Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Hikmet Ehli Zatlar Buyuruyor Ki

Ben bilirim diyen
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İhlâs, her işi yalnız Allah için yapmaktır. İhlâs yoksa, nefsi için yapılmış olur. Bütün birliklerin dağılmasının tek sebebi ihlâssızlıktır. Bir toplumda, her şey Allah rızası için yapılsa, kendilerinin paylaşacakları maddî bir şey kalmaz. Paylaşacak bir şey olmayınca da, huzur, sevgi, birlik ve beraberlik olur. Çünkü ben demeyene, ben istemem diyene, Cenab-ı Hak daha fazlasını verir. Aksine, bir toplumda herkes bu benim malım derse, o mal için herkes birbirine düşer. Çünkü herkes, bunda kendisinin bir payı olduğunu düşünür. Ondan sonra da, huzursuzluk, düşmanlık, kavga ve dağılmalar başlar. 

Ehl-i sünnete uygun olarak, dini yaymak için yapılan hizmetlerde, başarılı olmanın ilk şartı, ihlâslı olmaktır. Bu ise, yapılan hizmetlerin Allah için olması, bunun ibadet olduğuna inanılması ve bu yolun büyüklerinin sevilmesi ve kitaplarının okunmasıyla mümkündür.

Büyük zatların sözünü dinleyen, peki diyen, daima başarılı olmuştur. Bu hizmetlerde en faydasız olan, kendini ve aklını beğenendir. Ondan bu hizmetlere fayda gelmez, hattâ kimseyi beğenmediği için kendisi sıkıntıya girer, başkalarını da sıkıntıya sokar.

Çok zengin bir tüccar, mübarek bir zata, (Her işte çok başarılısın. Bunun sebebi nedir?) diye sorunca, o zat tebessüm ederek, (İşimi hep bilmeyenlerle yaptığım için) cevabını verir. Tüccarın çok şaşırdığını görünce der ki:
Bu, bana rahmetli hocamın tavsiyesidir. Bir işe başlarken, kimlerle çalışacağımı sorduğum zaman, (Bilmeyenlerle çalış! Sana peki diyenleri, ihlâslı olanları seçip, onlarla işe başla! Kabiliyetli olan, kabiliyetine güvenir, çevresine sıkıntı verir. Ama kabiliyeti olmayan, ihlâslı olur, sana güvenir, dediğini yapar. Zamanla bu ihlâsından dolayı, Allahü teâlâ ona kabiliyet de verir. Hem ihlâs, hem kabiliyet kazanmış olur) buyurmuştu. Bilenin bilgisine ve aklına güvenmesi, onu sıkıntıya sokar. Bilen hep akıl verir. Söz dinlemez veya istemeyerek dinler. İşi zamanında yapmaz, eksik veya bildiği gibi yapar. Çünkü, (Bu iş ancak böyle yapılır) diye düşünür. Genelde, bilmeyenin itaati ve ihlâsı çok olur. Bilmediği için sorarak iş yapar. Sorduğu için de rahat eder. İşler düzgün olur.

Gemide olmak 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimlerinin, Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda dine hizmet eden Müslümanın istirahati, musalla taşında başlar. Bu, bir bayrak yarışıdır. Aldığı bayrağı hiç kimse toprağa gömemez. İnsanların hidayete kavuşup kurtulmaları için, bu bayrağın elden ele dolaşması, yere inmemesi lazımdır.

Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın en çok sevdiği kimse, dinini öğrenen ve başkalarına öğretendir. Dininizi, İslâm âlimlerinin ağızlarından öğreniniz!) buyuruyor. Onun için sohbetteki bereket, ilim başkadır. Yani sohbetin insana verdiği olgunluk, sırf kitap okumakla hâsıl olmaz. Esas olan, bu hadis-i şerife uygun olarak, büyüklerin sohbetidir, ilmi büyüklerin ağzından almaktır. Böyle bir zat bulunmazsa, o zaman kitapları okunur.

Büyüklere tam teslim olan, tam netice alır, tam başarı kazanır. Yarım teslim olan, yarım başarı elde eder. Hiç teslim olmayan, sıfır alır. Tam teslim olmak nedir? Bunu Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri tarif etmiş, (Hocamı tanıdıktan sonra aklımı bıraktım ve kurtuldum) buyurmuştur. Dolayısıyla, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerin kurtuluş gemisine binen, kaptanın işine karışmamalı. Ya gemiye binme, binmişsen kaptana karışma! Geminin gideceği yeri bilerek, kaptana ve gemiye güvenerek biniliyor, ondan sonra hâlâ kendi aklıyla gemiye yön vermeye, istikametini değiştirmeye, tenkit etmeye ne hakkı olur?

İşte böyle bir gemiye binince, gemide olduğunu unutup, aklı fikri başka yerde olan, kendi kendini felakete sürüklemiş, gemiden aşağı düşmüş olur. Tabiî o gemiden denize düşenin hâli çok tehlikeli. Ya boğulur veya balıklara yem olur. İyi yüzme bilse bile, yine azgın dalgalı deryayı geçip sahile çıkması, imkânsız denecek kadar çok zordur. Ömrü denizlerde geçen bilir, çok fırtınalı, çok dalgalı günler olur. Böyle tehlikeli bir ortamda gemiden atlayan nasıl kurtulur ki? Bunun gibi çok tehlikeli zamanlarda, düşersek diye, bellerine urgan bağlarlar. Bu dalgalarda gaflet, felakettir. Onun için fırtınalı havalarda, mutlaka ipin sağlam olması, mesafenin de kısa olması lazım. Bu ip, ihlâslı olmaktır, uzunluğu kısalığı da takvadır. (Ben ihlâstan ve takvadan anlamam) diyen çıkarsa, onun da çaresi var: Sadece peki demesi yeter.
Besmele’nin önemi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ kullarını Cennete davet ettiği zaman, davetiyesinin altındaki imza “Bismillâhirrahmânirrahîm” olacak. Âdem aleyhisselama ilk gelen âyet, Besmele’dir. Besmele’nin daha birçok faziletleri vardır. 

Besmele’yle yenen lokmalar vücuda şifadır, Besmele’siz yenenler ise vücutta hastalık yapar. Besmele söyleyerek yiyip içenin vücuduna, şeytan giremez. Besmele’siz yenilen ve içilen gıdalarla beraber, şeytan da vücuda girer. Büyük zatlar, her yudumda, her lokmada Besmele çekerler.

İki tane şeytan yola çıkıp bir beldeye gelirler. Biri diğerine, (Sen şu eve, ben bu eve! Bir ay sonra burada görüşelim) der. Diğeri de tamam diyerek, ayrılırlar. Bir ay sonra buluşurlar. Bir tanesi çok zayıflar, ip gibi olur, diğeri ise aşırı şişmanlar. Şişman olan, zayıf olana, bu ne hâl diye sorunca, o da, (Mahvoldum, ne yeseler, ne iş yapsalar Besmele çekiyorlar, bir yere giremedim, bir şey yapamadım. Açlıktan ölecek hale geldim) der. Şişman güler, (Benim gittiğim evdekilerin gâfilliklerinden dolayı, hiçbir işte Besmele hatırlarına gelmiyor) der. 

Yeni evlenen bir kadın, bir şey alırken, bir yere bir şey koyarken, her işinde hep Besmele çekermiş. Kocası, (Bu kadarı da çok) diye onun bu haline kızarmış. Bir gün, ona bir oyun oynamak istemiş. Bir kese altın verip, (Bunu sakla, ihtiyaç olunca senden alırım) demiş. Hanımı keseyi alıp, Besmele çekerek sandığa koymuş. Kocası da gizliden onu takip etmiş. Bir gün hanımı yokken, keseyi oradan alıp bahçedeki kuyuya atmış. Sonra da, hanım, ihtiyaç oldu, keseyi getir demiş. Kadın, Besmeleyle sandığı açmış, Besmeleyle elini sandığa uzatıp, keseyi çıkarmış. Bir de bakmış, keseden sular damlıyor. Çok şaşırmış, (Hayret, bu nasıl ıslandı?) demiş. Bunu takip eden kocası ise, daha çok şaşırmış ve çok utanmış. Meğer Besmele’nin hürmetine, melekler oradan alıp getirmiş. 

Vasıtaya binerken

Bismillahillezî lâ yedurru ma’asmihî şey’ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüvessemî’ul alîm. Bu duada, karada, denizde, havada, yani nerede olursa olsun, bir mümin, başladığı herhangi bir işte Besmele çekerse, ona bir zarar gelmeyeceği bildiriliyor. Herhangi bir vasıtaya [uçağa, gemiye, otobüse] binerken Besmele çeken hiç korkmasın! O halde, her işe başlarken Besmele çekmeyi ihmal etmemelidir.
Bilmek ve inanmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinin aslı bilmek değil, inanmaktır. Herkes, bilgisini iman zannediyor, bu yanlıştır. İnanmak çok farklıdır. İmanın kaynağı kalb, bilmenin kaynağı ise beyin, yani akıldır. Beyin ölürken zaten çalışmaz. O nur, kalbde olur. Mesela beyin ölümü gerçekleşen bir kimsenin beyni durur, ama kalbi çalışır. Dolayısıyla kalbinde sevgi olan, Allah'a imanı olan kimse, unutup, hatırlamasa bile, kalbi yine çalışır, yine inanır. Kalbin temizliği çok önemlidir. Bu da, ancak temiz insanların sohbetlerini dinlemekle ve kitaplarını okumakla kazanılır. Kişinin kendisi temiz değilse, yazıları, konuşmaları doğru da olsa, kalbi karartır. Çünkü kalb bardak gibidir ve içinde ne varsa o çıkar. Onun için içeceğimiz suya ve nasıl bir bardaktan içtiğimize çok dikkat etmeli. İmam-ı Rabbani hazretleri gibi evliya zatların yazdığı, hazırladığı kitapları okumalı. O kitapların satırları arasında büyüklerin ruhaniyeti vardır. İnsan farkında olmadan kalbinin temizlendiğini hisseder. Kalb temizlenince de, insan imanla ölür. İmanlı veya imansız ölmek kalbe bağlıdır. Kalbin temizliği imanla gitmenin işaretidir. Kalbin, günahlarla kirlenmesi son nefeste felakete sebep olur.

Bu yolda inanmanın, teslimiyetin önemi büyüktür. Bir talebe hocasına, kalbinin hasta olduğunu söyler. Hocası, (Merak etme, ameliyat yaparız) buyurur.(Nasıl olacak efendim?) diye sorar. (Gece saat üçte inşallah...) buyurur.Talebe, ameliyata hazırlanır. Aklını bırakır, bunun bir latife veya mecaz olabileceğini bile düşünmez. O gün yıkanır, temizlenir, her şeyi hazırlar. Gece saat üçte hocasının bulunduğu yere gelir. Hocasının uyuduğunu görünce gider. Ertesi gün talebe, biraz değişmiş hâlde, gece ameliyat olamadığını söyler. Hocası, (Dün gece yorgundum. Bu gece inşallah. Fakat senin uyanık olman şart değil, sen uyurken de, bu ameliyat mümkündür, merak etme!) buyurur.Talebe, o gün bir arkadaşıyla konuşurken, bu durumu sevinçle anlatır, (Bu gece ameliyat oluyorum) der. Arkadaşı durumu anlayınca, (O ameliyat başkadır, sana özel dua eder. Onun duası ameliyat gibidir, sen onun duasını al yeter!) der.

İşte eskiden büyüklerin talebeleri böyle inanmış, teslimiyet sahibi kimselerdi. Biz de, her fırsatta, o büyük zatları hatırlayarak, onların dualarına ve feyizlerine kavuşmak için çalışmalıyız.


Kalb için en faydalı ilaç 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Helâl kazanıp helâl yemeye çalışmalı. Helâl lokmayla beslenen vücudun en büyük istifadesi, kalbin nurlanmasıdır. Çünkü kalb çok hassastır. Kalb bir kuvvettir, madde değildir. Madde olsa tek başına bulunabilirdi. Kalb yürekte bulunur. Tıpkı ampulün içinden geçerek, o ince tellerin ışık vermesi gibidir. Orada elektriğin gelip gitmesi diye bir şey yok, sadece o tellerin ısınmasından ışık teşekkül eder. Nefs de, akıl da öyledir.

İnsan, başlangıçta aldığı zevkin nefsten mi, kalbden mi geldiğini ayıramaz. Hâlbuki bu iki zevk çok farklıdır. Biri Cennete, diğeri Cehenneme götürür. Bunları ayırmak zordur. Fakat insan ibadet yapıp, Allahü teâlânın ismini çok zikredince, kalb yavaş yavaş nefsin etkisinden ayrılıp, kendi zevkini bulmaya başlar. Nefs ise, kendi zevkine devam eder. Kalb kendi zevkinden habersizken, yapılan ibadetler sebebiyle, büyüklerin sohbetlerini dinlemenin ve kitaplarını okumanın gerçek zevk olduğunu yavaş yavaş anlar. İşte bu zevkler, diğer zevklerden ayrıldığı zaman, hakla bâtıl ayrılmış olur.

Şu hâlde, kalbin bu zevkleri ayırabilmesi için, kuvvetli olması lazımdır. Onun gücü ve kuvveti ibadetleri yapmakta ve haramlardan sakınmaktadır. En kıymetli, en güçlü ilaç da, sohbettedir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Hiçbir üstünlük, hiçbir şifa, sohbetinki kadar tesirli olamaz) buyuruyor. Çünkü sohbet, insanın bütün organlarına hitap eder. Büyük zatlardan bahsedildiği için, onların ruhaniyetleri sohbetin olduğu yere gelirler. Biz bilsek de, bilmesek de, anlasak da, anlamasak da, insan o ruhlardan istifade eder. Karpuz, güneşten aldığı enerjiyle olgunlaştığını bilmediği gibi; büyük zatlardan çok bahsedilince veya bahsedilen yerlere gidince, insanın kalbi yavaş yavaş kendine gelir, kendini tanımaya ve doğruyla eğriyi ayırmaya başlar.

Bir gün yaşlı bir akrabası, mübarek bir zata, (Efendim, siz hocanızdan çok bahsediyorsunuz, hocanızdan ne istifade ettiniz, neler öğrendiniz ki, bu kadar çok sevip anlatıyorsunuz?) diye sorunca, o büyük zat, (Kim sevilir, kim sevilmez, hak nedir, bâtıl nedir, bunu öğrendim. Bu da bana yetti) buyurur.
Bir gün daha izin verildi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Herkes kendi alınyazısını kendisi okuyabilir. Yani, yaptığı işe bakarak anlayabilir. Eğer ona Allahü teâlâ hayırlı bir iş nasip ediyorsa, şükretsin ki alın yazısı iyidir. Eğer ona Cenâb-ı Hak hayırlı bir iş nasip etmiyorsa, istiğfar etsin, demek ki işlediği bir haram var, bir günahı onu engelliyor, bu yüzden nasip olmuyor.

Dinimize doğru olarak yapılan hizmetler çok kıymetlidir. Yani Ehl-i sünnet itikadını insanlara ulaştırmak için yapılan hizmetler, dünyaya Cennetten inmiş bir sofradır. Bu nimete kavuşanlara afiyet olsun! Bu yemeği yiyemeyenlerde bir hastalık vardır. O hastalık tedavi edilmelidir. Onun tedavisi istiğfardır, pişmanlıktır, nefsine karşı gelmektir; çünkü nefs öyle yaratılmıştır ki, kesinlikle hayırlı hiçbir şeyi istemez. Çünkü onun gıdası günahlardır, haramlardır. En büyük mani, en büyük tehlike, kibir ve ucubdur.

Hiçbir göz kendini görmez, hep karşısındakini görür. Hiç kimse kendisini göremiyor. Hâlbuki tasavvufta herkes kendini görmeye çalışmıştır. Nasıl görür kendisini? İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir mürşid-i kâmilin aynasında kendisini görür. Ne halde görür? Elbette pis olduğunu görür, iyi olduğunu göremez. Bakacak ki, bütün iyi hasletler o mübarek zatta, bütün kötülükler ise kendisinde. O zaman kendini tedavi etmeye başlayacaktır. Onun için, bu büyük zatların hayat hikâyelerini okumakta, iyi insanlarla beraber olmakta çok büyük faziletler vardır. İnsan, kendi kusur ve hatalarını o zaman anlayabilir. Yoksa şarapçıya veya hırsıza bakan, elbette daima kendini iyi görür. 

Hiçbir edepsiz Allah’ın sevgilisi olamamıştır. Şah-ı Nakşibend hazretlerine, (Yolunuzun esası nedir, başı, ortası, sonu nedir?) diye sormuşlar, hepsine de,(Edebdir) buyurmuş. 

Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddîk, bir dünya kelamı etmemek için ağzına taş koymuş. Bir mübarek zat da, nasıl olsa ahirette her sözümün hesabı sorulacak, öyleyse kendi hesabımı göreceğim demiş ve konuştuğu her şeyi yazmış. Ölümüne yakın, (Ya Rabbi, ağzımdan çıkan her kelimeyi yazdım, hepsini okudum. Baktım ki, bir tek kelime dünyalık değil, sana hamd olsun, hep ahiretlik konuşmuşum, sana bu defterimi teslim ediyorum) diyerek vefat etmiş. 

Bir başka salih zat da, evin bahçesine mezar kazmış. Havasız ve karanlık kabrin içerisine girip, üzerini de örtermiş. Kâfirlerin Cehennemde söyleyecekleri sözü ve alacakları cevabı söyleyip çıkarmış. Her gün bir defa kabre girip, bu sözleri söyleyip, sonra kendine, (Sana Rabbim bir gün daha izin verdi, bir gün daha ömür verdi, ne yapacaksın bakalım) diyerek kabirden çıkarmış. 

Kâfirler Cehennemde, (Ya Rabbi bizi tekrar dünyaya gönder, hiç günah işlemeyeceğiz, hep ibadet edeceğiz) diyecekler. Onlara, (Zaten oradan geldiniz ya...) denilecektir.


Söz taşımak, kovuculuk 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Nemime yani söz taşımak, kovuculuk yapmak, emanete hıyanet etmektir. 

Yalan, gıybet ve hıyanetten uzak durmalı. Şerefli ve asil kimse, sözünde durur. Akıllı olan, yalan söylemez. Mümin olan, gıybet etmez. Şu üç şey Allahü teâlâyı çok üzer:
1- Vakti boşa geçirmek, 
2- İnsanlarla alay etmek, 
3- Gıybet etmek.

Birisi hakkında birisi bir şey anlatıyorsa, onun iyiliklerini ve zararlarını düşünürüz, iyilikleri fazlaysa iyi insan deriz ve kötülüklerini görmeyiz. Allahü teâlâ bile ahirette terazi kuracak, sevablar sağ kefeye, günahlar sol kefeye konacak. Sevabları fazla gelirse, günahları affedecek. Allahü teâlâ kuluna böyle muamele ederse, bizim de öyle yapmamız gerekmez mi? Hemen kötülüğünden bahsetmek değil, iyiliklerini ve kötülüklerini beraber düşünmek lazım. İyilikleri fazla ise, kötülüklerini de affetmek lazım. 

Bize başkası hakkında söz getirene hüsnüzan edip inanıyoruz da, söylenen kişiler hakkında niye hüsnüzan etmiyoruz? Dinen, birisi biri hakkında bir şey söylerse kabul edilmez. Nemimeyi kabul etmek yani dinlemek, söylemekten daha kötüdür. Yani, biri gelir bize biri hakkında bir şey söylerse, bunu dinlemek söylemekten daha büyük günahtır; çünkü dinlemek, söylemesine izin vermektir. Söylenen söz doğru ise gıybet, yalan ise iftira olur. 

Bize söz getirenleri düşman gözüyle görmeli; çünkü hem bizi günaha sokuyor, hem de din kardeşimizin kabahatini ortaya çıkararak onu hürmetten düşürmeye çalışıyor. Eğer yalan da varsa, Allahü teâlâya isyan ve şeytana itaat ediyor demektir. Peygamber efendimiz, (En kötünüz, söz taşıyan, dostların arasını bozan ve ayıp araştırandır) buyuruyor. 

Bize birisi hakkında bir şey söylerlerse, şu altı şeyi yapmak gerekir:

1- Önce inanmamalı; çünkü söz getiren fasıktır. Fasıka inanılmaz. Sözüyle hareket edilmez. 

2- Onu susturmalı; çünkü haram işliyor. Harama mani olmak ise farzdır.

3- Allah için onu sevmemeli; çünkü o âsidir, yani günah işlemiştir, âsiyi sevmemek vacibdir. 

4- Kötülediği kimseyi kötü bilmemeli; çünkü suizan etmek haramdır. 

5- Haber verdiği şeyi araştırmamalı; çünkü söz taşıyanın verdiği haberi araştırmak haramdır. 

6- Onun gibi nemmamlık yapmamalı, yani duyduğumuzu bir başkasına bildirmemeli.
Bir İnsanın Kıymeti
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda dinimize hizmet eden herkes çok kıymetlidir. Kimse kimseyi hafife alamaz. Birbirimizi sevelim. Kendimizi bir şey zannetmeyelim. Hiçbir Müslümanı hakir görmeyelim. Çok sarhoşlar imanlı gitmiştir. Nice âlim veya şeyh geçinenler de imansız gitmiştir. Fâsık bile olsa, Ehl-i sünnet itikadında olan bir müminin kalbindeki nuru dünyaya çıkarsalar, imanının nuru güneşin ziyasını kapatır. Mümin o kadar kıymetlidir.

Hazret-i Ömer, halifeliği zamanında bir orduyu İran seferine göndermişti. Askerler gittikten sonra bir gün hazret-i Ömer oturduğu yerde, üç kere sesli olarak(Lebbeyk) yani (Buyur, söyle!) dedi. Kimse buna bir anlam veremedi, sormaya da kimse cesaret edemedi. Bu sefere çıkan ordunun komutanı, bir askere, derinliğini ölçmek için nehre girmesini söylemişti. Asker, (Efendim, yüzme bilmiyorum, bir şey olursa boğulurum) deyince, (Emrime karşı mı geliyorsun, atla!) dedi. Asker nehre girdi, hakikaten birden su derinleşti, asker kendini kurtaramadı, boğulurken, (Yâ Ömer) diye üç kere bağırdı.

Ordu seferden döndü. İran fethedilmiş, asırların Pers imparatorluğu yok edilmişti. Ganimet bol, tonlarca altın gelmiş, askerler zengin olmuştu. Herkes neşeli, fakat hazret-i Ömer hiç gülmüyordu, dönüp de bakmadı bile. Komutan, (Şu kadar ganimet aldık, koca İran'ı topraklarımıza kattık) diye sefer hakkında bilgi veriyordu. Hazret-i Ömer hiç oralı değildi. Sonra, (Askerim nerede) diye sordu. Çok asker şehit olmuştu. Komutan, (Efendim, hangi asker?) diye sordu. Hazret-i Ömer, (O nehirde boğulan askeri soruyorum. Ey komutan, keşke İran'ı almasaydın, bu hazineleri getirmeseydin de, o askerin ölümüne sebep olmasaydın. Bir insanı öldürmenin dehşetini biliyor musun? Maide sûresinde, (Bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir, bir insanı ölümden kurtarmak da, bütün insanları ölümden kurtarmak gibidir) buyuruluyor) dedi. Sonra kılıcını çekip, başını vurmak üzereyken durdu: (O askerin diyetini almak için seni öldürmem gerekir. Ama benden sonra âdet olur, böyle bir çığır açılabilir ve düzen bozulur diye korkuyorum, onun için seni öldürmüyorum. Ancak hemen git, o yiğidin ailesine diyetini öde!) dedi.
Bir kelime-i tevhid
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
(La ilahe illallah Muhammedün Resulullah) demek pek kolay, değeri ise çok yüksektir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Bu öyle bir kelime ki, bunu terazinin bir kefesine koysalar, öteki kefesine de yedi kat yerler, yedi kat gökler dolusu günah koysalar, bu kefe ağır gelir) buyuruyor. 

İmanı olanı ateş yakmaz. Çünkü Kelime-i tevhid onu korur. Asırlarca, imansızlar bu kelimeyi söylememek için öldüler, Cehenneme gittiler. Müslümanlar da bu kelimeyi söyletmek için şehid oldular, Cennete gittiler. Fark sadece budur, yani bir Kelime-i şehadet hakkı bâtıldan ayırıyor. Asırlardır Müslümanlarla kâfirler arasındaki savaşların sebebi sadece budur.

Bu Kelime-i tevhidi ihlasla söylemeyi yani buna iman etmeyi Allahü teâlâ kime nasip etmişse, bu dünyada ondan daha zengin, daha mutlu, daha bahtiyar hiç kimse olamaz. Onun için bunu söylemeyi Cenab-ı Hak kime nasip etmişse, kul bundan daha iyi ne ister ki? Çünkü Allahü teâlâ en kıymetlisini verdi. Bundan daha kıymetlisi yoktur.

Allahü teâlâya hamd olsun ki, bu Kelime-i tevhide inanmayı ve onu söylemeyi bize nasip etmiş. Mesela Peygamber efendimizi gördükleri hâlde, Ebu Cehil, Ebu Leheb, Kelime-i tevhidi söylemedi. Ama Hazret-i Ebu Bekir ve diğer Eshab-ı kiram söyledi. Bu iş şaka değildir. Cennet ve Cehennem söz konusudur. Söyleyen Cennete, söylemeyen Cehenneme gider. Onun için her fırsatta Kelime-i tevhid söylemelidir.

Eğer iman bozuksa, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine uygun değilse ibadetlerin faydası olmaz, imanla ölmek çok zor olur. İman düzgün olup beş vakit namaz da varsa, büyük müjdelere kavuşulur. Beş vakit namaz yoksa yüz bin hac da yapılsa, yüz bin hatim de indirilse, yüz bin altın sadaka da dağıtılsa, hiç faydası olmaz. Çünkü namaz dinin direğidir, direk yoksa bina yıkılır. Namaz dinin başıdır, baş yoksa vücut yaşamaz.

Dünya âhiretin tam zıddı ve tersidir. Doğu ile batı, gece ile gündüz gibidir. Dolayısıyla insanın, doğu ile batı gibi olan dünya ile âhiret arasında, (Doğuya mı yoksa batıya mı gideceğim) diye bir karar vermesi lazım. Ama bilsin ki, nereye yaklaşırsa öbür taraftan uzaklaşır. Çünkü ikisine birden gidilmez. Onun için insanlar, âhirete yaklaştıkça dünyadan uzaklaşırlar. Dünyaya yaklaştıkça, dünya muhabbeti, dünya meşguliyeti arttıkça âhiretten uzaklaşırlar. Âhiretten uzaklaşanların kıyamette işleri çok zordur.
Bir kimsenin hasreti çekilmiyorsa
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Müslüman demek, hasreti çekilen insan demektir. Bir kimsenin hasreti çekilmiyorsa, son nefeste imanı tehlikededir. 

* Bir Müslüman, bir Müslümanın yanına, herhangi bir iş için, rahat gidemiyorsa, çekinerek gidiyorsa, o kendisinden çekinilen Müslümanın son nefesinden korkulur.

* Güzel ahlak, kimseye yük olmamak, fakat herkesin yükünü çekmektir.

* İnsan nerde bulunursa bulunsun, nefesler azar azar geçiyor. Bu hayatı durduramazsınız. Bu akan hayatın, ahirete faydası olması lazım. Eğer bir insanın niyeti, -hangi işte olursa olsun, ister dünya, ister ahiret- Allah rızası ise, bunun dünyası da ahiret, ahireti de ahiret. Eğer niyeti Allahü teâlânın rızası değilse, öldükten sonrası değilse, dünyası da dünya, ahireti de dünya. Yani ne kadar ibadet yaparsa yapsın, eğer onun niyeti Allahü teâlânın rızası değilse, hepsi ölünce burada kalır, öbür tarafa hiçbir şey gitmeyecektir.

* Yolunu şaşırmış bir Müslümanı doğru yola çevirmek, on kâfirin imana gelmesinden daha sevaptır. 

* Bir hırsız, oğluna yaptığı hırsızlıkları anlatıyormuş, demiş ki, bak bu atın üstünde duran adamın atını 40 kere çaldım, ama ben yine aşağıdayım, o yine atın üzerinde. 

* Müslümanın her konuştuğu doğru olmalı ama her doğru olanı konuşmamalı. Çünkü doğrular emanettir, emanet ehline verilir. 

* Hep müspet konuşun, hiç menfi konuşmayın, düşeceksin demeyin, inşallah iyi olursun deyin, hasta olursun demeyin.

* Bir büyüğe sormuşlar, bazı Müslümanlar o kadar kötü yaşayıp, o kadar güzel ölüyor ki, neden? Buyurmuşlar, başkaları onları o kadar gıybet edip, günahları yükleniyor ki, günahsız hâle geliyorlar...

* Kendini beğenmeyip haramlardan sakınanın kabına, rahmet dolmaya başlar, ihlası artar, istifade etmeye başlar. İşte bu istifadenin hasıl olup olmadığı, kimseye yük olmayıp, herkesin yükünü çekmeye başlaması ile anlaşılır.

* Herkeste şef olmak arzusu vardır. Bu insanın tabiatında vardır. Bu hâl yalnız yüzü ahirete dönük olanlarda olmaz.

* Şükür, Allahü teâlânın lütuf ve ihsanını, rahmetini görmektir. Bütün nimetlerin, Ondan geldiğini anlamaktır.

* Sadece kendi tedbirine güvenenin, her şeyi bu tedbirden bekleyenin yeri Cehennemdir. Tedbirini aldıktan sonra Allahü teâlânın takdirine bağlananın ise yeri Cennettir.

* Bir Müslümanı methedemiyorsan, bari kötüleme! Faydalı olamıyorsan bari zararlı olma! Sevindiremiyorsan hiç olmazsa üzme!

* Kendi nefsini terbiye edemeyen, başkasınınkini hiç terbiye edemez.

* Nimetlere şükretmeyen, elden çıkmalarına çalışmış olur. Nimetlere şükreden, onları en kuvvetli bağlarla bağlamış olur.

* Üstünlük taslamak için yükselmek isteyenleri Allahü teâlâ alçaltır. Tevazu gösterenleri ise yükseltir.

* Çok uyumak, çok yemek, çok konuşmak gönlü katılaştırır.

* Günahların bağışlanması ve başa gelen belalardan korunmak için en güzel sığınak, istiğfar ve tevbe etmektir.

* Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır. Ezilip, hakaret görür. Lakin ondan hep güzel, temiz, faydalı şeyler çıkar.

* Şehvetler, bitmeyen arzu ve ihtiraslar, üstü örtülü azaplardır.

* İnsanın şerefi, iman ve marifet iledir. Mal ve mevki ile değildir.

* Övülmekten hoşlanmak kadar ahmaklık düşünülemez.

* Müslüman din kardeşinin bir ihtiyacını görmen, bir sene nafile ibadet etmenden daha önemlidir.

* Kendisinden daha aşağı derecede olan birinin nasihatini kabullenmek, yüksek derecelerden birine sahip olmaya işarettir.

* İhtiyarlık, gençliğin sonu ve neticesidir. Netice ise, başa bağlıdır. Gençliğini iyi geçirenin, ihtiyarlığının da iyi geçeceği umulur.

* İnsanların Allahü teâlâya en yakın olanı, güzel huylara en çok sahip olanıdır.

* Kişinin güzelliği sözlerinin güzelliğinden, kişinin kemali de işlerinin doğruluğundandır.

* İnsanları, hor, hakir ve aşağı görmen, senin için tedavisi mümkün olmayan büyük bir hastalıktır.

* Başkalarına iyilik yaptığın zaman, kendine iyilik yaptığını bil.

* Müslüman yol levhası gibidir. Sizi arzu ettiğiniz yere götürür. Yol levhası olmak çok kıymetlidir. Çünkü Cehenneme götüren yol levhaları da çok var. Levhanın maddi değeri yoktur. Ama gösterdiği istikamet çok mühimdir.

* Allahü teâlâ bir kuluna hayır murat ederse, onun kalbine sevdiği kullarının sevgisini verir. Bir insanın ehli saadet mi ehli felaket mi olduğu buradan da anlaşılır. En sevdiği kul, Peygamber efendimizdir. Ehli sünnet âlimlerimiz, mezhep imamlarımız da Peygamber efendimizin vârisleridir. 

* Rasgele su içmediğimiz gibi, rasgele kitap da okunmaz. Ehli sünnet itikadı temiz su gibidir. Ehli sünnet âlimleri bu suyu, içine pislik bulaştırmadan muhafaza ederek bize kadar ulaştırmışlardır.

* Her şeyin yenisi makbuldür yalnız ahbabın eskisi makbuldür.

* Peygamber efendimizin yolunu bütün dünyaya Eshab-ı kiram yaydı. Onlar Peygamber efendimizin cemaatidir. Ehli sünnet vel-cemaat demek, Peygamber efendimizin ve Eshab-ı kiramın yolu demektir. Eshab-ı kiramın bildirdiği yol, Peygamber efendimizin yoludur.

* Mezhep imamlarımıza, ehli sünnet âlimlerine yani Peygamber efendimizin vârislerine karşı gelen iflah olmaz.... Ateşle oynamaktadır.

* İnsanlar üç gruptur. Bir kısmı ekmek, su, hava gibidir; her zaman ihtiyaç duyulur. Bir kısmı ilaç gibidir; bazen lazım olur. Bir kısmı hastalık gibidir; kaçılır.

* Kendini Frenk kâfirinden üstün gören Allahü teâlâyı tanıyamaz. Nerde kaldı ki, bir mümin kendini başka müminden üstün görsün.

* Ahir zamanda feci cereyanın içinden aksi istikamete gidebilmek ferdin yapacağı iş değildir. Bir himmet, bir dua olmasa çok zordur.

* İbadet yap, hizmet et, namaz kıl, arkasından tevbe yap. Çünkü her amelimiz kusur doludur, arza layık değildir.

* Şu iki kişinin çıkardığı fitneyi, şeytan bile çıkaramaz: Dünyaya düşkün âlim ve ilimsiz sofu.

* Ne söyleyeceğine ve ne zaman söyleyeceğine dikkat et!

* Kişinin kelâmı, aklının beyânı, faziletinin tercümanıdır.

* Âlimlerin ziyneti; bilmiyorum demektir. Cahiller, atar atar söyler. Âlim, her kelimeden korkar, vesika bulmadan söyleyemez. Her suale cevap vermek, bir âlim için ahmaklık işaretidir.

* İnsanların çektikleri sıkıntıların sebebi kötü din adamlarıdır. Kötü din adamları, mahsulün önündeki suyu kesmiş kayalara benzer. Suyu bırakmazlar ki mahsul sulansın, hayat bulsun. Taş oldukları için, kendileri de istifade edemez.

* En iyi âlim, en iyi insan nakledendir, vasıta olandır. Kendinden söyleyen ve kendine bağlayan değil. Sakın ola ki, kendinizden bir şey söylemeyin. Dinimiz nakil dinidir. İman ibadet bilgileri kıyamete kadar aynıdır, değişmez. Naklederseniz aziz olursunuz, nakle dayanmadan anlatırsanız rezil olursunuz. Ehli sünnet itikadını, ehli sünnet âlimlerinin kıymetli eserlerini yayın. Doğru iman ibadet bilgilerini duymak insanların en tabii hakkıdır. Bu kıymetli ve şerefli bir hizmettir. 

* Âlim kimdir? Işığı karanlığı gören kimsedir. A’maya (kör olana) hep karanlıktır. Âlim, hakkı bâtıldan ayırt eden insandır, İslam âlimlerinden nakil yapan kişidir.

* Âlimleri hafife alanların ahireti, ümerâyı hafife alanların dünyası, dostlarını hafife alanların mürüvveti yıkılır.

* Ahirette en bedbaht insan, hak diye gidecek öbür tarafa, bir de bakacak ki bâtılla uğraşmış, yani Cenab-ı Hakkın razı olmadığı bir yolda bulunmuş, razı olmadığı, sevmediği, beğenmediği bir şekilde amel etmiş, eyvaah ne olacak benim hâlim şimdi diyecek. Hak, ehli sünnet itikadı ve gereklerini yapmaktır. Bâtıl, buna uymayanlardır. 

* Her ne olursa olsun, insanın iki şeyden birine tâbi olmak durumu vardır. Ya kendine tâbi olur ya bir âlime tâbi olur. Kendine tâbi olan kendi gibi olur. Ama bir âlime tâbi olan, bir âlimin sözüne mesela İmam-ı Rabbani hazretlerinin sözüne göre hareket eden insan, olgunlaşır, yavaş yavaş zamanla fazilet sahibi bir insan olur. Çünkü tâbi olunca, adeta onun kalbi ile sizin kalbiniz arasında bir hat kurulur ve onun kalbinden fışkıran iman dolu ihlas, muhabbet, Allahü teâlâya karşı olan muhabbeti, Peygamber efendimize olan tâbiiyeti size inikas eder, size de akseder. Aynı, karpuzun güneşin karşısında olgunlaşması gibi olur da, karpuzun haberi bile olmaz. 

* Hiç kimse yağmura tepsi tutarak su biriktirmez. Cenab-ı Hak bu yağmuru toprağa indirir. Toprakta bu yağmur süzülüyor, kanallar meydana geliyor. Bu kanallar tekrar dünyaya çıkıyor. Tertemiz su belirli bir yerde toplandıktan sonra dağılıyor ve herkes bir musluğa gelip su içiyor. Yani esasında her yere yağan rahmet, su, bir musluktan içilmek ihtiyacına haiz. Musluğa gitmeyen suya kavuşamaz. Onun için kavuştuğumuz muslukların yani mezhep imamlarımızın, ehli sünnet âlimlerinin kıymetini iyi bilelim. Su orda var çünkü. Evet su her yerde var ama dereden de akıyor, yoldan da akıyor, havadan da akıyor. Temiz su, kontrolden geçmiş sudur. İdarenin tasdik ettiği, izin verdiği suyu ancak içebiliyorsun, diğerlerini mühürlüyorlar çünkü. Mühürlenmiş suyu içemezsiniz. Arzu ettiğiniz suyu içemezsiniz. Size verilen suyu içeceksiniz. Onun için bu suyun kıymetini, bu muslukların kıymetini iyi bilmeli. 

* Müslümanlık nimetlerinin ortadan kalkmasına sebep bunların kıymetinin bilinmemesidir. Elimizden alan Allahü teâlâdır. Allahü teâlânın âdet-i ilahiyesi şöyledir ki, iyi işleri sevdiği kullarına, kötü işleri düşmanlarına yaptırır. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen, "Nimetlerimin kıymetini bilir şükür ederseniz onları arttırırım. Kıymetini bilmez, nankörlük ederseniz, elinizden alır, şiddetli azap ederim" buyuruyor. Her nimet için de böyledir. Şükür etmek, o nimeti izin verildiği ve emredildiği yerde kullanmak demektir. Dil ile elhamdülillah veya çok şükür demek şükür etmek olmaz. Buna "hamd" denir. Hamd dil ile, şükür beden ile yapılır. Göz nimetine şükür etmek için Allahü teâlânın bak dediği yere bakılır, bakma dediği yere bakılmaz. İman nimetine şükür etmek için de, onu Allahü teâlânın diğer kullarına ulaştırmak gerekir. Ama doğru imanı, yani ehli sünnet itikadını. 

* Dünyadan sakının demek, haramlardan, yasaklardan sakının demektir. 

* Müslümanlar Allahü teâlâya tevekkül eder. Tevekkül çalışmadan yatıp beklemek değildir. Tevekkül, çalışıp sebebine yapışıp, o sebebin tesirini Allahü teâlâdan beklemektir. Çalışmadan bana ver Yarabbi denmez. Namaz kılmadan, Yarabbi günahlarımı af et demeye benzer. Namaz kılmayanın duası kabul olmaz. 

* İyi sebebe yapışan iyi netice alır. Çalışırken netice alamazsanız, kabahati kendinizde arayın. 

* Haset eden mesut olamaz. 

* İbadet için abdest şarttır, ticarette de doğruluk şarttır. 

* Dinimizde bir şey istemek zillet, bir şey vermek izzettir.

* Helal parayla beslenen kimseye ibadetler kolay gelir.

* Kovandan çıkmayan arı bal yapmaz.

* Para iş görmek için yaratılmıştır, sevmek ve biriktirmek için değil.

* Paranın sevgisi yılan sevgisi gibidir.

* Dünya malını kalbinden atan, Allah’ın sevgili kulu olur.

* Dini kurtarmak için, dünyayı verin.

* Çalışıp kazanma zahmeti çekmemiş kimsede hayır yoktur.

* Allah’ın verdiği rızka razı olan kimseyi, başkalarının elinde bulunan nimetler mahzun etmez.

* Çalışmayıp herkese muhtaç kalanların, dini ve aklı noksan olur.

* Mal kazanmakla, şeref kazanılmaz.

* Ticarette üç şart vardır: Kalite, fiyat, tatlı dil güler yüz. 

* İhlas, ben Rabbimden isterim, ben Rabbime güvenirim, her şeyi Rabbim için yaparım demektir. 

* Dünyada iki gram altın için iki ton toprak elenir. Ahirette de böyledir. Niyet altın gibidir. Çok amel değil, ihlaslı amel lazımdır. O kadar amelde hep niyet aranır, niyete bakılır, Allah için olanlar seçilir diğerleri atılır. 

* Sakın sakın ben hakkımı ahirette senden alırım demeyin. Dünyada iken tatlılıkla helalleşmeye çalışın. Nice alacaklı orada borçlu çıkacaktır.

* Mıknatıs içinde cevher olanı çeker. Ehli sünnet âlimlerinin kitapları mıknatıs gibidir. Kalbinde cevher olanları kendisine çeker. 

* İman nimetinin elde kalmasının en önemli şartı, hubbu fillah buğdu fillahtır. 

* İmanın kıymetini bilin. Allahü teâlânın vaadi vardır, Nimetlerin kıymetini bilmezseniz alırım buyuruyor. Bu vaadi ilahidir. Alırım şiddetli azap ederimbuyuruyor. Bu da vaadi ilahidir. Allahü teâlâ vaadinden dönmez, vaad ettiğini elbette yapar, çok korkmak lazım. 

* Öfke nefsani, gayret rahmanidir, çok çok iyidir. Gayret, bir Müslümanın zararını önlemek için ona kızmaktır.

* Aldanan kârdadır, aldatan düşünsün. 

* İbadetlerin en kıymetlisi namazdır. Çünkü her gün Allahü teâlâyı hatırlatıyor. Allahü teâlâyı hatırlamak zikretmektir. 5 vakit namaz, 5 defa hatırlatmıyor ki. Ne kadar var namaza, bir saat var, yarım saat var, on dakika var, hep bunları böyle hatırladıkça, Allahü teâlâ günde 5 defa, fakat her birinde kaç defa hatırlanıyor. Ha abdest alacağım, ha kılacağım, vakit geliyor, vakit geçiyor derken, hep Allahü teâlâ hatırlanıyor. Allahü teâlâyı zikretmeye sebep oluyor namaz. 

Kalblerin ilacı zikirdir. Allah sevgisi, Allah’ın zikri olan kalblerde bulunur. Allah’ı zikreden kalblere yerleşir Allah sevgisi. Buna da sebep namaz. Allah’ı zikreden kalblerden dünya sevgisi çıkar. Dünya muhabbeti kalbden çıkınca, Allah muhabbeti kendiliğinden gelir. Nasıl bir şişenin içinden su çıkınca boş kalmaz hava dolarsa, yani hava kendi gelirse, dünya sevgisi de kalbden çıktı mı, Allah sevgisi kendi gelir. 

* Nefs Allah’ın düşmanıdır. Herkesin en büyük düşmanı nefstir. Nefs-i emmare. Bu nefs-i emmare ölmez. Hiç kimsenin nefsi yok olmaz. Çünkü o nefs işe yarıyor. Onunla cihat yapınca insanlar, meleklerden daha yüksek oluyor. Melekten daha yüksek olmak nefsle cihat sayesinde olur. Onun için nefs ölmez. Ama nefs zayıflar, kuvveti kalmaz. İnsanı aldatamaz zayıflayınca. Nefsi zayıflatmak ibadet etmekle olur. Evet, nefsin en büyük düşmanı ibadet. Allahü teâlâ Müslümanları çok sevdiği için namaz kılmayı emretti. Namaz kılmak öyle bir lutf-ü ilâhidir ki, her namazda nefs kahrolur, insanın kalbini aldatamaz olur. Nefsin şerrinden kurtulur insan. 

* İbadetler şartlarına uygun yapılırsa sahih olur, Allah rızası için yapılırsa makbul olur. Makbul olması için sahih olması yani şartlarına uygun olması lazımdır. Niyet bozuksa, sahih olabilir ama makbul olmaz.

* Önce Allahü teâlânın sevdiklerini öğrenmek lazım. Onlar, farzlar, vacipler, sünnetlerdir, bunları öğrenip yapmak lazım. Sonra Allahü teâlânın sevmediklerini öğrenip yapmamak lazımdır. Onlar da haramlar ve mekruhlardır. Müslüman her şeyden önce Rabbinin sevdiklerine sevmediklerine dikkat etmeli.

* Bir mümin Kâbe’yi ilk gördüğü anda ettiği dua kabul olur. Mümin de bir mümini görünce ettiği dua kabul olur. Yani selamlaşınca; selam verene ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühü demek lazımdır. Aynı dua sana da olsun demektir.

* Rızk çalışmakla artmaz. Çalışmakla mal çoğalabilir. Herkes rızkını yiyip bitirmeden ölmez. 

* Hakiki imana kavuşmak için, farzları edeple yapmak, helal yemek, haramdan sakınmak ve bunlara ölünceye kadar devam etmek gerekir.

* Pek çok kötülüğün anahtarı, sinirlenmektir.

* Yumuşaklık, vakar ve sükunettir. Sinirlenmek ise, kabalığa yol açar.

* Başkasına yük olan kimse, insanların gözünde alçalır ve değeri kalmaz.

* Yapılmayan ve yerine getirilmeyen sözde hayır yoktur.

* Hikmet on kısımdır. Bunun dokuzu susmaktır.

* Namaz kılmak, Kur’an okumak, din ilimleri öğretmek ve öğrenmek zikirdir. Her hayırlı iş zikirdir.

* Müminde, ihlas ve pişmanlık bulunursa, Allahü teâlâ onun bütün günahlarını affeder.

* Düşmanlarınızla oturup kalkan, sizin dostunuz olamaz.

* Dört şey ibadettendir: Abdestsiz durmamak, çok secde etmek, gönlü mescitlere bağlı olmak ve Kur’an-ı kerimi çok okumak.

* Kendine farz olan ilmi öğrenmek, bütün kazançlardan daha iyidir. Herkes için ilim öğrenmekten daha iyi hiçbir şey yoktur.

* Dini bütün ve vakar sahibi olunuz. Çünkü böyle olan, kötü, çirkin, ahlaka sığmayan şeylerden uzak durur.

* Ağzına helva verenle, ensene tokat atan, arasında fark gözettiğin müddetçe, imanın kemale gelmiş değildir.

* En güzel nasihatçi, seni Mevlaya sevk edendir.

* Şükür; bütün nimetlerin, Allahü teâlâdan geldiğini anlamaktır.

* İbrahim aleyhisselamın şanı, Hak teâlânın düşmanlarından kaçındığı için, yüksek olmuştur.

* Allah sevgisi öyle bir şeydir ki, her iyilik, hayır ve üstünlüğün esası odur.

* Güler yüzlü olmayanın, insanların itimadını, sevgisini kazanması zordur. Cömert olmayan, vermekten hoşlanmayan, insanların sevgisini kazanamaz. Sırf Allah rızasını gözetmeyenin, yaptığı hizmetlerde insanlardan takdir veya maddi bir karşılık bekleyenin ihlası zedelenir. Allahü teâlâ da ihlassız kimseyi muvaffak kılmaz.

* Nefse tâbi olmak, kötü arkadaşlarla düşüp kalkmak sıkıntı verir. Seadet-i ebediyyeye kavuşmak için çok engeller var. En büyük engel, akla, nefse tâbi olmaktır. 

* İnsan, ölüme hazırlanırsa, huyu güzel olur. Ölümü hatırlatmak, mümin için müjdeli haber gibidir. 

* Ölümü unutup, çok yaşama arzusuna kapılan, üç şeye hasret gider. Topladığına doymaz, umduğuna kavuşamaz. Ahiret yolculuğu için yeterli hazırlık yapamaz.

* Hiçbir zaman, hiçbir şekilde, halinizden şikayetçi olmayın. Her zaman şükredici olun. Beterin beteri vardır.

* Mertlik demek, herkes ile iyi geçinmektir.

* Herkese iyilik yapamayız; fakat, hiç kimseye kötülük yapmaya hakkımız yoktur.

* Mümin kardeşinizin duasını almaya çalışın. Kurtuluşun onun duasında olabileceğini unutmayın.

* Başarının sırrı, güler yüz, tatlı dil ve güzel siyasettir. Güzel siyaset, herkesin memnun olması demektir. Sevgi yakınlık ister, kaçan mahrum kalır, gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Kendisini seveni, başkası sevmez. 

* Herkese sıkıntı veren kibirlilerdir. Herkesi şikayet etmesi kibrindendir. Mütevazı demek, ölmüş demektir. Ölü, kimseyi şikayet etmez, ölüyü şikayet eden olmaz. 

* Kızdığınız zaman bir kefen yapın.

* (Nefsini bilen Rabbini bilir) hadis-i şerifinin sırrına eren, nefsini sokakta gördüğü köpekten aşağı bilir.

* Her sıkıntıya sebep, günah işlemektir. 

* En büyük günah, günahı bilmemektir. Ondan büyük günah, günahı ibadet olarak yapmaktır.

* Başarılı olmak ve ahirette de bu başarısının faydasını görmek isteyen namazlarını aksatmayıp, iki şey yapsın; Sabretsin, ihlaslı olsun.

* Kim Cenneti seviyorsa, Cehennemden kaçar.

* İnsanı terbiye etmek, ona ihsanda bulunmaktan daha hayırlıdır.

* İnsanın gözünü topraktan başka bir şey doldurmaz.

* Nefsini günahtan ve kötü ahlaktan korumayan kimseye, ilim fayda vermez.

* Başkalarını her zaman af edin ama, kendinizi asla af etmeyin!

* Dünya malına ve mevkiine kavuşmak için uğraşıp da, ansızın bırakıp gidenlerden ibret almalıdır.

* Acele eden ya hata yapar, yahut hataya yakın olur.

* Ömür ne kadar uzun olursa olsun, ölüm yüz gösterince, o uzunluğun ne faydası olur?

* En zor üç şey: Sır saklamak, acıları unutmak ve zamanı değerlendirmek.

* Bir menfaat için yapılan iyilik, iyilik sayılmaz.

* Alay, şaka ve mizah, insanın şerefini azaltır.

* Birinin bir lira hakkını ödemek, binlerle sadaka vermekten daha hayırlıdır.

* Düşünmeden konuşan, pişman olur. Konuşmadan önce düşünen, selamet bulur.

* Fıkıh öğrenmeden tasavvufla uğraşan kimsenin, dinden çıkması çok kolay olur.

* Günah olan bir işte, kimseye yardım etmeyiniz!

* Saçının ağarmasından ibret almayana, nasihat kâr etmez.

* Nefsin aldanmasına, dünyanın yalancı ve geçici tadına kapılan, hayrın tadını alamaz.

* İnsan, söylemediği sözün hakimi, söylediği sözün mahkumudur.

* Göz, Allahü teâlânın kudret ve sanatını görmek içindir. Eşin-dostun ayıplarını ve haramları görmek için değildir.

* Sana lazım olmayan bilgileri, elde etmeye uğraşma! Zaruri bilgiyi öğren ve onunla amel et!
Bir kula verilecek en büyük nimet
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Asıl maksadımız, Allahü teâlânın marifetini elde etmek yani Onu hakkıyla tanımak olmalıdır. Marifetullah iki çeşittir:

Birincisi, ilim yoluyla hâsıl olur. Bunu, âlimler tarif ederler, fakat bu unutulabilir. Çünkü nefs daima isyandadır, gaflettedir, vesvese verir. Bu yüzden de sadece ilim yoluyla marifet sahibi olanlar için imansız ölmek tehlikesi her zaman vardır.

İkinci çeşit marifet ise, hâl yoluyla kalbde hâsıl olur ve evliyadan gelir. Hâl yoluyla marifet sahibi olanlar için imansız ölmek tehlikesi yoktur. Nitekim bir insana baklavanın ne olduğu iyice anlatılsa, onu öğrenir, fakat gün gelir unutabilir. Ama baklavayı yerse, onun tadını artık unutmaz. Nefsine ve şeytana aldanmaz, (Ben bunun tadını biliyorum) der ve imanla ölür.

İşte Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda olanlar çok şanslıdır. Çünkü zülcenahayn olan, yani hem ilim, hem de marifet yoluyla Cenab-ı Hakk'ı bizlere tanıtan İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bir büyüğü tanımış oluyorlar. Bu, Allahü teâlânın, dünyada bir kuluna vereceği en büyük nimettir. Ama bu nimetin elden gitmemesi için, o büyükleri üzmemelidir. Mevlana Hâlid-i Bağdadi hazretleri, (Büyüklerin nazarından düşmek, yedi kat gökten, yere düşmekten beterdir) buyuruyor.

Öyle kimse vardır ki, ilim yoluyla da, hâl yoluyla da marifet alamaz. Safrası bozuk kimse gibidir, baklavanın tadını alamaz, hattâ baklava ona acı gelir.

(El mer’ü mea men ehabbe) hadis-i şerifi, herkesin âhirette, dünyadayken sevdikleriyle beraber olacağını bildiriyor. Onun için, bir insan, hiç değilse bu büyüklerden birini severek kurtulmalıdır. Çünkü Allah’ın dergâhında, ehil ve nâ-ehil beraberdir. O kulların içerisinden biri, Cenâb-ı Hak tarafından sevilip kabul edilse, onunla beraber olanların hepsi Cennete alınır.

Kalb sevgi yeridir, kalbden kalbe sevgi akar, buna (Hubb-i fillah) denir. Bu sevgiye kavuşmanın şartı görmek değil, sevmektir. Mesela Veysel Karanî hazretleri, Resulullah efendimizi görmedi, ama çok sevdi, sevince de feyz aldı, nurlara ve marifetlere kavuştu. Tâbiînin en büyüğü oldu. Ebu Cehil ise, gördüğü hâlde, sevmediği için bu nimetten mahrum kaldı.

İman nimetine nasıl şükredilir? 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allah için olan işte sevgi olur. Dünya için olan işte sevgi olmaz. Gerçek sevgi Allah’tan gelir. Buna Allah rızası için iş yapanlar veya arkadaş edinenler yahut evlenenler kavuşur. Nefsini tatmin etmek için yapılan evlilikte gerçek sevgi olmaz. O evlilik kısa zamanda mahkemede bitebilir. Çünkü temeli bozuktur. Ticarette de böyledir. Birçok şirket, kurulduktan bir müddet sonra dağılıyor. Çünkü orada, maksat, Allah rızası olmadığı gibi, sevgi ve beraberlik de, Allah rızası için değildir.

Dünyaya düşkün olan, üç şey için yaşar: Mevki, para ve şöhret. Hâlbuki bunların Allah indinde hiçbir kıymeti yoktur.

Bir Müslüman, din kitabı okuduğu zaman, ilim sahibi olur, ama ihlâs sahibi olamaz. İhlâs, bir mürşid-i kâmilden alınır, kaynağı odur. Su isteyen, çeşmeye gittiği gibi, ihlâs isteyen de mürşid-i kâmil olan büyükleri sevmelidir. Bu büyüklere kavuşandan daha bahtiyar kimse yoktur. Onların kitabını severek okuyan da, o büyüklerden çok istifade eder, ihlâsa da kavuşur.

Âhir zamanda, Şeytanın ve iman düşmanlarının çeşitli hileleri karşısında Ehl-i sünnet itikadında olmak ve bu doğru imanı muhafaza etmek, ancak İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi mübarek bir zatın sevgisi ve tasarrufuyla olur. Onun için bu büyüklerin sevgisine kavuştuktan sonra hem çok şükretmek, hem de çok korkmak lazımdır. Çünkü bir şey ne kadar kıymetliyse, onun düşmanı da, elden kaçmak tehlikesi de o kadar çoktur. Bu bakımdan çok sevinmeli, ama çok da korkmalıdır.

En büyük nimet doğru imandır. Bu nimete şükretmek lazım ki Cenab-ı Hak elimizden almasın. Allahü teâlâ, Mücadele sûresinde, bu iman nimetine birbirimizi, din kardeşlerimizi severek şükredeceğimizi bildiriyor. 

Hubb-i fillah ve buğd-i fillah, yani Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek, bu dinin temelidir. Eğer büyükleri sevenler birbirini sevmezse, o büyüklerden feyz gelmez. Büyükleri sevdiğini söyleyen kimse, onların sevdiklerini sevmeyip, sevmediklerini seviyorsa, sözünde yalancıdır. Bir Müslümanda hubb-i fillah ve buğd-i fillah olmasının bir alameti vardır: Eğer o Müslümanı, Müslümanlar seviyorsa, onda hubb-i fillah vardır. Eğer münafıklar sevmiyorsa, onda buğd-u fillah vardır.
Bir salevat-ı şerife
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir Müslümanın âhirette hesabı görülür. Günahı dağlar kadar, sevabı bir avuç... Melekler onu Cehenneme götürürlerken, Peygamber efendimiz onlara yetişir ve meleklere, (Acele etmeyin! O benim ümmetimdendir. Onu bırakın!) der. Melekler, (Yâ Nebiyallah, bu vazifeyi bize Cenab-ı Hak verdi. Biz ne yapabiliriz? Sen Rabbimize dua edersen, O, bize ne yapacağımızı bildirir) derler. Peygamber efendimiz, ellerini açıp dua eder. Allahü teâlâ meleklere, (Habibim ne derse öyle yapın!) buyurur. Peygamber efendimiz meleklere, (Teraziye gidelim, bir daha tartalım) deyince tekrar terazinin başına gelirler. Melekler, (Yâ Resulallah, bak, günahlar dağ gibi) derler. Peygamber efendimiz, mübarek kolunun altından katlanmış bir kâğıt çıkarır. Bunu terazinin sağ kefesine koyup, (Bir daha bakın!)buyurur. Birden durum değişir, sevablar dağ gibi büyür, günahlar az kalır.

O Müslüman, kurtulduğunu görünce, Hazret-i Peygamberin ayaklarına kapanıp, (Beni kurtardın, yâ Resulallah! Neydi o kâğıtta yazılı olan?) der. Peygamber efendimiz, (Beraber açalım) buyurur. Kâğıdı açarlar, içinde, (Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed) yazılı olduğunu görürler. Meğer bu kişinin hayatında bir defa okuduğu salevat-ı şerifeyi Peygamber efendimiz, (Belki sonra lazım olur) diye alıp saklamış. Cenab-ı Hak da, onu teraziye koyacağını bildirmiş.

Resulullah efendimizi anmanın, ona salevat-ı şerife getirmenin ne kadar önemli olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Her gün az veya çok salevat söylemeye çalışmalı. Yolda giderken, iş yaparken her fırsatta çok söylemeli. Çünkü insan âhirette sevdiğiyle beraber olacak. Peygamber efendimiz, (El mer’u mea men ehabbe) buyuruyor. Yani kişi sevdiği ile beraberdir.

Peygamber efendimize çok salevat-ı şerife getiren, onunla beraber olacak. Çünkü din büyüklerimiz, (İnsanoğlu, sevdiğini çok anar, insanın yapısında sevdiğini çok hatırlamak, çok anmak vardır) buyuruyorlar. Aynı şekilde büyük zatlara çok Fâtiha gönderenler de, onlarla beraber olacaklardır. Dünyada kimi seversek, âhirette onunla beraber olacağız. Salihleri seven onlarla birlikte Cennette olur. Kâfirleri seven de onlarla birlikte Cehennemde olur.
Bir şeye düşkün olmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, peygamberleri vasıtasıyla kendi rızasına götüren bir yol vermiştir. Bu yolun ismi dindir. Her peygambere gönderilen dinin ismi farklıdır. Son din olan, bizim dinimizin ismi İslamiyet’tir. Allahü teâlâ, İslamiyet’ten ve Müslümanlardan razıdır. İslamiyet’in dışındakilerden razı değildir. İnsanlar kimi razı ederse, âhirette o razı ettikleriyle beraber olur. Bu bakımdan, eğer dünyadayken, kullarının rızasını, onların sevmesini veya kötülemesini değil de, Allahü teâlânın ve Onun sevdiklerinin rızasını tercih edersek, âhirette de Allahü teâlânın razı olduğu yerde, Onun sevdiği kimselerle beraber oluruz. Allahü teâlâ, bize kendi razı olduğu, sevdiği yolu göstermiştir. Bize düşen o yolda yürümektir.

Her insanın tabiatında, içinde bir şeylere düşkünlük vardır. Kimi yemeğe düşkündür, kimi hizmete, kimi başka bir şeye düşkündür. İşte insan, dünyada neye düşkünse âhirette de, onlara düşkün olanlarla beraber olur. Eğer bir mümin, Allahü teâlâya, Onun dinine, Onun sevdiklerine düşkün olmuşsa, elbette onlarla beraber haşrolur. Eğer bir kul, paraya, şöhrete, dünyaya düşkünse, Allahü teâlâ ona, (Benimle ne alakan var, kime, neye düşkünsen, git onunla beraber ol!) der. Bu çok kesindir. Yalnız bu, hiç kimseyle görüşmemek demek değildir. Dikkat edilecek husus şudur ki, kalb bir kişiye aittir. Bir kalbde iki kişi olamaz, bir kalbde iki ortak olamaz, bir toplulukta iki baş olamaz. Bir gemide iki kaptan, aynı hakla olamaz. Bir gemide kaptan birdir, yardımcısı olabilir, o ayrı. Bu yolun sonu, neresi olursa olsun, hep tekliğe gider. Yaratıcı birdir, iki olamaz. Onun için insanın kalbinde neyin hâkimiyeti varsa, işte âhirette o hâkim olan düşkünlüğüyle haşrolur.

Kurtulmanın çaresi, kurtulanlarla beraber olmaktır. Kalb göze tâbidir. Göz neye bakarsa kalbin yönü o tarafa döner. Ya alır, ya kaybeder. Salihlerle beraber olmak, gözlerin hep onları görmesi, büyük nimettir. Çünkü bir hadis-i şerifte, (Bir müminin yüzüne sevgiyle, muhabbetle bakan, Mahşer’de herkes buram buram güneş altında yanarken, Arş’ın altında gölgelenir) buyuruldu. O hâlde iyilerle beraber olmaya çalışmalıdır.

Bayramı idrak etmek

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bayramın hususiyeti, günahların affolmasındandır. Allahü teâlâ, bayramları bayram olarak idrak etmek nasip etsin! Bayram yalnız üç gün değil, Ramazan-ı şerifin tamamı, her günü bayramdır. Çünkü insanın günahlarının affolduğu gün, onun bayramıdır. Müebbet hapse mahkûm olana, (Berat ettin, kurtuldun) deseler, sevincinden uçar, yani bayram eder. İşte Ramazan-ı şerifin her gece ve her gündüzünde, on binlerce insan beratını alıyor, günahları temizleniyor. Bunlar sevinmesin de, kim sevinsin? Ramazan-ı şerifte bu kadar insan af ve mağfirete kavuştuğu için bayram yaparken, diğerlerinin çok büyük bir hüsran içinde kıvranıp durmaları ne büyük mahrumiyettir! Bu bir nasip meselesidir.

Bir kimse iyiliğe elverişli değilse,
İstifade edemez, peygamberi de görse.

Peygamber efendimizi gördüğü hâlde inkâr edenler, babası peygamber olduğu hâlde oğlu inanmayanlar çıkmıştır. Ehl-i sünneti ve bu yoldaki büyükleri bize tanıttığı için, Allahü teâlâya şükredip bayram yapmalıyız.

Ulema ve evliyanın büyüklerinden olan Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin ömrü, insanları irşad etmekle geçer, binlerce talebe yetiştirir. Talebelerinin çoğu, insanlara doğru yolu gösteren birer rehber olur. Ancak bu büyük zatın felaket bir oğlu varmış. Herkes bu duruma çok hayret edermiş. Bir sohbette, sevenlerinin birinin kalbinden, (Bu mübarek zat, bu kadar kişileri irşad ediyor, kendi oğlu yaramazın biri! Bir teveccüh edince, o kişiler zikrediyor. Bir tüccar, bir çiftçi geliyor, daha hiç konuşmadan hücreleri bile zikrederek evliya olarak gidiyor. Oğluna niye himmet etmez ki?) diye geçirdiği düşünce, Necmeddîn-i Kübra hazretlerinin çok gücüne gider. Tam o sırada pencerenin kenarından geçen uyuz bir köpeğe bir teveccüh eder, köpek fasih bir lisanla, (Allah Allah) diye kabristana gider, birkaç tur atıp orada ölür. Necmeddîn-i Kübra hazretleri oradakilere dönüp, (Bunda kabiliyet var, ama bizim oğlanda yok. Ben ne yapayım? Cenab-ı Allah, kime kabiliyet vermişse, öyle olur) buyurur. Demek ki, hiç kimseye suizan etmemek gerektiği gibi, büyük zatlara da suizan edilmez.
Bir vücut gibi olmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Âdet-i ilahi şöyledir ki, İslamiyet’te bir emîr vardır, herkes ona itaate mecburdur. İslam devletlerinin başarısı bundan olmuştur. Tabii emîr de, krallık yapmamıştır, başucunda Şeyhülislam vardı. Allahü teâlânın dinine muhalif bir iş yapmamak için, önce ona sorardı. Kendi müşavere heyeti de vardı. Onlara danışıp istişare ederdi, sonra karar verince, artık o karardan dönüş olmazdı. Padişahın emrini uygulamanın dışında, başka bir maksatla emir veren yoktu. Başarmak, emîr olan o bir kişinin emirlerine uymakla mümkündür; çünkü muhatap odur. Himmet, yardım onun vasıtasıyla gelir. Ona itaat ve sevgi, başarıyı getirir. Allahü teâlâ, dinine hizmet etme yetkisini bir kişiye vermiş, aynı anda iki kişiye vermemiştir. O bir kişiye, itaat edenler, başarıya ulaşmışlardır.

Onun yetki verdiklerine de, itaat ve sevgi gerekir. Yetki verdiklerinin tek vazifesi vardır, o da sadece onu taklit etmek, onun yolunda gitmektir. Onların kendi akıllarıyla herhangi bir şey yapması, fiilen işi yıkmaktır. Eğer kendinden bir şey ilave ederse, o ilave ettiklerinin hepsi boştur, faydasızdır, hatta zararlıdır. Madem kendisi bir vekildir, aslına uymak zorundadır. Arada mesafenin oluşu, ayrı düşüncelerin, ayrı görüşlerin olmasını gerektirmez. Ancak o zaman yek vücut veyek cihet olabilirler. Ancak o zaman yek kalb olabilirler. Müslümanlar, bir kalb olacak. Peygamber efendimiz, (Ümmetim bir vücut gibidir) buyuruyor. Bir vücutta iki kalb, sekiz göz, kırk kulak olmaz. O zaman o, vücut olmaz zaten. Herkesin kalbi, bir kalb olacak. Herkesin gözü aynı göz, kulağı da aynı kulak olacak. O zaman başarılı olunur.

İmam-ı a’zam hazretleri gibi, talebelerinin ihtiyaçlarını karşılamak için ticaretle uğraşan ve çok başarılı olan bir talebeye hocası, (Nasıl başarılı oluyorsun? Kimlerle yapıyorsun bu işleri?) diye sorar. Talebe de der ki: (Beni taklit edin) emrinize uyup sizi taklit ediyorum. Yeni bir usul ortaya koymadık. Bildirdiğiniz şekilde yapıyoruz. Bazen yeni durumlar çıkınca şaşırıyorum, size o anda arz etme imkânı da olmuyor. O zaman, siz olsaydınız ne yapardınız diye düşünüyor, ona göre hareket ediyorum. Bir yanlışlık yapmışsam düzelteyim diye de, o gün size arz edince, siz de, (Ben de olsaydım öyle yapardım)diyorsunuz. Kabiliyetli olanları değil, söz dinleyenleri, peki diyenleri, ihlâslı olanları seçip, onlarla işe başlıyor ve onlarla çalışıyorum. 

Hocası talebeye tekrar sorar:
─ Vazife verdiğiniz kimselere karşı nasıl davranıyorsunuz?

─ Onlara kendimden daha fazla güveniyorum. Kendimden şüphelensem bile, onlardan şüphelenmiyorum; fakat kontrol güvenmeye aykırı olmadığı için, kontrolü de elden bırakmıyorum. Onlara tam yetki ve serbestlik veriyorum. Onlar, duruma göre hareket edip, her gün bana bilgi veriyorlar.

─ İşte büyüklerimizin yolu da böyledir. Bu yolun esası taklittir. Ben de mübarek hocamı taklit ediyorum. Bir gün, (Beni dinleyen rahat eder; ama dinleyen yok; fakat sen dinlersin) buyurmuşlardı. Sizin, benim ve bütün hizmetlerin olmasının tek sebebi, mübarek hocamın bu iltifatına kavuşmamızdır. Başarılı olmak isteyen yardımcılarınız da aynı yolu takip ederse, aynı neticeye varacaktır. Başka hiçbir şeye lüzum yoktur. Yaptıkları bir işte, bir sıkıntı varsa, bir hataları var demektir. O da, ya size karşı bir hata etmiştir, söz dinlememiştir, bildiğini yapmıştır. Ya da dinimize uymamış, bir günah işlemiştir. Ben, hocamı taklit ediyorum, onun gibi olmaya çalışıyorum. Siz de beni taklit ediyorsunuz. Yardımcılarınızın da vazifesi sizi taklit edip, sizin gibi olmaya çalışmaktır. Yolun edebi ve başarının sırrı budur.

İşlerinizi, plan programınızı yazıya dökün. Bu insanları disipline eder. Bilgileri kaybolmaktan korur. İnsana daha iyi hedef gösterebilir. Bir de, his ve yorum aradan kalkar. His ve yorum felakettir. Hazret-i Ali, istek ve şikâyetleri hep yazılı istermiş, sözlü dinlemezmiş.

Öncelik sırası, hata işlememektir. Yanlış yapmamak birinci maddemizdir. Hiç kimse bize, daha iyisini yapmadın demez; ama niçin hata yaptınız der ve bu bizi çok sıkıntıya sokar. Büyüklerimizin kimliğini taşıyoruz, yani onları temsil ediyoruz. Onların güzel ahlakına uygun olarak, onların bildirdikleri şekilde hareket etmeliyiz. Bizim şahsi olarak yaptığımız bir hata, onlara gidebilir, bu da felaketimiz olabilir. İtibarımız, paramızdan daha kıymetlidir. Büyüklerimizin, dinimizin itibarını sarsacak şekilde, para ön plana alınırsa, o zaman felaket olur.

Her işimizde esas olan ihlâstır, yani her işi sadece Allah rızası için yapmaktır. İhlâs oldu mu, istemeden yapılan hata da güzel gözükür. Hep paradan puldan konuşulsa bile, bütün bunlar zikir olur; çünkü bunlar dinimize ve insanlara hizmet için yapılıyor, şahsi menfaat için yapılmıyor. Çok hatamız, kusurumuz olsa; ama niyetlerimiz halisse, Cenab-ı Hak bizi bu niyetimize bağışlar. Niyet ihlâs demektir. İhlâs ise sırf Allah için yapmak demektir. İşin başı budur.
Birinin izinde gitmek
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimlerinden faydalanmanın ve onları sevmenin en büyük engeli, insanın kendi nefsidir. Nefsimizi sevmeyip onu ne kadar aradan çekersek, o kadar seviliriz, çünkü bir kalbde iki sevgi olmaz. İnsan kendi nefsini severse, arkadaşını, hocasını nasıl sevecek? Hocasını sevmek için nefsini sevmemesi, beğenmemesi, kendisini aradan çekmesi şarttır. Biri arada varsa o engeldir, o engel var oldukça da o sevgi içeri akmaz. İşte bundan dolayı evliya zatlar, nefislerini aradan çekebilmek için senelerce yememişler, içmemişler, dünya kelamı etmemişler, çok çile çekmek zorunda kalmışlardır. 

Âhir zamandayız, şimdi evliya zatlar gibi yapmak elbette çok zordur. Böyle sıkıntılara katlanamıyorsak, hiç olmazsa sormasını öğrenmeliyiz. Sormak da büyük bir nimettir. İmkânı olanlar, her yapacağı işi, dinini öğrendiği zata sorarsa, kendi aklına göre hareket etmemiş olur. Zahmetsizce hedefine ulaşır.

Dinimizde istişarenin önemi çok büyüktür. Sormadan bir şey yapmamalı. Başarının sırrı, yapmak değil, sormaktır. 

Bayezid-i Bistami hazretleri bir gün giderken, bir talebesi onu adım adım takip eder. Onun bastığı yerlere basar. Tabiî mübarek zat farkındadır. Arkasını döner,(Ne yapıyorsun?) diye sorar. (Efendim izinizi takip ediyorum. Elbisenizden bir parça verseniz de, bereketlensem) der. O zat şöyle cevap verir:
Elbisemden bir parça değil de, bütün derimi yüzseler, üzerine geçirseler sen adam olamazsın. Çünkü birinin izinde gitmek, izine basmakla olmaz. Söz dinlemediğin müddetçe, ne yaparsan yap, faydası olmaz. Sen önce dediklerimi yapmalısın.

Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyan ilim sahibi olur. O bilgilerle amel ederse evliya olur. İnsan bu dünyada bundan başka daha ne ister? Âlim olmak isteyen okusun, evliya olmak isteyen tatbik etsin! Bu kitaplar, binlerce çiçekten toplanan bal gibi hazır lokmadır. O halde bu ilacı kullanmayan, hastalıktan ölürse yani imanını kaybederse suç kimin olur? İlaç, kullanmak için, ilim de uygulamak içindir.

Ormanda vahşi hayvanların hücumuna uğrayan, silahını kullanmayıp parçalanırsa suç kimindir? Demek ki, insan da ilmiyle amel etmeyip, bu yüzden âhirette azaba uğrarsa suçu başkasında aramamalı. O halde çok büyük vebal altındayız. Çünkü işitmediğimiz, öğrenmediğimiz bir şey kalmadı. Fakat sıra uygulamaya gelince, nedense seksen türlü bahane bulunuyor, yorumlar getiriliyor. Amel edilmeyen ilmin vebal olduğunu unutmamalı, bildiklerimizi uygulamaya çalışmalıyız.

Âmire itaat 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimizde âmir-memur ilişkisi önemlidir. Büyük bir zata, (Âmire itaatin önemi nedir?) diye sorarlar. O zat da buyurur ki:

Bir misalle anlatayım. Emîr, âmir; başkan, idareci demektir. Pilot da bir idarecidir. Herkes uçak kullanamaz. Uçağı kullanacak olanın, bir eğitimden, bir imtihandan geçmesi, sen artık uçak kullanabilirsin diye bir yetki alması şarttır. Çünkü havada insan taşıyacak, çok riskli bir iştir. Uçak bir düşerse, kendisiyle birlikte herkes yere çakılır. O uçaktaki herkes, pilotun, uçağı inecekleri havaalanına sağ salim indirmesini bekler. 

O uçaktaki yolcuların mevkileri, makamları çok yüksek olsa, çok zengin veya fakir olsalar, çok iyi veya çok kötü olsalar, bunlar onları uçaktan düşmeye, yerde parçalanmaya karşı koruyamaz. Yine iş pilottadır. Pilot, devamlı kuleyle temas hâlindedir. Onun için uçağın içindekiler, ne olursa olsun, büyükleri ilgilendirmez. Büyükleri, pilot ilgilendirir. Çünkü oradakilerin hepsinin hayatı, mematı, o pilota bağlıdır. 

Pilot, sıradan bir kimse değildir. Yolcuların canlarını emanet ettiği güvenilir bir kimsedir. Pilotu o büyük zatlar tayin eder. Kimse kendi kendine pilot olamaz.

O zatlar, (Yolcuların içinde evliyalık makamına yükselen, ilim sahibi, marifetli, kabiliyetli kimseler yoktur) demiyorlar. Evliya da olsa, fâsık da olsa, uçağın içinde olan herkes pilota muhtaçtır. Pilotu rahatsız eden olursa, ötekilerin sıhhat ve selameti için o, en yakın havaalanında indirilir. Yoksa hepsi birden gider. Bu yolda mübarek olmak ayrı bir şeydir, fakat (Ben mübareğim, bana pilotluk verin) veya (Ben evliya oldum, bana yetki verin) dese de, kimseye yetki vermezler. Onun ayrı bir imtihanı vardır. Onun mektebi ayrı, hocası ayrı, eğitimi ayrıdır. 

Herkesin ibadeti, takvası, ilmi, fazileti kendisinedir, ama selamete kavuşmak isteyen, uçağın içinde haddini bilmeli! Bu uçağa kimse binmeye mecbur değildir. Ama o uçağa kim binmişse, artık pilota tâbi olmak zorundadır. Uçaktaki yolcu, ineceği havaalanından başka şeyi düşünemez. Ya uçak düşerse diye hep korku içindedir. Onun bütün malı, mülkü, makamı, rütbesi havaalanına ininceye kadar hiçbir şeye yaramaz. 

Bütün Müslümanların da pilota tam tâbi olup, havaalanını düşünmesi gerekir. Pilot, dinimizi öğrendiğimiz ve tâbi olduğumuz büyük zatlardır. Havaalanı da, imanla ölünecek yerdir.
Birlik ve beraberlik için
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimize ihlâsla hizmet edenler, bir vücut gibi olmalıdır. Bu birliğin esası, bu yolun büyüklerine dil uzatmamaktır. Büyüklere karşı edep sınırının aşılması, felaketin başlangıcı olur. Bu yolda, birlik ve beraberlik içinde olmak ve âmirine peki demek esastır. Zaten sevginin alameti de budur.

Bir sepet sağlam üzüm, bir tek çürük üzümü ıslah edemez. Ama o bir çürük, yavaş yavaş yanındakini, o da onun yanındakini, derken bir müddet sonra sepetin tamamını çürütür. Eğer hizmet edenler arasında bir çürük, yani büyüklere muhalif olan biri varsa, onu bünyeden ayırmak gerekir. Yoksa o bir kişi yanındakini de mutlaka çürütür. O çürük elma veya o çürük üzüm, yavaş yavaş bütün bünyeyi çürütür de farkına varılamaz. İhlâs arttıkça çürümeler azalır, ihlâs azaldıkça çürümeler artar ve çürüklerle dolu bir sepet, bir kamyon da olsa, hiç işe yaramaz. 

600 yıllık Osmanlı devletinin her teşkilatı düzgün çalıştığı hâlde, en sonunda araya çürükler girince, içte ve dışta çürümeler görüldü ve sonunda koca devlet çöktü. Dolayısıyla, görev verilecek kişiler çürükse, (Efendim, bu çok başarılı, bundan zarar gelmez) dememeli. Çünkü büyüklerimiz, (Başarılı olmak için, kabiliyetli olanları değil, ihlâslı olanları seçin, peki diyenlerle, söz dinleyenlerle çalışın! Kabiliyeti veren Allahü teâlâdır ve ihlâsları sebebiyle onlara üstün kabiliyetler verir. İhlâssız kabiliyet, başa beladır) buyururlardı.

Büyüklerin yolunda gitmeyenin, onlara peki demeyenin, diplomaları, kabiliyetleri ve gayretleri bir işe yaramaz. Bunlar, ancak büyüklerin emirlerini yerine getirmede, dine hizmette vasıta olarak kullanılırsa işe yarar.

Allahü teâlânın dinini yaymak için yürümek, oturup ibadet etmekten üstündür. Bunun için mücahidler, âbidlerden daha faziletlidir. Cennetin en yüksek derecesi İslamiyet’i yayanlara verilecektir. Bu uğurda çok kişi şehit olmuştur.

İman sahibi bir müminin ellerine kollarına zincir vurulsa, o yine İslamiyet’i yayar, başkalarını Cehennemden kurtarmak için uğraşır. Çünkü onun içindeki ateş, birilerini kurtarmak için yanar. Bu ateşi içinde hissetmeyenin, imanı ya çok zayıf veya hiç yoktur.
Biz çok bahtiyarız
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İmam-ı Rabbani hazretleri, (Bu yolda bulunan, patavatsız, edepsiz, pervasız da olsa azizdir ve makbuldür) buyuruyor. Çünkü yolun kendisi çok kıymetlidir. Merhum hocamız da, (Kardeşim biz çok bahtiyarız) buyurup, sebebini şöyle anlatırdı:

1- Allahü teâlâ, bizi insan olarak yarattı. Köpek veya başka mahlûk olarak yaratmadı. Nitekim bir cuma günü Bayezid-i Bistami hazretleri dar bir yoldan giderken, yatan uyuz bir köpek görür. Şâfiî mezhebinde köpek necis olduğu için, değmesin diye elbisesini hafifçe yukarı çeker. Köpek fasih bir lisanla, (Ey Bayezid! Seni Bayezid, beni köpek olarak yaratan Cenab-ı Allah, dileseydi sen şimdi köpek olurdun, ben de Bayezid. Neden benden bu kadar çekiniyorsun?) der.

2- Müslüman olarak yarattı. Bütün peygamberlerin ümmetleri de Müslümandı.

3- Muhammed aleyhisselamın ümmeti olarak yarattı. Zaten en büyük şans, onun ümmeti olmaktır. Kadı İyad hazretleri bir gün, (O kadar sevinçliyim ki, göklerde uçuyorum, yıldızlar ayaklarımın altında, elimi uzatsam Ay’ı tutacağım. O kadar bahtiyarım) buyurup şöyle açıklar:
(Allahü teâlâ bana iki nimet verdi. Birincisi, her şeyi yoktan var eden, her an varlıkta durduran yüce Allah, beni seçti, muhatap kabul etti, bana “Sen benim kulumsun” dedi. Sevip güvendiği için “Şunları yap, bunları yapma” diye emir ve yasaklar bildirdi. Ben böyle bir yüce Allah’ın kuluyum, kölesiyim. Herkes efendisiyle övünür. Benim efendim Allah’tır. İkincisi, öyle bir peygamberin ümmeti oldum ki, herkes hocasıyla övünür, benim hocam Muhammed aleyhisselamdır. Kâinat onun hürmetine yaratılmıştır, feyz kaynağı odur. Ben böyle bir hocanın talebesiyim. Beni ümmet, talebe kabul etti, bağrına bastı, “Sana şefaat edeceğim” dedi. Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin?)

4- Resulullah’ın vârisi olan bir büyük zata talebe yaptı. Bir büyük zata talebe olamayanın, vasıtalı veya vasıtasız o zatın sohbetinde bulunamayanın veya kitaplarını okuyup talebeleriyle arkadaş olma imkânı bulamayanın kurtulma şansı çok zayıftır. Çünkü hadis-i şerifte, (Dininizi âlimlerin ağzından öğrenin!)buyuruluyor. Yani, (Rical olan büyük zatların sohbetinden dininizi öğrenin!) demektir. Bu dört madde elhamdülillah hepimize nasip oldu. 

Bir şey öğretti, o da bana yetti 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlânın bir kuluna en büyük nimeti, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi mübarek bir rehberi, sevgili bir dostunu ona tanıtmasıdır. İmanımızı, ihlâsımızı, her şeyi onlara borçluyuz. Her şeyin hakkı ödenebilirse de, böyle hocanın hakkı ödenmez. Çünkü Peygamber efendimiz, (Ümmeti arasında peygamber neyse, talebesi arasında hoca odur) buyuruyor. Bu büyük zatlara teşekkür etmek, onların söylediklerine kıymet verip onları severek yollarında gitmekle olur.

Merhum hocamız, herkese mübarek hocası Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinden bahsederdi. Bir gün ihtiyar bir akrabası, (Sen hep hocam hocam dersin. Nasıl bir zattır? Ne öğretti sana?) diye sorar. Buna verilecek cevap kaç seneye sığar? Merhum hocamız, (Efendim, benim hocam, bana bir şey öğretti, o da bana yetti) buyurur. (O bir şey nedir acaba?) diye sorunca, (Bu sevilir, bu sevilmez. Bu iyi, bu kötü, bunu öğretti) buyurur. Çünkü en önemli ve en zor iş budur. Allah korusun, bir kötüye iyi diye sarılan, Cehenneme gider.

Dünyada en zor iş, hakkı bâtıldan ayırmaktır. Bu, ilimle ve akılla olmaz. Mutlaka bilen birinin bildirmesi lazımdır. Silsile-i aliyye büyükleri, hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak bilirler. Çünkü her birine, kendi hocası, işin doğrusunu bildirmiştir. İşte her büyüğün hususiyeti, hep hocasından nakletmesidir. Hocası da, kendi hocasından nakletmiştir. Silsile bu şekilde hazret-i Ebu Bekir’e ve oradan da, Resulullah efendimize kadar gider. O da dinin sahibidir.

Kıymetli insanın değerini kıymetli olan anlar. Büyükler ne kazanmışsa, hocalarına olan edeb ve saygıdan kazanmıştır. Mesela hocaları dua ederken, ayrıca dua etmezler, sadece onların ettiği duaya, (Âmin) derlerdi. Hocalarının yanında kendilerini hep çocuk olarak görürlerdi.

Bir gün bir talebe hocasıyla birlikte giderken, birden önlerine bir köpek çıkar. Talebe, hemen hocasının arkasına saklanır. Hocası da, bastonuyla köpeği kovar. Talebe, kendi kendine, (Gayri ihtiyarî de olsa, niye böyle yaptım? Benim öne geçip hocamı korumam lazımken, niye yapamadım) diye çok üzülürken, hocası, (İyi ki öyle yaptın, çünkü evlat babasına, talebe hocasına sığınır, onun arkasına saklanır, hiç evlat babanın önüne geçer mi?) der. Talebe çok sevinip rahat eder.
Biz misafiriz!
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bu dünya imtihan yeridir. Gelip geçicidir. Tohum ekme yeridir. Hasat biçilmesi ahirettedir. Onun için (Dünya ahiretin tarlasıdır) buyuruluyor. Bu dünyada devamlı huzur, rahat arayan ahmaktır. Bu dünyada, Cenab-ı Hakkın ahirette vaad ettiklerini arayanlar, Allahü teâlânın Cennette vereceklerini isteyenler yanılırlar; çünkü Peygamber efendimiz, (Dünya, müminin zindanı, kâfirin Cennetidir) buyuruyor. Müminin zindanı demek, müminler dünyada sıkıntı çekecek demektir; çünkü hapishanede olan sıkıntı çeker. Sabredeceğiz, şükredeceğiz. Rabbimizin bizi af ve mağfiret edeceğini; merhametiyle, lütfu ile bize Cennetini ihsan edeceğini ümit ediyoruz, onu istiyoruz. Vereceğine de inanıyoruz, zerre kadar şüphemiz yoktur; çünkü Cenab-ı Hak, (Kulum beni nasıl zannederse, onu öyle karşılarım) buyuruyor. Cenneti istemeyenler, alay edenler de var. Onlar da öyle istiyor. Allahü teâlâ, istemeyene Cenneti verir mi?

Her işimiz, her yaptığımız, her hareketimiz imtihandır. İmtihanda duyulan heyecan, yaşarken duyulmazsa, emir ve yasaklara dikkat edilmezse, dine uymada gevşeklik olursa, diğer taraf sıkıntılı olur. İşte, imtihana çekileceğimizi unutmamalı, agâh yani uyanık olmalı, gafletten kurtulmalı. Mesela, helalinden kazanmak, helal lokma yemek, dinimize uygun olarak evlenmek, iş kurarken, iş bozarken, Rabbim bundan razı mı, değil mi diye düşünmek, hep agâh olmaktır. 

İnsan birinin evindeyken daima ev sahibiyle yaşar. Mesela, İmam-ı Rabbani hazretlerinin evinde olsaydık, o anda nasıl o mübarek zatı unuturuz ki? Bu mümkün mü? Her tarafta o mübarek zat var; çünkü onların evi. Orada oturuyor, orada konuşuyor. Yani onların evinde, onların yanında, başka bir şey akla gelmez ki. İnsan nasıl o mübarek zatın evinde olur da, kendisini meyhanede, kendisini sokakta zannedebilir. Olacak iş değildir. 

İşte bunun gibi, bütün kâinat da Rabbimizindir. Her an Onun nimetlerini yiyoruz. Her an Onun durdurmasıyla hayattayız. Her an bizi konuşturan, işittiren, yürüten, besleyen hep Odur. Her an bizi görüyor, her an bizi işitiyor. Onunlayız. Peki, insan Rabbimizin bize ihsan ettiği mekânda yaşar da, nasıl nimet sahibinden gâfil olur? Nasıl Onu unutur? 

Allahü teâlâyı unutmamak, Onu her an hatırlamak Müslümanlıktır. Kısmen de Müslümanlık olmaz. Camide Müslümanlık, sokakta canavarlık olmaz. Bütün kâinat Onundur. Biz misafiriz. Allahü teâlâyı unutmazsak, neyi hatırlarsak o şekilde ölürüz. Peygamber efendimiz, (Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz) buyuruyor. 


O söylediyse doğrudur 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Cennete giden yola girmek, Cennete gitmek, dünya sevgisini kalbden çıkaran Ehl-i sünnet âlimlerine, Silsile-i aliyye büyüklerine tâbi olmak, ancak onları sevmekle mümkündür. Yoksa insan, bunu kendi başına yapamaz. Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, (Hocama kavuştum, aklımı bıraktım ve kurtuldum. Aksi halde felakete gidiyordum; çünkü anlattıklarıyla yaptıkları arasında çok fark vardı. Aklım kabul etmiyordu. Zihnimde itirazlar başlayınca, felakete gittiğimi anladım, en sonunda aklımı bıraktım ve kurtuldum) buyuruyor. 

Kâbe’ye varan, hâlâ (Kâbe’ye nasıl gidilir?) diye sorar mı? Sorarsa, ona ne derler?

İnsan bir gemiye veya başka bir vasıtaya bindikten sonra, kaptanına karışmaya hakkı yoktur. Binmeyebilir. Binerse susup oturacak. Yani bizim dinimizin esası, Ebu Bekr-i Sıddık hazretlerinin söylediği sözdür. Ne buyuruyor Ebu Bekri Sıddık hazretleri? (Mademki o söyledi, doğru söyledi) buyuruyor. Mirac hadisesini duyan müşrikler ona gelip, (Kudüs’e ne kadar zamanda gidilip gelinir?) diye sordular. (Bir ayda) buyurdu. (Zaten sen akıllı adamsın, böyle söyleyeceğini biliyorduk) dediler. (Niye sordunuz?) dedi. (Ama senin efendin, “Ben bir anda gidip geldim” diyor, ne dersin?) dediler. (O söylediyse doğrudur) buyurdu. Hâlbuki akıl, bir ayda gidilir diyor. Akıl, hesap, kitap bunu bildiriyor; ama o, aklı bırakmıştı. Ebu Bekr-i Sıddık hazretleri orada eğer, aklıyla konuşmaya devam etseydi, Eshab-ı kiram olmak şerefinden mahrum kalacaktı. Hâlbuki Peygamberlerden sonra en üstün insan oldu. Neden? Bu sözünden, bu imanından, bu ihlâsından dolayı… 

Her mürşid-i kâmilin talebeleri arasında, aklını kullanmayan çok az kişi olmuştur. Kim aklını ne kadar terk etmişse, o kadar kendini kurtarabilmiştir. Hâlbuki çekilen en büyük sıkıntı, böyle bir nimete kavuştuğu halde, hâlâ aklıyla yol almaya çalışmaktır. Bunlar daima kaybetmiştir ve helak olmuşlardır. Onun için insan, teslimiyeti nispetinde saadete erer. Eshab-ı kiramın erdiği gibi. Kavuşup da âşık olanlar, en büyük rütbeye eriştiler, en büyük saadete kavuştular. Onların iki rekât namazına, sonra gelenler, ömürleri boyunca kıldıkları namazla kavuşamadılar. Öyle sevab aldılar. 

Kendimizi seversek, başkasından soğuruz. Kendimizi sevmezsek, herkesi severiz. Herkes de bizi sever. İki sevgi bir kalbde olmaz. Ya Allah sevgisi, ya nefs sevgisi. Allah sevgisi varsa, öteki zaten gider. Kalbin saf ve temiz olması lazım. Kalbin saf ve temiz olması da, kendine değil, büyüklerimize tâbi olmakla mümkündür. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde, düşmanlarla değil, dostlarla beraber olmayıemrediyor.
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:232
Dün:254
Bu Ay:4,925
Toplam:14,185,950
Online Ziyaretçiler:21
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842