Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Hikmet Ehli Zatlar Buyuruyor Ki

Âyet-el kürsi okumak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Âyet-el kürsiyi ihlâsla okuyanın, insan ve hayvan hakları ve farz borçlarından başka bütün günahları affolur. Yani tevbeleri kabul olur. Peygamber efendimiz, (Bir mümin bir Âyet-el kürsi okuyarak bütün ölmüşlerin ruhuna hediye etse, müminlerin kabirleri gözün göremeyeceği şekilde genişler ve o ölüler de bunun ruhuna dua ederler) buyuruyor. Hazret-i Ali de, (Kabir azabından kurtulmak için, Âyet-el kürsiyi çok okumalı) buyuruyor.

Din büyükleri, her zaman evden çıkarken mutlaka Âyet-el kürsiyi okurlardı. Âyet-el kürsi, mutlak koruyucudur. Bir gün İmam-ı Rabbani hazretleri hanımıyla beraber otururken, pencereden, gelip geçen insanlara bakarken güler. Hanımı, (Niye güldün?) diye sorunca buyurur ki:
(Bir Müslüman gördüm, geçerken şeytan sağından saldırdı, oradaki melek başına bir topuz vurdu, sola geçti. Oradan da saldırdı, soldaki melek bir topuz daha vurdu, önüne geçti. Bir topuz daha yedi, arkasına geçti. Oradan da topuzu yiyince rezil oldu, defolup gitti. O kimseye zarar veremedi. Çünkü bu mümin evinden çıkarken Âyet-el kürsi okumuştu. Âyet-el kürsi okununca melekler onun etrafında bir halka yapar, şeytan yaklaşamaz. Yatarken okununca, yine yaklaşamaz. Saldırmak isteyenleri de melekler böyle perişan ederler. Onun için eve girip çıkarken, yatarken Âyet-el kürsiyi okumalı.)

Bir zat da, işi için bir başka memlekete gitmiş. Hanımı o gün çamaşır yıkamış, bütün gün çok yorulmuş ve yatmış. Hırsızlar, (Nasıl olsa ev sahibi yok, bu gece bu evi soyalım) demişler. Gece gelmişler, bir bakmışlar ki evin etrafı yarıya kadar duvarla çevrili. Çok denemişler, eve girememişler. İkinci gece gelmişler, bu sefer duvar tepeye kadar çevrili. Yine bir şey yapamadan gitmişler. Üçüncü gün hırsızlar, evin sahibini çarşıda görünce, yanına gelip, (Amca, bizi mazur gör, acayip şeyler olduğu için anlatıyoruz. Sen gidince, senin evi soymaya geldik, fakat soyamadık. Gündüz evin etrafında duvar yoktu. Gece gelince evin etrafında yarım duvar vardı. İkinci gün geldik, bu sefer duvar tepeye kadardı) demişler. Adam eve gelince hanımına anlatmış ve (Ne dua ettin ki böyle olmuş?) diye sormuş. Hanımı, (Birinci gün çok yorgundum, Âyet-el kürsiyi tamamlayamadan uyumuşum. İkinci gün tam olarak okuyup yattım) demiş. O hâlde, her fırsatta Âyet-el kürsi okumayı ihmal etmemelidir.
Aynaya bakmalı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
En rahat, en huzurlu mümin, kendisiyle hesaplaşandır, başkasıyla değil. Maalesef hep başkasına baktığımız için, kendimizi göremiyoruz. Halbuki bize, kendimizi görebilmemiz için ayna veriyorlar. İşte o aynaya bakıp kendimizi görmemiz gerekir. O ayna, imam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerimizin eserleridir. Dolayısıyla o aynaya bakıp, kendisini tanıyanlar kurtulacaktır. Yusuf aleyhisselam Cennet güzeli, insan güzeliydi. Çok sevdiği bir arkadaşı onun ziyaretine geldi. O da ona takılıp sordu:
- Hiç hediyen yok mu?
- Olmaz mı, size lâyık bir hediyeyi aradım ve en sonunda buldum.

- Neymiş o?
- Bir ayna.

- Bu ayna ne işe yarar?
- Güzelliğinizi biz görüyoruz, biliyoruz, ama kendiniz bilmiyorsunuz. Biz yanıyoruz, siz yanmıyorsunuz...

Büyüklerin bizim getireceğimiz hediyeye ihtiyacı yok, ama hediye sevgiyi arttırır. Unutmayalım ki, Peygamber efendimiz de bizden hediye bekliyor, Allahü teâlâ da bizden hediye bekliyor. Sakın onları ihmal etmeyelim. Biz Resulullaha ne kadar salevât getirirsek, verdiğimiz hediyeden dolayı, O da o kadar bizden çok memnun olur. Beş vakit namazı kılarsak, Allahü teâlâ da bizden hoşnut olur. Allahü teâlânın kullarından beklediği beş vakit namazdır. Namazını kılmayan Cenab-ı Hakk’a hediye vermemiş oluyor demektir. Nefes alıp veriyorsak, namaz kılmak zorundayız. Eğer nefes alıp vermiyorsak, namaz sâkıt oldu demektir.

Birisi bir hocaya gelmiş, namazı kılamayacağıma dair bana bir fetva verirsen sana yüz altın vereceğim demiş. Hoca, (Olur, sana bir değil beş fetva vereyim) demiş. (Bunların hangisini yapabilirsen, namaz senden sâkıt olur: 1- Hayvan olursan, 2-Deli olursan, 3- Bebek olursan, 4- Allah muhafaza, mürted olursan, 5- Ölürsen, namaz senden sâkıt olur. Bunların hiçbirine namaz farz olmaz) diye sıralayınca, adam, (Hocam, bunlar bana yaramadı) der ve namazını kılmaya gider.

Velhâsıl mümin, mümin olarak yaşadığı müddetçe namazını kılacaktır. İmam-ı Cafer-i Sadık hazretleri, vefat hâlindeyken doğrulup, hemen buraya toplanın, son sözümü söyleyeceğim diyor. Toplandıklarında, (Sakın namazı ihmal etmeyin. İster talebem olsun, ister akrabam olsun, ister seyyid olsun, namazını kılmayana ceza var) dedikten sonra, kelime-i şehâdet getirip vefat ediyor.

Kusurlu da olsa namaz inşallah kabul olur. Biz yeter ki Allah’a yönelelim. Onun yolunda olalım. Her halükârda kılmaya çalışalım. Namaz kılmak esastır. Kabul oldu mu, olmadı mı diye, Allahü teâlâ ile pazarlık yapmak durumunda değiliz. Kulun görevi emredileni yapmaktır. Kabul edip etmemek, Allahü teâlânın bileceği iştir.


Sevgi ve menfaat 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimizde bir kimseyi kendine bağlamak veya büyük bir zata bağlanmak, iple, parayla, mevki ile değil, sevgi ile olur. Hadis-i şerifte, (El mer’ü mea men ehabbe) buyuruluyor. Dünyada kim kimi severse, ahirette onunla beraber olacak demektir. Sevgi ile bağlananları kimse koparamaz. Menfaatle bağlananlar her an kopabilir.

Cehennem, yedi tabakadır. Her birinin azabı üstündekinden daha şiddetlidir. En üst tabaka, en hafifi olduğu halde, ateşi, dünya ateşinden yetmiş kat daha şiddetlidir. Burada, günahkâr Müslümanlar azap görür. Diğer katlardakilerin hepsi sonsuz yanacaktır. İkinci katta Tevrat’ı bozanlar, üçüncü katta İncil’i bozanlar, dördüncü katta güneşe, yıldızlara tapanlar, beşinci katta ateşe, ineğe tapanlar, altıncı katta ateistler, yedinci katta mürtedler ve münafıklar. Bu son tabaka, en şiddetli azap olunan yerdir.

Allah korusun, bırakın ateşte yanmayı, sonsuz olarak insanı bir odaya kilitleseler orada çıldırır. Zaten insan, sadece şu “sonsuz” kelimesini ne demek diye bir düşünse, eli ayağı titrer, yiyip içemez. Sonsuz, yani sonu yok, ister hapiste ol, ister ateşte ol. Sonu yok. Mahcup ve mahzun bir vaziyette, Allahü teâlânın yardımına çok muhtacız. Seyyid Abdullah-i Dehlevi hazretleri buyuruyor ki:
(Bir gün bu ateş beni sardı, her tarafımı korku kapladı. Yâ Rabbi, sen muhafaza eyle, bilerek veya bilmeyerek, yanlışlıkla ben bir hata işlemişsem, ya orayı hak etmişsem, adaletinle beni oraya gönderirsen…) derken Peygamber efendimiz tecessüm etti ve şöyle bir müjde verdi:
(Kimin kalbinde benim sevgim varsa, benim ismim varsa, korkmasın. O kalb ve o vücut yanmaz, benim olduğum yeri ateş yakmaz.)

Peygamber efendimizin elini sürdüğü mendil bile yanmıyor, ya Onun sevgisi bulunan kalb yanar mı? Günde hiç olmazsa, 100 salevât-ı şerîfe getirmeli ki, bir irtibat kurulsun.

Mübarek bir zat, bir gün rüyasında, Peygamber efendimizi Eshâb-ı kirâmla, Müslümanlarla beraber otururken görür, birisi orada misafirmiş. Melekler gelmiş, başta Peygamberimiz olmak üzere hepsine su dökmüşler, abdest almışlar. Misafire gelince, hiç yüzüne bile bakmamışlar. Sonra melekler gitmiş. O zat gelip Peygamber efendimize, (Yâ Resulallah! Ben de Müslümanım, ben de senin ümmetindenim. Elime döksünler diye su istedim, bırakıp gittiler) demiş.

Peygamber efendimiz, (Sen kimsin?) buyurmuşlar. Ya Resulallah, ben falancayım demiş. Peygamber efendimiz, (Ben seni tanımıyorum)buyurmuşlar. Aman ya Resulallah! Kusurum her ne ise tevbe ettim, ne olur affedin deyince, buyurmuşlar ki:
(Bana günde kaç defa salevât-ı şerîfe getiriyorsun ki, ben seni tanıyayım. Benimle ne irtibat kuruyorsun?)
Ayrı düşünmek, şeytana yem olmaktır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (Şeytan, bir topluluğun, bir cemaatin içine giremez) buyuruyor. Allahü teâlâ doğru yolda olan bir topluluğun içine şeytanın girmesini yasaklamıştır. Salih bir topluluğun içine şeytan giremez. Onları bozamaz, çünkü hepsi aynı şeyi düşünüyor, hedefleri aynıdır. Ancak, dışarıda kalanın veya ayrı düşünenin, kalben iştirak etmeyenin kalbine vesvese vermeye başlar, (Sen haklısın, bunlar bozuk zaten) diyerek onu ve kendine inananları felakete sürükler. Yine Peygamber efendimiz, (Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar. İnsanın kurdu da şeytandır) buyuruyor. Yani o topluluktan ayrı konuşmak, ayrı düşünmek, ayrı duygular içinde olmak demek, şeytana yem olmak demektir. Böyle ayrı düşünen kimse, sonunda o insanların düşüncelerine, yaptığı eserlere karşı tenkide yani muhalefete başlar. Muhalefetle de kalmaz, bu sefer, bir müddet sonra, her şeyini borçlu olduğu o kapıya, o mübarek insanlara düşman olur. Kini, garazı öyle artar ki, sonunda bu düşmanlık, din düşmanlığına dönüşür.

Mecnun bir gün kesin karar verir, (Leyla’yı görmeye gidiyorum) der. Devesini hazırlayıp yola çıkar. Leyla’nın köyüne doğru sürmeye başlamış, ama tesadüfen iki üç gün önce de devesi doğurmuş. Tabiî Mecnun bu, yola çıkınca zikirle meşgul olur, deve de bunun zikirle meşgul olduğunu anlayıp sezdirmeden, geri, yavrusunun başına gelir. Mecnun, ne kadar zaman sonra kendine gelince, (Ben neredeyim acaba?) der. (Allah Allah, aynı yerdeyim, bunda bir tuhaflık var, ama dur bakalım, herhâlde biz yanlış yere sürmüşüz) der, tekrar Leyla’nın köyüne deveyi sürer.

Bir müddet gittikten sonra yine zikirle meşgul olur. Deve yine bunun zikirle meşgul olduğunu anlayınca, sessizce dönüp yavrusunun yanına gelir. Mecnun, bir müddet sonra kendine gelince, (Ben nereye geldim acaba, Leyla’nın köyüne geldim mi?) diye bakar, yine aynı yer, (Bunda bir tuhaflık var) diyor. Deveyi nereye sürerse sürsün, deve, yavrusunun yanına gelir. O zaman durumu anlar. Deveye, (Sen kendi aşkınla, ben de kendi aşkımla yanıyorum. Biz seninle bir araya gelemeyeceğiz. Senin âşık olduğun, yavrundur. Benimki ise Leyla’dır. O hâlde biz seninle anlaşamayacağız, ben yayan gideyim bari) der ve yola düşer.

Demek ki, ayrı düşüncelere sahip kimselerin, aynı gaye etrafında toplanmaları imkânsız oluyor.

Benim hediyem de budur 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ tevbe istiğfar edeni muhakkak affeder. Kim istiğfar ederse, muhakkak kabul olur. Nasr sûresinde mealen, (Rabbine istiğfar et, o muhakkak tevbeleri çok kabul edendir) ve Hud sûresinde de mealen, (İstiğfar okuyun, imdadınıza yetişirim) buyuruyor. Tevbe edelim. Allahü teâlâ, tevbe edenin tevbesini kabul eder. Peygamber efendimize biri gelip der ki: (Ben bir günah işledim, tevbe ettim, Allahü teâlâ tevbemi kabul etti mi?) Peygamber efendimiz, kabul ettiğini bildirir. Adamcağız, (Peki tekrar günah işledim, tekrar tevbe ettim. Yine kabul etti mi?) der. Buna da, (Evet, yine kabul etti) buyurur. O zat tekrar sorunca, Peygamber efendimiz, (Boşuna nefesini tüketme, Kıyamete kadar da bu sürse, sen tevbe ettikçe, Allahü teâlâ seni affeder) buyurur.

Merhum hocamıza bir gün, (Efendim, bütün büyüklerin talebelerine hediyeleri olmuş. Sizin hediyeniz nedir?) diye sordular. Hocamız da Tam İlmihâl’deki, (Çok mühim tenbih) başlıklı yazıyı verip, (Benim hediyem de budur) buyurdular. O yazı şöyledir:

Çok mühim tenbih
Erkek olsun, kadın olsun, her insanın, her sözünde, her işinde, Allahü teâlânın emirlerine, yani farzlara uyması ve yasak ettiklerinden sakınması lazımdır. Bir farzın yapılmasına, bir haramdan sakınmaya ehemmiyet vermeyenin imanı gider, kâfir olur. Kâfir olarak ölen kimse, kabirde azap çeker, Âhirette de Cehenneme gider. Cehennemde sonsuz yanar. Affedilmesine, Cehennemden çıkmasına imkân ve ihtimal yoktur. Kâfir olmak çok kolaydır. Her sözde, her işte kâfir olma ihtimali çoktur. Küfürden kurtulmak da çok kolaydır. Küfrün sebebi bilinmese de, her gün bir kere istiğfar etse, yani (Estagfirullah) dese, muhakkak affolur. Yani, (Yâ Rabbî! Bilerek veya bilmeyerek küfre sebep olan bir söz söyledim veya iş yaptımsa, nâdim oldum, pişman oldum. Beni affet!) diyerek tevbe etse, Allahü teâlâya yalvarsa, muhakkak affolur. Cehenneme gitmekten kurtulur. Cehennemde sonsuz yanmamak için, her gün muhakkak tevbe ve istiğfar etmelidir. Bu tevbeden daha mühim bir vazife yoktur. Kul hakkı bulunan günahlara tevbe ederken, bu hakları ödemek ve terk edilmiş namazlara tevbe ederken, farzları kaza etmek lazımdır.
Azaptan kurtarmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerini seven, bu mübarek zatların yolunda olan Müslümanın ilk gayesi, ilk hedefi, insanların sonsuz azaptan kurtulmasına çalışmak olmalı. Bu yüzden, iman doğru olmalı. İmanı bozuk olan, Cehennemde geçici; imansız olan da sonsuz azap çekecek. Bunları Cehennem azabından kurtarmak için uğraşmalı. Bu da, doğru imanı öğrenip öğretmekle olur. Doğru imanı yani Ehl-i sünnet itikadını öğrenmeyen insanın ibadetleri onu kurtaramaz. 

Bir müminin kendisi için yaptığı bütün ibadetlerinin sevabı, Allah yolunda cihada giden bir mücahide verilen sevab yanında, deryada damla gibidir. Eğer, Ehl-i sünnet âlimlerinin kıymetli eserlerinden bir kitap verip, emr-i maruf ve nehy-i münker yaparsa, yani birine İslamiyet’i öğretirse, cephede cihad eden mücahide verilen sevab, onun kazandığı sevabın yanında deryada damla gibidir. 

(Fitne fesat yayıldığı zaman, sünnetime yapışana yüz şehid sevabı verilir) hadis-i şerifi gösteriyor ki, İslamiyet’in bozulduğu zamanda, din adamlarının ve kitapların bozulduğu, yanlışla doğrunun karıştığı bir zamanda, insanlar keşmekeş içindeyken, Ehl-i sünneti öğrenip, dinimize uygun amel edenler, yüz şehid sevabına kavuşurlar. 

Sabahları evden çıkarken Euzü Besmele çekip, Allahü teâlânın dinine hizmete, emr-i maruf yapmaya niyet eden Müslümanın, akşama kadar her adım ve nefesi, ibadet ve cihad olur. 

Maddi bir çıkar düşünmeden ihlâsla yola çıkmalı, çünkü herkesin bir gayesi var. O gayeye göre, Cenab-ı Hak da ahirette ceza veya nimet verecek. Ehl-i sünnet yolundaki hizmetin başlangıcında gariplik ve fakirlik olur. Bunu hizmete engel bilmemeli, azimle çalışmalı. Dine hizmet edeni bekleyen üç tehlike:
1- Unvana sahip olmak ve itibarlı olmak. Bunlar kibre, zulme sebep olursa felakettir.
2- Malı, parayı sevmek. Malın paranın kendisi değil sevgisi felakettir.
3- Başarıyı kendinden bilmek. (Ben yaptım, ben olmasam bu işler yürümez) demek.

Kur’an-ı kerimde mealen, (Siz kendinizi değiştirmezseniz, Allahü teâlâ size verdiği nimeti değiştirmez) buyuruluyor. Dine hizmet için bu üç tehlikeden uzak durmalı, şu üç şeyi de uygulamaya çalışmalı:
1- Hizmet edenler birbirini aşk derecesinde sevmeli. 
2- Hiçbir menfaat gözetmeden hizmete koşmalı.
3- Vakıf inancıyla çalışmalı, bu yolla özel mal, mülk sahibi olmamalı.


Dine hizmet ederken 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İslamiyet'e hizmet etmek, en hayırlı iştir ve en hayırlı insanlara nasip olur. Ancak, kolay değildir. Çok zordur, çeşitli engelleri vardır. 

Dine hizmet ederken ihlâs bozulur ve gaye değişirse, o zaman menfaatler ön plana çıkar. Bu hizmetlerde, ben yaptım demek kibirdendir, yanlış ve bid'attir. Bid'at ehli, Cehennem köpeği olur. Bid'at ehline, büyüklerin feyz ve ihsanları gelmez. Bid'atlerin başı ben demektir. Ben demek ise, Allahü teâlâdan, büyüklerden gelen feyz ve bereketi keser. Allahü teâlâ hepimizi, başkasından gelecek felaketten önce, kendimizin kendimize vereceği felaketten korusun, çünkü başkasının felaketi bunun yanında hiç kalır. En büyük düşmanımız nedir? Bunu Allahü teâlâ, şu hadis-i kudsi ile bildiriyor: 
(Nefsinize düşman olun, çünkü o bana düşmandır.) 

Kâfir de Allah'ın düşmanıdır, ama Allahü teâlâ öncelikle, kendi nefsimize düşman olmayı emrediyor. Onun için, düşmanı dışarıda değil, içeride aramak ve ona karşı uyanık olmak gerekir. En büyük korku, başkasından değil, kendimizden gelecek zarardadır. Peygamber efendimiz, (Kalbinde zerre kadar kibir olan Cennete giremez) ve (Mala ve paraya tapınana Allah lanet etsin) buyuruyor. Dine edilen hizmet ne kadar büyürse büyüsün, ilk başlangıç noktasından, sağa veya sola bir milim sapmamalı, çünkü hizmet edenler kendini değiştirirse, onlara verilen nimet de değişir. O zaman da felaket olur. 

Hızlı giden bir vasıtanın kullanılması, çok dikkat ister. Kaptanın başarılı olması, vasıtayı iyi kullanması, bir maharettir. Vasıta iyiyse, sağlamsa, yakıtı varsa, kaptanın mahareti ortaya çıkar. Vasıtanın içindeki parçaları iyi değilse, bakımı iyi yapılmamışsa, yakıtı yoksa, birçok aksamı bozuksa, kaptan ne kadar kabiliyetli olursa olsun, vasıta yürümez. Bu yüzden, hizmet vasıtasını, hep birlikte en iyi yere götürmek gerekir. Her arkadaşı vasıtanın bir parçası veya her arkadaşı vücudun bir organı, bir hücresi olarak düşünmek gerekir. Başın salim olması, iyi karar vermesi, organların iyi, sağlıklı olmasına bağlıdır. Bu da, verilen vazifeyi yapmak, âmire itaat etmek ve günah işlememekle olur.

Günah ve şüphe 
Allahü teâlâ bir kuluna, Ehl-i sünnet itikadını vermişse, bir de ona İslamiyet'e hizmeti nasip etmişse, o, hayırlı bir insandır. Eğer bu hizmet nasip edilmemişse, bunun iki sebebi vardır:
1- Ya çok büyük bir günahın içindedir, hemen tevbe etmesi şarttır. 
2- Veya inandığı bu yolun büyükleri hakkında şüphesi vardır. Zerre kadar şüphe, hattı koparır.
Bakışı ibret, sözü hikmet olan
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Kâinat ince bir hesap üzere yaratılmıştır. Yani Allahü teâlânın her işinde hikmetler vardır. Her emrinde hikmetler gizli olup, her mahlûkunda ders alınacak ibretler var. Onun için Peygamber efendimiz,(Müminin bakışı ibret, konuşması hikmet, susması tefekkür olur)buyuruyor. O hâlde, bizler de sözlerimizi, hâllerimizi, hareketlerimizi hesabını verebilecek şekilde düzenlemeliyiz. İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
(Akıllı insan, sarraf gibidir. Her işi, her hareketi, sarrafın vitrinindeki altın ve çeşitleri gibi olur.) 

Akıllı insan, her kitabı okumaz, Ehl-i sünnet âlimlerinin, altın değerindeki kitaplarını okur. Herkes yapıyor diye her işi yapmaz, kıymetli işleri yapar. Herkesle değil, kıymetli insanlarla görüşür.

Yine İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
(Çok kimse hamal gibidir, çok yorulur, çok yıpranır, fakat az kazanır. Çok az kimse de sarraf gibidir, az çalışır, fakat çok kazanır.) 

Demek ki, insana az veya çok kazandıran şey, çok çalışmak, çok yorulmak değil meşgul olduğu işin mahiyeti ve ihlâsla yapmasıdır.

O hâlde bizim de, Allahü teâlânın katında çok kazanmamız, Onun razı olduğu işlerle meşgul olmamıza ve sevdiği insanlarla beraber olmamıza bağlıdır.

Eğer Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği itikada sahip olur ve bildirdikleri yolda gidersek, yorulmadan, uçakla bir yerden bir yere ulaşmak gibi yıpranmadan, kolay ve rahat hedefe, yani Allah’ın rızasına kavuşulur. Çünkü bu büyüklerin yolu, sarrafların yolu gibidir.

Kâr etmenin yolu
Ehl-i sünnet âlimlerine tâbi olmayı ömrümüzün sermayesi yapmalıyız. Şayet o büyüklere tâbi olup, onların bildirdiği esaslara uyarsak, bu ömür sermayemizi kıymetlendirir ve çok kâr ederiz. Neticede Allahü teâlânın rızasını kazanıp Cennete gideriz. Fakat bu ömür sermayesini, Allahü teâlânın razı olmadığı yerlerde kullanıp heba edersek, zarar ederiz ve sonunda zarar edenlerin gideceği yere, yani Cehenneme gideriz.

İki istikameti olan bir istasyondayız 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, bizleri yaratmadan önce Cenneti ve Cehennemi yarattı. İkisini de dolduracağını takdir buyurdu. Âdem aleyhisselamdan kıyamete kadar, razı olduğu yolda yürüyenleri, bu yolda olanları ve onlara tâbi olanları Cennete koyacağını bildirdi. Allahü teâlânın gazabına düçar olanlar, şeytanlar ve onlara tâbi olanlar da, Cehenneme gideceklerdir. Demek ki bizler, Cennet ve Cehennem olmak üzere, iki istikameti olan bir istasyonda bulunuyoruz ve bütün insanlar bu iki yerden birine yolcudurlar.

Allahü teâlâ, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilmek için insana akıl verdi. Bu akla rehber olarak da, peygamberler ve kitaplar gönderdi. Cennete ancak, rehber olan Ehl-i sünnet âlimlerine tâbi olarak girebiliriz. Âhirette gidilecek üçüncü bir yer yoktur. Yani her insan, ya Cehenneme veya Cennete gider. Dünya sonsuz kalınacak yer değildir. Buradan âhirete gidilir ve orada asıl hayat, ebedî hayat başlar.

Dünya üç gündür: Dün, bugün, yarın. Dün geçti, geri getirmek mümkün değildir. Yarının da gelme ihtimalini bilemeyiz. O hâlde bugünü iyi değerlendirmek gerekir. Günler geçiyor, ömür sermayesi bitiyor. Ya ömür sermayesini iyi kullanır, kâra geçeriz veya en azından sermayeyi kurtarır, yani imanla ölürüz. Yahut bu ömür sermayesini zayi eder, imanı kaybederiz. 

Merhum hocamız, (İman etmeyi gerektiren delil çoktur) buyururdu. Bir insanın kendisine bakması yeterlidir. İnsan doğar doğmaz, her organı mükemmel bir şekilde görevini yapıyor. Organ naklinde dahi, cansız bir et parçası olarak duran bir böbrek, yerine takılır takılmaz, hemen çalışmaya başlıyor. Vücut içinde birçok mükemmel işler oluyor, ama bunlardan insan habersizdir. Cenab-ı Hakk'ın kudretine bakın ki, bir insanın vücudunda, dünyayı üç dört defa dolaşacak kadar, kılcal damar yaratmış. Vücudumuzun her tarafı damardır. Çünkü damar demek kan demektir, kan demek hayat demektir. Bir kılcal damarımız, kısa bir zaman tıkansa felç olabiliriz. O damarları çalıştıran Rabbimizdir.

Velhâsıl, Allahü teâlânın varlığını anlamak için insanın kendine bakması, yaratılışındaki mükemmellikleri, o yüce kudreti düşünmesi yeterlidir. Kendinden haberi olmayan, Rabbini nasıl bilsin? (Kendini bilen, Rabbini bilir) hadis-i şerifi, bunu bildiriyor.
Baş olma sevdası
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Muinüddin-i Çeştî hazretleri, (Baş olmak isteyenlerde ihlâs ve ibadet kalmaz)buyuruyor. Ancak bunlar elden gittikten sonra baş olurmuş. Allahü teâlâ bir hadis-i kudside, (Ey Habibim, beni talep edene hizmetçi ol!) buyuruyor. Allahü teâlâyı kim talep eder? Müslüman talep eder. Yani, gördüğü her Müslümana hizmetçi olmasını, iyilik etmesini, âmirlik taslamamasını istiyor. Rabbimizin, bütün kâinatı hürmetine yarattığı habibine emri budur. İnsanlar ne çekmişse ve ne çektirmişse, baş olma sevdasından çektirmiştir.

Bir mürşid-i kâmil, bir talebesini mezun edip, ayrıca hilafet de verir. Onu uğurlarken son bir nasihat yapar, karşılaştığı kimsenin Evliya zatlardan olup olmadığına dair ona bir ölçü verir.

Bir müddet sonra bir beldeye gelen bu talebeye, (Burada mübarek bir zat var) derler. Bu da onlara, (Mübarek zatsa onunla bir görüşmemiz iyi olur) der. Bu haber o mübarek zata ulaşınca, (Efendim filan mürşid-i kâmilin bir talebesi geldi. Görüşmek için sizden izin istiyor, ne dersiniz?) diye sorarlar. O mübarek zat da, (Biz onun ayağına gidelim. Onu buraya çağırmak bize yakışmaz, çünkü onun hocası da çok mübarektir) buyurur. Kalkıp onun yanına giderler. Selam ve hâl hatır sorduktan sonra talebe, o mübarek zata der ki:

— Efendim ilminizden, feyzinizden istifade etmek istiyoruz. Himmet buyurun. Bize anlatın, sizi dinleyelim.

— İlim, feyz, bereket nerede, biz nerede? Biz kimiz ki? O büyükler geçti gitti, sen anlat da hepimiz istifade edelim.

Talebe bunu duyar duymaz hemen o mübarek zatın eline yapışıp, öper. (Elhamdülillah, işte evliya bir zata rastladım) der. Çünkü hocası onu uğurlarken şöyle buyurmuştu:

Gittiğin yerde mübarek bilinen bir zata rastlarsan, (Efendim, ilminizden, feyzinizden, bereketinizden istifadeye geldim, lütfen himmet buyurun) dersin. O da, (Gel, sana anlatayım) derse onu dinleme, kaç ondan! Eğer, (Biz kimiz ki? Biz hazır olsak hesaba katılmayız. Orada olmasak arayıp sorulmayız. Esas insan onlardır. Sen anlat, biz istifade edelim) derse eline yapış! İşte o mübarek bir zattır.

Bu ölçüye uyup, o zatın mübarek birisi olduğunu anlamıştır. Büyüklerimiz de buyuruyor ki: Bizim kitaplarımız çok kıymetlidir, çünkü içinde bize ait bir kelime yoktur. Bu kıymet, tamamen Ehl-i sünnet âlimlerinin yazılarını ve sözlerini nakletmekten ileri gelmektedir.

Böyle olan, kalıcı olur. Kendinden anlatırsa geçici olur. Çünkü kibir, maddi manevi her iyiliğe engeldir.
Başarı ve hizmet
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dünyanın en başarılı tüccarı, parayı, bir gün değil, bir saat elinde tutmayandır. Elde tutulan para zarardır. Parayı çok süratli çevirenler, çok başarılı olanlardır. Hiçbir tüccar, sermayesinden mal alıp satmaz. Ne yapar peki? Oradan aldığı parayı, buraya yatırır, buradan aldığını başka işe yatırır, yani birbirinin üzerine bindirmek suretiyle, o parayı döndürür. 

Akıllı tüccar, yapıp satmaz, satıp yapar. Yani, ben mal yaptım, gel al demez. Siparişini alır, yapıp teslim eder. Satmadan da almaz, almadan satar. Yani hazır mamule paraları yatırıp, sonra bunları satmak için müşteri beklemez. Önce satar, sonra üreticiden, bunları müşterisi için sipariş eder. 

Bir şirketin başarılı olması için, şu üç şart birlikte bulunmalıdır:
1- Hedefin iyi tayin edilmesi,
2- Kadro ve paranın olması, 
3- İyi bir yöneticinin işin başında bulunması. 

Hedef, Allahü teâlânın rızasını kazanmak olursa, kadro da, salih insanlardan kurulur ve bunlarla çalışılırsa, “Para bulunmaz, para kazanılır” diye çalışılırsa, işlerin başına başarılı yönetici konursa, o da, (Başarı benim değil, bu kadronun başarısıdır) diyerek, bu inançla hareket ederse, bütün şirket, bütün işler topyekûn iyiye gider. 

Emrimiz altında çalışanlara âmir veya patron değil, abi olmalıdır. Abi, aynı düşünceyi paylaşan, aynı şeyi yiyebilen, aynı sıkıntıya düşen, aynı neşeyi paylaşan, yani hiç ayrılmayan, çalışanlardan hiçbir fark gözetmeyen insan demektir. Hiç kimse, hiç kimsenin kölesi olmak istemez. Hele bu asırda, böyle şey düşünmek çok yanlıştır. Zaten köle devri çoktan bitmiştir. 

İhlâslı ve başarılı idareci, bardağa bakıp, (Ben de bunun bir parçası olarak, buna hizmet etmek isterim. Gelin bu bardağa hep beraber sahip çıkalım) diyendir. Biz hedefi ortaya koyarsak, hedefe bütün insanların sahip çıkmasına sebep olursak, hedefe ulaşmak kolay olur. Kendimiz sahiplenirsek, bu ancak benimle olur, benden başka kimse bunu yapamaz, ancak ben varsam bu iş olur diyen, yok olur gider. 

Sevgi, her işte başarı kazandırır. Seven insan, sevilir. Sevmekten nasibi olmayan, daima korkulan insandır. Herkes ondan kaçar. Herkesin kaçtığı insan da, çok kötü biridir. Hâlbuki insan, su gibi olmalı, insan ona ihtiyaç duymalı, ona koşmalı. İşte insanlık budur, hizmet budur, başarı budur.
Başarı ve sevginin sırrı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Başarılı bir iş adamı olan, büyük bir zata, (Hem başarılısınız, hem de herkes sizi seviyor. Bu nasıl oluyor?) diye soruluyor. O da uyguladığı prensipleri özetle şöyle açıklıyor:

Güven: İçimizde, güvene ve sevgiye dayalı bir ateş olmalı. Çalışanları sevmeli, onlara güvenmeli. Güvenen mutlu olur. Ailede, ticarette, hemen her sahada sıkıntı güvensizlikten kaynaklanır. Güvenden ise sevgi doğar. Sevgi de başarıya sebeptir. Güven ve sevgiyi yakalayan, başarır.

Kalb kırmamak: Kalb, en kıymetli organdır, Allah'ın evidir. Onu kıran, Cenab-ı Hakk'ı üzer. Kâfirlere de eziyetten sakınmalı. Herkes Allah'ın kölesidir, köleyi inciten efendisini incitmiş olur. Herkesin gönlünü almaya çalışmalı.

Hizmet: İnsanlara iş ve aş vermek en büyük sevinç olmalı. Bu hizmet, eşkıyalığı da önler. Çünkü aç olan, her şeyi yapar. Karnı tok, sırtı pek olandan fazla zarar gelmez.

Çok çalışmak: Önce Allah'a tevekkül etmeli, emrolunduğu için sebebe yapışıp çalışmalı. Bu işin sırrı, inanç, azim ve ihlâstır.

Tevazu: (Bunu ancak ben yaparım) diyeni Allah zelil eder, başarısız kılar. (Bizde iş yok, ama sizinle beraber bu işi başarabiliriz) derse, Cenab-ı Hak onu aziz eder, başarılı kılar.

Dua almak: Herkes parayı hedeflerken, dua almak hedeflenmeli. Başarı, başta ana baba ve hoca duası olmak üzere, herkesin duasını almaya bağlıdır. Bu hizmetlerle hidayete erenlerin akıttıkları gözyaşları Cehennemin ateşini söndürür. Bunların duaları yedi sülaleye yeter.

Kötü düşünce: Hiç kimse hakkında, kötü düşünmemeli, kin tutmamalı. Herkese iyilikle yaklaşan başarır.

Sevmek: Seven, sevilir. Biz insanları sevmezsek, onlar bizi asla sevemez. İnsana sevgi veya nefret, kendinden gelir, başkasından değil.

Cömertlik: Bir şey veren, alandan çok sevinmeli. Alan onun sıkıntısını çeker, veren ise daima mutlu olur, rahat eder. Onun için mümkün mertebe alıcı değil verici olmalı.

Acı ve yük çekmek: Eğer bir iş, hedefine sağlıklı gidiyorsa, onda gözyaşı ve üzüntü vardır. Acı ve yük çeken, başarılı olur. Acıyı başkasına çektiren ise, bir gün silinir gider.

İnanç: Kişi inanmadığı şeyi yapamaz, sevmediği şeyi başaramaz. İçi yanmayan, başkasını yakamaz. Büyüklerin ateşiyle yanan her işe dört elle sarılır.

İki türlü ölüm

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İki türlü ölüm vardır: Âni ölüm ve izinli ölüm.
Çok kibirli bir hükümdar, memleketini gezmek ister. Hizmetçilerine, (Elbiselerimi getirin!) diye emreder. Getirilen elbiselerden birini zor beğenir. (Bir at hazırlayın!) der. Getirilen atlardan birini zor beğenir. Sonra yanına adamlarını alarak halkın arasında gezmeye başlar. Atının üzerinde, gururundan başı yukarıdadır. Vatandaşlarla konuşmak, dertlerini dinlemek nerede, kibrinden yüzlerine bile bakmaz.

Bu arada nuranî yüzlü bir ihtiyar atın önüne geçer, dizginlerini tutar. Hükümdar çok sert bir şekilde, (Hangi cesaretle dizginleri tutuyorsun? Bırak dizginleri...) diye bağırır. İhtiyar hiç oralı olmaz, çok özel bir sırrı olduğunu söyler. Hükümdar, (Söyle bakalım nedir) der. İhtiyar, (Bu sırrı sadece sizin duymanız lazım, eğilirseniz kulağınıza söylerim) deyince, hükümdar başını eğer. Ona (Ben Azrail'im, canını almaya geldim) der. Hemen hükümdarın rengi kaçar, kekeler, (Ne olur az müsaade et de evime dönüp, çoluk çocuğumu bir defa daha göreyim) derse de, Azrail aleyhisselam, (Hayır! Sana, bir an bile müsaade yoktur!) der ve ruhunu alır.

Sonra bir köye varır, bir kapıyı çalar. Kapıyı açan delikanlı, (Buyurun efendim) der. Azrail aleyhisselam, (Babanızı ziyarete geldim, biraz görüşecektim) der.

Delikanlı, içeride Kur'an okuyan babasının yanına girer. (Babacığım) der demez, babası okumaya ara verir. Oğlu, (Kapıda bir ihtiyar var, sizinle görüşmek istiyor) der. Adam, (Oğlum, ben de zaten onu bekliyordum, hemen içeri al!) der. İhtiyar zat içeri girince, babası onu tanır. (Hoş geldin! Hazır bekliyordum, nerede kaldın?) demesi üzerine, Azrail aleyhisselam der ki:

- Emre uyarak şimdi geldim. Rabbim seni çok seviyor, nasıl istiyorsan senin ruhunu öyle almamı emretti.

- Şimdi namaza durayım, son rekâtta son secdedeyken ruhumu al! Rabbimin huzuruna secdedeyken gitmek istiyorum.

Adam kalkar, namaza durur ve son secdede o şekilde kalır, vefat edip doğru Cennete gider. Biri âni olarak öldü, diğeri izinli vefat etti. Biri dünya adamı, öteki Allah dostu.
Başarılı olmak için
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimize hizmet ederken başarılı olmak için günahtan sakınmak şarttır. Halife Hazret-i Ömer, Sa’d bin Ebi Vakkas hazretlerini, bir savaşta başkomutan tayin eder. Düşman ordusu çok kuvvetlidir, çok sayıda filleri vardır. Müslümanlarda ise sadece at, kılıç ve ok vardır. Savaşa başlamaya az zaman kalmışken, Hazret-i Ömer, Sa’d bin Ebi Vakkas hazretlerine şöyle bir mektup yollar:

(Ya Sa’d, düşmanın çokluğundan korkma, Allah’tan kork, Ona sığın! Askerine, malına, mülküne, kabiliyetine güvenme! Bunların hepsi ancak Allahü teâlânın izni ve yardımıyla işe yarar. O izin vermezse, yardım etmezse, bir işe yaramazlar. Günah işleme ve günah işletme! Eğer askerlerinin arasında günah işleyen varsa, ona iş verme, onu ayır! Çünkü Allah, günah işleyen kavmi muvaffak etmez. Eğer askerlerinin arasında haram işleyen olursa, İran ordusuyla aranızda fark kalmaz.)

Mektupta hiçbir savaş taktiği yoktur. O hâlde başarılı olmak için şu üç hususa dikkat etmeli:

1- Allah’tan korkmak: Çünkü Peygamber efendimiz, (Bütün hikmetlerin, iyiliklerin başı, Allah korkusudur) buyuruyor.

2- Haram işlememek: Haram denince, içki, kumar, zina gibi meşhur haramlar hatıra gelir. Hâlbuki gıybet, zinadan büyük günahtır, kanser mikrobu gibidir. Bu kanser de yayıla yayıla hizmetleri engeller, cemiyetleri çökertir. Hele kalb kırmak, Kâbe’yi yetmiş sefer yıkmaktan büyük günahtır. Bu günahları işleyen kimsenin, (Şu kadar hizmet ettim) diye sevinip övünmesi çok yanlıştır! Dinimizde haramdan sakınmak, farzı yapmaktan önce gelir. Günah işleyerek ibadet yapılmadığı gibi, hizmet de yapılmaz. Allahü teâlâ, günah işleyen topluma yardım etmez. Biz önce günah işlememekte başarılı olmayı düşünmeliyiz. Aksi hâlde, belki başkası bizim yaptığımız hizmetler vesilesiyle kurtulup Cennete gidebilir, ama biz yanarız. Başkasını kurtarıp kendini ateşe atmak, aklı olan bir insanın yapacağı iş değildir.

3- Kibirlenmemek: Kendimizi ve yaptığımız işleri beğenmemeliyiz. Her ne olursa olsun, nefsimize arka çıkmamalıyız. Din kardeşimizi kendi nefsimize tercih etmeliyiz. Kendimizi kusurlu görüp, (Allah, beni ıslah etsin) demeliyiz.


Kendimizi düzeltmeden başkasını düzeltemeyiz 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Asıl cihad, nefsle yapılan cihaddır, yani günah işlememektir. Günah ateştir. Bu ateşten, önce kendimizi kurtarmaya çalışmalıyız. O zaman çok faydalı bir insan oluruz ve ancak o zaman bizim ağzımızdan çıkan her kelime insanların kurtulmasına vesile olur. Bazı insanlar, vaaz kürsüsüne çıkınca, çok şey anlatır. Fakat anlatılanlar dinleyenlerin kalbine tesir etmez. Kapıdan çıkan birine, vaizin ne anlattığı sorulsa, anlatılanlar hoşuna gitmiş olsa bile, ne anlatıldığını bir türlü tam olarak hatırlayamaz. Çünkü anlatan kişi, başkalarına (Şunu yapın, şunu yapmayın!) der, fakat kendisi buna uymaz.

Kur’an-ı kerimde mealen, (İnsanları iyiliğe teşvik edip de kendinizi unutuyor musunuz? Niçin kendi yapmadıklarınızı başkalarına söylersiniz) buyuruluyor. Onun için büyüklerimiz, az konuşmuşlardır. Ama bir defa konuşunca da, yaptıkları nasihat, mermere kazınır gibi insanın ciğerine yazılır, asla unutulmaz. Neden büyüklerimizin kitaplarını okuyanlar, Allah’a dönüyor, namaza başlıyor, günahları bırakıyor? Çünkü onu yazan, önce onu kendisi yapıyor.

Bizim de çoluk çocuğumuza, konu komşumuza, herkese faydalı olabilmemiz için, önce kendimize faydalı olmamız lazımdır. Önce, iğneyi kendimize batırmalıyız. Çuvaldızı başkasına batırmak zor bir şey değildir, onu zaten herkes yapıyor. İnsan daima karşısındakinin kusurlarını görür, hiç kendisini görmez. Bir defa da kendimizi görelim. Biz neyiz ve kimiz? Ne yapıyoruz? Kendisinin hesabını görmeyenin hesabını çok ağır görürler. Biz maalesef başkasının hesabını görmeye alıştık. Hep başkasını tenkitle, hep başkasını hidayete getirmekle, hep başkasını düzeltmekle uğraşıyoruz. Kendimiz ne zaman düzeleceğiz?

Büyüklerimizin kitapları, dinimizin öğrenilmesi ve tatbik edilmesi için yazıldı. İslamiyet’in imandan sonra ilk emri, dinimizi öğrenmektir. Çünkü bilmemek mazeret sayılmaz ve cehaletle yapılan ibadetler kabul olmaz. Onun için mutlaka dinimizi öğrenip öğrendiğimize uygun yaşamalıyız. Böylece önce kendimize, sonra da başkalarına faydalı olmuş oluruz.
Başarının sebebi ve derecesi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Tarih boyunca, Müslümanların başarılı olma sebepleri incelenirse, bunun dine uymaktan kaynaklandığı görülür. Başarının derecesi, dinimize uymanın derecesine bağlıdır. Kim dine ne kadar uyarsa, o kadar başarılı olur. Tam uyan, tam başarılı olur. Dinimizde nelerin, nasıl yapılacağı bellidir. Bunları kusursuz uygulayanın başarısı, o nispette fazla olur.

Çok başarılı olunan zamanlardaki Müslümanların bazı özellikleri şöyleydi:

1- Onlar, dinli dinsiz herkese şefkat gösterirlerdi. Allah için buğz etmek gereken durumlar bunun dışındadır elbette. Dine düşmanlık eden olursa, onlara karşı sert olurlardı. Nitekim Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde Eshab-ı kiramı överken, (Onlar birbirlerini çok severler, birbirlerine çok merhametlidirler, ama Allah düşmanlarına karşı çok çetin ve metin idiler) buyuruyor.

2- Bir vücut gibiydiler. Vücutta, baş da, el de, ayak da olur. Bir uzvun ağrıması bütün vücuda tesir eder. Başarı, vücudun sıhhatli olmasına bağlıdır.

3- Tek kalb gibiydiler. Aynı inancı taşırlardı, aynı sevinci, aynı üzüntüyü hissederlerdi.

4- Maksatları, gayeleri, hedefleri tekti. O da, Allahü teâlânın rızasıydı.

5- Emîr'e itaat ederler, isyan etmezlerdi. Fitne fesat çıkarmazlardı.

6- Bir kişi daha yanmaktan kurtulsun diye, gece gündüz ihlâsla çalışırlardı.

7- Dinimize uymaya çok dikkat ederlerdi.

8- (Öyle yaşayalım ki, bizim yüzümüzden kimse Cehenneme gitmesin, Allah'ın kulları bize dua etsinler, beddua etmesinler) derlerdi.

9- Yalan söylemezler, gıybet, dedikodu etmezlerdi. Birbirlerine dua ederlerdi. Gıyaben ve karşılıksız yapılan duanın makbul olduğunu bilirlerdi.

10- İyilik etmeye, dua almaya çok önem verirlerdi.

Sadaka, belayı önler. Dua, kaza ve kaderi değiştirir. Cebrail aleyhisselam, Peygamber efendimize gelip, bir gencin o gece öleceğini haber verdi. Peygamber efendimiz o genci çağırıp, ne gibi bir arzusu olduğunu sordu. Genç evlenmek istediğini söyledi. Hemen evlendirildi. O gece, genç ve hanımı namaz kılıp dua ettiler. Kendileri için hazırlanan yemekleri yiyecekleri esnada, kapıya bir fakir gelip yiyecek istedi, yemeğin hepsini ona verdiler. Fakir çok sevindi, dua edip gitti. 

Sabah oldu. Peygamber efendimiz gencin ölüm haberini bekliyordu. Bir haber gelmeyince, birisini gönderdi. Haberci geri gelip, gencin hayatta ve neşe içinde olduğunu bildirdi. Cebrail aleyhisselam Peygamber efendimize gelip, gencin gece bir fakire kendi yemeğini verdiğini, fakirin de ettiği dua sebebiyle, Cenab-ı Hakkın, gencin ömrünü uzattığını bildirdi. Gencin yatağındaki yastığın altına bakılmasını istedi. Yastığının altında, ölmüş büyük bir yılan buldular. Verdiği sadaka ve fakirin duası sebebiyle, yılanın genci sokamadığı anlaşıldı.
Başarının yolları
Adalet, güler yüz ve tatlı dil
1-
 Adaletle hareket etmeli. Adalet sınırı aşılınca kalb kırılır. Adalet, halkın dirliği ve düzeni; idarecilerinse, süsü ve güzelliğidir.

2- Başarılı olmak için dört şart var: İman, adalet, doğruluk, fedakârlık.

3- Merhametli olmalı, affetmesini bilmeli. Allahü teâlâ, başkasına acımayana merhamet etmez, affetmeyeni affetmez, başkasının özrünü kabul etmeyenin özrünü kabul etmez. Allahü teâlânın bize nasıl muamele etmesini istiyorsak, biz de Onun kullarına öyle muamele edelim. Eğer biz Onun kullarına iyilik yaparsak, Cenâb-ı Hak’tan iyilik buluruz, eğer biz Onun kullarını kırar dökersek, Allahü teâlâ da bizi kırar döker. Affedersek, biz de Onu affedici buluruz. 

Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri, (Allahü teâlânın rızasına giden yolların en kestirmesi insanları sevindirmektir) buyuruyor.

4- Herkes bizi, Allah’ı sevdiğimiz kadar sever. Allah’tan korktuğumuz kadar, bizden korkar. Allah’a itaat ettiğimiz kadar, bize itaat eder. Allahü teâlâya hizmet ettiğimiz kadar, bize hizmet ederler. Her işimiz, Onun için olsun. Yoksa hiçbir işimizin faydası olmaz. 

5- Başkasını düzeltmek isteyen, önce kendini düzeltmeli. Kendi nefsini terbiye edemeyen, başkasınınkini hiç terbiye edemez.

6- Yumuşak ve mülayim olan kazanır. Sertliğin hiçbir yerde ve hiçbir kimseye karşı faydası yoktur. 

7- Başarılı olmak iki şeye bağlıdır: Doğruluk, sevgiyle yaklaşıp herkesle barışık olmak. 

8- Her iki taraf dinlenilmeden, karar verilmemelidir.

9- Hem kendisine yapılana, hem de kendisinin yapmak istediklerinde sabırlı olmalı.

10- Kızmamalı, öfke insanın aklını örter. Kötülükler her zaman öfkeden doğar. Soğukkanlı ve cesur olmalı.

11- Sözünü dinletmek isteyen, önce kendisi söz dinlemesini bilmeli.

12- Herkese iyi davranmalı, saygılı, edepli olmalıdır.

13- Başarının sırrı, güler yüz, tatlı dil ve güzel siyasettir. Güzel siyaset, herkesin memnun olmasıdır. Güler yüzlü olmayanın, insanların itimadını, sevgisini kazanması zordur. Cömert olmayan, vermekten hoşlanmayan, insanların sevgisini kazanamaz. Sırf Allah rızasını gözetmeyenin, yaptığı hizmetlerde insanlardan takdir veya maddi bir karşılık bekleyenin ihlâsı zedelenir. Allahü teâlâ da ihlâssız kimseyi muvaffak etmez.

Kalb kırmamak, günah işlememek
1-
 Hiç kimseye şüpheyle yaklaşmamalı. İnsanlara nasıl yaklaşırsak, onlar da bize öyle yaklaşır.

2- Hiç kimseyi incitmemeli. Küfürden sonra en büyük günah kalb kırmaktır. Kâfirin dahi kalbini kırmamalı. İnsanların kalıbıyla yani görünüşüyle değil, kalbiyle meşgul olmalı. Onların kalıbıyla değil, kalbiyle iş görmeli. Muhatabınız kalıp değil, kalb olsun. Müslüman kardeşinin kalbini kıran, Kâbe’yi yıkmaktan daha büyük günaha girer. Müslümanın kalbi, nazargâh-ı ilâhidir, çok dikkat etmelidir.

3- Kimseyle tartışmamalı. Münakaşaya girişmek, fayda kapılarını kapatır. Münakaşa dostun dostluğunu giderir, düşmanın düşmanlığını artırır. 

4- Maiyetiyle yani emri altındakilerle laubali olmamalı, ciddi ve mert olmalı.

5- Kendisini üstün görmemeli, kibirden, büyüklenmekten sakınmalı.

6- Kısa ve net konuşmalı, işi sürüncemeye bırakmamalı. Hayırlı söz, kısa ve yol gösterici olandır. 

7- İşine hâkim olmalı, kâr ve zararın nereden geldiğini bilmeli.

8- Kendisine düşünecek zaman ayırmalı.

9- Hissî davranmamalı ve sabit fikirli olmamalı.

10- Verdiği işin neticesini istemeli ve almalı.

11- Özür dileyenin özrünü kabul etmeli.

12- Kendisini diliyle ve haliyle sevdirmesini bilmeli. Maiyetimiz bizi sevmiyorsa noksanlık bizdedir.

13- Sorulan her suale, kendisinin ve karşısındakinin ahiretini düşünerek cevap vermeli.

14- Her şeyi vaat etmemeli, vaat ettiğini de mutlaka yerine getirmeli.

15- Su-i zan etmemeli, geniş ihtimalle düşünmeli; fakat insanın her an hata yapabileceğini de unutmamalı. Bunun için de, denetimi ihmal etmemelidir.

16- Hüsn-i zan etmeli; ama şeytan ve nefsi unutmamalı.

17- Hıyanete meydan vermemeli, haini affetmemeli.

18- Başarıları Allahü teâlâdan, başarısızlıkları günahlarından bilmeli.

19- Her sıkıntının, her başarısızlığın, her derdin ilacı, doğru kılınan namaz ve istiğfardır. Allahü teâlâ günah işleyen bir kulunu başarılı kılmaz.

20- Allahü teâlâ günah işlemeyenlerden ve günah işlenmeyen yerlerden razıdır. Kendimiz günahtan sakındığımız gibi, arkadaşlarımızı da günahtan korumaya çalışmalıyız.

Liderlik, iyi ve kötü yönetici
1-
 Liderlik vermek sanatıdır, almak değil. Başarının sırrı vermektir. 

2- Yönetici, dengeyi iyi koruyandır. Cenâb-ı Hak her şeyi hesap ve denge üzerine yaratmıştır.

3- İş liderdedir. Öndeki iyi olursa, netice iyi olur. Öndeki kötü olursa netice bozuk olur.

4- Lider, kendini aradan çeken kimsedir. Bardaktan kendi benliğini çıkartıp onun yerine temsil ettiği kimseleri koyan kimsedir. Bardakta kendisi bulunduğu müddetçe oraya başka bir şey giremez. Kendini aradan çekmedikçe, ben ben dedikçe lider olunmaz.

5- Ateş düştüğü yeri yakar. Yürek yanacak, acı çekecek. Acı çekmiyor, yürek yanmıyorsa, memur zihniyetiyle lider olunmaz. Mevki, mal sevdasıyla lider olunmaz. Ne ki dinimizce “güzeldir”, onu örnek almak lazımdır. Bir işin delisi olmadıkça, o işin velisi olunmaz.

6- İnsanlara rehberlik eden, yol gösteren kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik edemez. Kusurları örtücü ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması, iyiliği emredip kötülüklerden men edici olması, misafirperver ve geceleri insanlar uyurken ibadet edici olması, bilgili ve cesur olması gerekir.

7- İdareci yükünü dağıtmalı, emri altındakilere durumlarına göre uygun görevler vermeli. Tek kişide bütün yük toplanmamalı. Tek kişide bütün iş, yük toplanırsa, altından kalkılamaz, işler tıkanır.

8- Her işi ben yapacağım diyen idareci, kötü bir yöneticidir. İşi ehline verdikten sonra, artık yöneticinin işi olmaz. İşi olmaz demek, iş yapmaz, işleri takip etmez demek değildir. O, teferruatla uğraşmaz, her şeye karışıp bunaltmaz, işe yön verir, bu yönde gidilmesini temin eder. 

9- Çok çalışmamız, maiyetimizi başarılı kılmaz. Çok fazla müdahale başarıyı önler.

10- Kabiliyetli, iyi yönetici, şahsa göre uygun iş verebilendir. Yoksa ondan iş isteyen değil. Bir şeyin tamamını elde edemezsek, tamamını terk etmeyelim. Bir insandan tamamen istifade edemiyorsak, onu sokağa atmayalım. İstifade edebileceğimiz yerde, istifade edebileceğimiz miktarda, istifade edebildiğimiz kadar ondan istifade edelim, her insan ayrı seviyede, ayrı kemaldedir.

11- Aciz insan kibirli olur. Maiyetine kibirli davranan zayıf insandır, boş insandır.

12- İyi bir yönetici olmamız, maiyetimizin bizi sevmesiyle belli olur.

13- Hasislik noksanlıktır. Cimriler noksandır. Yanında insan yetiştirmeyen hasistir. Bahçıvan bir gül için bin diken yetiştirir. Bir kişi deyip geçmemeli. İyiliğin de, kötülüğün de azını küçümsememeli. Tarihe bakınca, bir devleti batıranın da, kurtaranın da birer kişi oldukları çok görülür.

Emire itaat ve hedef birliği
1-
 İnsan çalıştırmanın temel şartı, heves kırmamaktır.

2- İdareci olan kimsenin odasına kapı çalınmadan girilebilmeli. Maiyetindekiler, yanına gelmekten çekinmemeli. Eleman, ceketini nefretinden değil, muhabbetinden iliklemeli. Bir Müslüman, bir Müslümanın yanına, herhangi bir iş için, rahat gidemiyorsa, çekinerek gidiyorsa, o kendisinden çekinilen Müslümanın son nefesinden korkulur.

3- Bir ekipteki eleman herhangi bir kusur işlerse, bu kusur ve kusurun günahı, ekip başına aittir ve o da sorumludur. Baş olmak, ahirette pişmanlıktır. 

4- Bütün idareciler bir eli boynunda bağlı olarak hesap gününe geleceklerdir. Hesap temiz çıkarsa çözülüp Cennete, kötü çıkarsa, diğer eli de bağlanıp Cehenneme götürülecektir.

5- Emire itaat etmeli, karışmamalı, iki üç başlılık olmaz. Çatal kazık yere batmaz. Ne kadar çok çatal olursa yere batması o kadar zor olur. Müslümanlar bir vücut gibidir. Bu vücudun da bir başı var. İki başlı olsa olmaz. Zaten iki başlı bir yaratık görünce herkes korkar bir tarafa kaçar. 

6- Bir toplumda herkes üzerine düşen vazifeyi yapmalı. Bir vücudun işe yaraması organların sıhhatli çalışmasına bağlıdır. Saatin dişlilerinden birinde arıza varsa saat çalışmaz, doğru göstermez. 

7- Müslüman dinine uydukça başarılı olur. Bu başarı onun değil sistemin başarısıdır. Sıkıntısının sebebiyse sisteme yani dinimize uymamaktan, nefsimize uymaktan kaynaklanmaktadır. Biz dinimize ne kadar uyabilirsek, o kadar rahat eder ve başarılı oluruz. Allahü teâlâ, (Allah’a, Peygambere ve sizden olan amire itaat edin) buyuruyor. Kim kendi aklına göre hareket ederse helak olur. Dinin emirlerine uymak birinci şarttır. Büyük engel insanın kendisidir. Nefsimize uymak en büyük engeldir. 

8- Bütün iş birlik beraberliktedir. Bu temin edilirse kimse bize zarar veremez. 

9- Vekil asıl gibidir. Vekili üzmek aslı üzmek gibidir. Vekile itiraz asla itirazdır. 

10- Emre itaat esastır. Bir vücutta bir ağız bulunur.

11- Emir kim olursa olsun, itaat edilir. Emire itaat etmek, Peygamber efendimizin emridir. Burnu kesik Habeşli bir köle de olsa, fâsık veya facir de olsa, emire itaat vacibdir. Bunun şakası olmaz. 

12- Bu din, kişinin kendisine itaatini kaldıran, sormayı, sorduğuna itaati emreden bir dindir.

13- Emirin haberi olmadan yapılan iş, girdi ve çıktı meşru değildir. 

14- Hedef birliği çok önemli. Herkesin çektiği, hedefsizlikten, belirsizliktendir. Hedef birliği sevgiyi artırır. Hedefi olmayan gemiye, rüzgârın faydası olmaz.

15- Bir yumruk gibi olmalı. El açık olursa parmaklar zarar görür. Yumruk haline gelirse zarar görmez. 

İstişare, akıl ve başarının engeli
1- 
Herkes bir sürünün çobanı gibidir. Çoban sürüsünden sorumlu olduğu gibi, her Müslüman da, bir kişi olsa bile maiyetinden sorumludur. 

2- Emir oturursa, emri altındakiler yatar. Herkes başa bakar. Osmanlı padişahları ordunun başındayken, zaferden zafere koştular. Son dönemlerde saraydan idare başlayınca, olanlar oldu. 

3- Âmir, vazife verdiği arkadaşa tam güvenmeli. Onun kendisinden daha kabiliyetli, ihlâslı olduğuna inanmalı. Bu zor iştir, ancak çok güzeldir. İşte mümin, böyle olur.

4- Disiplinli bölük, disiplinsiz ordudan iyidir. Namazını kılan, emîrine de itaat eden topluluk, zafere kavuşur.

5- Başarının sırrı sormaktır.

6- Her şey söz dinleyene verilir, her şey, bu (her şey)in içinde vardır. 

7- İşi bilen değil, peki diyen kıymetlidir. Söz dinlemeyen kabiliyetli olsa da başarılı olamaz.

8- İşlerinin doğru gitmesini isteyen, kendi başına hareket etmemeli. Akıllılarla istişare etmeli.

9- Kim kendi aklına göre karar verip de, iş yaparsa pişman olur. 

10- İnsanın nefsi, (Ben haklıyım, ben biliyorum, kimseye ihtiyacım yok) der. Hâlbuki Allahü teâlâ Resulüne, (Bir iş yapacağın zaman arkadaşlarınla istişare et!) buyuruyor. 

11- Mümin istişarede menfaati gözetmez. O soran Allah rızası için sorar, cevap veren de Allah rızası için cevap verirse, zahirde yanlış bile olsa, Allahü teâlâ onu hayra tebdil eder, doğrultur.

12- Aklını bırak kurtul, tâbi ol, saadet bul!

13- Akıllı insan aklını kullanır. Daha akıllı olan, başkalarının da aklını kullanır. 

14- Başarı nedir? Başarı, öldükten sonra ahirette işe yarar şeydir. Ahirette işe yaramıyorsa, o başarı değildir. Başarının manisi insanın kendisidir, yani aklına nefsine uymasıdır. 

15- Yaşça ve ilimce daha aşağı olanın nasihatini kabullenmek, yüksek dereceli olmaya işarettir.

16- Hakkı, doğruyu kim söylerse söylesin kabul etmeli. Söyleyene değil, söylenen söze bakmalı. 

17- Allah için istişare edince, Allahü teâlâ en iyisini karşınıza çıkarır. İstişare etmek, sormak nefsi kırar. Sormamak nefsi azdırır. Hiç kimse ilminin çokluğuyla iftihar etmemeli; çünkü ondan daha çok bilen vardır. Şeytan meleklerin hocasıydı. İlmi onu kurtarmadı. 

18- Başkalarının acılarından ve geçmiş felaketlerinden ders almalı. Böyle insanların nasihat ve tavsiyelerine kulak vermeli. Yapacağımız işi, daha önce bunu denemiş, tecrübeli kimselere danışmalıyız. Çünkü onlar, kendilerine pahalıya mal olmuş doğru görüş ve bilgileri sana bedava verirler. İllâ bizim de başımıza gelmesini beklememiz doğru olmaz. Bize de çok pahalıya mal olur. 

Dürüstlük, tasarruf ve çok çalışmak
1- Âmir öyle olmalı ki, maiyetindeki herkes, (Âmir beni herkesten daha çok seviyor) diyebilmeli.

2- Cehennemlik görmek isteyen, kendi oturduğu halde, başkasını ayakta tutan kimseye baksın!

3- İşi ehline vermek lazımdır. Ehline vermeyen mesul olur. 

4- İyi sebebe yapışan iyi netice alır. Çalışırken netice alamazsak, suçu kendimizde aramalıyız. 

5- Başarmak için inanmak lazımdır.

6- Ticaret hayatında rakiplerimizi, dünya hayatında düşmanlarımızı hafife almamalı.

7- Dört şeyi küçük olsa da küçük görmemeli: 
    1- Hastalık, 2- Yangın, 3- Düşman, 4- Zarar.

8- Tedbir almamak kibirdendir.

9- Zararın neresinden dönülürse kârdır.

10- Önümüze engel çıkarsa, bunu aşmaya uğraşmayalım, yanından dolaşalım.

11- Boş oturanları Allahü teâlâ sevmez. Bir kimse boş oturursa ona şeytan musallat olur. 

12- Çalışmak ibadettir. Çalışkan Müslüman, Allahü teâlânın dostudur.

13- Borçları ödemek, ırzını namusunu korumak ve ölünce geride kalanlara miras bırakmak için mal kazanmayan kimse hayırsızdır. Yani kendine ve topluma zararlıdır. 

14- Paranın gittiği yerden, geldiği yer belli olur. Helal kazananın parası, helal yere gider. Haram kazananın parası harama gider. Bunlar birbirine gitmez. 

15- Ticarette üç şart vardır: Kalite, fiyat, tatlı dille güler yüz. 

16- İbadet için abdest şarttır, ticarette de doğruluk şarttır. 

17- Düşünmekle ibadet olmaz, oturmakla ticaret olmaz. Kovandan çıkmayan arı, bal yapamaz.

18- Ticaret, kaidesine göre yapılırsa güzeldir. Ticaretin kaidesi de, dürüstlüktür, aldatmamak ve aldanmamaktır. Açıkçası kul hakkından korkmaktır, kul hakkını korumaktır.

19- Acele etmemeli. Acele eden, ya hata yapar veya hatalı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isabet kaydeder veya isabet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket Rahman’dandır. 

20- Genelde aceleye sebep, dünyalık toplama hırsıdır. Kanaat sahibi olmalı. Kanaat bitmeyen bir hazinedir. Tasarruf ve kanaat edelim; zira bunlar, boyun eğme zilletinden daha kolay ve hayırlıdır.

21- Tevekkül etmek, Allahü teâlâya güvenmek; istişare edip, doğru sebeplere yapıştıktan sonra, boş durmak, yan gelip yatmak değildir. Allahü teâlâya yalvarmak demektir. Hatamız, kusurumuz, eksiğimiz olabilir, niyetimiz halis olmayabilir. Bizi affetmesi için, hayırlısını ihsan etmesi için, muvaffak etmesi için yalvarmak demektir.
Başarının yolu gönül almaktan geçer
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimize hizmet ederken başarının yüzde sekseni gönül almak, kalb incitmemektir. Maiyetini, yani ailesini ve emri altında çalışanları üzmemektir. Kimsenin bedduasını almamaktır. Geriye kalan yüzde yirmisi de, çalışmaktır. Sebebe yapışmak için çalışmalı, ama başarının zerresini bile kendimizden bilmemeliyiz. Cereyan gelmeyince motor çalışmadığı gibi, bu büyüklerden de himmet gelmezse hizmetler durur. Yoksa hâşâ, dine hakkıyla hizmet etmek gibi zor bir vazife, bizim gibilerin yapacağı iş değildir.

Büyük zatlar, hiç kimsenin kaşına, gözüne veya işine bakmaz. Allah korkusuna, kalbindeki ihlâsa ve maiyetine karşı olan şefkatine bakarlar. Bir kimse, maiyetini kırıyor ve üzüyorsa, yaptığı hizmet ne kadar büyük görünürse görünsün, hiç kıymeti yoktur ve hizmetleri onu asla affettirmez. Ama din kardeşinin kendinden bin kere daha aziz, bin kere daha makbul, bin kere daha emin ve bin kere daha şefkatli olduğuna inanan kimse, çok kıymetlidir ve büyükler böyle kimseleri çok severler.

Asıl mayamızı kaybetmemeliyiz, parayı âhirete tercih etmemeliyiz. Parada sevgi, şefkat, merhamet ve af yoktur. Onun için, dünyaya düşkün olanda, insanlara karşı hiç af ve merhamet bulunmaz. Fakat kendileri de gece gündüz acı ve ızdırap içinde yaşarlar. Keyifli gözükseler de, neşelerinin hepsi sahtedir. Bir lokmayı bile ağız tadıyla yiyemezler. Çünkü para canavardır, engerek yılanıdır. Kalbe yerleştirilen bu yılanın her an sokması, o kimseyi her an rahatsız etmesi gayet tabiîdir.

Âhirete inanan ve âhiret için çalışanda ise şefkat, merhamet, af, cömertlik, gözyaşı ve sevmek vardır. Onlar için Allah sevgisi her şeyin üstünde olduğundan, oraya ne yılan ne de şeytan girer. Dünyanın en mutlu insanı onlardır. Âhireti dünyaya tercih ettikleri için de, Allahü teâlâ o parayı, o dünyayı onlara hizmetçi yapar. Nitekim Cenab-ı Hak bir hadis-i kudsîde, (Ey dünya, bana hizmet edenlere hizmetçi ol! Sana hizmet edenler de, senin hizmetçin olsun! Onlara zorluk çıkar! Onları her iyilikten, her güzellikten mahrum et!)buyuruyor. O hâlde, hem dünyaya, hem de âhiret nimetlerine kavuşmak için tek gaye, Allahü teâlânın dinine hizmet olmalıdır.


Bütün organların birbirine ihtiyacı var 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimize hizmet ederken dikkat edilecek iki önemli husus vardır:

Birincisi: Ailemize, evladımıza ve emrimiz altında çalışanlara âmirlik taslamamalı, aksine onlara hizmetçi olmalıyız. Onları kendimizden daha kıymetli, daha şefkatli, daha merhametli bilmeliyiz. Onların daha başarılı ve daha emin olduğuna inanmalıyız. Beraber çalıştığımız arkadaşlarımıza olan güvenimiz, her bakımdan kendimize olan güvenden daha fazla olmalı. Çünkü bu yolun büyükleri böyleydi. Güven olmazsa, istenilen verim alınamaz.

İkincisi: Milyarda bir de olsa, elde edilen başarıdan kendimize hiç pay çıkarmamalıyız. Merhum hocamız, (Hocamı tanıdıktan sonra elime geçen tek kuruşu kendimden bilmedim. Öyle bilsem helak olurum, hepsi Efendi hazretlerinin bereketidir) buyururdu. Esas olan, büyüklerin himmeti ve birlikte çalıştığımız arkadaşlarımızın ihlâsıdır. Hiçbir organ bir vücutta tek başına bir iş yapamaz. Çünkü hepsinin birbirine ihtiyacı vardır. Kalb olmazsa, o beyin ne yapar? Beyin olmazsa o vücut ne işe yarar? Hepimiz bir vücut gibiyiz. Bir organın diğerinden üstün olduğu söylenemez. Çünkü hepsinin ayrı bir kıymeti vardır. Nitekim insan vücudunda değersiz olan, işe yaramayan bir organ, hattâ tek tüy yoktur. Nasıl olur da, bir insan bir din kardeşine, (Sen lüzumsuzsun, işe yaramazsın) der? Bu, hiç kimsenin haddi değildir. (Benim ümmetim, bir vücut gibidir) hadis-i şerifi de bu gerçeği açıklamaktadır. Bir vücutta bir organ, diğer organa müdahale edemez. Herkes kendi işine bakar.

Bir saat, vakti doğru gösteriyor, hiç şaşırmıyorsa, içindeki çarklar iyi çalışıyor demektir. Çarklar kendi vazifelerini iyi yapınca, saatin iyi çalıştığı, vakti doğru gösterdiği gibi, biz de başkasını rahatsız etmezsek, bir başkasını gıybet etmezsek, onu üzmezsek, bu hizmetler güzel bir şekilde yürür. Şahsi hatalarımız, nefsânî hareketlerimiz yüzünden, bir kimsenin bu hizmetleri kötülemesine sebep olmaya hakkımız yoktur. Hizmetlere bir şey olmaz, ama hizmetlerin kötülenmesine sebep olmak çok tehlikelidir, felakettir. O bakımdan, herkes aklını başına toplamalı ve saygılı, edepli ve yumuşak huylu olmalıyız. Gayemiz, başkalarına hizmet ettirmek değil, onların hizmetine koşmak olmalı. Unutmamalı, hizmet eden hizmet görür.
Bayrağın ulaştırılması
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İslamiyet bir bayraktır. Allahü teâlâya doğru inanıp doğru ibadet edenler, bu bayrağın gölgesindedir. (Bu bayrağın bana gelmesi yeter, bundan sonra ne olursa olsun) demek olmaz. Bu emaneti, bizden sonrakilere ulaştırmak için, çok gayret göstermek gerekir. Ulaştıramazsak, bizden öncekiler ahirette bizden davacı olmazlar mı? (İslamiyet’in size doğru olarak gelmesi için malımızı, canımızı feda ettik. Vatanlarımızı terk ettik. Siz aldığınız bu yüce emaneti nasıl toprağa gömdünüz? Bir sonraki nesle neden aktarmadınız?) derlerse, ne cevap vereceğiz? Ayrıca, yarın bir gün çocuklarımız, torunlarımız, (Niye bizimle ilgilenmediniz, niye bize emaneti ulaştırmadınız? Biz sizin yüzünüzden şimdi Cehenneme gidiyoruz) derlerse ne cevap vereceğiz?

Öğrendiklerimizi gizlemeyip, Allah’ın kullarına ulaştırmalıyız. Yani onların da, doğru olan kitaplara, bilgilere kavuşmalarına yardım etmeliyiz. Bunu sırf Allah rızası için yapmalıyız. Bu bayrak, kıyamete kadar hep dalgalanacaktır. Bu bayrağı elden ele ulaştıranlar, dünya ve ahiret saadetine kavuşacaktır.

İman nuruna kavuşanlar, Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerini tanıyıp, onların yolunda olanlar, gündüz aydınlıkta çalışana, diğerleriyse gece karanlıkta çalışana benzerler. Hiç ikisi bir olur mu? Karanlıkta insanlar birbirlerine çarparlar. Ne yaptıklarını görmezler, yıkarlar, kırarlar, dökerler. En iyi imkânlarla da çalışsalar, başarılı olamazlar. Gündüz çalışanlar ise, ne yaptıklarını görürler, yıkmazlar, kırmazlar, dökmezler. İşleri de isabetli olur.

İnsan parasıyla bir şey alabilir, iradesiyle bir yere gidebilir, ama imanı parayla, iradesiyle alamaz. Bir insanın mümin olması, Müslümanlığa kavuşması üç şekilde olur:

1- Hiç şartsız olarak, Allahü teâlâ dilediğine imanı verir.

2- Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde vaat ediyor, (Kim benim dinimi incelerse, öğrenmek isterse, bana kavuşmak isterse, onu bana kavuşturacak yolu açarım ve ona gidecek yolu nasip ederim) buyuruyor. Hangi dinden, hangi dilden, hangi ırktan olursa olsun, arayana, isteyene nasip ediyor, ama kavuşmak için, araması, istemesi şarttır.

3- Kişi, bir insana veya bir hayvana iyilik eder, şefkat ve merhamet gösterir. Öyle bir dua alır ki, Allahü teâlâ o duanın veya gösterdiği şefkat ve merhametin mükâfatı olarak ona İslamiyet’i nasip eder.
Bayram edilecek nimetler
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: 
Bayram edilecek nimetler çoktur. Önce, insan yaratıldığımıza mı bayram edelim, eli ayağı düzgün yaratıldığımıza mı bayram edelim? Allahü teâlâ bizi bir İslâm ülkesinde dünyaya getirdiği için mi bayram edelim? Yetmiş bin türlü itikadın kol gezdiği bir dönemde, Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadını bize nasip ettiği, yani bizi seçtiği için mi bayram edelim? Ehl-i sünnet âlimlerini, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi mübarek bir zatı, sevgili bir kulunu tanıttığı, kitaplarına kavuşturduğu için, binlerce büyük zatın mübarek sözlerinden toplanmış, birçok çiçeklerden toplanıp bal gibi hazırlanmış olan, kıymetli eserlerini görmek, tanımak nimetine kavuştuğumuz için mi bayram edelim? 

Büyükler buyurdu ki:
(Eğer Allahü teâlâ bir kuluna, sevdiği bir kulunu tanıştırmışsa, ona her şeyi vermiştirBu, Eshab-ı kiramın Cenâb-ı Peygamberi tanıması gibidir. Allahü teâlâ bir kuluna iki şeyi vermişse, üçüncüsünü istemeye hakkı yoktur: 1- Ehl-i sünnet itikadı, 2- Bir büyüğü tanıyıp, ona şeksiz ve şüphesiz teslim olmak.)

Bu, büyük nimettir; çünkü seçmek hakkı bize ait değildir. Allahü teâlâ milyonlarca insanın içinden bizi seçti ve Ehl-i sünnet âlimlerini tanıttı, sevdirdi, yollarında bulundurdu. Bu ne büyük saadet… Yalnız bunun için bayram etsek azdır. 

Onun için, ışığa yani bu büyüklere kavuşan, karanlıklarda dolaşmamalı; çünkü doğruyu ve yanlışı görmemizi sağlayan, kazasız, belasız yürümemizi sağlayan, bu nimettir. Eğer bunun kıymeti bilinmezse, yavaş yavaş, güneşin battığı gibi bu nimet kaybolur. Ondan sonra herkes başını taştan taşa vurur. Bu nimetin değeri, ölçülemeyecek kadar çoktur. İnsan elini bir ateşe soksa veya birkaç saniye elini kibrit alevine tutsa, o zaman büyük zatların kıymetini anlar. 

Görmekle tanımak bir değildir. O devirde, Peygamber efendimizi de insanlar gördü. Tanıyanlar iman etti, Eshab-ı kiram oldu. Tanımayanlar müşriklikte devam ettiler. Bu tanımanın kıymetini, büyük nimet olduğunu bilelim! Cenab-ı Hak dilemeseydi, büyük zatları bize tanıtmazdı; çünkü Allahü teâlâ, pırlantayı çöplüğe koymaz. Eğer kalbimiz, Rabbimiz tarafından seçilmeseydi, bu büyükleri tanımak bize nasip olmazdı. Onun için, çok dikkat edilmeli ki, bu nimet elimizden gitmesin. Bu nimetin elimizde kalması için de tek şart var, o da birbirimizi sevmektir; çünkü müminin kalbi kırılınca, Rabbimiz kırılır. Allah korusun! Müminin kalbini kıran, Kâbe’yi yetmiş kere yıkmış gibi günaha girer.


Sıkıntının bedeli 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir Müslüman olarak, Ehl-i sünnet itikadını yaymak, Allahü teâlânın dinine hizmet etmek çok kıymetlidir. Bu, peygamberlik vazifesidir. Peygamberlik vazifesi yanında evliyalık, deryada bir damla bile değildir. Evliyalık da iki türlüdür: Bir kısmı nefsî, nefsî der. Bir kısmı da ümmetî, ümmetî der. Yani bir kısmı, (Kurtar beni yâ Rabbi, şu makamı ver, şu dereceyi ihsan eyle) der. Diğer kısmı da, (Yâ Rabbi, bedenimi o kadar büyük yap ki, benim vücudum Cehennemi doldursun, benden başka hiçbir mümin yanmasın, ben onların hepsine feda olayım) der. 

Bu hizmetleri yaparken, çok sıkıntı, çok çile çekilir, belki bazı hakaretlere de uğrarız, evimizden, yurdumuzdan ayrı kalırız; ama unutmayalım ki, bu çektiğimiz sıkıntılar Eshab-ı kiramın çektiği sıkıntıların yanında deryada damla olmaz; çünkü onlar yurtlarından kovuldular. Habeşistan’a gitmek kolay mı? O sahra nasıl geçilir? Kadın, çoluk çocuk... Çöl bu, kolay değil. Beş vakit namazlarını kılacaklar, yürüyecekler, çok zor. İki defa Habeşistan’a gidenler var. Canlarını değil, dinlerini korumak için gittiler. Bir kere vedalaştılar, bir daha geri dönmediler. Dünyanın her tarafında, Türkistan’dan Afganistan’a, Tunus’a, Cezayir’e kadar, her yerde Eshab-ı kiram kabirleri var, Anadolu’da, nerede yok ki? Nedir bu? İlâ-yi kelimetullah [Allahü teâlânın dinini yaymak] için evini terk edip bir daha geri dönmemek üzere, Allah’a giden yolda buluşmak... Bir seferinde, Eshab-ı kiram, Peygamber efendimize dediler ki:
— Yâ Resulallah, bu müşrikler bize çok işkence yapıyorlar, görüyorsunuz, ne kadar sıkıntı çekiyoruz. Bir beddua etseniz de, Allah bunları kahretse, biz de bu sıkıntılardan kurtulsak...

Peygamber efendimiz buyurdu ki:
— Sakın hâlinizden şikâyet etmeyin! Sizden önce gelen ümmetlerde, mümin olduğu için, bu sizin çektiğiniz sıkıntılardan daha çok sıkıntı çekenler vardı. 

— 
Yâ Resulallah, bundan daha büyük eziyete, bundan daha büyük sıkıntıya nasıl tahammül ettiler ki?

— Evet, tahammül edilemeyen sıkıntılar çektiler. İman edenleri yarı beline kadar toprağa gömüyorlardı, testereyle ikiye bölüyorlardı. Onlar yine, (Allah bir) diyorlardı. 

Niyet çok mühimdir. Hesap gününde, herkes yaptığının karşılığını görecektir. Hesapta günahları sevablarından ağır gelenleri Cehenneme atmaya hazırlanan melekler, bir de bakacaklar ki, son anda çok büyük sevabları gelip terazinin kefesine konuyor. Bu duruma şaşıran melekler soracaklar, (Yâ Rabbi, bu kulların Cehenneme gidecekken, her şey değişti. Cennetlik oldular. Hikmeti nedir?) Allahü teâlâ onlara, (O kullarımın sizin bilmediğiniz, yalnız benim bildiğim güzel niyetleri vardı. Onları yapmış gibi, bu kullarıma sevab verdim)buyuracak.
Bedenin ve ruhun gıdası
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bedenimizin sıhhati için, sabahtan akşama kadar yiyip içiyor, her türlü gıdayı alıyoruz. Beden gıdasını almayınca öleceği gibi, ruh da gıdasını almazsa ölür. Vücut topraktan yaratıldığı için gıdası toprak maddeleri, ruh ise âlem-i emirden yaratıldığı için gıdası âlem-i emirdendir. Kur’an-ı kerim ve doğru din kitabı okumaktır, namaz kılmaktır, sohbet yani dinden bahsetmektir. 

Dengeli, olgun insan, bedeni ve ruhu sıhhatte olan insandır. Herkeste, her ailede, bir sıkıntı hastalığı var, çünkü beden ve ruh beslenmiyor, denge bozukluğu meydana geliyor. Bu denge bozukluğunu gidermek için de, bütün dünyada kurulan hastaneler bir çare bulamıyor. Özellikle gayrimüslim ülkelerdeki hastane sayısı pek çoktur. Yalnız bu dünyaya inandıkları ve âhiretten mahrum kaldıkları için, acaba ne kadar daha çok yaşayabiliriz gayesiyle, neredeyse bütün paralarını tedaviye ayırıyorlar. 

Sinir sisteminin bozukluğundan dolayı meydana gelen hastalıkların biri düzelse, biri bozuluyor. Sinir sisteminin yani ruhun düzelmesi için de, ruhun gıdasını alması gerekir. Ruhun, kalbin gıdası dindir, ilimdir. Din kitabı okumayanın, dinî sohbet yapmayanın, gönlü yani kalbi ölür. Önce hastalanır, zayıflar, birdenbire ölmez. Zayıfladıkça da, bedende olduğu gibi, derecesine göre sıkıntılar, anormallikler meydana gelir. Vücut zayıfladıkça, bu zayıflık insanda acılar, ızdıraplar meydana getirir. Bu hastalık bedene de yansır, bedende de bazı alametler meydana gelir. Netice itibariyle tedavi edilemezse, hayatı sona erer. İşte bunun gibi, ruhun hastalıkları da tedavi edilmezse sonunda ruh ölür, yani imanını kaybeder.

Bedene faydalı gıdalar olduğu gibi, bedeni tahrip eden zehirler de vardır. Bedeni ve ruhu beraber tahrip eden zehirler, haramlardır. Hem ruhu, hem bedeni dejenere eden, ikisini de hasta eden, ondan sonra ölüme sürükleyen, haramlardır. Haramlar da bellidir, hepsi kitaplarda yazılıdır. Kur’an-ı kerimde bunlar bildirilmiş, Peygamber efendimiz de, ümmetine açıklamıştır. Kumar, içki, zina, yalan, gıybet, kul hakkı, kalb kırmak gibi bütün haramlardan çok sakınmak gerekir. Günahlara devam etmek imanı zayıflatır ve sonunda ruhun ölümüne yani imansız olmaya sebep olur. Bunun için küçük büyük bütün günahlardan sakınmaya çalışmalıdır...

Paranın geldiği yer 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mübarek bir zata sorarlar:
— Efendim, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları raflarda bekliyor. İnsanlar her şeye para veriyor, fakat Cennete götürecek olan bu kıymetli kitaplara neden para veremiyorlar?

O zat buyurur ki:
— Efendim, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları çok temizdir. Bunlara gidecek paranın da temiz olması, helal olması gerekir. Peygamber efendimiz, helal olmayan paranın hayırlı işte kullanılamayacağını, mesela doğru din kitabına gitmeyeceğini bildirmiştir. Kazancı bozuksa, parayı bozuk yere verir, bu kitaba para vermez. Helal para, helal yere gider. Karışık olan, karışık yere gider. İmam-ı a’zam hazretleri, (Paranın gittiği yerden, geldiği yer belli olur) buyuruyor. Eğer bir kimsenin parası hayra gitmiyorsa, o paranın hayırsız yerden geldiği anlaşılır.

Büyüklerimizin kitapları raflarda beklesin diye yazılmadı. O kadar emek, o kadar zahmet, raflarda garip bir vaziyette beklesin diye sarf edilmedi. Bu kitaplar raflar için değil insanlar içindir. Herkes okusun, dünya ve âhiret saadetine kavuşsun diye yazılmıştır. O büyük zatlar yaşasalardı üzülürlerdi. Madem insanlar şu veya bu sebeple alamıyor, o zaman iş bize düşüyor, onlara hediye olarak biz vereceğiz. Böylece üç sevaba kavuşacağız:

Birincisi, hediye vermek sevabına kavuşuruz.

İkincisi, insanları sevindirmek sevabına kavuşuruz. Hediyeyi alan sevinir. Bu da duaya vesile olur, bize dua eder.

Üçüncüsü, emr-i maruf sevabıdır. Cenab-ı Hakk’ın dininden bir kelime öğretmek veya öğretilmesine vesile olmak, yüz umre sevabına bedeldir. Umre için o kadar masraf yapılıyor, o kadar zahmet çekiliyor. Nakli esas alan bir kitap verince belki yüz bin umre sevabı alırız, çünkü umre nafile, emr-i maruf ise farzdır. Farzın yanında nafilenin hiç kıymeti yoktur. Denizde damla bile değildir. O insanın dinini, imanını öğrenmesine vesile olanın, ne kadar çok sevab alacağını düşünmelidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Bütün ibadetlere verilen sevab, Allah yolunda gazaya [cihada] verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Gazanın sevabı da, emr-i maruf ve nehy-i münker sevabı yanında, denize nazaran bir damla su gibidir.)

Emr-i marufu ve nehy-i münker vazifesini herkes lâyıkıyla yapamaz. Yanlış anlatma ve fitneye sebep olma tehlikesi vardır. Doğru yazılan bir din kitabı ise hemen herkese verilebilir. Bir kitap vermekle emr-i maruf ve nehy-i münker vazifesi yapılmış; az bir işle, tahmin edilemeyecek kadar büyük sevablara kavuşulmuş olur.
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:179
Dün:258
Bu Ay:4,132
Toplam:14,185,157
Online Ziyaretçiler:1
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842