlü adüvvullah, velev kâne ârifen.

Yani, cömert fâsık da olsa, Allahü teâlânın sevgili kuludur. Cimri ise, ârif de olsa, âbid de olsa Allahü teâlânın düşmanıdır. 

Kökü Cennette olan cömertlik ağacının bütün dalları dünyaya inmiştir. Cömertler, o ağacın dalına yapışmıştır veya dal ona yapışmıştır. Vefat edince, o ağaç onu Cennete çeker.

Cömert, verirken sanki şuuru yerinde olmaz. Şuursuzca verir, âdeta saçar. İşte asıl cömertlik budur. Öyle ölçerek, sayarak, şu da bana kalsın diyerek vermek, gerçek cömertlik değildir. Böyle de olsa, vermekten çekinmemeli. Çünkü Peygamber efendimiz, yemin ederek, (Hayra vermekle mal eksilmez) buyuruyor.

Asr-ı saadetten önce, cömertliği ile meşhur Hatem-i Tai’ye sorarlar: 

- Kendinizden daha cömert birini gördünüz mü?

- Evet, bir gence rastladım.

- Kimmiş bu cömert genç?

- Yetim bir gence misafir olmuştum. Bana bir keçi kesip ikram etti. Keçinin bir yeri çok hoşuma gitti. (Burası çok lezzetliymiş) dedim. Genç, dışarı çıktı. Aynı kısımdan bir parça daha getirdi. Ben yedikçe, yenisini getirdi. Ben olanların farkında değildim. Giderken kapının önündeki kanları görünce sordum:

- Bu kanlar ne? Dokuz tane hayvan kesilir mi?

Bunda şaşılacak ne var? Bir şey misafirin hoşuna gitmişse, bunu da yapmak benim gücüm dâhilinde ise, bunu misafirimden nasıl esirgerim?

Bunu dinleyenler tekrar sorarlar:

- Bu gencin ikramına karşılık, siz de ona bir şey verdiniz mi?

- Benimki o kadar önemli sayılmaz. 300 deve ile 500 koyun verdim.

- O hâlde siz daha cömertsiniz.

- Hayır, o daha cömerttir. O, malının tamamını verdi. Ben ise malımın çok azını verdim. Bir fakirin, yarım ekmeğinin tamamını misafire vermesi mi önemli, yoksa bir zenginin koca sürüsünden birkaç hayvan vermesi mi?


Cenneti satın almak! 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (Müminin aldığı değil, verdiği mal kendisinindir)buyuruyor. Herkes, kabirde bir hiçtir, ölünce, bir kefenle toprağa gömülür. İsmi de, cismi de hiç olur. Dünya için kazandıkları dünyada kalır. Âhiret için ne kazanmışsa, önceden ne göndermişse, hepsi kendine kalır.

Peki, ömrünü, dünya uğruna, bir hiç için harcayan insanın değeri nedir? Elbette hiçtir. Eğer âhireti için harcamışsa, onun değeri, o gün yani ölünce belli olur. Herkes için gerçek hayat, ölünce başlar.

Çok fakir biri, bir gün Musa aleyhisselama, (Yâ Musa, yıllarca ibadet ediyorum, fakat fakirlikten ölüyorum, Cenab-ı Hakk’a arz et de, bana çok para versin! Dünyamı mamur edeyim) der. Musa aleyhisselam, Tur-i Sina’da Cenab-ı Hakk’a arz eder. Allahü teâlâ, (O kuluma sor! Zenginliği dünyada mı vereyim, âhirette mi vereyim?) buyurur. Musa aleyhisselam, gelip fakire sorar. Fakir de, (Ben dünyada istiyorum) der. Musa aleyhisselam, (Üç günlük dünyayı ne yapacaksın, hepsini bir gün bırakıp gideceksin, sen âhireti iste, orası ebedîdir, dünyada istemekten vazgeç!) diye ikaz ederse de, fakir, (Bunu tercih bana verildiğine göre, dünyada isterim) der. Musa aleyhisselam da, (Sen bilirsin) der. Tur dağına gidince, (Yâ Rabbi, bildiğin gibi, o fakir, dünyada istiyor) der. Cenab-ı Hak da, (Madem öyle istiyor, ben de veririm) buyurur.

Fakir, kısa zamanda çok zengin olur, parasının haddi hesabı olmaz. Parasını hep hayırlı işlere harcar. Verdikçe parası artar. Ne kadar çok verirse, o kadar çok parası olur. Nerede bir fakir var, ona yardım eder. Nerede borçlu var, onun borcunu öder. Yetimlere sahip çıkar. Onları sevindirir. Evi olmayanlara ev alır, evlenenlere yardım eder. Kendisine bir şey ayırmaz, ne varsa dağıtır.

Zaman gelir, o da vefat eder. Musa aleyhisselam, rüyasında onu, Cennette uçsuz bucaksız muazzam köşkler içinde görür. Hikmetini merak edip, (Yâ Rabbi, bu kulun dünyada istedi, sen de verdin. Âhiretteki köşklere nasıl sahip oldu?) diye sorar. Allahü teâlâ buyurur ki:
(Evet, o dünyada istedi, ben de verdim. Bu köşkleri parasıyla satın aldı. Benim verdiğim bütün paraları buraya harcadı. O, dünyada köşk almadı, dünyada mal mülk sahibi olmadı. Ona verdiğim bütün imkânları, benim rızam için, benim kullarıma, benim sevdiklerime dağıttı, Cenneti ve köşkleri hak etti.)
Allah’ın sevdiği tüccar
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, her işinde doğru olan tüccarı sever, yalancıyı asla sevmez. Peygamber efendimiz, (Emin ve doğru sözlü tüccar, kıyamette, Peygamberlerle, sıddıklarla ve şehidlerle birlikte diriltilir) buyuruyor.

Ticaret, Allahü teâlânın gördüğü yerde yapılır. Allahü teâlânın görmediği yer olmadığına göre, kimseyi aldatmamalı, müşteriyi hep haklı görmeli. Ona naz yapmamalı, aksine onun nazını çekmeli. Ona Allah rızası için hizmet etmeyi nimet bilmeli. Allah için çalışmalı, yaptığım bu işten Rabbim razı mı, değil mi, diye düşünmeli. Peygamber efendimiz vefat etmeden önce, Bilal-i Habeşi hazretlerine buyurdu ki:
(Ya Bilal! Git, ümmetime haber ver! Eğer şu üç şeyi yaparlarsa, her işte başarılı olurlar:
1- Dosdoğru olsunlar, doğruluktan ayrılmasınlar.
2- Birlik ve beraberlik içinde olsunlar,
3- Niyetlerini düzeltsinler, yaptıkları her işi Allah rızası için yapsınlar.)

Allahü teâlâyı en fazla üzen günah, insanların kalbini kırmaktır. Mümin de, kâfir de olsa, kimsenin kalbini kırmamalı. İnsanların gönlünü almalı, onları sevindirmeli, kıymetlerini bilmeli. Müşteriyi, yolunacak kaz gibi, sağılacak inek gibi görmemeli, onları velinimet bilmeli. 

Alışveriş Allah’ın takdiridir. Olup olmayacağını bilemeyiz, biz sadece sebebine yapışmalıyız. Mutlaka para diye yanlış iş yapmamalı, ama insanları kazanmayı ve onları memnun etmeyi vazife bilmeliyiz. Alçak gönüllü, sevgiyle dolu olanlar, her işte başarılı olurlar.

Az tamah çok zarar getirir. Hırs ve tamah, iki aç kurt gibidir, tamahkârı kemirir, bitirir. Onların hayatı böyle biter. Kanaatkâr olmalı, Allah’ın verdiği nimetlere şükretmeli. 

Kanaatkâr olan çalışmaz mı? Elbette çalışır. Eğer pozitif enerji alırsa, duaya kavuşursa, onu kimse tutamaz, adımlarını sayamaz, fakat geçimsizse, sıkıntılıysa, onunla bununla kavgalıysa, yani kendini bitirmiş biriyse, düzgün iş yapması çok zordur. Başarının yüzde sekseni gönül almak, yüzde yirmisi çalışmaktır.

Önce dua, sonra para gelir. Bunu tersine çevirmek, önce para demek çok yanlıştır. Önce, dua almak için çalışmalı. Dua almak için de, iyilik etmemiz, karşımızdakinin önce sevgisini, güvenini kazanmamız şarttır. İnsan sevdiğini dinler, sevdiğine itaat eder. Sevgiyi kaybeden, geçici bir süre için belki başarılı gözükebilir, ama o başarı kalıcı olmaz. Biz bugünün değil, yarının tüccarı olmalıyız.

Müslümanlığın tarifine göre çalışmalı. Peygamber efendimiz, (Müslüman, elinden ve dilinden emin olunan kimsedir) buyurmuştur.

Ticaretin kuralı 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Müşteriye gittiğimiz zaman, müşteriye bir şey vereceğimiz veya ona bir şey anlatacağımız zaman, kendimizi onun yerine koymalıyız. Ona nasıl faydalı olacağımızı düşünmeliyiz, verdiğimiz ürünün mutlaka iyi olduğuna, yaptığımız hizmetin mutlaka onun lehine olduğuna, önce kendimiz inanmalıyız.

Ahir zamandayız. İnsanlar artık kime, neye inanacaklarını şaşırdılar. Toplumda doğruluk, mertlik yok gibi. Bu ikisine sarılırsak, başarılı oluruz, ama herkese uyarsak, herkesin yaptığını yapmaya kalkarsak, kaybetmeye mahkûm oluruz, herkesten bir farkımız kalmaz. Farklılık inançta, dürüstlükte, insanları Allah için çok sevmektedir, çünkü Allahü teâlânın yarattığı insanın karşısındayız, eften püften bir şeyin karşısında değiliz. Onun gözünü, kulağını, burnunu, kalbini yaratan, ona o güzelliği veren yüce Allah hakkı için, o mümin sevilmez mi? İşte bugün dünyada kaybolan şey, karşılıklı güven ile bundan kaynaklanan sevgi ve başarıdır. Peki, ne kaldı geriye? Karşılıklı, güç kuvvet kullanımı kalmıştır. Sen bu kadar güçlüysen, ben de bu kadar güçlüyüm deniyor, hâlbuki dünyada insandan daha âciz ne var ki?

Helal olmak şartıyla, rızkın onda dokuzu ticarettedir, çünkü insanın elbisesinde, düğmesinin bir ipliği haram olsa, bu elbise ile kılınan namaz kabul olmaz. Yani bizim dinimiz, başkasının hakkı bize geçmesin diye, çok sevab kazanmaktan önce, kötülükten çok sakınmayı emrediyor. Müşteri velinimetimizdir, müşteri daima haklıdır, biz daima haksızız, çünkü hak ondadır. Alın teriyle kazandı, zorla kazandığı parayı bize veriyor, biz de ona bir ürün veriyoruz. O halde üründe bir bozukluk, yanlışlık varsa sorumluluk bize aittir.

Ticaretin kuralı, dürüstlüktür, kul hakkından korkmak, aldatmamak ve aldanmamaktır. Aldatmak ne kadar günahsa, aldanmak da o kadar günahtır. Aldatmak, aldanmaktan daha kötüdür. Aldanırsak yine bir hak geçer, onu günaha sokmuş ve onun Cehenneme gitmesine sebep olmuş oluruz. 

İmam-ı Gazali hazretleri de buyuruyor ki:
Fakirlerin malını fazla parayla almalı, onları sevindirmeli, fakat zenginden mal alırken aldanmak sevab değildir, kötüdür. Malı zayi etmektir. Pazarlık edip ucuz almak gerekir. Hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin, her aldıklarında pazarlık eder, ucuz almaya uğraşırlardı. Kendilerine, (Bir günde birçok sadaka veriyorsunuz da, bir şey satın alırken niçin uzun pazarlık ederek yoruluyorsunuz?) dediklerinde,(Verdiklerimizi Allah rızası için veriyoruz, ne kadar çok versek yine azdır, fakat alışverişte aldanmak, aklın ve malın noksan olmasındandır) buyururlardı.
Altı cilt Mektubat'ın özeti
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Üç cildi İmam-ı Rabbani hazretlerinin, diğer üç cildi de Muhammed Masum hazretlerinin olmak üzere, altı cilt Mektubat'ın özeti iki cümledir:

1- Şeriat-ı Muhammediyye’ye imtisal:Yani Muhammed aleyhisselama, getirdiği dine, Kur’an-ı azimüşşana, Onun sünnetine tâbi olmak.

2- Şeyh-i muktedaya muhabbet: Yani, tâbi olduğumuz, güvendiğimiz, izinden gittiğimiz mürşidimize, hocamıza sevgi ve muhabbet beslemek, ona itaat etmek. 

Muhabbet, beyinde değil, kalbde hâsıl olan bir hâldir. Silsile yoluyla bize kadar gelen bu muhabbetin kaynağı Peygamber efendimizdir. İnsan hocasına ne kadar itaat eder, ne kadar muhabbet beslerse, hocasının kalbinden o kadar çok feyz ve muhabbet elde eder. Kalbinde dünyaya karşı soğukluk, âhirete karşı yakınlık da o nispette artar.

İki otobüs terminali düşünelim. Bir tanesinde, (Bu terminal âhirete götürür) yazılıdır. Müslümanlar ve onların bineceği otobüsler buradadır. Diğer terminalde ise kâfirler ve onların bineceği otobüsler vardır. Bunlar, Allah’a ve Peygambere iman etmedikleri için zaten sonsuz yanacaktır.

Şimdi biz Müslümanların terminalindeyiz. Herkes, (Gel kardeşim, bizim otobüse bin, doğru Cennete git) diyor. İşte böyle bir terminaldeki binlerce otobüsün içinde yalnız biri doğru istikamettedir, diğerlerinin hepsi bozuktur, yani bid’at ehlidir, Kur’an-ı kerime kendi kafalarına göre mânâ vermektedir. Bu ise felakettir. Böyle karışık bir yerde doğru otobüsü nasıl bulacağız? Mutlaka o otobüsü bilen biri lazımdır, çünkü diğerleri bizi rahatlıkla kandırabilir. İşte mürşid-i kâmil demek, binlerce otobüs içerisinden Allahü teâlânın razı olduğu otobüsü bilen zat demektir. Peki, o nereden biliyor? Ona da hocası öğretmiştir. Hocasına kim öğretmiştir? Ona da hocasının hocası öğretmiştir. Böylece bu âlimler zinciri Peygamber efendimize kadar gider. Arada hiç kopukluk yoktur. Bu iş rüya ve ilhamla olmaz. Âlimler zincirine eklenecek halkayı, yani bir sonraki âlimi mutlaka bir mürşid-i kâmilin yetiştirmesi lâzımdır.

Sahih-ül yed olmak esastır 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet gemisinin kaptanı, İmam-ı a’zam hazretleridir. Kaptan bellidir, çünkü silsilede sahih-ül yed olmak esastır, yani hocalarının silsilesi Peygamber efendimize kadar belli olmalıdır. Mutlaka hocasını görerek, severek, elini öpmesi ve duasını, icazetini alması şarttır. Dolayısıyla bu iş rüyada, hayâlde olmaz. Arada bir kopukluk olursa kabul olmaz. Bu büyükler hep, (Ben mübarek hocamdan böyle işittim) buyuruyor. Zaten böyle olmazsa çok tehlikelidir.

Mesela bir gün merhum hocamız şöyle buyurmuştu: (Bizim kitaplarımızın hepsi Ehl-i sünnet âlimlerinin buyurduklarıdır. Biz kendimizden bir tek kelime yazmadık. Bu pırlantaların arasına biz cam kırıkları koymayız. Köşeli parantez içinde yapılan ilaveler de, yine başka kitaplardan aldıklarımız ve Abdülhakim efendi hazretlerinden duyduklarımızdır.)

İşte silsilesi belli olan böyle mübarek zatlar, kendilerine inananları alıp, doğru istikamete giden otobüse bindiriyor. Sadece bu otobüs, emniyet içerisinde Sırat köprüsüne giriyor ve karşıya geçiyor. Bid’at ehli olan diğer otobüslerin ise frenleri tutmuyor, doğru Cehenneme gidiyorlar. Çünkü Peygamber efendimiz, (Benim ümmetim 73 fırkaya bölünecek, bunun 72’si dalalette olacak, Cehenneme gidecek, yalnız biri kurtulacaktır. O da benim sünnetime ve Eshabıma tâbi olandır) buyuruyor. Burada sünnet demek İslamiyet, Eshab-ı kiram da Resulullah’ın cemaatidir. İşte bunun için doğru yola Ehl-i sünnet vel-cemaat deniyor. Dolayısıyla Resulullah efendimiz, (Sünnetime ve Eshabıma tâbi olanlar kurtulacaktır) buyuruyor.

Hâl böyleyken, maalesef Eshab-ı kiram efendilerimize küfredenler, kabirlerini tahrip edenler, bir kısmını severiz, diğerlerini sevmeyiz diyenler var. Bunların hepsi felakettedir. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde, Eshab-ı kiram için, (Allah hepsine Cenneti vaad etmiştir) buyuruyor. Peygamber efendimiz de, (Eshabımı seven, beni sevdiği için sever, sevmeyen de, beni sevmediği için sevmez) buyuruyor.

O hâlde Ehl-i sünnet vel-cemaat demek, dinimize uymak ve Eshab-ı kiramın hepsini mutlak sevmektir. Onların aralarında, âdil ve sâdık olmak bakımından zerre kadar fark düşünmemektir.

Netice, insan kendisini uçuruma yuvarlanmadan emniyetle karşı tarafa geçirecek, yani Cennete götürecek otobüse bindiren zata Kıyamete kadar dua etse onun hakkını ödeyemez. İşte büyükleri bu kadar sevmemizin hikmet ve sebebi budur.
Altın silsile
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir mürşid-i kâmilin talebesine sorarlar:
- (Hep hocam böyledir, büyükler şöyledir) diyorsunuz. Onlardan ne öğrendiniz de, hep onlardan bahsediyorsunuz?

- Biri hakiki, 72’si sahte 73 tane altın var, görünüşleri aynı. Bir defada o hakikisini bulabilir misiniz?

- Mümkün değil.

- İşte bu zat bir el atışta, o altını buluyor. Çünkü hocası ona nasıl bulacağını öğretmiş ve (Hakikisi budur) buyurmuş. Aynı şekilde hocasına da, onun hocası öğretmiştir. İşte bu şekilde her birinin hocasını Cenab-ı Peygambere kadar saymak mümkündür. Dolayısıyla, o sahte altınların içinden gerçek altını seçmeyi bize öğrettiği için bu zatı çok seviyoruz.

- 73 altından kastınız ne?

- Resulullah efendimiz, ümmetinin 73 fırkaya ayrılacağını, 72’sinin itikat bozukluğu yüzünden Cehenneme gideceğini bildiriyor. İşte o kadar sahte altın içinde hakikisini bulan kurtulur. Bulamayan Cehenneme gider. 

- İyi ama herkes, (O gerçek altını ben buldum!) diyor. (Benimki çürük) diyen yok. Sizinkinin hakiki olduğu ne malum?

- Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde mealen, (Herkes, “Benim inancım, benim gittiğim yol en doğru yoldur” der ve bundan ferahlık duyar) buyuruyor. Doğru olan o tek yolu diğerlerinden ayıran iki fark vardır:

1- İslam, akıl değil, nakil dinidir. Hiç kimse, kendiliğinden bir şey diyemez. O doğru yolu hocamıza hocası, ona da hocası, ona da onun hocası olmak üzere Resulullah efendimize kadar uzanan Silsile-i zeheb, yani Altın silsileulaştırmaktadır.

Dinimizle ilgili bir şey söyleyebilmek için, bir kaynaktan nakletmek lazımdır. Bizim dinimizde (Bana göre) yoktur. Böyle diyenin sözü, kendisinin olsun! Öyle diyene, (Bana hocandan bahset!) denir. Sonra, onun da hocası sorulur. Çünkü dinimizde, (Benim hocam buyurdu ki...) vardır.

2- Silsile-i zehebin özelliği ikidir: Birincisi, Peygamber efendimizden itibaren gelen bu zemzem gibi temiz suya, bir pislik yani bid’at karıştırmamışlardır.İkincisi, o kaynaktan, o mübarek kalbden gelen o temiz suyu, bir yere sızmadan korumuşlardır. Yani, sünnete tam uymuşlar ve bid’atten tam kaçınmışlardır. Bu vasıflara uymayanların altınları sahte, yolları çıkmaz sokaktır.

İlmihâlin önemi 

Merhum hocamız buyuruyor ki:
Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye kitabını, İslâm âlimlerinin eserlerinden tercüme ederek hazırladık, içinde hüküm bildiren bize ait bir kelime yoktur. Bu yüzden çok kıymetlidir. Bu kitabı çok okumalı. Ben de devamlı okuyup istifâde ediyorum. Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın çok sevdiği kimse, dinini öğrenen ve başkalarına öğretendir) buyuruyor.

Şevahid-ün Nübüvve kitabında, (Allahü teâlâ, bir kulunu severse onu fıkıh ilmiyle meşgul eder. Sonra da fıkıh âlimi olur) buyuruluyor. Demek ki bu kitabı okumak, Allahü teâlâ tarafından sevilmiş olmanın alâmetidir. Sevilmemenin alâmeti de, malayani ile, faydasız veya zararlı şeylerle meşgul olmaktır.

Rastgele çok kitap okuyan sapıtır, yoldan çıkar. Ancak bir mürşid-i kâmil görmüşse, ondan hakkı bâtılı öğrenmişse, o kendini korur, onun çok kitap okumasının zararı olmaz.

Her kitap, o günün şartlarında, o günün insanlarına, o günün ihtiyaçlarına cevap olarak yazılmıştır. O kitapların içindekilerden bugüne ait olanlar, seçilerek İlmihale konmuştur. Bu çok önemlidir! Onun için bu asrın mürşid-i kâmili Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye’dir. Çünkü yüzlerce âlim ve evliya zatın mübarek sözleridir. Bu kitabı okuyup anlayan, âlim olur. Öğrendikleriyle amel eden de, evliya olur.

Kur’an-ı kerimin tefsirini öğrenmek isteyen, İlmihâli okuyup anlamaya çalışmalı. Kur’an-ı kerimin asıl gayesi, (Bu yenir, bu yenmez, bu serbest, bu yasak, bu yapılır, bu yapılmaz, bu sevilir, bu sevilmez) diye öğretmektir. Orada cennetliklerin ve cehennemliklerin hâlleri bildirilmiştir. Dolayısıyla Se’âdet-i Ebediyye, Kur’an-ı kerimin açıklamasıdır. Ona uyan, Kur’an-ı kerime uymuş olur.

Seyyid Ahmed Mekki Efendi hazretleri de buyuruyor ki:
Zamanımızın bir tanesinin yazmış olduğu Se’âdet-i Ebediyye kitabındaki kelam, fıkıh ve tasavvuf bilgilerinin hepsinin, bilgilerini nübüvvet kaynağından almış olanların kitaplarından toplanmış olduğunu gördüm. Bu kitapta, Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadına uygun olmayan hiçbir bilgi, hiçbir söz yoktur. Dinî ve millî bilgilerinizi, bu latif, benzeri bulunmayan, belki de, ileride bir benzeri yazılamayacak olan bu kitaptan alınız!
Âmirlik ve bid’at
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bid’at ehline saygı göstermek, İslam’ın yıkılmasına yardım etmek olur. Bu ise, amelin boşa gitmesine sebep olur. Bid’at ehli, İslamiyet’e ekleme ve çıkarma yapan kimsedir. Yani İslamiyet’in doğru yolunu saptırandır. Bid’at sahibi, Resulullah efendimizin sünnetinden, yolundan ayrıldığı için, ondan gelen feyizlerden faydalanamaz. Hadis-i şerifte, (Bid’at ehlinin cenazelerine gitme, onlarla birlikte namaz kılma! Ben onlardan değilim) buyuruldu.

Şibli hazretlerinin Halife Harun Reşid’e nasihati şudur:
(Sen bir suyun, bir pınarın başındasın, millet bu suyu içiyor, evlere bu su gidiyor. Bu suya ne koyarsan, millet onu içecektir. Bu suyu kirletme! Allahü teâlâ, Peygamber efendimizden beri akıp gelen bu İslamiyet suyunun bekçisi olmayı sana nasip etti, bu suya pislik karıştırma, karıştırılmasına da izin verme! Yeni bir şey ilave etme, bid’at karıştırma, onu tertemiz olarak koru! Bu suya ilave edilecek her şey o suyu kirletir. Ona bir şey ilave etme, milleti bozma! Çünkü artık millet, seninle beraber Cennete veya Cehenneme gidecek. Sen bunların başına geçtin. Bunlara söyleyeceğin bir yanlış yüzünden, bunlar Cehenneme giderse, seni de götürecekler. Yahut sen giderken, bunları da götüreceksin. Bunlara da acı, kendine de acı!)

İşte Emîr-ül-mü’minînin yani Müslümanların başındaki idarecinin vazifesi, mevcudu muhafaza etmektir. İlave edilen her şey, her bid’at, mutlaka bir sünneti yok eder. Yani suya ilave edilecek her şey, sudan bir şey çıkarmayı gerektirir; çünkü o su, kemal derecesindedir. Allahü teâlâ, (Ben dininizi kemale erdirdim) buyuruyor. Kemale ermiş olan bu dine, bir şey ilave etmek için, bir şeyin çıkması gerekir. Ona bir şey ilave ediyorsunuz, taşırıyorsunuz. İşte bid’at budur. İlave edilen her şey, aslından bir şey çıkarır. Onun için dini korumak, aslını muhafaza etmek, her Müslümanın, hele işin başındakinin aslî görevidir. Dolayısıyla, milletin başına geçmekten, onları önüne düşmekten daha büyük tehlikeli şey yoktur. Herkesin vebalini omuzlarında taşıyor.

İmtihana tâbiyiz. Allahü teâlâ yaptıklarımızı sınıflandıracaktır. Kendisi için yapılanları kendisine ayıracak, nefsimiz yani kendimiz için yapılanları bize bırakacaktır. Bu tercihi benim için yaptın, o halde bu tarafa gel diyecektir. Kendimiz için yaptıklarımız ise hiçbir şeye yaramayacak; hatta zararı olacaktır.
Ana baba duası
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bizde çok büyük hakkı olan üç kişiden biri, dünyaya gelmemize sebep olan ana babadır. Diğeri, dinimizi doğru öğrenmemize sebep olan hocadır. Öteki de, maddî rızkımıza sebep olan işverendir.
Bir Müslüman çok başarılıysa, tuttuğu altın oluyorsa, işin temelinde, muhakkak ana babasının rızası, duası vardır, onları çok memnun etmiştir. Çünkü Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Ana babanın evladına duası, peygamberin ümmetine duası gibidir, reddolmaz) buyuruyor. Bedduası da böyledir.

Bir evlat, ana babasının; bir işçi de işvereninin duasını, rızasını alamazsa, Allah’ın rızasını alamaz. Yani, bize gelen nimete vesile olana teşekkür etmezsek, o nimet için yapacağımız şükrü Allahü teâlâ kabul etmez. Çünkü hadis-i şerifte,(Kendisine iyilik edene teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmiş olmaz)buyuruluyor.

Ana babamız hayattaysa, ellerini öpüp, gönüllerini, dualarını almaya çalışmalıyız. Hattâ (Cennet anaların ayakları altındadır) hadis-i şerifine uyarak, annemizin ayaklarının altını öpmeliyiz. O zaman çocuklarımız da bize gerekli hürmeti gösterir. İnsan ne ekerse onu biçer. Eden kendine eder.

Çocuklarımıza malı mülkü, taşı toprağı değil, namazı vasiyet etmeliyiz. Peygamber efendimizin ve bütün evliya zatların vasiyeti namazdır. Çünkü doğru kılınan namaz, her derde devadır. Büyük bir zatın küçük yaştaki oğluna vasiyetindeki iki husus şöyledir: 
(1- Bayılmak ve deli olmak hariç, hiçbir vakit namaz üzerinden geçmeyecek, yani kazaya kalmayacak. O hâlde baba hakkı olarak sana vasiyetimdir, karada, havada, denizde, nerede olursan ol, Allah’ın emri olan namazı terk etmeyeceksin. 
2- Eğer en yüksek mektebi bitirip bir meslek sahibi olmazsan, sana hakkım helâl olmasın. Çünkü ben sana iyi bir dinî terbiye verdim. Bu dinî terbiyeyi, alacağın ilimle ve kültürle birleştirirsen çok faydalı bir insan olursun. Dinî terbiye ve ilim, iki el, iki ayak, iki göz gibidir. Biri eksik olursa, insan da eksik olur.) 

Vefat edeceği sırada da oğluna demiş ki: 
(Oğlum, kitaplarını al, şöyle önümden geç! Ben âhirete gidiyorum. Allah’ın huzuruna varınca diyeceğim ki: Ya Rabbî, ben gözlerimi, oğlumu tahsile gönderirken kapadım.)
Ana baba ve âlimlerin hakkı
Ana baba hakkı 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir zat, saliha hanımına sorar:
- Allahü teâlâ âhirette, (Oğlunun hesabını sen gör) buyursa, oğlun da, günahlardan dolayı çok cezaya layık olsa, ceza verirken üzülür müsün?

- Ne cezası? Evlada ceza verilir mi? Ona mükâfat veririm, hiçbir günahını görmem, doğru Cennete derim. 

- Niye hak ettiği cezayı vermiyorsun?

- Sevgili yavruma nasıl ceza veririm? Hem de Cennetin en müstesna yerine yollarım.

- Demek ki biz de kurtulacağız, çünkü senin şefkat ve merhametin, Allah’ın merhameti yanında ne ki?

Bir mübarek zata da, (Âhirette, seni sorguya annen mi, baban mı çeksin deseler, hangisini seçersin?) denince buyurur ki:
- İkisini de kabul etmem, Rabbimin hesaba çekmesini isterim. Ana babamın merhameti, Rabbimin merhameti yanında deryada damla değildir. O bir damlayı da bütün mahlûkatına dağıtmıştır. Bütün canlıların yavrularına karşı olan şefkati, merhameti, o bir damladandır. Derya varken bir damlaya talip olunur mu?

Bu büyük merhametine rağmen, eğer Hak teâlâ bir kuluna bir ceza veriyorsa, demek ki o kulu, en yakın olan ana babasının kalblerini kim bilir kaç defa kırmış, yani gözden çıkaracakları kadar isyan etmiş olmalı ki, o cezayı hak ediyor. Cenab-ı Hak, (Ana babasını razı edenin işlediği günahlarını affederim, fakat ana babasını üzeni, ne kadar çok ibadeti olursa olsun, Cehenneme atarım)buyuruyor. Peygamber efendimiz de, (Men lem yeşkürin-nâse lem yeşkürillah) buyuruyor. Yani size iyilik edenlere, size gelen nimetlere vesile olanlara teşekkür etmezseniz, Allahü teâlâya şükretmiş olamazsınız. O nimetler için yapacağınız şükür kabul olmaz. İyilik edene teşekkür etmezsek, Rabbimize ne kadar dua edersek edelim, kabul olmaz.

Allahü teâlâya şükretmemek, Ona isyandır. Çünkü bir bardak su verene bile teşekkür gerekir. Düşünün ki, dünyaya gelmemize sebep olan ana baba, ilk mürşidimizdir, kulağımıza ilk Allah bir diyen onlardır. Bizi kiliseye götürebilirler, hâşâ Allah’ı inkâr ettirebilirlerdi. Ama öyle bir ana baba ki, biz daha dünyaya gelir gelmez, kulağımıza ezan okurlar, güzel bir isim koyarlar. Sonra bize dinimizi öğretip, kötülüklerden korumaya çalışırlar. Böyle salih ana babanın hakkı ödenmez.

Âlimlerin hakkı

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ana baba hakkının önemi çok büyüktür, ama bunlara rağmen bize haramı helali öğreten, ateşin içinden tutup çıkaran, Cehennem ateşinden ve Rabbimizin gazabından bizi kurtaran hocanın, yani İmam-ı Rabbani hazretleri gibi Ehl-i sünnet âlimlerinin hakkı ana baba hakkından daha fazladır. Ana baba, dünyaya gelmemize sebep oluyor, fakat büyüklerimiz, yaratılış sebebini bildiriyor.(İnsanları ve cinleri yalnız, beni tanısınlar, benim kulum olduklarını bilsinler, ibadet etsinler diye yarattım) mealindeki âyet-i kerimede ne anlatılmak istenildiğini öğretiyor. Allahü teâlânın bizi, dünyada azıp kudursun, ne isterse yapsın, eğlensin, keyfini sürsün diye yaratmadığını, çünkü keyif sürülecek, eğlenilecek yerin burası olmadığını bildiriyor.

Dünya sabun köpüğü gibi bir şeydir, elimize alsak erir gider. Rüyada istediğimiz kadar zengin olalım, mal mülk sahibi olalım, saltanat sürelim, ama uyandığımız zaman hepsi hiç olur. (İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar) hadis-i şerifi dünyanın rüya gibi olduğunu açıklıyor. Hatta büyük bir zat, (İnsanların hepsi dünya sevgisinin sarhoşudur. Kabre konulunca, başını bir defa kaldırır, ben neredeyim der, ancak o zaman ayılır, fakat iş işten geçmiş olur) diyor.

Bu dünya rüya gibidir
İşte bu büyükler, daha dünyadayken bizi o sarhoşluktan kurtarmaya, bunun bir rüya olduğunu anlatarak bizi gafletten uyandırmaya uğraşıyorlar. Bu hak hiç ödenir mi? Ödenmesi mümkün değil, ama sevgimizi ve itaatimizi ispatlamak zorundayız. Bunun da en birinci şartı hubb-i fillah buğd-i fillah’tır. Bunun bilinen manasından başka manaları da vardır. İkisi şöyledir:

1- Hocasını sevenleri sevmek, hocasının sevmediklerini, hocasını sevmeyenleri, din büyüklerine dil uzatanları sevmemektir.

2- Din kardeşini sevmek, din kardeşinin sevdiğini sevmek, onun sevmediğini sevmemektir. Çünkü hadis-i şerifte, (Birbirinizi sevmedikçe de mümin olamazsınız) buyuruluyor.

Bunlar arasında hocasını sevenleri sevmenin, sevmeyenleri sevmemenin önemi çok büyüktür.
Ana baba ve hoca
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dünyaya yeni gelen bebeğin hiçbir şeyden haberi olmaz. Annesi onu besler, büyütür, sonra kelimeler öğretir. Biraz daha büyüyünce, yürümeye çalışır, bir adım atıp düşer, bir daha derken, oradan oraya koşar. Konuşmaya başlar, bir şeyler öğrenmeye çalışır. Okula gönderilir, orada yamuk yumuk çizgiler çizer. Öğretmeni, ne güzel çiziyorsun diye takdir eder.

Evde, ana babanın neler çektiklerini, onlara sormalı. Bu, çocuğun dünyası için, ana babanın verdiği emektir. Ne kadar yaşayacağı da belli değil. Allahü teâlâ o çocuğun yetişmesi için yardımcılar veriyor. Şefkat, merhamet veriyor. Ağlayıp sızlamasına, kırıp dökmesine rağmen, çocuğa ihtimamla bakıyorlar.

Bir geçici dünya hayatı, bir de sonsuz ahiret hayatı var. Nasıl ki doğan çocuğu, annesi, babası ihtimamla büyütüyorsa, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi hakiki mürşid-i kâmiller, Müslümanı, gerçek bir anne baba gibi ahiret hayatına hazırlar. Hatalarını görmez, birdenbire her şeyi söylemez, azar azar, sohbetle yetiştire yetiştire, önemli bir seviyeye getirir.

İlmin aslı sevgidir
Bu büyükler işe, ilmin aslından başlarlar. İlmin aslı, sevgidir, çünkü insan sevdiğini dinler, sevmediğini dinlemez. Bu büyüklere ilk gidildiği zaman, gelenlere ne abdesti, ne guslü, ne de namazı anlatırlar. Sadece büyüklerin hayatını anlatırlar, kıymetli kitaplarını okurlar, Şah-ı Nakşibend hazretlerinden, İmam-ı Rabbani hazretlerinden bahsederler. Yani o büyüklerin sevgisini vermek, bu işin hazırlık safhasıdır. Ondan sonra, o gelenler, içlerine düşen o ateşle, İslamiyet'in bütün şartlarını, kalbden isteyerek, inanarak yerine getirmeye çalışırlar. Her an, namazı düşünürler, haramlardan kaçarlar. Bu büyükleri tanımayanların çocukları, babaları hoca bile olsa, niçin bu şekilde dindar olamıyorlar? Çünkü daha bu çocuk yeni yeni gelişirken, eline sopayı alıyor, kılmazsa namaz, vur kafasına, yaramazlık yaparsa vur eline! Yani sevgiden ziyade, korkuyla yetiştiriyorlar. Sadece korkunun hiçbir faydası olmaz. Burada korkar, başka yere gidince azar, kudurur. Su üstüne, buz üstüne, yazı yazılmaz, kaybolur gider. Mermere yazılırsa kolay kolay silinmez. Din büyüklerinin sevgisini vermek, mermere yazmak gibidir. Böyle sevgiyi verdikten sonra, bu adamı idama götürseler bile, ben önce namazımı kılayım, sonra idam edin der.

Peki demek 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peki demek çok zordur. Eğer Ebu Cehil, Peygamber efendimize peki deseydi, İslamiyet'in en ileri gelenlerinden olurdu. Hazret-i Ömer'den daha büyük pehlivandı, ama demedi. Allah korusun, hazret-i Ömer hayır deseydi, Ebu Cehil'den kötü olurdu. Onun için, yerine göre, dünyada söylenmesi çok önemli olan iki kelime vardır: Peki ile hayır. Bir kimse, peki der, Müslüman olur, sonsuz nimete kavuşur. Hayır der, kâfir olur, sonsuz azaba maruz kalır.

İtaat etmek, peki demek zordur, çünkü iki büyük engeli var. Bu iki engeli aşmak çok zordur:

Birinci engel, insanın nefsidir. İnsan ölmeden önce, ondan çıkacak en son huy başkanlık, emretme, şef olma arzusudur. 

Eskiden, adamın biri helaya gitmiş, Dizili ibriklerden birini alırken, hela bekçisi;
- Onu değil, yanındakini al demiş.

O da, denilen ibriği almış, çıktıktan sonra demiş ki;
- Birinci ile ikinci arasında ne fark vardı da, ötekini aldırmadın? Bekçi de;
- Burası bana ait, ben ne dersem onu yapmalısın, yoksa su vermemdemiş.

İşte başkanlık arzusu budur, hep benim dediğim olsun diye düşünür. İtaate, peki demeye, nefs şiddetle karşıdır. 

İkinci engel, akıldır. Her şeye inanıp gemiye bindikten sonra (Bu yanlış) deniyor, çünkü akıl içeride duruyor. Bindiğimiz geminin kaptanına karşı, şuradan git, şöyle hareket et gibi, bir defa bile söz hakkımız yoktur. Sadece (Ne diyorsun) derlerse o zaman, varsa fikrimizi söyleriz.

Demek ki, dünyada en zor iş aklını ve nefsini bir tarafa koyarak peki demektir. Peki demek için, birincisi, iç düşman olan nefsinden ve aklından kurtulmalı.İkincisi, dış düşman olan şeytandan ve kötü arkadaştan uzak durmalıdır. Bütün bunları atlatacak ve ondan sonra da peki diyecek. Bu hâle kavuşmak çok zor, ama bir şeyin tamamı ele geçmezse, tamamı da terk edilmez. Ne kadarını yapabilirsem o kadar diyerek devam etmelidir.

Mevlana Celaleddin Rumi hazretleri, (Hocama kavuştum, aklımı bıraktım ve kurtuldum) buyuruyor. Eğer aklına uysaydı, Mevlana olamazdı. Onun için akıl, hocasını buluncaya kadardır. İmam-ı Rabbani hazretleri gibi, hakiki bir mürşid-i kâmile, yoksa bu büyüklerin kitaplarına kavuşana kadardır. Gemiye binenin akılla ne işi var, gidip bir kenarda oturur veya yatar. Aklı, nefsi karıştırmayıp, ihlasla teslim olursak, ana babanın çocuğunu şefkatle geçici dünya hayatına hazırlaması gibi, o büyükler de bizi asıl hayata, ebedi ahiret hayatına hazırlarlar. Allahü teâlâya, Peygamber efendimize, Cennete kavuştururlar. Buna vesile olan böyle mübarek zatın hakkı, hiç ödenebilir mi?
Ana babanın hedefi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Evladını seven bir ana babanın ilk hedefi, onun ateşte yanmaktan kurtulması için, her şeyini feda etmek olmalı. Yoksa onun filan okuldan mezun olması için her fedakârlığı göstermek, ana baba şefkati değildir. Hakiki ana baba, evladını ateşten kurtarmak için kendini vazifeli görendir.

Mübarek bir zat, talebelerinden birine, (Oğlun ne iş yapıyor?) der. O da, çocuğun diplomasından bahsedince, (Ben onun diplomasını sormadım. Namaz kılıyor mu, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyup dinimizi öğreniyor mu? Bu kitapların yayılmasına çalışıyor mu? Bunları soruyorum. Yoksa bu tarakta bezi olmayanla bizim ne alakamız olur?) buyurur.

Namaz kılmayan Müslüman düşünmek çok zordur. Çünkü Peygamber efendimiz,(Müslümanla kâfiri ayıran fark namazdır) buyuruyor. Müslüman namaz kılar, kâfir kılmaz. Münafık namaz kılar görünür. Namaz varsa her şey var demektir. Namaz yoksa başka şeyler olsa da önemsizdir. Çünkü başka şeylerin kıymeti de namazla ölçülür. Mesela çalışmanın ibadet olması, kıymetli olması da namaz kılmaya bağlıdır.

Namaz kılınmayan bir iş yerinde, bir evde, geçim, hayır, bereket ve huzur olur mu? 

Sahabe-i kiramdan bir zat, Resulullah efendimize sorar:

- Ya Resulallah, kazancım bol olmasına rağmen geçim sıkıntısı çekiyorum.

- Evinizde namaz kılmayan var mı?

- Hayır, namaz kılmayan yoktur.

- Komşularınızda veya mahallenizde namaz kılmayan var mı? 

- Hayır, ya Resulallah!

- Bir araştırın, namaz kılmayan birisi geçmiş mi? 

- Efendim araştırdık, geçen olmamış.

- Bu bereketsizlik namaz kılmamaktandır. İyi düşünün!

- Ya Resulallah, namaz kılmayan birinin cenazesi geçmiş, tabutu bizim evin duvarını çizmiş. Bu olabilir mi? 

- İşte evdeki bereketsizlik bundandır. O duvarı hemen yıkıp yeniden yapın!

O zat, duvarı yıkıyor, besmeleyle tamir ediyor ve işleri düzeliyor. Onun için eskiden, (Bir beynamazın yedi mahalleye zararı vardır) derlermiş. Neden namaz? Çünkü namaz dinin direğidir.
Ancak ihlâslı olanlar kurtulur
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: Bütün insanlar helak oldu, ancak âlim olanlar kurtuldu. Âlim olanlar da helâk oldu, ancak ilmi ile amel eden, yani öğrendiklerini yapan âlimler kurtuldu. Amel eden âlimler de mahvoldu, ancak bunları ihlâsla, yani Allah rızası için yapan âlimler kurtuldu. Dünya menfaatleri için, ilim öğrenen ve öğreten, ne kurtulur, ne de kurtarır.

Bir zat, vefat etmeden önce çok ağlar. Oğlu, (Baba, niye bu kadar çok ağlıyorsun? Ölümden mi korkuyorsun?) diye sorar. Babası şöyle cevap verir: 
(Hayır, ölümden korkmuyorum, ama Cenab-ı Hakk’ın hesabı, bizim yaptığımız hesaba benzemez. Biz onun bildirdiklerine uyduk mu, uymadık mı, onu bilmiyorum. Evet, görünüşte bir şeyler yaptık, ama O, yaptığımız bu işlerden razı mı, değil mi? İşte bunun için ağlıyorum.)

Bir süre sonra bu zat vefat eder. Oğlu birkaç gün sonra babasını rüyada görür, (Baba, ne oldu?) diye sorar. (Oğlum, felaketin tam eşiğinden döndüm) diyerek, şöyle anlatır:

(Allahü teâlâ, “Sana 70 sene ömür verdim. Çünkü her an seni varlıkta tutan bendim. Bırakılsan ölür giderdin, zaten yoktun. Sana bu kadar nimet verdim. Karşıma neyle geldin?” buyurdu. “Yâ Rabbi, 10 yaşında babam hacca götürmeye başladı. 60 kere haccettim” dedim. “Hiçbiri kabul olmadı" buyurdu. “Yâ Rabbi, 40 sene her gün oruç tuttum, geceleri namaz kıldım” dedim. “Bunlar da kabul olmadı” buyurdu. “Yâ Rabbî, zekâtlarımı verdim” dedim. “Zekâtların da kabul olmadı. Yalnız bir amelin hoşuma gitti. Yolda bir tezek vardı, Müslümanlar rahatsız olmasın diye kimse görmeden, aldın bir kenara koydun. İşte bu ihlâslıydı. Ama sen diğerlerini başkası görsün diye yaptın. Ameline riya karıştı, fakat bu tezeği ihlâsla kaldırdın, riya karışmadı. Ben ihlâslı ameli kabul ederim, ihlâssız ameli kabul etmem” buyurdu.)

Onun için büyüklerimiz, (Yaptığın amel az olsa da, insanları düşünerek yapma! Yoksa riya olur. Riya da şirke götürür) buyuruyorlar. Dolayısıyla ancak ihlâslı olanlar kurtulacaktır. İhlâs varsa riya yoktur, riya varsa ihlâs olmaz. Onun için işlerimizi yaparken insanların değil, Rabbimizin razı olmasını düşünmeliyiz.

İhlâs fedakârlıktır 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İhlâslı olmanın birinci tarifi fedakârlıktır. Bir kişi fedakârlıktan uzaksa, onda ihlâs ya eksiktir veya hiç yoktur. Peygamberlerin, Eshab-ı kiramın ve Evliya zatların yolu hep fedakârlıktır. Her zaman, (Sen haklısın) diyerek karşılarındakini kendilerine tercih etmişlerdir. (Ben, sonra yine ben) diyen, hayvan sınıfındandır. (Benimki benim, seninki senin) diyen, insan sınıfındandır. Bir de bunların üzerinde takva ehli Müslüman sınıfı vardır. Onlar, (Seninki senin, benimki de senin. Benim hiçbir hakkım yoktur. Yeter ki kalbin kırılmasın, yoksa Kâbe 70 kere yıkılmış olur) derler. Hiç kıymeti olmayan dünyalık şeyler veya Allah’ın düşmanı olan nefsinin hatırı için, din kardeşinin kalbini kıran, ölürken nasıl can verecek? Âhirette Cenab-ı Hakk’a nasıl hesap verecek? 

İhlâs; akıl, mantık, matematik işi değildir. Canla, başla, hiçbir şey düşünmeden Allah rızası için çalışmaktır. Dinimize hizmet etmekte, bu esastır. Eshab-ı kiram savaşırken, Peygamber efendimizin önünde pervane gibi ölüme giderken, ellerinde hesap değil, sadece dini yayma gayreti vardı. Dine hizmet; fedakârlık, yorgunluk, üzüntü, çile ister. (Ben bunlara dayanamam) diyenin orada yeri yoktur.

Peygamber efendimiz, (Lâ râhate fiddünyâ) yani (Dünyada rahatlık yoktur) buyuruyor. Hep rahatlık aramak yanlış olur. Resulullah’ın, (Yok) dediği bir şeye, nasıl var diyerek bunun peşinde koşarız? Hâlbuki büyükler, (Biz rahatı, rahatsızlıkta bulduk. Biz şifayı, hastalıkta bulduk) buyururlardı. Merhum hocamız da, (Hastalıkta şifa vardır) buyururdu. Çünkü Cenâb-ı Hak kullarını yaratırken, kalblerini hasta yaratmış. Bu vücuda rahatsızlık veren her şey insanın âcizliğini anlamasına, Cenâb-ı Hakk'a dönmesine sebep olur, onun için de hastalık kalb için şifadır.

Allahü teâlâ her an insanın kalbine nazar ediyor. Mesela dinimize çok hizmet eden bazı insanlar vardır. Cenâb-ı Hak onların niyetlerine, yani bu hizmetleri niçin yaptıklarına bakar. Eğer kalblerinde riya, gösteriş arzusu varsa, hizmetlerinin hepsi sıfırlanır. Âhirette kalb-i selim, yani ihlâslı insan isterler. İhlâslı olmak öyle kolay değildir. Ama bir şeyin tamamı ele geçmezse tamamı da terk edilmez. Onun için, elden geldiği kadar ihlâslı olmaya çalışmalıdır.
Asıl cömertlik
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsanların gönlüne hoş gelsin diye elindekileri dağıtmak cömertlik sayılsa da, asıl cömertlik, başkalarının da imana kavuşmasına çalışmaktır. Ebu Bekr-i Sıddîk, Müslüman olur olmaz, (Yâ Resulallah, beni seven, beni dinleyecek altı arkadaşım daha var. Hemen getireyim, onlar da bu imana kavuşsunlar) dedi. İşte asıl cömertlik budur. Yani kendisi için sevdiği şeyin, kavuştuğu nimetin, bir başkası tarafından da elde edilmesini istemek, asıl cömertliktir.

(Farzlardan sonra en çok sevab, din kardeşine iyilik edene verilir)hadis-i şerifi, iyiliğin önemini bildirmektedir, fakat iyiliğin en üstünü, insanları ateşte yanmaktan kurtarmaktır. Mal mülk, ev, araba, yemek vermek de iyiliktir, ama bir kimseye yapılacak en büyük iyilik, ona doğru imanı, farzı, vacibi öğretmek veya öğretilmesine sebep olmaktır, mesela Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından bir kitap vermektir. Bu iyilik, farzlardan sonra Allahü teâlânın en çok sevab verdiği bir ibadettir.

Din büyüklerimiz, (Sana biri dinini öğrenmek için gelirse, ona hizmetçi ol) buyuruyorlar. Asıl iş, bir kişinin daha dinimizi öğrenmesine sebep olmaktır. Merhum hocamız buyurdu ki:
(Bir kişi o kadar zengin olsa ki, dünyanın her şeyi, yerin altı ve üstü onun olsa ve hepsini Allah yolunda sadaka olarak fakirlere dağıtsa, alacağı sevab, unutulmuş bir sünneti meydana çıkarmak sevabı yanında hiç kalır. Hakikat Kitabevi’nin kitaplarıyla iman ve farzlar da yayılıyor. Emr-i maruf sevabı, hiçbir şeyle kıyaslanamaz.)

Dünya hayatı hayaldir. Esas hayat, öldükten sonra başlar. Elde fırsat varsa, birine iyilik yapmalıdır. (İnsanların iyisi, insanlara faydalı olandır) buyuruluyor. Mümin herkesten dua alan, elinden ve dilinden emin olunan insandır. Asla ondan zarar gelmez. Hep etrafına faydalı olur.

Allahü teâlânın mahlûklarına karşı merhametli ve şefkatli olan, daima merhamet ve şefkatle karşılanır. Eden kendine eder. İyilik eden de, kötülük eden de kendine eder.

Peygamber efendimiz, (Sadaka belayı önler, ömrü uzatır) buyuruyor. Verilen şeyin ne olduğuna ve miktarına bakmayalım. Yeter ki bizden az da olsa bir şeyler çıksın!

Cömert olan kimse, kâfir bile olsa, son nefeste iman etme ihtimali vardır. Kâfir olarak ölse bile, Cehennemde azabı daha az olan yere konur.

"Siz nereden geldiniz?" 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Merhum hocamız, sık sık buyururdu ki: 1- Hayat hayaldir. 2- Dünya fanidir. 3-İnsan demek âciz demektir.

Mümine hizmet edenlere hesap da yoktur, azap da yoktur. Ubeydullah-i Ahrar hazretleri buyuruyor ki:
(“Allah sevgisine, Allahü teâlânın rızasına nasıl kavuşulur?” sorusunun cevabını 700 âlim, 700 farklı şekilde vermişler. Ben de şöyle bir cevap verdim ve o 700 âlimin verdiği cevabı içine alan bir cevap oldu: Allah sevgisine, Allahü teâlânın rızasına kavuşmanın en kestirme yolu, Onun kullarına iyilik etmektir.)

Rahman sûresi 60. âyetinde mealen, (İyiliğin karşılığı ancak iyiliktir)buyuruldu. Kim birine zerre kadar iyilik ederse, karşılığını mutlaka görecektir. Kim birine bir iyilik yaparsa, Cenâb-ı Hak yaptığı o iyilik için kabirde bir melek yaratır ve o kişi ölünceye kadar, kabrinde ona istiğfar eder, kabre gelince onu karşılar ve (Sen mümin kulu ferahlandırdığın gibi, ben de seni ferahlandırırım) der.

Dünyadaki pişmanlık bir nimettir ama öldükten sonraki pişmanlık bir felakettir. Nitekim Kur’an-ı kerimde bildiriliyor: Allah’a iman etmeyenler, Peygamber efendimizin getirdiklerine inanmayanlar, beğenmeyenler, din-i İslam’ı kabul etmeyenler, Cehennemde feryat edecektir. (Yâ Rabbi bizi tekrar dünyaya gönder, hiç günah işlemeyeceğiz, hep ibadet edeceğiz) diyeceklerdir. Onlara, (Siz zaten oradan gelmediniz mi?) denilecektir.

Peygamber efendimiz, (Eğer benden sonra peygamber gelseydi Ömer peygamber olurdu) buyuruyor. Hazret-i Ömer, imza yerine yüzüğünü kullanırdı, üzerine, (Kefâ bil-mevti vâızan yâ Ömer) cümlesini kazımıştı. (Yâ Ömer, ölüm en iyi vaaz verici olarak, nasihat verici olarak sana yetmez mi?) demektir. O yüksekliğine rağmen, ücretli birini tuttu. (Beni nerede görürsen gel, “Yâ Ömer, bir gün öleceksin!” de ve git) diye talimat verdi. Epey zaman bu vazifeye devam eden o memura bir gün, (Artık vazifen bitti) buyurdu. Memur şaşırdı, (Efendim bir kusur mu işledim?) dedi. Hazret-i Ömer, (Hayır, vazifeni çok güzel yaptın. Ama artık sana ihtiyacım kalmadı. Çünkü sakalıma ak düştü. O beyazı gördükçe artık ölümü hatırlıyorum) buyurdu.
Asıl marifet çok sevap kazanmaktır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Dünyada asıl marifet, çok para kazanmak değil, çok sevap kazanmaktır.

* İnsanın ilmi arttıkça, Allah’a sevgisi arttıkça, nefsinden soğumaya, nefret etmeye başlar. Bu hâle kavuşmak, Allahü teâlânın lütuf ve ihsanıdır. O kulunu sevdiğinin alametidir.

* İman çarşıda satılmaz, miras kalmaz. İyiliğe elverişli olmayan kişi Peygamberi görse de Müslüman olamaz.. Allahü teâlâ seçiyor. Buna verdim diyor. Seni dost edindim diyor Cenab-ı Hak… Müslüman demek, Cenab-ı Hakkın seçtiği, dost edindiği insan demektir, ona göre hareket etmeli.

* İnsanın eline diken bile batsa bir günah sebebi iledir. Günahın karşılığı dünyada veriliyorsa büyük nimettir. Ahirette verilirse felakettir. Suç varsa ceza vardır. 

* Bir günah işleyen hemen bir iyilik, bir hayır işlemeli. Sevap gelir, günah gider. Birbirini dengelemeli. 

* Cömertlik, Allahü teâlânın büyük bir nimetidir. Siz cömert için üzülmeyin, çünkü o düşerken Allahü teâlâ elinden tutar, kaldırır onu. 

* Çok şey isteyin, isteyenin değil verenin azametine bakın. Namazda şehitlik evliyalık isteyin. 

* Tarla ve bahçenin, hasıl olan nimetin şükrü uşurla verilir. Malın, paranın şükrü, zekatıyla olur, aynı zamanda malı, parayı temizler. Zekatı vermeyen iki suç işlemiş olur: 
1- Emre itaatsizlik, 
2- Fakirin hakkını gasp. 
Namazın kabulü için de, zekat gereklidir, namaz imanla gitmeye vesile olur.

* Herkesi kuyunun dibinde gören kimse, kendisi kuyunun dibindedir.

* En büyük düşman nefs ve işlediğimiz günahlardır. En yakın dost da, namaz ve tevbe istiğfardır.

* Bilerek pek küfre düşülmez fakat bilmeyerek küfre düşülebilir. Bunun için (Ya Rabbi, bilerek veya bilmeyerek küfre sebep olan bir söz söylediysem, bir iş yaptıysam nadim oldum, pişman oldum, beni affet) duasını çok okumamız lazım. Küfür sigorta gibidir. İrtibatı keser. Bir kimse küfre düşmüş ise, ne yaparsa yapsın, ne kadar çok ibadet ederse etsin hiçbir faydası yoktur. Çünkü sigorta atmıştır, ampul, tesisat ne kadar sağlam olursa olsun, elektrik gelmediği için fayda olmaz. 

Nice sarhoşlar vardır ki, yaptığından pişmanlık duyar tevbe eder, imanla gider. Nice dervişler, müritler vardır ki, kibirlidir, günahları için tevbe etmez, imansız giderler. Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine bir papaz gelip, ben mi üstünüm sen mi üstünsün diye sorar. O da bir hafta sonra gel, der. Bir hafta sonra geldiğinde vefat ettiğini görür. Bugün bana cevap verecekti diye söylenince, tabutu göstererek, işte orada git sor, o boşuna konuşmaz derler. Tabutunun başına gidip aynı soruyu sorar. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri Allahü teâlânın izniyle başını kaldırıp, şöyle cevap verir; Geçen hafta sonumun ne olacağını bilmediğim için sana cevap veremedim. Ben imanla gidip kendimi kurtardım, senden üstünüm. Sen kendine bak. Papaz, ağlamaya başlar, kelime-i şehadet getirir Müslüman olur. 

* Peygamber efendimize bir yahudi gelip, selam verir gibi yaparak Es sam aleyküm yani, ölesin, yok olasın der. Peygamber efendimiz de, ve aleyküm sam diye cevap verir. Gittikten sonra, Hazret-i Âişe validemiz, Allah belanızı versin, sizi kahretsin... gibi bazı şeyleri sıralamaya başlayınca, Peygamber efendimiz durdurup, fazlaya hakkımız yok, bize ne yaptıysa ancak o kadarını yapabiliriz, buyurdu. Kâfir de olsa yaptığından fazlasını yapmak caiz değildir. 

* Allahü teâlâ suç işleyenin cezasını verir, ancak istiğfar edenleri affeder. Müjdeler çok, Rabbimizin merhameti geniş. Seksen sene kilisede papazlık yapmış, İslamı yıkmaya uğraşmış kişiyi bile bir kelime-i şehadet söylemekle affediyor.Allahümme inneke afuvvün, kerimün, tuhibbül afve fafu anni (Ya Rabbi sen madem ki affedicisin, ihsan edicisin, affetmeyi seversin öyleyse beni de affet) demektir. Bunu her namazdan sonra okumalı. Bunlar hep, âsi kullara Allahü teâlânın müjdesidir.

* Nefs Allahü teâlânın düşmanıdır. Nefsimize uyarsak Allahü teâlânın düşmanına itaat etmiş oluruz. 

* Zeka başka akıl başka. Akıllı olmak demek, ahirette işe yarayacak iş yapmak demektir.

* Mevcuda şükretmeli, kanaat etmeli. Mevcutla devam etmeli. İsraf, küfran-ı nimet, hep "Bu bana lazımdır” diyerek başlar. Bir kere bu bana lazımdır deyince onun ardı gelir, bu da lazım, şu da lazım diye devam eder. Lazım dediğine kavuşmak için dinin dışına çıkar da haberi olmaz. 

* Namaz kılmamanın ne büyük bir suç olduğunu anlamak için çok sevdiğinizi mesela evladınızı kapının dışına çıkarıp, ben çağırınca gel deyin. Çağırın çağırın gelmesin. Siz defalarca çağıracaksınız da o duyduğu halde gelmeyecek. Ne yaparsınız siz ona? Allahü teâlâ günde 5 defa kullarını çağırıyor. Üstelik bu davetin faydası bize. Davete icabet edenlere yaptığı ihsanlar da ayrı. Buna rağmen yüce Rabbimiz ne kadar sabırlı, ne kadar merhametli, günde 5 defa çağırdığı halde gelmeyen kullarına bir şey yapmıyor, rızkını kesmiyor ve mühlet veriyor. 

* Kılmak isteyene namaz, insanın önüne engel çıkarmaz.

* Kalb dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, ahireti nasıl sevebilir? 

* Dertlerinizi kullara değil, Allahü teâlâya arz edin. İstisnalar hariç, dert ve belanın tamamının kendi kusur ve kabahatlerimizden dolayı olduğunu unutmayalım.

* Yumuşak ve mülayim olan kazanır.

* Size dininizi imanınızı öğreten ana babanız sizden razı olmadıkça Allahü teâlânın sevgili kulu olamazsınız. İhsana kavuşma sebebi anne baba duasıdır. 

* Çölde kalmış insanın suya hasreti gibi, herkesten dua almaya bakın. Üç kişinin duası kabul olur red olunmaz: 1) Anne babanın 2) Misafirin 3) Mazlum olanların.

* Çocuklarımıza çok ihtimam göstermeli. Kur’an-ı kerim okumalarına, ehli sünnet itikadını ve ilmihal bilgilerini öğrenmelerine, ehli sünnet âlimlerini tanımalarına ve sevmelerine çok ehemmiyet vermeli. 

* Düşmanını tanımayan dostunu bulamaz. 

* Ehli sünnet itikadından bir mesele öğretmek, onlarca nafile hacdan daha sevaptır.

* Bir talebe, dinini öğrenmeye ve dine hizmet etmeye, Müslümanlara ve insanlara faydalı olmaya niyet ederse, bu niyetle okursa, her nefesi zikir olur.

* Edebe riayet etmeyen hiç kimse, Allahü teâlâya kavuşamaz, yani veli olamaz. Din büyüklerinin yolu baştan sona edeptir. Namazın sünnet ve edeplerinden birini gözetmek ve tenzihi bir mekruhtan sakınmak; zikir, fikirden (tefekkürden) üstündür.

* İslamiyet bir ağaç gibidir. Kökü iman, gövdesi ibadet, meyvesi ihlas.

* Dinimizin 4 kelimeyle özeti: İnanmak, muhabbet, yapmak, sakınmak. 

* Tatlı dilli, güler yüzlü olun. Hiç kimseyle münakaşa etmeyin. Bölünmeyin, tefrikaya düşmeyin. Tefrika fitnedir, sakın düşmeyin.

* Haram yiyenlerin, bütün azaları istese de istemese de, günah işler. Helal yiyenlerin azaları ise, ibadet eder.

* Edeplere riayet etmeden yapılan hizmetlerin, faydası yoktur.

* Dünyadan sonraki yolculuk çok uzundur. O uzun sefer için, yol azığı hazırlayınız!

* Kendisinin ve çoluk çocuğunun geçimini temin etmek için çalışmak farzdır.

* Dünya ve ahirette iyilik, sabır ile ele geçer.

* En faziletli amel; nefsin istediğinin tersini yapmaktır.

* İnsanların müptela olduğu bela ve musibetlerin en büyüğü, ahiret ve dünya işi ile meşgul olmayıp, boş oturmaktır.

* Din; insanları ebedi saadete götürmek için, Allahü teâlâ tarafından gösterilen yol demektir.
* Bir insan için, en kötü beş şey; imansızlık, kibir, şükür azlığı, kötü ahlak ve cimrilik.

* Allahü teâlâ, başkasına acımayana merhamet etmez, af etmeyeni af etmez, özür kabul etmeyenin özrünü kabul etmez.

* Mal cimrilerde, silah korkanlarda, idare de zayıflarda olursa, işler bozulur.

* Din bilgileri; dünya ve ahirette huzuru ve saadeti kazandıran bilgilerdir.

* Dünya malı için üzülmek, kalbe zulmet; ahiret için üzülmek ise, kalbe nurdur.

* Uğraşmadan ve çalışmadan, Cennete kavuşacağını zanneden, hayale kapılır.

* Şerefli ve asil kimse, sözünde durur. Akıllı olan yalan söylemez. Mümin olan, gıybet etmez. 

* İlmi olmayan kimsenin, dünyada da, ahirette de hiç kıymeti yoktur.

* Her fenalıktan uzak kalmanın yolu, dili tutmaktır.

* Kızdığı zaman, kendisine emanet edilen sırları ifşa edenler, aşağı kimselerdir.

* Çalışmayıp, herkese muhtaç kalanların, dini ve aklı noksan olur.

* Kötülerle düşüp kalkan ve onları müdafaa edenler de kötülerdendir.

* Kibir ve öfke, insanın başına çok felaketler getirir.

* Başkasını düzeltmek istiyorsan, önce kendini düzelt!

* Âlim ve velilerin kabirlerini ziyaret ediniz! Zira, o büyükler ziyaret edenlere şefaat ederler.

* Güzel sözler, petekten damla damla sızan bala benzer. Bunlar, insanın ruhuna tat verir.

* Üç huy vardır ki, kimde bulunursa, onun zararınadır; Sözünde durmamak, hile yapmak ve zulmetmek.

* Hesaba çekileceğini bildiği halde, haram mal toplamaya devam eden kimseye şaşılır.

* Müslümanların hayırlısı, insanlara yardım eden ve faydalı olanıdır.

* Ehli sünnet alimlerinin, Allah rızası için yazdıkları kitapları okumak saadettir.

* Şükrün esası, nimetin sahibini bilmek, bunu kalb ile kabul etmek ve dil ile de söylemektir.

* İlmin evveli niyet, sonra anlamak, daha sonra yapmak, ondan sonra muhafaza, en sonra da yaymaktır.

* İlim maldan hayırlıdır. İlim seni korur, sen ise malı korursun. Malın bekçileri ölür, ilmin bekçileri ise gönüllerde yaşar.

* Herkes seni, Allah’ı sevdiğin kadar sever. Allah’tan korktuğun kadar, senden korkar. Allah’a itaat ettiğin kadar, sana itaat eder. Allahü teâlâya hizmet ettiğin kadar, sana hizmet ederler. Her işin, Onun için olsun! Yoksa, hiçbir işinin faydası olmaz. Hep kendini düşünme, Ondan gayriye güvenme, çok ibadet etsen de, amelinle övünme!

* Ahirette azabın ve mükafatın devamlı olduğunu bilen, sonsuz rahata sebep olduğu için birkaç günlük bela ve sıkıntı ona rahat gelir.

* Bir söze sabredemeyen, çok söz işitir.

* İlim gıda gibidir. Ona her zaman ihtiyaç vardır. Faydası da herkesedir.

* Gözü harama bakmaktan ve başkalarının ayıplarını görmekten korumalıdır!

* Kıyamet gününde nereye gitmek istiyorsanız, hazırlığınızı ona göre yapınız!

* Allah korkusu, ibadetlerin süsüdür.

* Çalışmadan ele geçen şeyler, devamlı ve kalıcı olamaz.

* Vücuduna haram lokma karışmış bir kimse, namazlarından tat alamaz.

* Allahü teâlânın merhameti vardır diyerek, isyana kalkışma! 

* Helal ve haramdan her bulduğunu korkusuzca yiyenlerden olma! 

* Ya Rabbi! Dostlarını ve evliyanı öyle gizledin ki, onları bulan sana kavuşuyor ve sana kavuşmayan, onları tanımıyor. 

* Tasavvuf, son nefeste imanla gidebilmek yani Allah diyebilmek ilmidir. 
* Sabrın alameti, şikayeti terk, sıkıntıları ve musibeti gizlemektir .

* Ölümü hatırlamak, Allahü teâlânın sevgisinin işaretidir.

* Edep; söz dinlemek, itiraz etmeden, yorum getirmeden peki demektir.

* İnsan çalıştırmanın temel şartı, heves kırmamaktır.

* Başarılı olmak için 4 şart vardır:
İman, Adalet, Doğruluk, Fedakârlık

* İman, mümin ile ateş arasında büyük bir perde gibidir. Mümini ateşten korur. İmanı olmayan kurumuş demektir. Kurumuş ağaç ne yapılır, kesilip yakılır. Dünyada bile yakıyorlar. Ahireti siz düşünün. 

* Kadı [hakim] karşısında sultan ve çoban aynı saftadır, aynı muameleyi görür. Bu adaletin gereğidir.

* Bize kalana bakın siz. Bizde olana değil. Bize kalan Allah rızası için verdiklerimizdir.

* Sabır acıdır, fakat mutlak şifadır.

* İyilik görmenin yolu, iyilik yapmaktan geçer.

* Önce istişare sonra istihare.

* Bedbahtlığın alametleri: Halinden şikayetçi olmak, ilmiyle amel etmemek, yaptığı amelin ihlastan mahrum olması.

* Peygamber efendimizin yoluna uygun olmayan her şey seraptır.

* İslam âlimlerine her gün bir Fatiha oku, hediye et. Onlar da hediyene karşılık verirler. Bu karşılık, seni dünyada ve ahirette saadete kavuşanlardan edebilir.

* Büyüklere dua eden, onların şahsında kendisine dua etmektedir. 

* Öfkenin başı geçici cinnet, sonu ise ebedi pişmanlıktır.

* Firavunlar ben ben diye ömür sürmüşlerdir.

* Her kim sıkılıyorsa, dünya işleri içindir, o kişinin dünyayı sevdiğini gösterir.

* Cehennemdekilerin çoğunun zenginler ve kadınlar olduğu bildirilmiştir. Bu, hakaret değil, ikâzdır. Kaldı ki, ilk mümin kadındır. (Hazret-i Hatice annemiz) İlk şehid de kadındır. (Hazret-i Sümeyye) 

* İhlas, Allahü teâlâyı çok sevmektir ve sevdiği her şeyi de Allah için sevmektir.

* Ehli sünnet âlimlerinin hayatının esası üçtür:
Öğrenmek
Öğrendiğini öğretmek
Birlik ve beraberliği sağlamak.

* İlim müminin dünyadaki feneridir. İlim için iki tane ölçü var, öğrenmek ve öğrendiğini öğretmek. Nereden öğrenecek? Ehli sünnet âlimlerinin kıymetli kitaplarından. Neyi öğretecek? Bu kıymetli kitaplardan öğrendiğini. Bu çok önemlidir, kendi kafasından, kaynaksız konuşandan kaçmalı. Çünkü kendinden söyleyen mutlaka hüsrana uğrar ve kendisi ile beraber dinleyenleri de helak eder.

* Dört türlü evliya vardır:
1- Evliya olduğunu kendi de bilir, başkaları da bilir.
2- Evliya olduğunu kendi bilir, başkaları bilmez.
3- Evliya olduğunu kendi bilmez, başkaları bilir.
4- Evliya olduğunu kendi de bilmez, başkaları da bilmez.

* Allahü teâlâ kullarını Cennetine davet ediyor. İslamiyet, Cennet davetiyesinin adıdır. Bu davet herkese var. Müslüman, bu davete icabet edene denir.

* Asırlardır, başta Peygamber efendimiz aleyhisselam olmak üzere, bütün eshab-ı kiram, bütün ehli sünnet âlimleri, bütün evliyalar hep aynı şeyi söylemişler; Kendinize inanmayın, aklınıza güvenmeyin, eşinize dostunuza paranıza malınıza mülkünüze güvenmeyin. Allah’tan başkasına itimat etmeyin. Hepsi sonunda size sıkıntı verir diye bildirmişler. 

* Silsile-i aliyye büyükleri, başkasına değil kendimize düşman olmayı öğretmiştir. Düşmanı dışarıda aramayın, düşman içinizdedir buyurmuşlardır. 

* Hassas, nazik ruhlu kimse, fabrikadan yeni çıkmış olup, ambalajından kendisinin ayırdığı bir çocuk oturağı içine yemek koyup yiyemez. Onun benzerlerine necaset konulduğunu hatırlayarak tiksinir. Küfür alameti olan şeyleri kullanmak da böyledir. İmanı kuvvetli, dinine hassas olan, nasıl övülürse övülsün, onları kullanamaz.

* Bedenin mütehassısları olduğu gibi dinin mütehassısları da var. Doktorun tavsiyesine uymak akıllılık olduğu gibi, din mütehassısının tavsiyesine uymak da akıllılıktır. Akıllı, doktorun dediğine tâbi olandır. Hangi doktora? Hangi doktorsa. Eğer bedenin doktoruysa, bedenin doktoruna peki denir, eğer dinin doktoruysa dinin doktoruna peki denir. Dinin mütehassısları, mezhep imamlarımız ve ehli sünnet âlimleridir. 

* Otur, talip olduğun şeyleri bir kontrol et, bir muhasebe yap. Neye göre? Sana talip olanlara göre: Ölüm sana talip, Cennet sana talip, Cehennem sana talip!

* Nefs öyle yaratılmıştır ki katiyen hayırlı hiçbir şeyi istemez. Neden? Gıdası haramdır. Yani her şeyin bir gıdası vardır, nefsin gıdası da günahlardır, haramlardır. 

* Allahü teâlânın size nasıl muamele etmesini istiyorsanız, siz de Onun kullarına öyle muamele edin, eğer siz Onun kullarına iyilik yaparsanız, Cenab-ı Hakdan iyilik bulursunuz, eğer siz Onun kullarını kırar dökerseniz, Allahü teâlâ da sizi kırar döker. Af ederseniz, af edici bulursunuz. 

* Şeytan ancak Rabbimizin emir ve yasaklarına uyan kişilere musallat olamaz. Olursa da Cenab-ı Hak onları korur, onun tehlikesine düşmez. 

* Müslümanda 3 haslet bulunur: İhlaslı olur. Akıllı olur. İlmi siyaseti bilir.

* Bu dünya ahiretin tarlasıdır. Burada tohumlarını ekmeyip yiyenler, böylece bir tohumdan kat kat meyve kazanmaktan mahrum kalanlar ne kadar talihsiz ve ahmaktır. Kardeşin kardeşten, ananın evladından kaçacağı o gün için hazırlanmıyorlar. Böyle kimseler dünyada da ahirette de aldanıyorlar ve sonunda pişman olacaklardır. Aklı başında olan bu dünyayı fırsat bilir. 

* Eğer dünya menfaati ile ahiret menfaati aynı anda insanın karşısına çıksa, ahiret menfaatini tercih ederse, dünyayı orda terk ederse, bu ehli dünya sayılmaz. 

* Nefsi en ziyade tahrip eden şey, başkasından gelen hak söze evet demektir. 

* Kalbe, ruha lezzet veren şey, nefse sıkıntı verir. Ruh lezzeti ile nefs lezzeti zıttır. Birinin zevk duyduğundan öteki elem duyar. 

* Dünyada nefse en hoş gelen şey, Mümin kardeşinin gıybetini yapmaktır. Nefs bundan haz duyar. Sabahlara kadar değil kırk sene oturtur adamı, uyku bile getirtmez. O öyle zevk verir ki, onu kötülemek, ondan bahsetmek onu alt etmek, felaket bir şey.. Ruh mahvolur, perişan olur gider. Onun için, siz siz olun, sakın din kardeşinizin aleyhinde konuşmayın, konuşanları da dinlemeyin. 

* Müslümanın ölümü hayattır, hem de sonsuz hayat. 

* Bir şey muhakkaksa onu olmuş bilmeli. Ölüm muhakkaktır, ona göre hazırlanmalı.

* Dünyalığı kendinden az ve aşağı olanlara bakmalı. Böyle yapılırsa, elindekine ve haline şükreder. Ahiret için böyle değil, bunun tersi yapılır. Ahiret için çalışıp verdiğine şükretmekle beraber daha çok istemeli. Ahireti bizden yüksek olanlara, üstün olanlara bakıp onlar gibi olmaya çalışmalı. Bunlar, ehli sünnet âlimleridir. Böyle yaparsak, hem kendimizi bir şey zannedip kibre düşmeyiz hem de makbul olanların yolunda olmuş oluruz. 

* İmam-ı Ebu Yusuf hazretlerinin, Halife Harun Reşid’e tavsiyesi özetle şöyledir:

Bugünün işini yarına bırakma, aksi halde işleri zayi etmiş olursun. Ecel emelin önündedir. Ecele, iş ve amel ile koş. Çünkü ecel geldikten sonra artık iş ve amel yoktur. İki işten, ahiret için olanı tercih et! Çünkü ahiret baki, dünya fanidir.

Daima temkinli ol; temkinli olmak dil ile değil kalb iledir. Azabından korkarak ve rahmetini umarak Allahü teâlâya sığın, çünkü sığınmak ve korunmak korku ve ümit iledir. Kim Allah’a sığınırsa Allah onu korur. Daima iyi bir akıbet, zayi olmayacak bir iş, herkesin vardığı bir kaynak için çalış. Çünkü, eninde, sonunda varılacak yer, o kadar korkunç bir duraktır ki, orada yürekler hoplayacak, çok kimse zillet içinde olacaktır.

Kıyamette, o korkunç yeri bilip de amel etmeyen, yararlı iş yapmayan kimsenin duyacağı hasret ve pişmanlık sonsuzdur. Şu âyet-i kerimeyi düşünmelidir!

(Bugün [hak ile bâtılın, iyi ile kötünün, haklı ile haksızın ayrıldığı] bir gündür. Sizi de, sizden öncekileri de burada topladık.) [Mürselat 38]

Telafisi imkansız olan bir ayak kayması, acı bir pişmanlıktır. Bu hayat, sadece gece-gündüzün nöbet değiştirmesinden ibarettir. Zaman her yeniyi eskitir, her uzağı yakınlaştırır, vaat edilen her şeyi getirir. Herkes ne yapmışsa, mutlaka karşılığını görür.

Dünyadaki az bir zamandaki işlerin hesabını vermek çok çetindir. Dünya da, içindekiler de yok olacaktır. Ahiret ise devamlı kalma yeridir. Yarın Allah’a, âsi olarak mülaki olma! Şunu iyi bil ki Kıyamet gününün hakimi, kullarını evlerine, yerlerine ve mevkilerine göre değil ancak amellerine göre muhakeme edecektir. Allahü teâlâ ikaz ediyor, o halde dikkatli ol. Çünkü sen; abes olarak yaratılmadın, bu sebeple de başı boş bırakılmayacaksın. Şüphesiz Allahü teâlâ seni yaptıklarından ve içinde bulunduğun durumdan hesaba çekecektir. İyi düşün, nasıl cevap vereceksin? Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kıyamette herkes, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz: Ömrünü nasıl geçirdi, ilmi ile nasıl amel etti, malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harcetti, cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı?) [Tirmizi]

Bu soruların cevabını hazırla! Çünkü bugün dünyada yaptıklarının hesabı yarın sana sorulur. Gizli işlerin maskesinin düşeceğini de hatırla! Sana, vazifelerini Allah rızası için yapmanı tavsiye ederim. Tavsiyeme uymazsan; aslında yürünmesi kolay olan yol sana zorlaşır; gözlerin etrafı görmez, gerçekler kaybolur. O geniş yol sana daralır, orada bildiklerini tanımazsın; fakat tanımadıklarını bilirsin. Bu sebeple, nefsine karşı, muzaffer olmasını isteyen kimsenin gayreti ile, husumeti ile nefsine karşı koy!

Şükrederek nimetin çoğalmasını iste! Zira Hak teâlâ buyurdu ki:
(Şükrederseniz, nimetlerimi artırırım. Nankörlük ederseniz, azabım şiddetlidir.) [İbrahim 7]

Allah katında ıslahtan daha iyi, fesattan daha kötü bir şey yoktur. Kötülük işlemek nimetlere karşı nankörlüktür. Nankörlük edenlerin çoğu, şereflerinden mahrum olmuş ve Allahü teâlâ, onlara düşmanlarını musallat etmiştir.
Ateş, düştüğü yeri yakar
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Evliya bir zata, (Zeynel Âbidin hazretleri, “Bir talebe, hocasının karşısında, kor ateşin üstünde, kıyamete kadar hiç kıpırdamadan, saygıyla, edebini muhafaza ederek otursa, yine de onun hakkını ödeyemez” buyuruyor. Bunun hikmeti nedir?) diye sorarlar. O zat buyurur ki:
Peygamber efendimiz, (Ümmeti arasında Peygamber neyse, talebenin arasında mürşidi de odur)buyuruyor. 

Bu mübarek zatlar öğretmeseydi, biz asırlar sonra Ehl-i sünnet itikadını nereden bilecektik? Nereden Ehl-i beyti ve mezhep imamlarımızı tanıyacaktık? 

Ben namaz kılardım, ama din, Peygamber nedir, Ehl-i sünnet nedir, mezhep imamı nedir, hiç bilmezdim. İman nasıl korunur, küfre düşmemek için ne yapılır, bilmiyordum. Hattâ niye namaz kıldığımı da bilmiyordum. Babamla beraber camiye gider, namazı kılar çıkardım. Ne zaman mübarek hocamı tanıdım, hepsini onların sohbetinde öğrendim. İmam-ı Rabbani hazretlerinden Mektubat’ı okudular. Büyükleri tanıttılar. Allahü teâlânın emir buyurduğu şekilde iman ettim. Çünkü Rabbimizin razı olduğu iman, imandır. Yoksa herkesin kendi arzu ettiği şekilde inanmak iman değildir. Kur’an-ı kerimde, (Ey iman edenler, Allah’a ve Resulüne iman ediniz!) buyuruluyor. (Bir Ehl-i sünnet âlimine veya onun kitaplarına tâbi olun ve imanınızı tazeleyin! Doğru iman sahibi olun! Emir ve yasakları doğru öğrenin! Emirleri yapıp, yasaklardan sakının!)demektir.

Bize dinimizi öğretti
Biz, ümmeti olarak, Peygamber efendimizin hakkını ödeyemeyiz. Çünkü bizdeki iman dâhil, her nimetin asıl sebebi, asıl vesilesi Peygamber efendimizdir. Peygamber efendimizi bize tanıtan da mübarek hocamızdır. Ona kavuşturanları yani Onun kıymetli vârisleri Silsile-i aliyye büyüklerini tanıttı ve sevdirdi. Dinimizi öğretti. Doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü, hakkı bâtılı öğretti. Şimdi, bütün bu nimetlere kavuşmamıza sebep olan hocamızın hakkını nasıl ödeyebiliriz? 

Ateş, düştüğü yeri yakar. Yani bunu ancak, hocası vesilesiyle kavuştuğu nimetleri bilen, hocasının onu ne felaketlerden kurtardığını bilen anlar.


Her yerde rahat etmek için 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Büyüklerden bir zatın talebeleri, onun sohbetini dinlemek için beklerken, o zat hiç konuşmamış, onlara hep bakmış, uzun müddet sessiz durmuş. Talebeler çok şaşırmışlar ve demişler ki:
- Efendim niye konuşmuyorsunuz, niye bize nasihat etmiyorsunuz?

- Bugüne kadar söyledim de ne oldu? Kendi bildiğinizden vazgeçmiyorsunuz.

- Efendim bu sefer size kesin söz veriyoruz, ne derseniz onu yapacağız.

- O halde size öyle bir nasihat vereceğim ki, bu nasihatimi dinlerseniz, dünyada da, kabirde de, mahşerde de, her yerde rahat edersiniz. En sonunda Allahü teâlânın razı olduğu Cennete gidersiniz. İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir. Böyle olduğunu Peygamber efendimiz bildiriyor. Bu yüzden siz, Resulullah efendimizin vârisleri olan Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerimizi tanımaya uğraşın ve bu büyüklerin izinden gitmeye çalışın! Bu büyükleri tanımak bir keramettir. Hele onların rızasına uygun yaşamak, onların peşinden gitmek büyük saadettir. İşte bu büyükleri sevmek, onların nasihatlerine uymak, onların gittiği yoldan gitmek, insanı hem dünyada, hem âhirette rahat ettirir.

- Ne yaparsak bu büyükler bizden razı olur efendim?

- Onlar için ölçü, dinimize hizmet yani Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadını bildiren kitaplarını okumak ve bunları yaymaya çalışmaktır. Peygamber efendimiz, insanlar ateşte yanmasın diye ömür boyu durmadan çalıştı. O büyükler de, Cenab-ı Peygamberin vârisleri olduğu için, onların İslamiyet’in yayılması dışında hiçbir düşünceleri yoktur. Hattâ bu büyüklerden birisi, kıymetli eserlerini hazırlarken, kendi talebeleriyle dahi görüşmezmiş. Bir gün başka şehirden ziyaretine gelen talebelerinin görüşme arzularını haber veren zata buyurmuş ki:
Ne kadar meşgul olduğumu görüyorsunuz. Şimdi kitap yazmakla uğraşıyorum. Şunu bilsinler ki, onlar bizi özlüyorlarsa, biz onları daha çok özlüyoruz. Onlar bizi görmek istiyorlarsa, biz onları daha çok görmek istiyoruz. Onlar bizi seviyorlarsa, biz onları daha çok seviyoruz. Onun için, siz onlara selam söyleyin, hiç ayrılık olmayan yerde hep beraber olacağız inşallah...
Ateşi bilen, mum gibi olur
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Kim ölüme hazırlanırsa, huyu güzel olur. İnsan, yalnız ateşte yanmayı düşünse aklı gider, mum gibi olur. 

* Âmir, vazife verdiği arkadaşa tam güvenmeli. Onun kendisinden daha kabiliyetli, ihlâslı olduğuna inanmalı. Bu zor iştir, ancak çok güzeldir. İşte mümin, böyle olur.

* İhtiyaçlar arttıkça, sıkıntılar da artar. 

* Mürşid-i kâmilin tayin ettiği vekilinden ayrılmak, nifak ve hıyanet alametidir.

* Büyüklerin yolu, kimseyi düşman etmeme yoludur. 

* Ehl-i dünya, zil zurna sarhoşa benzer. Akreple, yılanla beraber yatar kalkar. Zararlı olduklarını bilmez. Nasihat dinlemez. Tevbe etmeye zaman da bulamaz. Ölünce ayılır. 

* Eshab-ı kiram öyle kimselerdi ki, Peygamber efendimizi bir kere görmekle her ilmi kazandılar. Kumaşın boyayı emdiği gibi... Ve onlara, her kim, hangi fen dalında ne sorduysa, tatmin edici cevaplar aldılar. Öyle ki, hayretten parmaklarını ısırdılar. 

* Allahü teâlâ bir kulunu severse onu fakih yapar, daha da çok severse onu fıkhı yayıcı yapar. 

* Büyüklerin üç vasfı: 
1- Hocalarını onlardan çok seven yok. 
2- Zamanı onlardan iyi değerlendiren yok. 
3- Vefalı olmakta onlardan ileri olan yok. 

* Her an, insan karar veriyor. Bu kararına göre de, sevab veya günah yazılıyor. 

* İşi bilen değil, peki diyen kıymetlidir. 

* Eshab-ı kiram, Peygamber efendimize kavuşmanın dışında şeref aramadılar. Kavuşmanın şerefi, şereflerin en yücesidir.

* Peygamber efendimiz anlatılmakla, İslamiyet anlatılmış olur. 

* İnsan, cüz’i iradesiyle ne yapıyorsa, neyle meşgulse, alın yazısı odur. Herkes alın yazısının iktizasını [gereğini] yerine getirir.

* Büyüklerin kalbi, Cennetin kapısı gibidir. Büyüklerin kalbine giren, Cennete girmiş olur.

* Herkes bir sürünün çobanı gibidir. Çoban sürüsünden mesul olduğu gibi, her Müslüman da maiyetinden mesuldür. Bir kişi olsa bile. 

* Büyükleri dinleyenler rahat ederler, hem dünyada hem de ahirette...

* Bir kulun faydasız şeylerle meşgul olması, Allahü teâlânın onu sevmediğinin alametidir.

* Güler yüz, tatlı dil, hayâ ve edep, başarılı olmaya sebeptir.

* Bir insanın aklının kemali, dünyadan soğumasıyla anlaşılır.


En âlâsından daha âlâdır
* Allahü teâlâ bir kuluna iyilik yapmak isterse onu bu büyüklerle tanıştırır ki, bu devlet-i uzmadır. Yani en büyük nimettir. Onların zerreleri, kâinattan kıymetlidir. Bu olmazsa, onların sadık bendeleriyle karşılaştırır. Bu da büyük nimettir. 

* İmanı, itikadı düzgün olan ve Allah’ın sevgili kullarını tanıyan arkadaşlarımızın en ednası yani en aşağısı, diğerlerinin en âlâsından daha âlâdır; çünkü doğru imandan ve bu büyükleri tanımaktan kıymetli üstünlük yoktur.

* Büyükleri, mesela İmam-ı Rabbani hazretlerini çok sevdiğini söyleyen, o mübarek zatı görmedi. Akrabası filan da değil. Öyleyse, o mübarek zatı, kaşının gözünün hatırına sevmiyor demektir. Böyle olsaydı kıymeti olmazdı. O, onları hizmetlerinden dolayı seviyor. Öyleyse bu sevgisi, aynı zamanda kendi kıymetini gösterir. 

* Ahir zamanda, kendinizi ve arkadaşlarınızı korumak için, müdarayı tercih etmeli, fitneden çok sakınmalıdır.

* İhlâsla kelime-i şehadet söyleyen ve küfre sebep olan söz veya işte bulunmayan herkesin, Müslüman olduğuna şehadet ederiz.

* Bir insan mevki ve mal sahibiyken hissettiklerini, zillete düştüğü zaman da hissediyorsa, o insan ihlâslıdır. 

* Disiplinli bir bölük, disiplinsiz bir ordudan daha iyidir. Bir topluluk, namazını kılar, emirine de itaat ederse, zafere kavuşur.

* Sıhhati korumak Müslümanların üzerine vecibedir, ibadetleri yapmak ancak bununla mümkün olur. Sıhhat için paraya acınmaz. Özellikle yaşlıların, üşütmekten ve düşmekten çok sakınması gerekir. Her gün evin havalandırılmasına da önem vermeli. Sıhhat için önemlidir. 

* Büyükler, zaman zaman sıkıntı ve hastalık vaki olduğunda, Peygamber efendimizin yaptığı gibi yapar; Kul e’uzüleri okur, ellerine üfler ve yüzlerine, ağrıyan yere sürerlerdi. 

* Âhir zamanda, iman zaafa uğradıkça, Allah korkusu, ahiret korkusu azaldıkça, insanlar kötü yollara düşerler. Sihir, büyü yaparlar. Kitaplarda bundan korunmanın çareleri yazılıdır. İkisi en iyisidir: 
1- Âyât-ı hırz, bir hafta sabah akşam okunursa hiçbir şey kalmaz. 
2- Silsile-i aliyye büyüklerinin isimlerini ezberleyip müsait zamanlarda okunursa, bu büyüklerin yüzü suyu hürmetine cenâb-ı Hak muhafaza eder. Hepsi sarayın kapıları gibi, muradına kavuşmak, sıkıntıdan kurtulmak isteyen bunlara sarılsın. 


Niyet değişirse başa döneriz
* Bir işin başındaki halis niyetimizi değiştirmezsek, Allahü teâlâ o iş hakkında üzerimizdeki nimeti de değiştirmez; ama niyet değişirse, başa döneriz.

* Büyüklerin hizmetlerinde çalışanlar üç gruptur: 
1- Bu hizmetlere, din-i İslamın yayılması için, ihlâsla yani Allahü teâlânın rızası için katılmışlardır. Bunlar seve seve çalışırlar, samimidirler. Bunlar için son nefes korkusu yoktur. Ne verirlerse yüzlerini ekşitmezler, Allahü teâlâdan beklerler. 

2- İhlâsla çalışmazlar, Allahü teâlânın rızasını düşünmezler; ama seve seve çalışırlar. Mesleklerini sevdiklerinden, aldıkları parayı helal ettirmek isterler. Bunların niyeti karışıktır. Dolayısı ile son nefesleri de şüphelidir. 

3- Ne ihlâsla, ne de seve seve çalışırlar. Ne niyetle çalıştıkları belli değildir. Su-i niyetlidirler, zoraki çalışırlar. Bunların sonu felakettir. 

* Büyüklerin hayatları üç kelime ile özetlenebilir:
1- Kitap okumak. Onlar ömürlerini kitapları yazmaya harcadılar. 
2- Kitap dağıtmak. Onlar ellerinde çanta, çantada kitap, köylere kadar gittiler, kitap dağıttılar. 
3- Talebelerinin birbirini sevmesi. Birlik, beraberlik, bölünmemek için çalıştılar. 

* Hak gelince batıl mutlaka zail olur. Onun için hakkı ulaştırmak lazımdır. Nitekim ampulün yanıp ışık vermesi için, hattın döşenmesi ve cereyanın ulaşması lazımdır.

* Kalbindeki iman işba’ derecesinde olan kimse, iki elini bağlasanız duramaz. Hizmet etmek ister. Nitekim Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Ebu Bekir’e İslamiyet’i tebliğ edip, o da Müslüman olunca, (Ya Resulallah, benim altı tane arkadaşım var. Müsaade ederseniz, onları da size getireyim, onlar da Müslüman olsunlar) dedi. 

* Bu yolun büyüklerini tanıyan kimse, başkalarından yeni bir şey öğrenemez. Ancak büyüklerinden öğrendiği şeyleri, başkalarından da işittiği zaman hoşuna gider. Ben bunları işitmiştim; ama şeker ağza her zaman tatlı gelir der. 

* Büyükler buyurmuşlar ki: 
(Muhaliflerimiz olmasa, buğz ve adavet edenlerimiz olmasa, kendimizden ve hizmetlerimizden şüphe ederdik; çünkü hakkın dostu da olur, düşmanı da olur.)

* Allahü teâlâ bir kulunu severse, onu üzen pek çok kulunu onun için feda eder. Yani, ona iftira edenler, gıybetini yapanlar, zarar verenler Cehenneme giderler. 

* Bu zamanda rahat etmek isteyen, kendisine acındırsın, aczini ifade etsin. Kime? Önce Allahü teâlâya, sonra yakınlarına. 

* İnat kibirdendir. Nasıl ki gülün dikeni var, Müslümanda inat, bu dikenler gibidir.


Öyle hayat sür ki
* Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
1- Öyle hayat sür ki, kimse senin yüzünden Cehenneme girmesin.
2- Yanına kim üzülerek gelirse, o kimse yanından, neşeyle gülerek çıksın.

* Nasıl ki, elektrik kabloyla, su boruyla nakledilirse, feyz ve nur da kalbden kalbe nakledilir. Bunların nakil vasıtası muhabbettir. Bu nurlar her yere yayılmaktadır. Bundan istifade etmenin iki şartı vardır: 
1- İnanmak, 
2- Sevmek. Bu sevgide, sevilenin sevdikleri sevilir, sevmedikleri sevilmez.

* Büyüklerin hayatını okumak, kalbden dünya sevgisini çıkarır, yerine Allah sevgisi ve Evliya sevgisi dolar, insanın ihlâsı artar.

* İnsanın, bir yolculuktan dönüşte kârı, yaptığı ibadetler, hayır ve hasenatlar, yani Allah için yaptıklarıdır. Gerisi hayal oldu! Dünya yolculuğunun neticesi de, buna benzer; kârı Cennettir. Zararından Allahü teâlâ korusun!

* Allah için mevki makam sahibi olmak, zengin olmak kıymetlidir. Bunlarla dinimize hizmet etmek, insanlara yardımcı olmak kolay olur.

* Allahü teâlânın kanunları vardır. Fizik kanunları, tabiat kanunları diye bilinenler, Onun yarattığı ve eşya içine gizledikleridir. İnsanlar bunları araştırırlar, keşfederler ve istifade ederler; ama Onun emir ve yasakları da vardır ki, bunları Kur’an-ı kerimde bildirmiştir. İnsanların huzurlu olmaları, ancak ona uymakla mümkündür. Bunlar, araştırmakla, ele geçmez. Bunun için İslam âlimleri, (Bütün güzellikler ve iyilikler İslamiyet’in içindedir, dışında hiç bir güzellik yoktur ve olamaz) buyuruyorlar.

* Umumi bela, Resulullah efendimizin bulunduğu yere gelmediği gibi, vârislerinin bulunduğu toplumlara da gelmez. 

* Ahir zamanda İslam’ın iki şiarı kalır: 
1- Erkeğin namazı, 
2- Kadının örtüsü. 

* Bu büyük zatları seven, imansız gitmez. Onların sevdikleri de, imansız gitmez.

* Tasavvuftan maksat, dünyanın fani, ahiretin baki olduğunu anlamaktır. 

* Büyükler, maddi olsun, manevi olsun, verdiği şeyi geri almazlar. 

* Bir yere gidildiği zaman, ilk olarak Allahü teâlânın evi olan camileri ziyaret etmek sünnettir. Allahü teâlâ da, misafirine güzel ikram eder.

* Bir kul, iyiliği kırık kalble yaparsa, cenâb-ı Hak indinde o amel makbul olur. 

* Büyüklerin belki demeleri, muhakkak, kesin anlamındadır. 

* Bir kimse, kendi başına, İslamiyet’in bütün emirlerini yapsa, kurtulma ihtimali vardır; fakat bir kimse, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir büyüğe tâbi olsa, onu sevse, kurtulmama ihtimali yoktur.
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:150
Dün:224
Bu Ay:4,327
Toplam:14,185,352
Online Ziyaretçiler:2
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842