Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Hikmet Ehli Zatlar Buyuruyor Ki

Boş eve hırsız niye girsin!..
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Kim, kimi severse, âhirette onunla beraber olacaktır. Bütün arzumuz ve ümidimiz, yollarında dinimize hizmetle şereflendiğimiz büyük zatlarla beraber olmaktır. Çünkü Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, (Eğer bir toplulukta, Allahü teâlânın sevdiği bir kişi varsa, Cenab-ı Hak, o bir kişinin hürmetine hepsini affeder. Hak kapısında, ehil ve nâehil beraberdir) buyuruyor. Onun için hiç endişe etmeden hizmete devam etmeli. Ama tabiî ki, yapacağımız bir hizmetin, bir iyiliğin, fitneye sebep olmaması için çok dikkat etmeli. Âhir zamanda yaşadığımızı hiç unutmamalıyız.

Eskiden bid’atler yayılmıştı. Şimdi her yeri küfür kapladı. Onun için bugün zâhir mamur, bâtın haraptır. Bâtından haberi olmayanlar, bâtını nasıl anlatsınlar? İşte büyükler demek ki bugünleri düşündükleri için bu kitaplara önem vermişler. Tamamı ele geçmezse de hiç olmazsa tamamı terk edilmesin diye, bu kitapları senelerce hiç durmadan çalışarak hazırlamışlar. Yani büyükler cefayı çekti, sefayı bize bıraktılar. Hiç kimse, en ufak bir şikâyette bulunmamalı. Çünkü Eshab-ı kiramın, savaşlarda çektikleri sıkıntılar ve bir daha geri dönmemek üzere memleketlerini terk ettikleri düşünülürse, biz çok rahatız. Şimdi yapılan hizmetler az değil, ama zahmeti ötekilerin yanında hiçtir.

Unutmayalım ki, cevher ne kadar kıymetliyse, talipleri de o kadar çok olur. Korumak zorlaşır. Bir gün Peygamber efendimiz, Eshabıyla oturuyordu. Peygamber efendimizi dinlemeye, Arapça bildikleri için Yahudiler de geliyorlardı. Eshab-ı kiramdan biri, (Yâ Resulallah! İçime çok vesvese geliyor. Bunun bir ilacı var mı?) dedi. Yahudi hemen atıldı, (Bizim dinimizde hiç vesvese yok. Sen gel, bizim dinimize gir!) dedi. Peygamber efendimiz, (Yâ Ali, buna sen cevap ver!)buyurdu. Hazret-i Ali, (Yâ Resulallah! Boş eve hırsız girmez) dedi. Ne kadar güzel cevap! Hırsız boş evde ne yapsın? Şeytan, imansız kişiyle niye uğraşsın? O, biraz bozabilir miyim diye kıymetli cevherin olduğu yere, yani imanlıya saldırır. Onun için müminlerin kalbine gelen bu üzüntüler, sıkıntılar, imanın güçlü olduğuna, orada bir cevherin varlığına alamettir. Zaten Ehl-i sünnet itikadı çok kıymetli bir pırlantadır. Allahü teâlâ onu çöplüğe koymaz. Çok değerli olan bu cevher, çok değerli insanlara nasip olur.

Baş olmak sevdası 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (Kim Allah için tevazu gösterirse, Allahü teâlâ onu yükseltir) buyuruyor. Kim kendini yüksek görmek isterse, kendisini yalnız kendisi yüksek bilir, ama başkalarının gözünde bitmiştir, hiç kıymeti kalmamıştır. Herkes onunla alay eder.

Muinüddin-i Çeştî hazretleri, (Bir insanın içine, baş olmak, emir vermek sevdası düşerse, önce ibadeti, sonra ihlâsı zarar görür) buyuruyor. Yani baş olmak uğruna, ibadetinden ve ihlâsından kaybeder. Onun için dikkat edilirse, namaz kılanların mevki makamları yükseldikçe, yavaş yavaş namazları ve ihlâsları gidiyor. İbadet etse de, artık onunki hakiki ibadet olmuyor, çünkü kalbine onları yok edecek mikrop girdi demektir. Belirli bir kademeden sonra, zaten ne namaz, ne niyaz kalıyor. Bu çok tehlikelidir.

İbni Semmak hazretleri, (Kendisini makam, mevki arzusuna kaptıranın misali Firavun'dur. Firavun, makam korkusundan iman etmemiştir) buyuruyor. Yani emir vermek, baş olmak, mevki makam sahibi olmak, kimin kalbine düşerse, o kimse Firavun sıfatındadır. Çünkü Firavun, makamına mevkiine zarar gelecek diye iman etmedi. Heraklius da öyledir. Tebaasına bildirecekti, ama baktı ki, saltanat elden gidiyor, (Ben sizi imtihan etmek için söyledim, ben Müslüman olmadım) dedi. Hâlbuki önce iman etti, sonra mürted oldu. Onun için, Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda dinimize yaptığımız hizmetler ne kadar büyürse büyüsün, biz daha da küçüleceğiz. Talebelik vasfının birincisi edep, ikincisi tevazudur. Nitekim merhum hocamız, kendi talebeleri için, (Hiçbir arkadaşımız kibirli olamaz, eğer kibirliyse, o zaten bizim arkadaşımız değildir) buyurmuşlardır. Edep ise yolun temelidir. Şah-ı Nakşibend hazretlerine, (Efendim, yolunuzun esası, başı nedir?) diye sormuşlar. (Edeptir) buyurmuş. (Ortası nedir?) demişler, yine (Edeptir) buyurmuş. (Ya sonu nedir?) diye sorulunca, (Edeptir, çünkü hiçbir edepsiz, Allah'ın rızasına kavuşamaz, Allah adamı olamaz) buyurmuş.
Bozuk yazarın kitabı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: 
Evliya zatların isimlerinden sevgiyle bahsedilirse, ruhları orada bulunur. Oraya rahmet yağar. Hadis-i şerifte de,(Salihlerin anıldığı yere rahmet iner)buyuruluyor. Böyle bir zatın kitabını okuyan kimse, onunla hep rabıta halinde olur. Düğmeye basınca lambanın yanması gibi, bu büyüklerin ruhaniyetinden faydalanmak için de, mutlaka isimlerini hürmetle anmak veya onları hatırlatacak bir şeyden bahsetmek gerekir. İşte o irtibat, o sevgi, feyz kaynağı olur. 

Bir kitabı kim yazmışsa, onun ruhaniyeti o kitapla birliktedir. Yazarı iyi ise, onun temiz ruhu gelir, feyz saçar, kalbin temizlenmesine sebep olur. Yazarı habisse, pis ruhu zulmet saçar, kalbin kararmasına sebep olur.

Büyük bir zat, sohbet ederken içeri bir talebesi girer. O mübarek zat:

— O ne, senden çok kötü, pis kokular geliyor der. O talebe:

— Efendim, sabah kalktım, guslettim, yeni çamaşır giydim, her şeyim temiz der.

Diğer talebeler de çok şaşırır, çünkü bildikleri arkadaşlarıdır, yabancı değildir. O zat buyurur ki:

— Peki, ceplerinde ne varsa hepsini çıkar bakalım! 

Talebe, önce cebinden bir kitap çıkarır. O zat kitabı görünce buyurur ki:

— Tamam, başka bir şey çıkarmana gerek kalmadı. Nereden aldın bu kitabı?

— Efendim, yolda gelirken bir arkadaş, benim dindar olduğumu bildiği için, (Sana iyi bir din kitabı vereceğim) dedi, ben de din kitabı denince, sevinerek aldım ve cebime koydum.

O zat, kitabın birkaç sayfasını okuduktan sonra buyurur ki:

— Bu kitaptaki din bilgilerinin hepsi doğru olsa bile, yazarının habis ruhundan çıkan zulmet herkesi kaplar. Hemen bu kitabı dışarı çıkarın!

Okuyan zehirlenir

Yine büyük bir zata, Şerafettin Efendi adında birinin yazdığı, Dinim isimli küçük bir kitap getirirler. O zat, kitabı sonuna kadar okutup, kendisi de dinledikten sonra buyurur ki:

 Baştan sona kadar, tek kelime yanlış değil, ama bu kitabı kim okursa zehirlenir, çünkü yazarı habis birisidir.

Bir kitabın hem yazarı uygun, hem de yazdıkları doğru olsa, fakat kitap kâr veya şöhret gayesiyle basılmışsa yahut dine aykırı başka niyetler bulunuyorsa, o kitap yine zulmet saçar. İmam-ı Gazali, Abdülkadir-i Geylani hazretleri gibi büyük zatların kitaplarının bazı tercümelerinde, bu zulmet durumunu görmek mümkündür.
Bu dünya yalandır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ölmek üzere olan bir mümin ne isterse, şimdi onu istemek gerekir. Ağrıları, sıkıntısı olan insan, ne ister? Ona mal mülk deseniz dönüp bakmaz, hatta kalbi kırılır. Mevki makam deseniz üzülür, yine kalbi kırılır. İstediği sadece duadır, rahmet-i ilahidir, imanla ölmektir. Gün bu gündür, yarın belli değildir. Tevbe ve istiğfarı geciktirmemek gerekir. Peygamber efendimiz, (Helekel müsevvifûn)yani (Sonra yaparım diyenler helak oldu, tevbeyi geciktirenler aldandı) buyuruyor. Onun için, tevbeyi geciktirmek uygun değildir. Çok günah içinde yüzenin de, belki sözümde duramam diyenin de, yine tevbeye devam etmesi gerekir; çünkü tevbe etmemek veya tevbeyi geciktirmek, o günaha girmekten, o günaha devam etmekten daha büyük günahtır. Tevbe etmek iman alametidir; suçunu, günahını kabul etmek, yaptığına pişman olmak demektir.

Yine Peygamber efendimiz, (Kıyamette herkes, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz: Ömrünü nasıl geçirdi, ilmiyle nasıl amel etti, malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harcadı, bedenini nerede yordu, hırpaladı?) buyuruyor. Her mümin, ahirette sorulacak bu dört suale hazırlanmalı. Müslümanın, imandan sonra en kıymetli varlığı vaktidir; çünkü vakit gidince, bir daha geri gelmez. (Vaktini nerede harcadın, neyle geçirdin?) sorusuna çok iyi hazırlanmak gerekir.

Bir mübarek zat sohbeti bitirince en son, talebelerine der ki:
— Şimdi size bir yalan söyleyeceğim.

Talebeler şimdiye kadar hocalarından böyle bir şey duymadıkları için sormuşlar:
— Efendim af edersiniz, anlayamadık.
— Şimdi size bir yalan söyleyeceğim. Eğer yalanım sonradan meydana çıksaydı günaha girerdim; ama ben yalan olduğunu önceden söylüyorum.

Talebeler dikkatle dinlerler. Hocaları, (Filan yerin en meşhur zatı, filanca efendi, şu anda dergâhın bahçesine geldi, az sonra kapıdan içeri girecek) buyurunca, talebelerin hepsi birden pencereye koşar. Bakarlar ki, gelen giden yok. (Efendim, kimse yok) derler. O mübarek zat der ki:
— Evet, kimse yok. Ben size yalan söyleyeceğim dedim, siz yine de pencereye koştunuz. Söyleye söyleye dilimizde tüy bitti. Bütün kitaplar yazıyor, bu dünya yalandır diye. Siz hâlâ dünyanın peşinde koşuyorsunuz. Yalanın peşinde koşuyorsunuz. İşte insanın nefsi budur. İşte şeytanın aldatması budur. Adamı rüya peşinde, hayal peşinde koşturur. Bir bakar ki, ömrü bitmiş...


Dünya yükü 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Geçici lezzetlere, çabuk biten, tükenen dünyalıklara aldanmamalı. İnsanlar Allahü teâlâya kulluk, ibadet etmek için yaratılmıştır. İnsanlar saadete kavuşmak için, yaratılış gayelerine dikkat etmeli ve dünyaya düşkün olmaktan kaçınmalı. Dünya nimetleri geçicidir. Dünya, sonsuz kalınacak bir yer değildir, âhirette saadete kavuşmak için bir binek gibidir. Sevinç yeri değil, ayrılık yeridir. Akıllı kimse, bu fani dünyaya düşkün olmaz, dünyada kulluk vazifesini hakkıyla yapar.

Kalb, dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, âhireti nasıl sevebilir?

İki arkadaş gemiyle uzak bir yere gideceklerdi. Sırtlarında da eşyaları vardı. Biri gemiye binince sırtından yükünü indirdi, üstüne oturdu. Diğeri ise indirmedi. Arkadaşı ona, (Yükünü indirsene) dedi.

O da, (Ben indirmem. Benim malım kıymetli, sırtımda taşırım) dedi. Arkadaşı,(Yahu, delilik etme, indir! Üstüne de güzelce otur, bir dinlen! Bak ben ne güzel dinleniyorum) dedi. O ise, (Sen dinlen, ben indirmem) dedi.

Bu şahsın yükünü sırtında taşıması, diğer insanların da dikkatini çekti. Onlar da sorunca, aynı şeyleri söyledi. Herkesin böyle kendisine tuhaf tuhaf bakması üzerine, malımı alacaklar galiba diye şüphelendi, gittikçe geminin kenarlarına, köşelerine yaklaştı. Buralarda durmak tehlikeliydi. Fırtınayla, dalgayla denize düşülebilirdi. Gemidekiler, bunu da ona söylediler. Öyle tehlikeli yerlerde durma, gel, yanımızda dur dediler. Bu, onları dinlemedi, malında gözleri olduğunu zannediyordu. Birkaç saat sonra, bir fırtına, bir dalga, adam yüküyle birlikte denize uçup gitti. Malından olduğu gibi, canından da oldu.

Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, bu olayı anlattıktan sonra buyuruyor ki:
— Ey aziz! Dünya malını sırtından indiren, ne kadar rahat yolculuk yaptı. Âhireti zaten rahat. Allah demeye vakti çok. Diğerininse hem dünyası harap, hem de âhireti. Yoruldu, korktu, üzüldü, malım malım diye kahroldu. Allah demeye bile vakit bulamadı. Dünyasını da mahvetti, ahiretini de…

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
Eğer dünya malına tapan birisine rastlarsan sokağını değiştir, aynı köyde veya aynı mahallede oturuyorsan, oradan başka yere git ki, kalbin ona meyletmesin!
Bu gaflet niye?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Her işini Allah için yapandan, hem Cenab-ı Hak razı olur, hem de dünya ona hizmetçi olur. Eğer dünya için, nefsi için yaparsa, Allahü teâlâ bundan razı olmaz. Dünyaya da kavuşamaz. Nihayet onu da bir türlü yakalayamaz. Çünkü o hep kaçar. Neye faydası var? İnsanın ömrü, hep koşmakla geçiyor, yetişmek için geçiyor, ama bir türlü elde edemiyor. Buna hayat denmez. Dünyalık için çalışmamalı. Sadece Allah'ın rızasını kazanmak için çalışmalı, Cenab-ı Hakk’ın bir kulu daha ateşte yanmasın diye uğraşmalı. O zaman dünyalık da, kendiliğinden gelir.

Mescidlerde beraber olmaya çalışmalı. Çünkü Cenab-ı Hak mescidde bir araya gelen müminleri Cennette de beraber edecektir biiznillah.

Herkes rahat ve huzuru yakalamak için, dünyalık peşinde koşar. Hâlbuki rahat ve huzurun yeri, mescidlerdir. Çünkü Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın yeryüzünde en çok sevdiği yer mescidlerdir) buyuruyor. 

Mescidlerde Müslümanın hâli, balığın sudaki hâli gibidir. Balık sudan çıkarsa ne olur? Çırpınır durur, sonra ölür. Mümin, mescidsiz yaşayamaz. Fâsık zaten camiye gelmez. Münafığın mesciddeki hâli, kafesteki kuşa benzer. (Kafesin kapısı açılsa da, kaçsak) der. Mescidlerden zevk alan, huzur bulan, bahtiyar insandır.

Peygamber efendimiz, bir şeye üzülünce, namaz vakti olmadığı hâlde namaza dururdu ve Eshab-ı kiram, onun namazda rahat ettiğini bildikleri için, (Resulullah efendimiz yine bir şeye üzülmüş) derlerdi. Şimdi derdi olan, ona buna koşuyor. Allah’a niye gitmez ki? (İsteyin vereyim, dua edin kabul edeyim) buyuruyor. Vallahi Allah var, billahi var. Bizi yoktan var etmiştir. Bizi varlıkta durduran ve yok edecek, sonra tekrar diriltecek olan yine Odur.

Enes bin Malik hazretleri, Ebu Musel Eşari hazretleriyle yola çıkar. Bakarlar, bir kalabalık var. Merak edip onlara katılırlar. Onların başındaki adam oradaki birine onu ikna etmek, ona bir şeyler yaptırmak ve onun gönlünü almak için nasıl yalvarıyor! Bunların hâlini gören Ebu Musa hazretleri, (Tez buradan gidelim) der. Enes bin Malik hazretleri, dışarı çıkınca (Ne oldu?) diye sorar. Ebu Musa hazretleri buyurur ki:
- Allah'tan korkmalı kardeşim. Kul, kula yalvarıyor. O kul, Allah’a yalvarsaydı, on defa bu iş hâllolurdu. Bu gaflet niye?
Bu Gafletin Sebebi Ne
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Büyüklerden bir zat, bazı talebelerin, bütün ikazlarına rağmen yine nefislerine uyduklarını, oyun, eğlence peşinde koştuklarını görünce der ki:
(Her müslüman, kendini boğulmak üzere olan biri gibi göremiyorsa, imdat diyemiyorsa, kendini iflas etmiş saymıyorsa, sıkıntıdan kurtulamaz. Oyun, eğlence nefse hoş gelir. Nefsini Allah’ın düşmanı bilmeyen, onun her arzusuna peki diyen, onun tuzağına yakalanmıştır.)

Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretleri, anneden seyyid, babadan şeriftir. Daha kundaktayken ramazan-ı şerifte gündüzleri emmez, iftardan sonra emermiş. Hattâ o yıl ramazan ayının sonunda hava bulutlu geçmiş. Ramazanın çıkıp çıkmadığında tereddüt hâsıl olmuş. Annesine çocuğun süt emip emmediği sorulmuş. Emmediği öğrenilince, ramazanın devam ettiği anlaşılıp oruca devam edilmiş. Çocukluğunda, yolda giderken meleklerle konuşur, çok kalabalık olduğu için, melekler, (Yol verin, yol verin!) derlermiş. Doğuştan böyle mübarek bir zatmış. Hattâ daha doğmadan, Peygamber efendimiz, rüyasında babasına, (Ey Ebu Salih, Allahü teâlâ bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir evlat ihsan etti. O benim sevgili oğlumdur. Evliya arasında onun derecesi yüksek olacaktır)buyurmuştur. 

Abdülkadir Geylani hazretleri, daha genç yaşta meşhur âlimlerin, tasavvuf ehli zatların elinde, ilim tahsilini bitirmiş, çok iyi yetişmiş. Sonra vaaz ve ders vermeye başlamış. Gelenler medreseye sığmaz, sokaklara taşarmış. Hâl böyle iken, bunları bırakıp tam 25 yıl nefsinin ıslahı için sahralarda, dağlarda dolaşmış. Ne hiç kimse onu tanımış, ne de o kimseyi tanıyabilmiş. 25 yıl yalnız ot ve ağaç yaprağı yemiş. Nefsi için buyuruyor ki:
(Nefsim, bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı. Yüz vermeyince zor kullanmaya çalışırdı. Bir kere onu, bütün manevî hastalıkları üzerinde, arzuları dipdiri, şeytanları emrine hazır olarak gördüm. Bir yıl daha mücadele ettim. Allahü teâlânın izniyle hastalıklarını iyileştirdim, arzularını, isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum.)

Abdülkadir Geylani hazretleri o mübarek hâline rağmen, tam 25 yıl nefsinin ıslahı için çalıştığı hâlde, bizim nefsin peşinden koşmamızın sebebi nedir? Bu gaflet ve cesaret nereden geliyor? Bu gafletten kurtulmaya çalışmalıdır.
Bu kuru kafa kimdi?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir kimse neye kıymet verirse, Allahü teâlâ ona, kıymet verdiği şey kadar kıymet verir. Onun için büyüklerimiz, (Düşüncesi, arzusu, maksadı sadece dünya olanın, yediği içtiği haram olanın kıymeti, bağırsaklarından çıkardığı kadardır) buyurmuşlardır. Biz bunun için yaratılmadık. Cenab-ı Hak bizi Cennet için yarattı. İnkâr eden, elbette mahrum kalır. 

Nimet ne kadar kıymetliyse, onun düşmanı da o kadar çoktur. İnsanın en büyük düşmanı kendi nefsidir. Bu nefs, Allahü teâlâya düşmandır. Nefsten büyük düşman yoktur. Farzlardan biri de hubb-i fillah ve buğd-i fillah olduğuna göre, demek ki, Allah’ın düşmanı olan nefsimizi sevmeyeceğiz. Allahü teâlâ, (Nefsine düşman ol ki, dostum olasın) buyuruyor. 

Din, iyilerle beraber olmaktır. Başka türlü kurtulmak zordur. 

Kim feraha çıkmak isterse Allahü teâlâ onu feraha çıkarır, kim de sıkıntı çekmek isterse Allahü teâlâ ona sıkıntı verir. O halde eden, kendine eder. 

Bir balıkçı varmış. İşi gücü balık tutmakmış. Yine böyle balık tuttuğu bir gün, oltasına ağır bir şey takılmış. Oltayı çekmiş, bir bakmış, kocaman bir kuru kafa. Kuru kafaya bakmış, bakmış ve başlamış kendi kendine söylenmeye: 
− Ey kuru kafa, bir zamanlar belki sen çok zengindin, ama bak ne hâle geldin. Belki çok fakirdin, belki padişahtın, belki de hizmetçiydin, belki de çok güzel veya çok çirkindin...

Akşama kadar böyle saymış ve eklemiş sonunda: 
− Ama bak ne hâle geldin! 

Sonra, (Peki ben ne olacağım?) demiş kendi kendine ve yine kendisi cevap vermiş: 
− Ben de senin gibi olacağım! 

Tevbe istiğfar etmiş. Kuru kafayı atmış suya, kayığı, oltayı bırakıp, ilim tahsiline gitmiş. Senelerce uğraşmış, ilerlemiş ve sonunda İbni Semmak hazretleri olmuş. İmam-ı Ali Rıza hazretleriyle sohbet etmiş, asrının evliyası olmuş. Maruf-i Kerhi hazretleri Firuz isminde bir Hıristiyan çocuğuyken, onun Müslüman olmasına sebep olmuş ve onu irşat etmiş. Bir gün halife Harun Reşid, kendisini görüp, nasihat almak isteyince ona, (Kendini Mahşer yerinde, Cenab-ı Hakk’ın huzurunda hesap verdiğini düşün! Sana verilecek hüküm, ya Cennet veya Cehennem. Hükmü Allahü teâlâ verir. Ona göre hareket et)buyurmuş. 

Nasihat isteyen birine de şöyle demiş:
− Allahü teâlâ helaller için hesaba çekeceğini, haramlar için azap edeceğini bildirdi.


Sonsuz ne demek? 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir insana yapılacak en büyük iyilik, ona Müslümanlığı öğretmektir. Bir Müslümana yapılacak en büyük iyilik de, ona Ehl-i sünnet itikadını öğretmektir. Bunlardan daha büyük iyilik yoktur. Bir insanı, ebedi Cehennem ateşinden kurtarmaktan daha büyük keramet olur mu? İnsan sadece, (Sonsuz ne demek?) bir düşünse, bir anlasa beyni akar. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
(Cehennemdeki kâfirlere, “Siz dünyadaki bütün sulardaki damlalar adedince, bütün kumlardaki tanecikler adedince yanacaksınız, sonra çıkıp Cennete gideceksiniz” denilseydi, sonunda kurtulacağız diye çok sevinirlerdi. Bütün dünya, gökyüzü dâhil, buğday tanesi dolu olsa, bir serçeye, “Her sene bir tane yiyeceksin” deseler, o buğdaylar biter, sonsuzun yanında hesabı bile olmaz.) 

Allah yolunda halis niyetle yapılan hizmetler zayi olmaz. Bu niyet olduktan sonra Cenab-ı Hak yardım eder. Allah yolunda çalışmak herkese nasip olmaz. Büyüklerimizin yani Ehl-i sünnet âlimlerinin, Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda, kime, İslam’a hizmet etmek nasip olursa, gece gündüz haline şükretsin, Rabbine hamd etsin! Düşman ne kadar kuvvetli olursa, cihadın sevabı o kadar çok olur, kat kat fazla olur. Kerimlerin kapısında, ehil olanlarla olmayanlar beraberdir. Allahü teâlâ, ihsan sahiplerinin en büyüğüdür. İnşallah içimizde ehil olan vardır. Bunlara ihsan ederken, mükâfat verirken, onların yanı sıra bize de verir, çünkü kerim olan, saçarmış, isteyen alsın dermiş.

Şibli hazretleri vefat ettikten sonra, bir tanıdığı onu rüyada, Cennette görünce sormuş:
- Bu makama nasıl ulaştın? Nasıl Cennetlik oldun?

O da buyurmuş ki: 
- Dört yüz hocadan ders okudum. Bunlardan dört bin hadis-i şerif öğrendim. Bütün bu hadis-i şeriflerden bir tanesini seçip kendimi ona uydurdum, çünkü kurtuluşu ve sonsuz saadete kavuşmayı bunda buldum ve bütün nasihatleri hep bunun içinde gördüm. Seçtiğim hadis-i şerif şudur: (Dünya için, dünyada kalacağın kadar çalış! Âhiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle!) 

Mesela insan bir çıra yakıp, alevine elini koymalı. Ne kadar dayanabilirse, o kadar günah işlemeli. Bir dakika dayanabilirse, o zaman bir dakika günah işlemeli. 
Bunun da elbette bir hikmeti var
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Cenab-ı Hak hakîmdir, yani hikmet sahibidir, Onun yarattığı her şey hikmetlidir. Mümin daima hayırlısını istemeli, çünkü neyin kendisi hakkında hayırlı olduğunu bilemez. Vâki olanda hayır vardır. Bir âyet-i kerimede mealen,(Hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinize, sevdiğiniz şey de kötülüğünüze sebep olabilir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir) buyuruluyor. Demek ki, bazı şeyler zorumuza gider, çok üzülürüz. (Bu musibet başıma nereden geldi) deriz. Hâlbuki bilmeyiz ki, bu bizim için hayırlıdır. Bazı şeylere çok seviniriz, yaşadık deriz. Bilmeyiz ki, onlar bizim için kötüdür.

Bir padişah veziriyle ava çıkar. Tanınmamak için kıyafetlerini değiştirirler. Fakat vezirin bir âdeti vardır. Ne olay olursa olsun, (Efendim, bir hikmeti vardır) der. Padişah avını vuramayınca, (Efendim, üzülmeyin, bir hikmeti vardır) der. Padişah çukura düşünce, (Efendim üzülmeyin, bir hikmeti vardır) der. Padişahın gözüne bir çubuk gelerek, gözünü çıkarıp, kör eder. Vezir yine (Efendim, bunun da bir hikmeti vardır) der. Artık padişah dayanamaz, (Gözüm çıktı, hâlâ hikmeti vardır diyorsun, defol buradan!) der ve vezirini kovar.

Vezir ayrıldıktan bir müddet sonra, eşkıya o beldeyi basar ve padişahı yakalarlar. O her ne kadar, (Durun, ben padişahım) dese de, inanmazlar. Bir yere götürüp, (Bizim reisimizin bir adağı vardı. Bize, “Canlı olarak ilk yakaladığınızı adak olarak kesin” demişti. Onun için, şimdi seni boğazlayacağız) derler. Yere yatırırlar, tam kesecekleri vakit içlerinden biri, (Bunun bir gözü kör. Durun, körden kurban olmaz) der. Durumu reislerine sorarlar. Reisleri de, (O zaman bırakın onu, başkasını bulun!) der.

Padişah ölmekten kurtulup saraya gelince, (Hemen bana veziri bulun!) der. Vezir gelince, padişah özür diler. (Sen haklıymışsın, seni kovdum, ama yanlış yapmışım, hakkını helâl et) der. Vezir de, (Efendim üzülmeyin, kovmanızda da bir hikmet varmış. Beni kovmasaydınız sizin yerinize beni keserlerdi. Çünkü benim iki gözüm de sağlam. İyi ki beni kovdunuz) diye cevap verir. Padişah da, (Sübhanallah, seninle başa çıkılmaz) der.

Dolayısıyla her şeye üzülmek doğru değildir. İstediğimiz şekilde neticelenmeyen bir iş için, üzülmemeli ve üzerinde ısrar etmemeli. Onun da bir hikmeti vardır.

Allahü teâlânın merhameti sonsuzdur 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir kul, Rabbine az da olsa yaklaşırsa, Rabbi, ona daha çok yaklaşır. Kalbimizi Ona çevireceğiz. Kul, (Yâ Rabbî!) diye seslenince, cevap verir, (Lebbeyk! Ey kulum! Ne istiyorsun?) der. (Af istiyoruz) diyeceğiz. Seyyid Abdülhakim Arvâsî hazretleri, (Rabbimizle bizim muamelemiz, mevlâlık ve abdiyettir) buyuruyor. Abdiyet, kulluk ve kölelik demektir. Allahü teâlâ, (Benden isteyin, kabul ederim) buyuruyor. İhlâsla isteyeceğiz. Rabbimize yalvaracağız. Hatamız, kusurumuz, eksiğimiz çok, niyetlerimiz karışık, ama O yine de affeder, ihsanıyla muamele eder.

Günah işleyince, üzülelim. Dünyada verdiği sıkıntıları, günahlarımızın cezası olarak düşünelim. (Elhamdülillah, cezamızı dünyada verdi) diyelim. Allahü teâlâ hadis-i kudside, (Beni kalbi kırık olan kullarımın yanında arayın!), yani (Onların dualarını kabul ederim) buyuruyor. Dünya dertleri, mümin kullar için bir nimettir. Dünya zaten zıll-i zaildir, geçici bir gölgedir, gelip geçer.

Günahlarımız dağ kadar olsa da, Onun rahmeti, merhameti sonsuzdur. Allahü teâlâ hem affeder, hem de iyilikleri ihsan eder. (Allahümme inneke afüvvün kerîmün tuhibbül afve fa’fü annî) duasını çok okumalı. Bu dua, (Yâ Rabbî, elbette sen günahları affedicisin, ihsan edicisin. Affetmeyi çok seversin, öyleyse beni affet yâ Rabbî) demektir. Bunlar hep Allahü teâlânın, günahkâr, nefsine esir olmuş kullarına müjdedir.

Dua etmek de, namaz, oruç gibi ibadettir. İhtiyacını, muhtaç olduğunu bildirmektir. İbadet de, aczini, zavallılığını bildirmektir. Dua etmek emirdir. Birbirimize dua edeceğiz. Gıyaben yapılan duanın kabul edilme ihtimali fazladır. Merhum hocamız buyururdu ki:
(İnsan dua eder; "Yâ Rabbî! Bana şunu ver!" der. Ama o şey onun için hayırlı değildir. Allahü teâlâ onun iyiliği için istediğini ona vermez. O da "Niye duam kabul olmadı?" diye isyan eder. Bu bakımdan insanlar Allah yanındaki kıymetine göre dörde ayrılır: Birinciler: Nimet gelince sevinir, dert bela gelince isyan ederler. İkinciler: Nimet gelince sevinir, dert bela gelince isyan etmez, sabreder, ama gitmesini isterler. Üçüncüler: Dert bela gelince sevinir, razı olurlar.Dördüncüler: Dert bela gelince, nimetlerden alınan zevkten daha çok zevk alırlar ve gitmesini istemezler.) 
Bütün mesele imanı korumaktır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Her ülfetin, bir külfeti vardır. Çok kıymetli bir pırlanta sahibinin, çalınacak korkusuyla gözüne uyku girmez. Sonunda yok olacak bir dünya malını korumak böyle olursa, her hazineden daha kıymetli olan iman cevherini korumak nasıl olur?

Bu zamanda, bir kimseye doğru imanın nasip olması çok zordur. Böyle bir imanla şereflenmek büyük nimettir, ama bundan sonrası çok tehlikelidir. Çünkü Allahü teâlâ rızka kefil, ama imana kefil değildir. Allah korusun imanını kaybeden mürted olur, sonsuz kalmak üzere, Cehennemin dibine gider. Ehl-i sünnet kitaplarında, (Şunu yapan, şunu söyleyen imanını kaybeder) diye maddeler hâlinde bildiriliyor. Onları iyi öğrenmeli. 

Diyelim ki dışarıda büyük bir kasırga var, ağaçları kökünden söküyor, damları uçuruyor. Orada elinde yanan bir mum bulunan kimsenin derdi, bu mumu söndürmemektir. İşte bu zamanda imanını korumak, mumu söndürmemek gibi çok zordur. İmansızlık fırtınası, ufak bir delikten iman mumunu söndürebilir. Çok kimsenin bundan haberi yok ki çaresine baksın!

İmanını kaybedenin, 99 kere hacca, umreye gitmesinin, yüzlerce rekât namaz kılmasının hiç faydası olmaz. Öldükten sonra da, (Eyvah, bu fırsat elden kaçmış) der, fakat iş işten geçmiş olur. Yoksa çok ibadet etmek meziyet değildir. Bütün mesele, imanı muhafaza edip küfre düşmemektir. İşte bu da, ancak farzları eksiksiz yapmak, haramlardan sakınmak, dine hizmet etmek ve Ehl-i sünnet âlimlerini sevip kitaplarını okumak ve yaymak gibi işlerle olur.

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, (Otuz yıl hep imanı anlattım. Anlayan üçü beşi geçmedi) buyuruyor. Demek ki, bu basit bir iş değildir. İman etmek zor, ama onu muhafaza etmek daha zordur. İnsan kızar, bir laf eder, her şey biter. Dili, gözü, eli, kalbi korumalıdır. (İçimizde bir yılan var, soktu, sokacak!) diye nefsimizden korkmalıyız. Pırlantamız çalınacak diye iman hırsızlarından korkacağız.
Bu zamanın iman hırsızları, kötü yayınlar ve kötü arkadaşlardır. Hepsi bir mayın tarlası gibidir. Bu zor zamanda mayınlara çarpmadan imanımızı korumaya çalışmalıyız.

Ne mutlu imanla ölene!

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bir hayvanı gözümüzün önünde ateşe atsalar, vicdanı olan, buna tahammül edemez. Hâl böyleyken bazıları kendi evladını, kendi hanımını, hattâ bizzat kendini, ateşe nasıl atar? Çok yazık! Bu hayat, bir gün biter. Sonunda hepimizi kefene koyacaklar. Artık ondan sonra, kimseden fayda beklenmez. O fırsat artık geçti. Ne mutlu imanla ölene!

Tabiînin büyüklerinden Ömer bin Abdülaziz hazretleri, adalet timsaliydi. Çoban bir gün, kurdun sürüye saldırdığını görünce, (Halife Ömer bin Abdülaziz öldü) der. Nereden bildiği sorulunca, (O hayattayken onun korkusundan kurtlar sürüme saldıramazdı) cevabını verir. İşte bu zat buyuruyor ki:
(Ölüp de beni mezara koyunca, başımın üstünde bir baca yapın, başım gözüksün içinden. Beni kıbleye karşı yatırın. Bir gün sonra bacadan bakın! Eğer başım kıbleden başka yöne dönmüşse, bütün dostlara, “Ömer bin Abdülaziz imansız gitti” dersiniz. Artık onlar ağlasalar, üzülseler de faydasız. Eğer yüzüm dönmemişse, mezarı örtün, “Sevinin ey dostlar, Ömer bin Abdülaziz de imanını kurtardı” dersiniz. Çünkü, 44 kişiyi elimle gömdüm. Dördü hariç, hepsi öbür tarafa döndü.)

İman, müminle ateş arasında büyük bir duvar gibidir. Mümini ateşten korur. İmanı olmayan kurumuş demektir. Kurumuş ağaç, ancak yakılır.

Ebedî yani sonsuz ne demek iyi düşünmeli. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
(Cehennemde ebedî kalacak olanlara, faraza, “Siz dünyadaki göl ve denizlerdeki damlalar adedince, çöldeki kum taneleri sayısınca yandıktan sonra çıkacaksınız" denilseydi, sonunda kurtulacağız diye o kadar sevinirlerdi ki, sanki nasıl yandıklarını anlayamazlardı. Bütün dünya, bütün gökyüzü, buğdayla dolu olsa, bir serçeye, “Her yıl bir tane yiyeceksin” deseler, o buğdaylar biter, sonsuzun yanında hesabı bile olmaz.)

İşte bu sonsuz azabı düşünerek imanı korumaya çalışmalı.

Vefat eden evliya bir zata, rüyada (Dünyaya geri gelmek ister misin?) diye sorulunca, (Dünyanın tamamını hesap sorulmamak şartıyla verseler de istemem. Sadece, kapı kapı dolaşıp ölüm ve kabir hâllerini anlatmak için isterim) buyurur.
Bütün nimetlerin şükrü
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bu dünya çalışma yeridir. Nasıl ki insan bir işte çalışır, ay sonunda ücretini alırsa, bu dünyada da herkes bir işle meşguldur. Kıyamet günü Allahü teâlâ buyuracak ki:
(Şimdi ücretlerin dağıtılma zamanıdır, dünyada yaptıklarınızın ücreti ödenecektir. Benim rızam için çalışanların ücretlerini ben vereceğim. Nefsi için, şöhret ve servet için, insanları memnun etmek için çalışan, gitsin ücretini onlardan istesin, benden bir şey beklemesin!) 

Bu yüzden din büyüklerimiz, (Bir kimsenin Ali için çalışıp da, Veli’den para istemesi olacak şey değildir. Kime çalıştıysa, ücretini ondan istemesi gerekir) buyuruyor. Kur’an-ı kerimde de mealen, (Kim Allah içinse, Allah da onun içindir) buyuruluyor. Sevgi de, hizmet de, yani her şey Allah için olmalı. Onun için, neyi ne maksatla yaptığımızı iyi bilmeliyiz. Âhirete gidince hiçbir şey sürpriz olmayacak. Kim burada ne için çalıştıysa, âhirette karşılığını alacaktır. Orada hatır gönül, para pul geçmez. 

Kim Rabbimizin rızasını, Onun emir ve yasaklarını düşünerek, Onun rızası için çalışırsa, elbette Allahü teâlâ ücretini verecektir, Onun verdiği ücret de sonsuz Cennettir. Onun rızasına uygun olmayan her türlü hâl ve hareket, bu dünyada hiçbir şeye yaramayacağı gibi, âhirette de çok acılara sebep olacaktır. 

Doğru imana sahip olmak şarttır. Doğru imana sahip olunca işler kolaylaşır. Hepimiz, her an imtihan içindeyiz. Onun için Bayezid-i Bistami hazretleri,(Cenab-ı Hakk’ın her nimetine çok şükretmeli. Onun nimetinin olmadığı bir an bile yoktur) buyuruyor. Gerek tabiat olaylarında, gerek vücudumuzda, her an, her zerremiz Cenab-ı Hakk’a muhtaçtır. O halde, bu nimetler için her an Allahü teâlâya şükretmek gerekir. 

Bu nimetlerin şükrü çok zor yapılır, fakat Ehl-i sünnet âlimleri, bu gaflet deryasında yüzen müminler için bir kurtuluş çaresi, bir kolaylık bildirmişler, (Beş vakit namazını doğru kılan, bütün nimetlerin şükrünü eda etmiş olur)buyurmuşlardır. Namaz kılmayanın hiçbir şükrü, ibadeti ve iyiliği kabul olmaz. Namaz kılmıyorsa, gözlerinden yaş yerine kan akıtsa, Allahü teâlânın verdiği nimetlere şükretmiş olmaz. 24 saat devamlı Allahü teâlâyı anmak, hatırlamak, Ona şükretmek gerekir. Bu ise, gafletteyken mümkün olmaz. (Kim beş vakit namazı kılarsa, bir vakitten sonra diğer vakti düşüneceği için, yatarken sabah namazını düşüneceği için, bütün gün Allah’ı hatırlamış ve Ona şükretmiş olur) buyuruluyor. Beş vakit namazı kılanlar için böyle müjdeler verilmiştir.
Büyüklerin hakkı nasıl gözetilir?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsandaki en büyük nimet, imandır. Elden kaçması en kolay nimet de budur. Bu imanın insanda hep kalması için şart, mümin kardeşlerini sevmektir. İnsan, din kardeşini sevmezse, imanını yavaş yavaş kaybeder de haberi olmaz, çünkü hubb-i fillah yani Allah için sevmek, imanın temelidir.

Tatlı dilli, güler yüzlü olmalı. Hiç kimseyle münakaşa etmemeli. Dinde tefrikaya düşmek, yani bölünmek fitnedir. Evliya bir zata bir talebesi şöyle bir sual sorar:

- Efendim, İmam-ı Rabbani hazretleri, (Nimetin elden çıkmasına en büyük sebep, o nimetin şükrünün eda edilmemesi ve size bu nimetin gelmesine sebep olan zatın haklarının gözetilmemesidir) buyuruyor. Din büyüklerinin hakkı nasıl gözetilir, büyükler bizden ne isterler, bizden nasıl razı olurlar?

O zat cevap olarak buyurur ki:

- Büyükler bizden çok şey istemiyor. Sadece, (Gıybet, dedikodu etmeyin! Birbirinizi üzmeyin, münakaşa etmeyin, kalb kırmayın! Birbirinizi sevin, sizler kardeşsiniz. Bu kardeşliğinize toz kondurmayın! Öyle olursanız ben de sizden razıyım. İki talebemiz eğer birbirine darılırsa, çok üzülürüz) diyorlar. 

- Efendim, hepsi bu kadar mı?

- Evet, hepsi bu kadar. Taş olsa, insan buna tahammül eder. (Mademki emir böyledir, tamam) der. Mümin Allah’ın dostudur. Allah’ın dostu nasıl üzülür! O üzüntünün akıbetinden korkulmaz mı? Eğer onların üzülmesi bizim sebebimizle olacaksa, haklı da olsak, ben haksızım demeli, suçu, kabahati üzerimize almalı! Yeter ki onlar üzülmesin! Onun için evladım, aranızda dargınlıklar varsa kaldırın! Bugüne kadar ufak tefek kırgınlık varsa, üzüntüler olmuşsa, bunları derhal bitirip, (Kabahat bende kardeşim, sen haklısın) demeli! Böyle demekle bir şey kaybetmeyiz, ama çok şey kazanırız. (Haklı olduğu halde, “Sen haklısın, kabahat bende” diyene Cennette köşk verilecek. Kefili benim, gelsin benden istesin) hadis-i şerifi, ne güzel teminattır. Cennetteki köşke ancak imanla ölen kavuşur. Bütün uğraşmamız, yaptığımız her şey, zaten imanla ölmek içindir. İnsan bu teminatı, Cennetteki bu köşkü, alçak olan, kâfir olan nefsi için nasıl feda eder? Büyüklerin bize verdikleri nasihat hep şudur:
(Münakaşa etmeyin! Tartışmak, dostun dostluğunu azaltır, düşmanın da düşmanlığını artırır. Hangi konuda olursa olsun, münakaşadan kesinlikle uzak durmalıdır.)

Öyle gelen böyle gider 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Evliya zatların ruhaniyetinden, ilminden, feyzinden faydalanmanın şartlarından biri, onun Allah adamı olduğuna inanmak ve bunda asla şüphe etmemektir. İkincisi, onu çok sevmektir. Bu sevginin alameti de, ona tam tâbi olmak ve itaat etmektir.

Bu büyüklerin huzuruna, boş giden dolu döner, dolu giden boş döner. Dolu şeye bir şey koymazlar. Boş olarak gitmeli, dolu olarak dönmeli. Dolu giderse, yani kendinde bir varlık hissederse faydalanamaz, eli boş döner. (Ben biliyorum, ihtiyacım yok diyen) elbette ilimden, feyzden mahrum kalır. Büyüklere tam inanmış, sadık olarak gitmeli.

Horasanlı bir genç, bir gün Kutbüddîn-i Bahtiyar hazretlerinin kabrine gider. Bu mübarek zatın ruhaniyetinden, hayatta olan bir mürşid-i kâmilin kendisine bildirilmesini ister. Silsile-i aliyye büyüklerinden Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin Delhi’ye geldiği gece rüyada, (Bu beldenin kutbu geldi, gidin, ona tâbi olun!) diye söylerler. O genç Bâkî-billah hazretlerine gelip rüyasını anlatır ve talebe olmak istediğini söyler, ama o zat, (Ben de öyle birini arıyorum, bulursan bana da bildir!) diyerek genci geri gönderir.

Genç, ertesi gece tekrar aynı rüyayı görür ve yine oraya gidip durumu arz eder. Mübarek zattan aynı cevabı alan genç yine geri döner. Tekrar aynı rüyayı görür. Genç yine gelir ve aynı cevabı alıp geri döner. Bu sefer rüyada gence derler ki:
(Büyükler, biz büyüğüz, gel seni kurtaralım demezler. Onlar insan-ı kâmildir, “Biz kim oluyoruz ki” derler. Sen git, esaslı şekilde, tam teslim ol!)

Genç tekrar gidip, (Aradığım zatı buldum efendim. O zat sizsiniz. Şu bıçakla beni doğrasanız, artık gitmem. Beni buradan ancak mezara götürürler) der.

Genç öyle bir şevkle, öyle bir teslimiyetle yapışır ki, Bâkî-billah hazretleri, (Peki o zaman, gel) buyurur. Bir teveccühte bütün kemâlâtı verir, (Haydi, evine dön!)der. O genç de veli bir zat olur. Öyle gelen, böyle gider. Şüpheyle gelmeyi, bu büyükler gelmek saymazlar.
Cahilin bedeni seyyar bir kabirdir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Cahilin bedeni seyyar bir kabirdir. İlim öğrenmediği müddetçe gaflet uykusu içindedir. Ölünceye kadar uyanmaz.

* Âlim; sözü, işine uygun olandır. Âlim ilme doymaz.

* Âlim, cahili hemen tanır, çünkü daha önce o da cahildi. Cahil âlimi tanımaz, çünkü daha önce âlim değildi. 

* Akıllı, ahireti dünya ile değişmeyendir. 

* İstikametin başlangıcı gayret ve azim, ortası hidayet, sonu Cennettir.

* Başkalarını ziyaret ve onlara hediye vermek, kalblerin kilitlerini açan iki altın anahtardır.

* Birisinin aybını örtmek ona altın elbise giydirmekten daha hayırlıdır.

* Bir kimsenin malının olmaması önemli değildir, Allah için birkaç dostu varsa yeter.

* Kalbi gül gibi olanın sözleri ve davranışı ıtır gibi olur.

* Bir kulda dinimize ve insanlara hizmet ruhu ölünce namazını bile kılsa diri sayılmaz.

* Bolluk ve bereketi zenginler değil, yoksullar anlar.

* Bir Müslüman, diğer Müslümanın da, Allahü teâlânın seçtiği kul olduğunu unutmasın.

* Dünya hayaldir. Peşinde koşmamalı, koşana ahmak ya da gafil derler.

* Dünya üzeri şekerle kaplı zehirdir. Buna rağmen yiyene, geçmiş olsun. 

* Nefsini hor ve zelil gör. Büyüklerin yolundan gitmeyen nefsini hakir ve zelil göremez.

* İhlaslı ol, ihlas esastır, ihlas yoksa hiçbir şey yoktur, her şey boştur. 

* Üç şeyden çok sakının: Nefsin arzu ve isteklerine uymaktan, kötü arkadaştan ve bir de kendini beğenmekten.

* Herkesin kalbinde, cömertlere karşı muhabbet, cimrilere karşı nefret vardır.

* Dil gönlün, gönül ruhun, ruh da insanın hakikatinin aynasıdır.

* Dünya malına sevgi, Allahü teâlâ ile aradaki perdedir.

* İğne ile dağı devirmek, kalbden kibri söküp atmaktan daha kolaydır.

* İhtiraslı kimse, bütün dünyaya sahip olsa da yine fakirdir.

* Öyle bir kimseyle arkadaşlık edin ki; onda dünya malı hırsı bulunmasın.

* İnsanlar üç sınıftır. Bunlar; idareciler, din âlimleri ve halk. İdareciler bozulunca geçim, âlimler bozulunca din, halk bozulunca ahlak bozulur.

* Bir insanın; iyiliklerini hatırlayıp, günahlarını unutması gururundandır.

* İyi kimsenin kalbinde iyi, kötü kimsenin kalbinde kötü düşünceler dolaşır.

* Ahirette rahmete kavuşmak için, ölürken iman ile gitmek lazımdır.

* Şikayetçi olup ağladığım nice günler oldu. Zaman geldi ki, ağladığım günlere ağladım.

* Yapılan bir günah ile övünmek, o günahı yapmaktan daha kötüdür.

* Kibir bulunan kalbde, Allah korkusu bulunmaz.

* Bir kimse, bütün ilimleri kendinde toplasa da, Allahü teâlânın rızasına uygun ibadet etmedikçe, azaptan kurtulamaz.

* Yumuşaklık, öfke ateşini söndürür. Hiddet ise, öfke ateşini körükler.

* Eshab-ı kiramdan herhangi birini kötülemek, dini kötülemek olur.

* En kıymetli ibadet, Allahü teâlânın dinini, Onun kullarına yaymaktır.

* Allahü teâlâdan gelene razı olmak ve Onun kullarına acımak, Peygamberlerin ahlakındandır.

* Tevekkül; bütün işlerinde Allahü teâlâya teslim olmak, başa gelen her şeyi Ondan bilip katlanabilmektir.

* İnsanları dara düşürmek, sıkıştırmak ve incitmek haramdır. 

* Sabır, en güzel huy, ilim en şerefli süs eşyasıdır.

* Yoksullara hizmet eden, şu üç şeyle mükafatlandırılır: Tevazu, edep ve cömertlik.

* Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras ve ilim gibi şeref olmaz.

* Kendini olduğundan fazla gösteren kimse, kendi durumunu inkâr etmiş olur.

* İnsanlar, fakir olmaktan korkarak dünyalık için çalıştıkları kadar, Cehennemden korkup, korunmak için çalışsalardı, mutlaka Cennete giderlerdi.

* İnsanlar zaruret diyerek, yiyecek kazanma peşinde koşarlar. Halbuki esas zaruret günahlardan kaçınmaktır. Fakat çokları bundan kaçınmayıp, yiyecek peşinde koşarlar.

* Sadık dost, arkadaşının ayıplarını görünce ihtar eder, ifşa etmez.

* Gafillerden, cahillerden ve yaltakçılardan uzak dur!

* Oruç tutmak, Allahü teâlânın sıfatıyla sıfatlanmaktır. Zira Allahü teâlâ yemekten ve içmekten münezzehtir.

* Bir kimse bir nimete kavuşur da bunun şükrünü yapmazsa, o nimet elinden gider de, o kimsenin haberi bile olmaz.

* Şu üç şey Allahü teâlâyı çok üzer: 1- Vakti boşa geçirmek, 2- İnsanlarla alay etmek, 3- Gıybet etmek.

* Cehennemin en pis kokan yeri, zina yapanların bulunduğu kısmıdır!

* Allah’tan başka her neye taparsanız, hepsi hiçtir. Yazıklar olsun o kimseye ki, bir hiç iledir.

* Bir şeye ihtiyaç duyulduğu halde, çalışıp onu temin etmemek, çoluk çocuğu perişan bırakmak, cahillik ve tembelliktir.

* Bir haber duyduğunuz zaman onu nakletmek için değil, ona uymak için iyi anlayıp düşünün! Çünkü ilmi rivayet edenler çoktur, fakat riayet edenler pek azdır.

* İşin esası üç şeydir: Helal yemek, ahlak ve amelde Resulullah efendimize tâbi olmak, her işi yalnız Allahü teâlânın rızası için yapmak. 

* Kulluğun en güzeli; kulun Allahü teâlânın verdiği nimetler karşısında, şükürden aciz olduğunu bilmesidir. 

* Günahlar gizli olarak işlenirse; bunun zararı, günahı işleyenleredir. Lakin açıktan işleniyor ve buna mani olunmuyorsa, bunun zararı herkesedir. 

* İntikam alıp da sonunda pişman olmaktansa, affedip de pişman olmak daha sevimlidir. 

* Fakirlik, haline şükredip, kimseye şikayet etmeyerek ihtiyacını gizlemektir.

* Bedbaht kişi, unutulmuş günahlarını açığa vuran kimsedir. 

* Ölüm gelmeden hesabınızı yapınız! Tevbe ediniz ki, affa kavuşasınız. 

* Kâfirler zulüm ile öldürülse de Cennete gitmez. Cennete girme şartı Müslüman olmaktır. 

* İnsanı küfre götüren günahların başında kibir gelir. 

* Lüzumsuz şeylerle uğraşanları Allahü teâlâ sevmez. 

* Harama düşkün olmak leşe düşkün olmaktır. 

* Medeniyet; fende ilerlemek değildir, fen vasıtalarını insanların hayrına kullanmaktır. 
* Sonu olan bir şeyi elde etmek için, sonsuz olanı vermek akıl işi değildir. 

* Dünya, haramlar ve mekruhlardır. 

* Nefes sayısı bellidir. Artmaz eksilmez. Trafik kazası, kalb krizi vesaire bunlar işin bahanesi. 

* Min gayri havlin minna vela kuvveh... çok güzel bir dua, benden değil, benimle ilgisi yok, benim kudretim, emeğim dışında, demektir. Mesela, yemek yiyoruz, fasulye nerelerden, kimlerden geçerek geliyor. Ekilmesinden yetiştirilmesinden ayıklanmasından hiç haberimiz yok. Önümüze gelmiş yiyoruz. Rızk insanın, insan rızkının peşinden koşar. Birbirlerini ararlar bulurlar. 

* Birinin malını parasını, gizli almaya hırsızlık, bilerek zorla almaya gasp denir. O para verilmedikçe ölünceye kadar devamlı günah yazılır. Akıl işi değil. Böyle yapıldığında, gasp, hırsızlık günahının yanında, bir de şu günah var. Eğer bu mal, para götürülmemiş olsaydı, onunla hayırlı bir hizmet yapılacak idiyse, bu hizmete mani olunduğu için hırsızlık ve gasp günahına bu vebal de eklenir. Kul hakkı çok önemlidir. Bunun için ölün fakat başkasının hakkını yemeyin. 

* Suizandan sakının. Başka günahlara da sebep olur. En tehlikeli günahlardandır. Çünkü suizannın tevbesi olmaz. Yani kişi suizan ettiğini bilmediği için tevbe etmez. Tevbe edilmeyen günahın cezası Cehennem ateşidir.

* Mümin gıda gibi olmalı. Her zaman ona ihtiyaç duyulmalı. 

* Size gelen nimete vesile olan kimseye teşekkür etmedikçe, o nimet için yapacağınız şükrü Allahü teâlâ kabul etmez.

* Küfürden sonra en büyük günah kalb kırmaktır. Kâfirin dahi kalbini kırmayın. 

* Bütün afetlerin başı, doyuncaya kadar yemektir. 

* Dünyada, Allahü teâlâdan en çok korkan kimse, kıyamet günü insanların en emini olur. 

* Cevap çok uzun olduğu zaman doğru gizli kalır. 

* Kendinde bulunduğu zaman gizli kalmasını istediğin bir şeyi, başka birinde görürsen açığa çıkarma. 

* Her kime şu 5 saadet verilmiş ise, o kimse çok mesuttur: 1- Vücut sağlığı, 2- Güvenli olması, 3- Rızk genişliği, 4- Şefkatli ve vefalı eş, 5- Feragat duygusu.

* Ahirette sana lazım olacak şeye bugün öncelik ver! Ahirette sana zarar verecek şeyi de terk et! 

* Annenin yavrusundan kaçacağı kıyamet günü için, hazırlık yapmayana yazıklar olsun! 

* Ey insan! Bu günler mutlaka gelip geçecek, hatta birçoğu geçti. O halde hiç olmazsa geride kalanlarının kıymetini bil! 

* Akıllı kişi, Allahü teâlâyı daha çok tanır. Daha çok tanıyan hedefine daha çabuk ulaşır. 

* Çalışıp da tevekkül etmek, bir yere çekilip ibadet yapmaktan hayırlıdır. 

* Seni Allahü teâlâya yaklaştıran şey, ihtiyacını Ondan istemendir. Halka sevdiren şey de onlardan bir şey istememendir.

* Hasetçi kimse için rahat yoktur. 

* Başkalarının zarar görmesine sevinen kişi, kurtuluşa kavuşamaz. 

* Allahü teâlânın emirlerini yerine getirip, yasaklarından sakınmayı ganimet bilmelidir. 

* İhtiras, gafillerin kalbinde şeytanların sultanıdır. 

* Dünyayı ele geçirmek için ahireti vermek ve insanlara yaranmak için Allahü teâlâyı bırakmak ahmaklıktır. 

* Hanımının eziyet ve sıkıntı vermesine sabreden kimseye, Allahü teâlâ, Eyyub aleyhisselama verilen sevaptan verir. 

* Kim Cennetliklerden olmayı isterse, salih kimselerle beraber olsun. 

* Dünya ve ahirette elem ve kederlerden kurtulmak isteyenler, kötü ahlak sahipleriyle görüşmemelidir. 

* Dargınlar barışmalıdır. Önce davranan önce Cennete girer. 

* İman ve ilim, ikiz kardeş ve birbirinden ayrılmayan arkadaş gibidir. 

* Haram para ile sadaka veren, cami yaptıran, hayrat yapan kimse, kirlenmiş elbiseyi idrar ile yıkayan adama benzer ki, daha çok pislenir. 

* Öfke ve hırstan korunmuş olan kurtulmuştur. 

* Ya göründüğün gibi ol; yahut olduğun gibi görün! 

* Bir kimse Allahü teâlânın kendisini gördüğüne yakîn olarak inanırsa, azalarını ve kalbini günah işlere kaptırmaz. 

* Cimrinin en çok sevdiği mirasçılarıdır. Ne kendi yer, ne başkalarına yedirir. İllâ mirasçılarına saklar.

* İnsanla hayvan arasında kalb ve ruh farkı vardır. İnsan, eşref-i mahlukat olarak, Allah’ı tanımaya elverişli vasıfta yaratıldı. Ayna gibi, aynanın sadece camı işe yaramaz, ayna vazifesi yapmaz. Arkasındaki maddeler de tek başına işe yaramaz. Ancak ikisi beraber olursa işe yarar, karşıdakini gösterir. Sadece beden işe yaramaz. Bu hayvanlarda da var. Beden kalb ve ruh ile beraber olursa Allahü teâlâyı tanımaya elverişli hâle gelir. Yürek başka, kalb başkadır. Kalb manevi bir lâtifedir.

* İtikat çok önemlidir. İtikadı bozuk olan birisi, dinimizin bütün emirlerini yapsa, yasaklarından kaçsa, sabaha kadar zikir çekse bu kimsenin, Cehenneme gitmeme ihtimali yoktur. Mutlaka Cehenneme gider.

İçki içen, dinin emirlerini yerine getirmeyen fasık bir kimsenin itikadı düzgün ise, bu kimsenin Cehenneme gitmeme ihtimali vardır. Tevbe eder veya Cenab-ı Hak affeder, Cehenneme gitmeyebilir. Fakat, itikadı bozuk olan kimse, itikadının bozukluğunu bilmediği için, tevbe de etmez. 

* Ahmak ile arkadaşlık etme! Ondan kendini koru! Nice ahmaklar var ki, arkadaş oldukları akıllı kimseleri helak ederler. Kişi arkadaşı ile ölçülür. Kalbler buluştuğu zaman birinin diğerine tesiri vardır. Kendilerinden haya edilen kimselerle arkadaşlık etmek suretiyle amellerinizi güzelleştirin!

* Sakın kibirlenme! Büyüklük taslayanlara özenme. Çünkü Allahü teâlâ, her zorbayı zelil, her büyükleneni hakir ve zelil eder. Affettiğinden dolayı asla pişman olma; cezalandırdığın için de sakın sevinme!

* Affetmek fazilettir. Emanete hıyanet etmemek imandan, güler yüzlülük ihsandandır. Doğruluk kurtarır, yalan felakete sürükler. Kanaat insanı zengin yapar, yerinde kullanılmayan zenginlik azdırır. Dünya aldatır, şehvet kandırır. Lezzet oyalar, nefsin arzuları alçaltır. Haset yıpratır, nefret çökertir.

* Gerçek müminin sevgisi, kızması, bir şeyi alması, yapması ve terki, hep Allah için olur.

* Allah’ın azabından korkmak, müttekilerin, takva sahiplerinin nişanıdır.

* Haset eden daima hastadır, cimri insan daima fakirdir.

* Tasarruf ve kanaat edin, zira bunlar boyun eğme zilletinden daha kolay ve hayırlıdır.

* Öfke, tutuşturulmuş ateş gibidir. İnsan hakim olmazsa, ilk yanan kendisi olur.

* Allah için kardeş olanların sevgisi, sebebi daim olduğu için devam eder. Dünya için kardeş olanların sevgisi, sebebi devam etmediği için, kısa sürer, bir an gelir son bulur. 

* Dünya müminin hapishanesi, ölüm beraatı, Cennet de eğleneceği yerdir. 

* Yaptığı günah bir işle öğünmek, o günahı yapmaktan daha kötüdür.

* Kim kendi bozuk hâlini düzeltirse, kendini çekemeyenlere fırsat vermemiş olur. 

* Günah işlerken âcizlik göstermediğin gibi, tevbe etmekte de âcizlik gösterme.

* Her yerde doğru birdir. 

* Bişr-i Hafi hazretlerinin evine gelen zat, hür müsün köle misin dedi. Hürüm diye cevap verince bırakıp gitti. Peşinden koşarak niye gidiyorsun diye sorunca, sen hürüm dedin. Kulum deseydin kulluğunu bilirdin, diye cevap verdi. 

* Her zevalin bir kemali ve her kemalin bir zevali vardır. Eğer zeval vakti gelmişse bunu kimse durduramaz, yok eğer zeval vakti gelmemişse bunu kimse öne alamaz. Ayağımıza bir diken batsa bunu, bir günahımız sebebiyle oldu bilmeliyiz.

* Hastalıkta şifa vardır. Ayaklarınız rahatsızlansa bile. Bu vücuda rahatsızlık veren her şey insanın âcizliğini anlamasına, Cenab-ı Hakka dönmesine sebep olur. Bu sebeple kalb için şifadır.

* Allahü teâlâ beraat gecesinde afv-ı mağfiret vaad ediyor. Cenab-ı Hak vaadinden dönmez. 

* Allahü teâlâ sıkıntılı halde yapılan duayı kabul eder. Hastalık sıkıntı olduğu için, hastanın duası red olmaz. Her sıkıntı aynı şekildedir. 

* Hastalığa, sıkıntıya üzülünmez. Ancak hizmetlerine, namazına mani olursa o zaman üzülünür. Bununla beraber, hastalık ve sıkıntıları istememelidir, hasta olmamak için sebeplere yapışılır, buna rağmen gelirse sabredilir. 

* Kalbleri temizlemenin bir ilacı da, Allah dostlarının kelamıdır. Onların yazılarını okuyunca kalbler temizlenir. 

* Cuma günleri mevtaların ruhları, tanıdıklarına evlatlarına gelirler, bir hediye beklerler, bir Yasin-i şerif okusa da sevabını bana hediye etse diye beklerler. 

* Temiz ve helal ye de, ister sabaha kadar ibadet et, ister uyu! 

* Mümin, bir tüccara benzer. Farzlar onun sermayesi, nafileler de kazancıdır. Sermaye kurtarılmadıkça, kazancı olamaz.

* Acele etme! Acele eden, ya hata yapar veya hatalı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isabet kaydeder veya isabet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek Allahü teâlâdandır. Umumiyetle aceleye sebep, dünyalık toplama hırsıdır. Kanaat sahibi olmalı. Kanaat bitmeyen bir hazinedir.

* Büyük zatların büyük olmalarına bazı şeyler sebep olmuştur. Dostlarının ısrarları karşısında dikkat ettikleri, prensip edindikleri hususlardan birkaçını bildirmişlerdir. Bunlardan bazılarını, kıymetli eserlerden alarak yazıyoruz:

Hazret-i Ebu Bekir’e sordular: Allah için söyle, bu mertebeye ne ile eriştin. Buyurdu ki: 
Dinimi dünyaya tercih ettim. Ahiret için, Allah rızasını seçtim. Her zaman Allahü teâlânın hakkını üstün tuttum, her işimde sadece Allahü teâlânın rızasını gözettim ve bunun dışına asla çıkmadım. 

Aynı şekilde Hazret-i Ömer’e sordular. Buyurdu ki: 
Allahü teâlâ dilerse bir kulunu aziz eder dilerse zelil eder. Bunu hiç unutmadım. 

Hazret-i Osman’a sordular. Buyurdu ki: 
Kur'an ve Sünnete uydum. Allahü teâlânın her şeyime vakıf olduğunu hiç unutmadım. 

Hazret-i Ali de buyurdu ki: 
Cihad ile eriştim. 30 yıl mücahede kılıcı ile ve haşyet zırhıyla ve vera kalkanı ile, taat ve ibadet oku ile, gönül kapısında oturdum. Allahü teâlânın rızasından başka hiçbir şeyi, gönlüme koymadım, hatırıma getirmedim. 

Hazret-i Lokman buyurdu ki: 
Emanete riayet, doğru söylemek ve malayaniyi [faydasız sözü] terk edip, bana gerekmeyeni bırakmakla bu dereceye kavuştum.

Hazret-i Musa, Hazret-i Hızır’a, (Ledün ilmine nasıl kavuştun?) diye sordu. O da,Günah işlememeye sabretmekle dedi. Kavmi, Hazret-i Musa’ya, (Allahü teâlâ neden razı ise, onu yapalım) dediler. Vahiy geldi: (Benden razı olursanız, sizden razı olurum.) Allah’tan razı olan, Onun emirlerine uyar ve yasaklarından kaçarak Onun takdirine razı olur, böylece yüksek derecelere kavuşur.

İmam-ı Ebu Yusuf’un oğlu ölünce, talebesine, Defin işini siz yapın. Ben hocamın [imam-ı a’zam Ebu Hanife hazretlerinin] dersine gidiyorum dedi. Kendisini vefatından sonra rüyada Cennette muhteşem bir hayat sürerken gördüler. Bu ne ihtişam, nasıl kavuştun dediler. O da, İlme, ilim öğrenmeye ve öğretmeye olan sevgim ile buyurdu.

Hazret-i Musa, Peygamber efendimizin sahip olduğu makamlardan birinin nurunu görünce, bayılacak hâle geldi, Resulullahın bu dereceye nasıl yükseldiğini sordu. Hak teâlâ buyurdu ki: 
(Yüksek ahlakı sayesinde bu dereceye kavuştu. Bu ahlak isardır. Ya Musa, ömründe bir kere isar edene, isar ahlakı ile bana kavuşana hesap sormaktan hayâ ederim.) [İsar, muhtaç olduğu bir şeyi kendi kullanmayıp, muhtaç olana vermektir.]

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: 
(Kıyamette, sorgusuz sualsiz uçarak Cennete gidenlere melekler, (Bu dereceye nasıl kavuştunuz) dediler. “İki hasletimiz vardı. Yalnız iken de günah işlemeye utanırdık ve Allahü teâlânın verdiği az rızka razı olurduk” dediler.) [İbni Hibban]

Bayezid-i Bistami hazretleri de, Her yerde Allahü teâlânın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riayet etmekle bu dereceye kavuştum buyurdu.

Hazret-i Musa, salih bir zata imrenip, kim olduğu sorunca, Hak teâlâ buyurdu ki: 
(Bu zat, şu üç amel ile bu dereceye ulaştı: Hiç haset etmedi, ana-babasına asi olmadı ve söz taşımadı.) 

Bahaeddin-i Buhari hazretlerine bu dereceye nasıl kavuştun diye sordular,Resulullah efendimize tâbi olmakla buyurdu. 

Alaaddin-i Attar hazretleri de buyurdu ki:
Hocam Bahaeddin-i Buhari’nin bana tek nasihati vardı: “Alaaddin beni taklit et” buyurmuştu. Bunu yaptım. Onu taklit ettiğim her hususta onun aslına kavuştum. 

Ebü'l-Abbâs-ı Mürsi hazretleri sohbetlerinde hep; "Hocam Ebül-Hasan-ı Şâzili buyurdu ki, Hocam şöyle anlattı" şeklinde söze başlar, hep hocasından nakiller yapardı. Bir gün biri; "Hep hocanızdan nakil yapıyorsunuz. Hiç kendinizden bir şey söylemiyorsunuz" demesi üzerine buyurdu ki:
Ben evden bir şey getirmedim. Ne kazanmışsam dergahta kazandım. Hocamdan öğrendiklerimi "Allahü teâlâ buyurdu ki, Resulü buyurdu ki" veya "Ben diyorum ki" diyerek pek çok şey anlatabilirim. Ama bütün bunları öğrenmeme, bu dereceye yükselmeme vesile olan hocama karşı edebe riayet ederek, hep hocamdan naklederek konuşuyorum. Uygun olan da budur. Hocasından bahsetmeyen, hep ben diye konuşan kimsede hayır yoktur. En iyi âlim, kendinden söyleyen ve kendine bağlayan değil, nakleden, vasıta olandır. Dinimiz nakil dinidir. İman ibadet bilgileri kıyamete kadar aynıdır, değişmez. Nakleden aziz, nakilsiz konuşan rezil olur.

Süfyan-ı Sevri hazretleri haramlardan ve şüpheli şeylerden kaçanların başında gelirdi. Edep ve tevazuda benzeri azdı. Dostlarından biri kendisini rüyada görüp, Cennette nurdan kanatlarla uçtuğunu gördü. "Bu dereceye nasıl kavuştun?" dedi.Dine uymakta çok hassas davranmakla buyurdu.

Seyyid Abdülkadir Geylani hazretleri, "Bu işe başladığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?" diye soranlara buyurdu ki: 
Temeli doğruluk üzerine attım. Hiç yalan söylemedim. İçim ile dışım bir oldu. Bunun için işlerim hep rast gitti. 

Habib-i Râi hazretleri, ağaç çanağını bir taşın altına tutar, biri bal, biri süt olmak üzere iki çeşme akmaya başlardı. Oradakiler bu kerameti görünce, Bu dereceye ne ile kavuştun dediler. 
Muhammed aleyhisselama uymakla buyurdu ve devam etti: Hazret-i Musa’nın kavmi kendisine karşı oldukları halde hâre taşı onlara su verdi. Derecesi Hazret-i Musa’dan yüksek olan Resulullaha uyduktan sonra taş niye süt ve bal vermesin ki?

Bişr-i Hâfi hazretleri anlatır: 
Rüyamda Resulullahı gördüm, bana (Allahü teâlânın seni neden üstün kıldığını biliyor musun?) buyurdu. Ben hayır deyince, (Sünnetime tâbi olman, salihlere hizmet etmen, din kardeşlerine nasihat etmen, Ehli beytimi ve Eshabımı sevmen sebebiyle bu dereceye kavuştun) buyurdu.

Râbia-i Adviyye hazretlerinin tevekkülü o dereceye ulaşmıştı ki; (Gök tunç olsa, yer demir kesilse, gökten bir damla yağmur düşmese, yerden bir bitki bitmese ve dünyadaki bütün insanlar benim çocuğum olsa, Allahü teâlâya yemin ederim ki onlara nasıl bakacağım düşüncesi kalbime gelmez. Çünkü, Allahü teâlâ hepsinin rızkını vereceğini bildirmiş ve üzerine almıştır) derdi. "Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?" dediklerinde; Beni ilgilendirmeyen her şeyi terk ve ebedi olanın yani Allahü teâlânın dostluğunu istemekle buyurdu.
Cennet bahçesi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mübarek bir zat anlatıyor: 
Bir gece yatağa yattım. Kendimi ölmüş olarak kabul ettim. Başıma neler gelecek diye düşündüm. Beni yıkarlar, kefene sararlar, tabuta koyarlar, cenaze namazım kılınır, kabre koyarlar, defin bitince telkin verip giderler. Kabrin içerisinde, böcekler etimi yerler diye düşündüm. 

Mezara giren hiç kimse, ister Müslüman, ister kâfir olsun, böceklerin vücudunu ısırmalarından, yemelerinden, meydana gelen o acıyı duymaz. Peygamber efendimiz, (Müminin kabri Cennet bahçesidir) buyuruyor. O aşk ve muhabbet içerisinde, büyük zatlara kavuşunca, o büyük zevk karşısında, insan o acıyı duymaz. Kabir, kâfir için de Cehennem çukuru olduğu için, bu büyük azap karşısında, yılanın, çıyanın, böceklerin ısırmasını hiç duymaz.

Allahü teâlâ, Peygamber efendimizin güzelliğini, dünyadayken pek çok perdelerin arkasında gizlediği hâlde, o hâliyle de çok güzeldi. Örtülü olmasaydı, o güzellik karşısında sadece insanlar değil, bütün varlıklar çatlar, ölürdü. Allahü teâlâ, onu âlemlere rahmet olarak, insanların helak olmasına değil, kurtulmasına vesile olsun diye gönderdiği için, pek çok perdenin arkasında güzelliğini gizlemiştir. 

Vefat ederken
İnsan vefat ederken Peygamber efendimiz bütün güzelliğiyle görünecek. Onu gördüğü anda insanı bin parçaya bölseler, vücudunu kesseler, o muhabbet, o aşk içerisinde zerre kadar acı duymaz. Yusuf aleyhisselamın güzelliği karşısında ellerini kesen kadınların acı duymaması, buna bir örnektir.

Mümin, o güzelliği görünce kendisinden geçer. Bütün vücudunu parça parça etseler, bir nevi narkoz yemiş gibi öldüğünü de anlamaz. Böyle bir nimete kavuşanlar ne kadar şanslıdır. Bu nimete kavuşmamıza vesile olan büyüklerimizin, Ehl-i sünnet âlimlerinin hakkını ödememiz mümkün değildir.

Kâfirler de ölürken, Peygamber efendimizi görecekler. Cenab-ı Hak, Resulullah’ı tanıyor musunuz diye sorunca tanımadıklarını söyleyecekler, hayattaki gibi inkâr edecekler. Bu inkârın karşılığı da ebedî Cehennemdir.

İmanı korumak için 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İmanı korumak, imanla âhirete gitmek için, ihlâsla ibadet yapmak gerekir. Bunlar kalbi parlatır. İhlâsla büyüklerle irtibat kurmak, mesela sohbetlerinde bulunmak, kitaplarını okumak, onları düşünmek de kalbi parlatır. Kalbi parlayan, imanını korur. 

Su verilmeyen çiçek, kurumaya mahkûmdur. İnsan yemek yemezse açlıktan ölür. Kalb de böyledir, gıdası verilmezse, zehri bilinmezse, büyüklerden bahsedilmez veya kitaplar okunmazsa yani irtibat kurulmazsa, susuz kalan çiçek gibi o da ölür. Kalbin ölmesi, imanını kaybetmesi demektir. 

Çok ilim sahibi olmak iyidir, ama iki tehlikesi vardır. İlmiyle amel etmez ve kibirlenirse felaketine sebep olur. Peygamber efendimiz, (Kıyamette, ilmiyle amel etmeyen âlimin Cehennemde çıkardığı kötü kokudan, Cehennem halkı çok rahatsız olur) buyuruyor. Kur’an-ı kerimde ilmiyle amel etmeyenler, merkebe, köpeğe benzetiliyor. İlmin ikinci tehlikesi, kibirlenmektir. Bilen kimse, bilmeyenleri çok aşağı görür, bu da felaketine sebep olur. Kibir on kısımdır, dokuzu âlimlerdedir. Din ilimleri gibi, fen ilimlerine sahip olan da kibirlenebilir. Makamı, mevkii yüksek olanlar, diğer insanları aşağı görebilir.

Cinlerle görüşen kibirli olur. Kabirdekilerle görüşmek de tehlikelidir. Bir gün bir zat, hocasına, (Efendim bugün bir arkadaşla beraberdik. Hangi kabre gitsek o kabirdekiyle görüşüyor, sual soruyor, cevap alıyor) deyince, o mübarek zat, (Hiç önemli değil, dinimizin aslı görmek değil inanmaktır. Hattâ bu biraz da tehlikelidir, ucub gelirse yani ben bunu yapabiliyorum, bende bu var, ama karşımdakinde yok derse, o anda her şeyi biter) buyurur. 

Bu nimete Ehl-i sünnet âlimleri vesilesiyle kavuştuk. Anne ve babalarımız Müslüman oldukları halde, bu büyük zatları tanımasaydık, hakkı bâtıldan ayıramazdık. 

Peygamber efendimiz, (İyilik edene teşekkür etmezseniz, Allahü teâlâya şükretmiş olamazsınız) buyuruyor. O büyükler, kendilerine bir bardak çay verene, bana iyiliği dokundu diye senelerce dua ederlerdi. Bir bardak çay için bu kadar vefakâr olduktan sonra, bizim dünya ve âhiret saadetimiz için her şeylerini feda eden bu büyük zatlara teşekkür etmezsek, bir Fâtiha okuyup mübarek ruhlarına hediye etmezsek çok yanlış iş yapmış oluruz.
Cennet kapısının anahtarı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Her şeyin sahibi ve yaratanı Allahü teâlâdır. Her iyiliğin, her nimetin sahibi, Odur. Esas kaynak Odur. Maksat da, Onun sevgisine ve rızasına kavuşmaktır. Ancak Allahü teâlâ, kendisine kavuşturacak, Cennete girilecek her kapıyı kapatmış, sadece tek kapıyı açık bırakmıştır. Bu tek kapı, Peygamber efendimizin mübarek kalbidir. Diğer Peygamberler dâhil herkes, bu kapıdan geçmedikçe Allahü teâlânın rızasına ve sevgisine kavuşamaz. Allahü teâlâ, Cennete girilecek tek kapının anahtarını Peygamber efendimize verdi. Onun Peygamberliğini kabul etmeyen, yani Müslüman olmayan, kim olursa olsun, Cennete giremez. Onu tasvip etmeyen, sevmeyen, tasdik edip yolunda gitmeyen, asla Cenneti göremez, çünkü anahtar ondadır. Cennetin kapısından, ancak Peygamber efendimize imanı olan girebilir.

Evliya bir zata bir talebesi, (Efendim, kâfirlerden de, Allah’a inandığını söyleyenlerin, Peygamberimizi övenlerin olduğunu görüyoruz. Bunlar da Cennete girerler mi?) diye sorar. O mübarek zat da, (Hayır, Peygamberimizi övse de, kesinlikle giremez. Cennete ancak Müslüman olanlar girer. Anahtar, sevgili Peygamberimizdedir) cevabını verir.

Çok kimse, Allah diyor. Onların Allah dedikleri, hakiki Allah değildir. Onlar, kendi kafalarındaki, hayallerindeki tanrıya Allah diyorlar. Allah’ın değil, kendi isteklerinin peşindeler. Allahü teâlâ, Peygamber efendimizi kabul etmeden, ne kendisine yapılan ibadeti, ne de imanı kabul eder. İslamiyet’in ilk şartı, kelime-i şehadettir.(Muhammedün Resulullah) demeyen mümin olamaz.

Musa aleyhisselam zamanında günahkâr biri vardı. Ölünce, cesedini çöplüğe attılar. Allahü teâlâ Musa aleyhisselama, (Filanca çöplükte bir evliya kulum var, onu temizle, namazını kıl ve defnet) emrini verdi. Musa aleyhisselam adamın cesedini buldu, emredileni yaptı. Ahali, kendilerinin çöpe attığı adama, Allah’ın Peygamberinin gösterdiği ilgiye şaşırdı. Definden sonra Musa aleyhisselam, adamın hanımını buldurup, (Ey hatun, bu adam hangi hayırlı ameli yaptı?) diye sordu. Kadın, (İyi bir ameli yoktu) dedi. (İyi düşün, bunun iyi bir amelinin olması lazım) dediyse de, kadın, (Hiçbir iyiliği yoktu, hep günah işlerdi, kimse sevmezdi onu) dedi. (Bunun mutlaka bir şeyi var ki, Allahü teâlâ ona sevgili kulum dedi ve bana onu defnetmemi emretti) dedi. Kadın, (Belki şu olabilir: Bir gün Tevrat okuyordu, okurken Muhammed aleyhisselamın “Ahmed” ismi geçti. Bu ne güzel isim dedi. Tekrar okudu, yine bu ne güzel isim dedi. Sonra, “Yâ Rabbi, ismi böyle güzel olanın, kim bilir kendisi ne kadar güzeldir, ben ona âşık oldum” dedi ve ismini öptü. Bu ismi her okuduğunda böyle öperdi) dedi. Musa aleyhisselam, (Tamam, anlaşıldı) buyurdu.

"Sen olmasaydın" 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allahü teâlâ, Peygamber efendimiz için, (Ey Resulüm, İbrahim'i halil [dost],seni de habib [sevgili] edindim. Senden daha sevgili hiçbir şey yaratmadım. Senin, benim indimdeki yüksek derecenin bilinmesi için, dünyayı ve dünya ehlini yarattım. Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım) buyuruyor. Böyle yüce bir Peygamberin ümmeti olmak, en büyük saadettir, çünkü bizden önceki peygamberler bile, bu ümmetten olmak istemişlerdir. Kur'an-ı kerimde bu ümmet için, (Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz) buyuruluyor. Onun için Peygamber efendimize biraz benzemek, Allahü teâlânın rızasını, sevgisini kazanmaya ve günahların affına sebep olur.

Peygamberimize benzemek nasıl olur? Onun getirdiği dine, sünnetine uymak, ona benzemek olur, fakat asıl önemli olan, onun vazifesine yardımcı olmaktır. Peygamber efendimiz İslamiyet'i Allahü teâlânın kullarına tebliğ etmek, yaymak için gelmiştir. İşte kim, her ne şekilde, Peygamber efendimize bu bakımdan benzerse, Onun vârisi, Onun sevgilisi olur. Allahü teâlâ ondan razı olur. Onun için, dinimizi doğru bildiren Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından bir kitap vermeyi, böylece insanların dinlerini doğru öğrenmelerine vesile olmayı az görmemeli. Bu, o yüce Peygambere benzemektir.

Peygamber efendimiz, yalnız ümmetine değil, bütün Peygamberlere de şefaat edecektir. Allahü teâlâ bütün Peygamberlere ayrı ayrı, (Sen kimsin?) diye soruyor.

Âdem aleyhisselam, (Yâ Rabbi, ben Safiyullahım) diyor.
İbrahim aleyhisselam, (Yâ Rabbi, ben Halilullahım) diyor.
Nuh aleyhisselam, (Yâ Rabbi, ben Neciyullahım) diyor.
Musa aleyhisselam, (Yâ Rabbi, ben Kelimullahım) diyor.
İsa aleyhisselam, (Yâ Rabbi, ben Ruhullahım) diyor.

Sıra Peygamber efendimize gelince, (Yâ Rabbi, ben Ebu Talib'in yetimiyim)diyor. Habibullah olduğunu söylemiyor. Bu tevazu, Allahü teâlânın çok hoşuna gittiği için buyuruyor ki:
(Ey Habibim, senin bu tevazuun yok mu, senin bu güzel huy ve ahlakın yok mu, ben sana âşığım. Seni yalnız ümmetine değil bütün Peygamberlere de şefaatçi kıldım. Yalnız ümmetine değil, Peygamberlere de şefaat edeceksin.)

(Herkesin bir hocası var, beni ise Rabbim terbiye etti)
 hadis-i şerifini de iyi anlamalı. İslamiyet, Resulullah efendimizin hayatı, sözleri, emirleri ve yasakları demektir. Dini tebliğ eden, Kur'an-ı kerimi, sözleriyle ve yaşayışıyla açıklayan Odur. Bizi böyle yüce bir Peygambere ümmet eden Allahü teâlâya ne kadar şükretsek azdır.
Cennet vacib oldu
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsan ne söylerse söylesin, eğer hâli, sözüne uygun değilse, vereceği zararın telafisi mümkün olmaz. Onun için,(Lisan-ı hâl, lisan-ı kalden entaktır)buyurulmuştur. Yani, insanın hâl ve hareketi, sözünden daha tesirli olur. 

Bir ölünün arkasından söylenenler çok önemlidir. Allahü teâlâ, Müslümanların ona nasıl şahitlik ettiğine önem verir. Dinimizde, şahitlik çok önemlidir. İki mümin, (Biz şahidiz, bu kişi ehl-i sünnet itikadındadır) diye şahitlik etse, ne kadar günahları olsa da, o iki şahidin hatırına, Cenab-ı Hak onu affediyor. Hattâ kabirde, Arasat meydanında şahitlik etseler, yine affediliyor. Bunun için iyi arkadaşlık, bu dinin temelidir. O halde, salih arkadaşları çoğaltmalıyız. Peygamber efendimiz de, (Din kardeşlerinizi çoğaltın, çünkü Rabbiniz kerimdir, kıyamette dostları arasında olana azap etmekten hayâ eder) buyuruyor. 

Eshab-ı kiramdan bir zât anlatıyor:
Hazret-i Ömer’in yanındaydım. Medine’de salgın hastalık yüzünden çok ölen oluyordu. Yanımızdan bir cenaze geçerken, (Yâ Emir el-müminin, bu çok iyi bir insandı, iyi huylu, çok iyilikseverdi) dediler. O hiçbir şey söylemedi, başını önüne eğip, (Vacib oldu) buyurdu. Biraz sonra başka bir cenaze daha geldi. (Efendim, bu da çok iyi Müslümandı, çok cömertti) dediler. Yine başını önüne eğip, (Vacib oldu) buyurdu. Bir cenaze daha geçti, (Bu çok kalb kırardı, pek cimriydi, hem de zalimdi) dediler. Yine aynı şekilde, (Vacib oldu) buyurdu. (Yâ Emir el-müminin, vacib olan, kesinleşen nedir?) diye sorulduğunda buyurdu ki:

Bir gün Resulullah’ın yanından, bir cenaze geçti. (Bu çok dindar, iyi biridir) dediler. Resulullah, (Vacib oldu) buyurdu. Vacib olan nedir denince, (Dört Müslüman, birisi için, iyi bir Müslümandır diye şahitlik etse, Allahü teâlâ onu Cennete koyar. Bu kesindir) buyurdu. (Yâ Resulallah, bunlar üç kişi olursa?) dedim. (Yine aynıdır) buyurdu. (İki kişi şahit olsa?) dedim, (Yine aynıdır, Cennet ona vacib olur) buyurdu. Artık, (Bir kişi olsa?) diyemedim, sormaya utandım.

Niye kendine acımıyorsun? 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bütün felaketlerin sebebi, şeytanın sıfatı olan kibirdir. Kibirlinin başarılı olması mümkün değildir. Çünkü kibir, her iyiliğe, her başarıya engeldir. Kibirden çok sakınmalıdır.

İlim, amel etmek içindir. Evliya bir zat, az konuşur, çok iş yapar. Bir de kendi yaptıklarını söyler, yapmadıklarını yapın diye söylemez. Bunun için de, sözleri tesirli olur.

Mal mülk ibadet içindir, dine hizmet içindir. Dünyanın peşinden giden, gittikçe küçülür. Sonra da silinir gider. Âhirette de karıncalar gibi haşrolur. Âhiret için çalışan ise gittikçe büyür. Asırlar geçse de, herkes kabrine gider, dua ister. Âhirette de çok yüksek makamlarda olur.

Basra valisinin 25-30 yaşlarında, biraz gururlu, şımarık bir oğlu varmış. Bir gün kıymetli elbiseler giyer, süslenir. Atına binip giderken, Hasan-ı Basri hazretleri yolunu kesip, atın yularından tutar. (Sana iki sualim var. Birincisini bilirsen 10, ikincisini bilirsen 20 dinar vereceğim) der. Genç, gururlu bir şekilde, (Peki hocam, sor bakalım) der. Gence, (Evin var mı?) der. Genç, var diye cevap verir. (Kendin mi yaptın?) diye sorar. Genç, (Evet, kendim bir senede yaptım) der. (Niye öyle uzun sürdü?) diye sorunca, (Eşeğime acıdım, fazla yük yüklemedim. Yavaş yavaş yaptım, o yüzden uzun sürdü) der. (Güzel! Peki, eşeğine acıyorsun da, niye kendine acımıyorsun, bu kadar günah yüklemişsin?) diye sorunca, genç hemen attan iner. Kendine çeki düzen verir. 

Hasan-ı Basri hazretleri nereye gittiğini sorar. Genç, padişaha gittiğini söyler. (Vali yardımcılığından hoşlanmadım, başka görev isteyeceğim) der.

― Peki, niye böyle güzel elbiseler giyip süslendin?

― Padişaha, büyüklerin huzuruna çıkarken böyle giyilir.

― Güzel! Şimdi ikinci sorumu soruyorum. Niye padişahlar padişahına böyle önem vererek gitmiyorsun? Yani Allahü teâlânın huzuruna, namazınla niyazınla böyle çıkmıyorsun? Gittiğin padişah da, Onun âciz bir kulu değil mi? 

Meseleyi anlayan genç, dünya makamından vazgeçip, (Efendim, tevbe ettim, padişaha gitmekten vazgeçtim, dergâha geliyorum) der. İşte Allah adamlarının sözleri böyle tesirli oluyor.
Cennete açılan tek kapı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ kendisine kavuşturacak, Cennete girilecek, tek açık kapı bırakmıştır. Bu tek kapı, Peygamber efendimizin mübarek kalbidir. Peygamberler dâhil herkes bu kapıdan geçmedikçe Allahü teâlâya kavuşamaz. Onun Peygamberliğini kabul etmeyen, kim olursa olsun, Cennete giremez. Peygamber efendimize zerre kadar benzemek, bütün dünya ve ahiret lezzetlerinden, nimetlerinden daha tatlıdır, daha üstündür. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah ve melekleri, Resule salât ediyor. Ey iman edenler, siz de salât edin)buyuruyor. Allah’ın salât etmesi rahmet, meleklerinki dua, müminlerinki ise Onun şefaatini taleptir.

Allahü teâlâyı seven, Kur’an-ı kerim okumayı sever. Kur’an-ı kerim okumak ruhun gıdasıdır. Allah’ı seven, Onun bildirdiğiyle amel eder. Allah’ı seven, Habibine tâbi olur, Onu sever. Onu seven de Ona çok salevat okur ve sünnetine uyar.

Peygamber efendimiz, (Allah’ı anmadan, Peygambere salevat getirmeden toplanıp dağılmak, leşin başından dağılmak gibidir) buyuruyor.

Âhir zamanda bütün dünyayı küfrün zulmeti kaplar. Herkes bu havayı teneffüs etmeye mecbur olur. Bu pisliği çıkartmanın, bundan kurtulmanın yolu, birkaç arkadaş bir araya gelince dinden, imandan, Allahü teâlânın sevgili kullarından bahsetmektir. Böyle yapınca bu pislik çıkar, insan temizlenir, rahatlar. Müminler, Allah için bir araya geldiği zaman, isteseler de, istemeseler de Allah sevgisi mutlaka kalbden kalbe geçer.

Bir Müslüman, rüyasında imam-ı Şafiî hazretlerini görünce ona, (Efendim, bu dereceye, bu makamlara nasıl kavuştunuz, nasıl bu kadar büyük bir zat oldunuz, çok merak ediyoruz) diye sorar. İmam-ı Şafii hazretleri, (Merak ediyorsan yazdığım kitaba bak) buyurur. Başucunda onun yazdığı bir kitap vardır. İmam hazretleri sözüne devamla, (Ben, Peygamber efendimizin her ismi geçtiğinde “aleyhissalatü vesselam” diye salatü selam verdim. Hiçbir zaman Onun mübarek ismini salatü selamsız yazmadım. Rabbim bunun için bana bu makamı ihsan etti) buyurur. O mümin uyanıyor, kitaba bakıyor ki, İmam-ı Şafii hazretleri, Peygamber efendimizin isminin geçtiği her yerde, salevat-ı şerife yazmış.

Kendimizde ihlâs yoksa, Allah aşkı yoksa, başkasının kapısını çalmamızın ne faydası olur? Ne bize, ne ona hayır gelir, çünkü ihlâssızlık fitneye sebep olacak işler yaptırır. İhlâs olmayan yere, menfaat girer, dünya girer. İhlâs demek, ahiret için, Allah için çalışmak demektir. İmam-ı Gazali hazretleri vefat ederken, talebelerine son nasihat olarak, üç defa (İhlâslı olun) buyurmuştur. 


Zalim değil, mazlum gitmek 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Cenâb-ı Hak, kendisiyle kulu arasındaki günahları affeder veya cezalandırır, Rabbimizin bileceği iştir, ama kullar arasındaki günahlarda mutlaka adalet olacaktır. Yani ahirette, kul haklarından herkes hesaba çekilecektir. Ahirete giderken borçlu gitmek yerine alacaklı gitmeli. Zalim olarak değil, mazlum olarak gitmeli. Orada zalim verecek, mazlum alacak. Sevablarımızdan alacaklılara vereceğiz, sevabımız kalmazsa onların günahlarını yükleneceğiz. Ben haklıyım diyen çok kimse, orada haksız çıkacaktır.

Bir kimse, Ehl-i sünnet âlimlerinin, Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda, çok faydalı, çok çalışkan, gayretli, iyi hizmet ediyor olabilir. Böyle kıymetli, seçilmiş hali varken, yaptığı icraat iyi olsa da, kalb kırıyorsa, hizmetlerin faydasını görmez, büyük günaha girmiş olur. Hele aynı hizmette bulunan arkadaşlarını, yani hocasının talebelerini kırıyorsa, büyükler onu sevmezler, mübarek kalbleri ona karşı kırık olur. 

Gül toprakta biter, toprak olmadan gül yetişmez. Toprak tevazuyu temsil eder. Tevazusuz insanın verdiği ürün, gül değil diken olur.

Kim dünyadayken, hiç dünya menfaati olmaksızın, yalnız Allah için, kimi severse ahirette onunla beraber olacaktır. O halde seveceğimiz kimseyi, ona göre seçmeliyiz.

Büyüklerin etrafındaki insanlar çok kalabalık olabilir, ancak onlarla gönülden beraber olan insan azdır, çünkü çok kimsede ihlâs eksikliği olur. İhlâssız beraberliğin faydası çok olmaz.

Büyükler iki şeyi affetmez:

1- Saygısızlığı: Çünkü bu yolun başı, ortası, sonu edebdir. Edeb, Müslümanın bariz özelliğidir. Edebsiz insanda ne Allah sevgisi, ne kul sevgisi olur. Kalb kırması edepsizliğindendir. Edebsiz insan, tek başına kalmaya mahkûmdur. Edeb, haddini bilmektir.

2- Fitneyi: İnsanların arasını açan, dedikodu gıybet eden, kendisi mahvolduğu gibi başkalarını da mahvedebilir. Kimin başına ne geldiyse fitneden gelmiştir. Birisinin aleyhinde konuşulup fitneye sebep olunacağı zaman, (Allah’tan kork, sus!) diyebilen, yüz şehid sevabı alır. 

Fitne çıkarmak haramdır. İnsanları sıkıntıya sokan fitnelerden uzak durmalı. Her fitne bir parçayı götürür. En sonunda eseri bile kalmaz. Onun için dine hizmet etmek, yani insanlara iyilik etmek isteyen, önce kendine hizmet etmeli. Yani kendini hesaba çekmeli. İtikadı doğru mu, yediği içtiği helal mi? Ehl-i sünnet âlimleri ne bildirmiş, kendisi ne yapıyor? En etkili hizmet, edepli ve güzel örnek olmaktır. Yol tabelası gibi olmaktır. Tabela, yönü gösterir, fakat konuşmaz.
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:36
Dün:258
Bu Ay:3,989
Toplam:14,185,014
Online Ziyaretçiler:1
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842