Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Hikmet Ehli Zatlar Buyuruyor Ki

Cennete nasıl kavuştunuz?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Vefatından sonra Ebu Bekr-i Şiblî hazretlerini rüyada Cennet nimetleri içinde görüp, (Bu dereceye nasıl kavuştunuz?) diye sorduklarında buyurur ki: Dört yüz hocadan ders okudum. Dört bin hadis-i şerif ezberledim. Bunlardan birini kendime rehber edindim, onunla hakkıyla amel ettim. Böylece hem dünya, hem âhiret saadetini ele geçirdim. O hadis-i şerif şudur: 
(Dünyada kalacağın kadar dünya için, âhirette kalacağın kadar da âhiret için çalış! Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Ateşe dayanacağın kadar günah işle!)

Âhiretle aramızdaki mesafe 3-5 saniye kadar kısadır. Her an ölümle karşı karşıyayız. Biz dünyalık peşinde koşarken, ölüm de bizim peşimizde koşuyor. Nerede, ne zaman, nasıl yakalayacağını bilemeyiz. Dünya için elbette çalışmalı, ama sonsuz kalınmayacağını, bir gün bunların hepsinin bırakılacağını, her şeyin sıfır olacağını düşünmeli. Bu yüzden, dünya varlığı için sevinmeye de, üzülmeye de değmez.

Âhiret için de, orada sonsuz kalınacağına göre çalışmalı. İnsan sonsuz Cehennemin ne demek olduğunu bir anlasa aklını kaçırır, yataklara düşer. Bir kibrit alevine dayanamayan Cehenneme nasıl dayanır? İmam-ı Rabbani hazretleri,(Âhiret azaplarından bir kıvılcım dünyaya gelse, dünya yanar ve yok olur) buyuruyor. Yani milyonlarca derecelik o enerjiden dolayı, madde yok olur, hepsi enerjiye dönüşür. Ama Cehennemde yok olmak yok. İşte bu sonsuz azap, insanları bekliyor. Bir insan, gideceği yer belli olmadan nasıl ağzının tadıyla yaşar, nasıl hayattan zevk alır? Dolayısıyla herkes, ümitsiz olmamakla beraber, korku içinde yaşamak ve daima hazırlıklı olmak zorundadır.

Cennet nimetleri de sonsuzdur. Böyle sonsuz bir nimete kavuşmak için insan canını yüz bin kere feda eder. Bugün daha rahat olmak, daha çok para kazanmak, daha çok mevki edinmek gibi geçici dünya nimetleri için türlü sıkıntılara katlanılarak üniversite bitiriliyor, sonra ihtisas, sonra doktora derken, sürekli çalışmaya devam ediliyor. Cennet nimetleri ise, dünya nimetleriyle asla kıyaslanamaz. Kitaplarda, (Cennetteki incilerden bir tanesi dünyaya gelse, onun ışığından güneş kararır, yani gözükmez olur) deniyor. Sonsuz olan böyle güzel bir yer, bu kadar yüksek bir mevki için, insan nasıl çalışmaz? (Devamı var)

Her an Allah’a muhtacız 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
[Dünkü hadis-i şerifin açıklamasına bugün de devam ediyoruz.]

Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et: Hangi an muhtaç değiliz ki? Organlarımızın, hücrelerimizin çalışmasında muhtacız. Havaya, gıdaya, güce, kuvvete muhtacız. Gerek iç dünya yani vücut bakımından, gerekse dış dünya bakımından muhtacız. Havadaki oksijen ve karbondioksit oranları biraz değişse, dünyadaki herkes ölür. Kalbimizin atışı değiştiği zaman şuurumuz yerinden gider, söylediklerimizi bile unuturuz. Her an, her nefeste, her bakışta, Cenab-ı Hakk’ın kudretine muhtacız. 

Teknik ilerlemesine rağmen, henüz bir hücre bile tamamen anlaşılmış değildir. Kâinatın her tarafı ilâhi bir hârikadır. Vücudumuz bir hârika! İçeride neler neler oluyor! Elin bir hareketi, milyonlarca işten meydana geliyor. İnsanın beyninde, şuurlu bir işi yapmak bir şeye karar vermek için milyonlarca sinir hücresi, o anda o işe konsantre olur. Sübhanallah! Nasıl bir işlem yapıyorlarsa, beyindeki o bilgisayar her an, her söylediğine uygun kararlar alıyor.

İnsan beyninin fonksiyonlarını yerine getirecek bir bilgisayar yapılamaz. İnsanda ruh vardır. En mükemmel bir bilgisayarda ruh olmaz. Diyelim ki böyle bir bilgisayar yapılsa, dağlar kadar büyük olması gerekir, ama yine de ruhu olmadığı için işe yaramaz. Çünkü birinin, düğmelerine basıp onu idare etmesi lazım. Zira komut verilmeden kendi kendine bir şey yapamaz. (Filan şey filan işi kendi kendine yapıyor) demek kadar yanlış bir şey yoktur. O hâlde beynin bilgisayarı, bu kadar hesabı kendi kendine mi yapıyor? Yaptıran kim?

Demek ki, Allahü teâlâya muhtaç olmadığımız an yoktur, o hâlde Cenab-ı Hakk’a her an şükretmeli. Onun verdiği, emanet ettiği göz, ayak, kulak gibi organlar ve para pul, mal mülk gibi nimetler, Onun razı olduğu yerde, razı olduğu şekilde kullanılırsa, ancak o zaman şükredilmiş olur. Şükür, İslâmiyet'e uymak demektir.

Ateşe dayanacağın kadar günah işle: Elimizi kibrit alevine tutsak acısına dayanamayız, Allah korusun öbür tarafta nasıl dayanacağız? Ateşe, sıcak suya bir parça elini sokmayan, günde bir iki defa böyle ciğerini, canını yakmayan insan, ateşte yanmanın ne demek olduğunu anlayamaz. O hâlde, Cehennemin dehşetini düşünüp şimdiden âhiret için hazırlık yapmalıyız.
Cennette beraber olma müjdesi yeter
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Günler su gibi geçiyor, ramazan ayının sonuna geldik. İnşallah hakkımızda hayırlı olur, kıymetini de bilmemiz nasib olur ve bizden razı olarak ramazana veda ederiz.

Cennette tekrar bir arada, beraber olmak müjdesi, bayram olarak bize yeter, çünkü Peygamber efendimiz, herkesin, dünyada kimleri seviyorsa âhirette onlarla beraber olacağını bildiriyor. Gerçek beraberlik budur. Bu dünyadaki beraberlikler, ancak o müjde varsa yani o müjdeye dahil olursak kıymetlidir.

Bir gün merhum hocamıza biri geliyor, (Siz hep hocanızdan bahsediyorsunuz. Hocanız size ne öğretti de onu bu kadar seviyorsunuz?) diye soruyor. Hocamız, iki kelimeyle cevap veriyorlar, (Hocam Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, kim sevilir, kim sevilmez, bunu öğretti) buyuruyorlar. İşin temeli bu. Dinimize tam uyabilmek için, bu şarttır. İşte, bu sevginin tezahürü ile, bir arada olmak nasip oluyor, bizi bir arada tutan başka hiçbir şey yok. Burada bir şekilde, bu maksatla bir arada olduğumuz için, hep beraber, eksiksiz kıyamet gününde kurtulanlardan oluruz inşallah.

Sanki normalmiş gibi işlendiği için, günümüzde artık, günahlar, haramlar konuşulmuyor. Bid’atler ve küfür her tarafı kaplamış durumdadır. İman ve küfür meselesi var. Günahların şefaati, affı var, tevbesi var. Ama küfür ve bid’at öyle değil. Doğru yolda olduğunu zanneden bid’at ehli, bid’atini bilmediği için tevbe edemez.

Bir gün bir bedevî, Resulullah efendimize gelip soruyor, (Bu dini kısaca benim anlayacağım şekilde anlatır mısınız?) diyor. Cevaben, (Et-tazimü li-emrillah veş-şefekatü li-halkıllah) diye tarif ediyorlar. Yani İslamiyet, (Allahü teâlânın emirlerine kıymet vermek, hürmet etmek, O’nun yarattığı kullarına şefkat etmek) demektir. Köylü de, çok güzel deyip Müslüman oluyor. Âlimler diyorlar ki, Resulullah, Allahü teâlânın emirlerine kıymet vermek, hürmet etmek değil de, uymak deseydi, hepsine uymak mânâsı olurdu, kimse altından kalkamazdı. Kıymet verip, hürmet edilirse, yapamadıklarımız affa, şefaate uğrayabilir. İşin esası da bu zaten. İnsan, benim bir günahım var, çok üzülüyorum, tevbe ediyorum, Allah’a yalvarıyorum dese, hatasını bilir, onun günah olduğunu bilir, bir emrin emir olduğunu bilir, hiç değilse ona hürmet eder, yapmaya da gayret eder. Şimdi öyle değil. Kimse, acaba bu Allahü teâlânın emri miydi, değil miydi, yasak mıydı diye düşünmüyor. Kimsenin umurunda değil. Bu çok kötü bir durum.

Türkiye’de ve dünyada, bir fitne fırtınası esiyor. Buna rağmen, elhamdülillah, çok büyük bir muhafaza altındayız. Bu nimetin büyüklüğünün tarifi mümkün değil.

Soracak yerin olması büyük nimettir 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ birlik ve beraberlikten hiçbirimizi ayırmasın. Birlikte rahmet, ayrılıkta azab-ı ilahi vardır. İlla aynı odada, aynı masanın başında bulunmak şart değil, kalben beraber olmak kâfidir. Ayrıyken de, birbirimizi düşünmemiz, birbirimize dua etmemiz, bir sıkıntımız olduğu zaman yardımımıza koşmamız şarttır. Beraber olmanın o kadar çok faydaları var ki, insanın başı sıkıştığı zaman yardım isteyeceği, soru soracağı, dertleşeceği, istifade edeceği arkadaşının, dostunun olması, çok büyük nimettir.

Bir adamcağız, evinden çıkar, her gün, mahallede ilk karşılaştığına, (Evladım cami nerede?) diye sorarmış. En sonunda mahalleden birkaç kişi bunun önünü keser. (Amca, sen bize her gün camiyi soruyorsun ama sen burada oturuyorsun, cami de orada. Sen bizimle dalga mı geçiyorsun?) derler. Hayır der, (Ben caminin orada olduğunu biliyorum, ama size her sorduğumda nefsim biraz daha eziliyor. Nefsim kırılsın, ezilsin diye, kendi bilgimle değil de, danışarak hareket etmek için size soruyorum.) İşte beraber olmanın bir faydası da bu. 

Elhamdülillah sahipsiz değiliz. Sohbet etmeye giden bir talebesi, merhum hocamıza, (Efendim, orada ne anlatayım?) diye sormuşlar. (Kardeşim, oradakilere Cenab-ı Hak ne duyurmak istiyorsa, onların neye ihtiyacı varsa, size onu söyletir) buyurmuşlar. Büyüklerimiz bir an bizi bırakmıyorlar. Rüyada, uyanıkken, yerken, içerken, işlerimizle ilgili konuşurken, karar verirken hiç sahipsiz bırakmıyorlar. Bunu her gün yaşıyoruz, her an hissediyoruz.

Dünyada Cennet hayatı yaşıyoruz. Sıkıntılar, dertler de var. Ama nasıl muhasebede bilançolar yapılıyor, artılar bir tarafta, eksiler bir tarafta, işte bunun gibi, biz de kavuştuğumuz nimetleri kefenin sağ tarafına, dertleri de sol tarafına koysak, sağ taraf elbette ağır basar. Bu nimetlerin yanında dertlerin lafı bile olmaz...

Dinimizde niyetin önemi büyüktür. Bir padişah, savaşa giderken, muazzam bir ordu hazırlar. Bir tepenin üzerine çıkar, atıyla aşağıya, ordunun olduğu vadiye bakar. (Yâ Rabbî, bu ordumla beraber Peygamber efendimizin zamanında yaşasaydım da, ben de gazalara katılsaydım) diye içinden geçirir... Aradan zaman geçer, padişah vefat eder. Kıyamet günü hesap defteri açılır. Sadece bu niyetinin hürmetine Allahü teâlâ onu affedip Cennete gönderir.

Bu mübarek günlerde birbirimize çok dua edelim. Buna mecburuz, mahkûmuz. Sonra fırsat elden kaçar, Allah korusun. Ramazan-ı şerifimiz ve bayramımız mübarek olsun, Allahü teâlâ tuttuğumuz oruçları kabul eylesin!
Cevabı belli sorular
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, bizi her an görüyor. Patrondan çekinip de, Allahü teâlâdan korkmamak olur mu? Her şeyin yaratanı ve hakiki sahibi Allahü teâlâdır. Ölüm var, bu mutlaktır. Bugün olmasa da, bir gün, bize de sıra gelecektir. Dünyada imtihandayız, hem de öyle bir imtihan ki, soruları ve cevapları bellidir, açıkça her şey ortadadır. Kör göremezse, güneşin suçu ne? Allahü teâlâ, bizi Müslüman olarak yarattı, bir vazife verdi. Dünya ve ahiret saadetimiz için kurallar koydu. Nasıl ki, çalıştığımız yerin, yaşadığımız ülkenin kurallarına uymak gerekiyorsa, Müslüman olarak, dinimizin emir ve yasaklarına riayet etmek zorundayız.

Allahü teâlâ, kullarına hesap sorabilir, fakat kulların Allahü teâlâya hesap sormaya hakkı yoktur. İnsan, başına gelen kötü şeylerden dolayı sıkılır, bu belanın başından gitmesini ister. Bilmez ki, o şer gibi görünen şey onun için hayırlıdır. Bunun gibi, hayır olarak görünen şeyler de sonunda şerre dönüşebilir. Kulların bilmediklerini Allahü teâlâ bilir. Onun için neticesinin hayır mı, şer mi olduğunu bilmediğimiz bir iş için, (Bu, niye böyle oldu?) diye şikâyet etmemiz yanlış olur.

Duanın kabul olmasında şartlar vardır, ama dua, en çabuk hastalık hâlindeyken kabul olur. Allahü teâlâ, bazı kullarına hastalık verir, (Yalvarsın da, onu affedeyim) diye. Hastalığın nimet mi, musibet mi olduğu sonra belli olur.

İnsanlar üç kısımdır:
1- İşi, gücü hep dünya olanlar, âhireti unutup dünya peşinde koşanlar. Böyle kimse âhiretini kaybettiği gibi, dünyası da onun burnundan gelir.

2- Gayesi hep Allahü teâlânın rızası olanlar. Böyle insanın, dünyası da âhiret olur. O dünyadan kaçarken, dünya onu kovalar.

3- Tek maksadı dünyadır, Müslümanların gözüne girmek için de, ara sıra camide görünen münafıklardır. Bunlar insanların en kötüsüdür. 

(Hep, malım, malım) deriz, ama ya malımız bizi bırakır, ya da biz malı bırakırız. Böyle bir mal, nasıl bizim olur?

Bir zamanlar bir zengin ölür. Geriye bir köşkle iki oğlu kalır. Köşkü paylaşmada anlaşamazlar. Duvardan şöyle bir ses gelir:
(Benim için birbirinize düşman olmayın! Ben bir hükümdardım. Çok yaşadım. Mezarda 130 yıl kaldım. Sonra, toprağımla çanak çömlek yaptılar. Kırk yıl evlerde kullandılar. Kırıldım, sokağa atıldım. Sonra, benimle kerpiç yaptılar. Bu duvarın inşâsında kullandılar. Birbirinizle dövüşmeyin! Siz de benim gibi olacaksınız.)

İlimsiz din olmaz 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Dinimiz, ilim dinidir. İlim olmazsa din olmaz. İnsanın, hesap vereceği zaman, (Ben bilmiyordum) demesi geçersizdir. Çünkü her şey açık olarak kitaplara yazılmıştır. Elimizde, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerin kitapları varken, her şey bu kıymetli eserlerde bildirilmişken, (Bilmiyorduk) diyemeyiz. Bu eserleri, kaç defa okursak okuyalım, her defasında yeni bir şey öğreniriz. Bu büyüklerin kitaplarını okuyanlar, âlim olur, öğrendikleriyle amel edenler evliya olur. 

Büyüklerimizin her fırsatta tekrarladıkları üç şey:
Dünya fânidir, hayat hayâldir, insan âciz demektir.

Vücudumuzu idare etmekten âciziz. Ne ciğerlerimizi, ne midemizi, ne de kalbimizi çalıştırabiliriz. Gözlerimize, kulaklarımıza veya herhangi bir uzvumuza zerre kadar hükmümüz geçmez. Peki, tabiat şartlarına bir müdahalemiz olabilir mi? Mümkün değil. Havanın yapısını değiştirebilir miyiz? Güneşe, yağmura, rüzgâra da tesir edemeyiz. İşte bunun için, insan demek, âciz demektir. Dinimiz, insana aczini bildirmek, kul olduğunu göstermek için gelmiştir. Nihai hedef, hiç olduğumuzu anlamaktır. 

Bu dünyada, insandan daha âciz mahlûk olmadığı için, Allahü teâlâ, her şeyi insanın menfaati için yaratmıştır. İnsanoğlu bunlara gönül verip, tek maksadı onları elde etmek olursa, Allahü teâlâdan uzaklaşır. Kalbin yaratılış gayesi, Allah’a yakınlık, Allah ile beraber olmaktır. Hâlbuki o kadar çok etrafa saldırır ki, Allahü teâlâyı hatırlamak aklına bile gelmez. Böyle olan insan, bütün mahlûkların en kötüsü hâline gelir.

Eğer insan, her arzu ettiğine kavuşmaya çalışmaktan vazgeçip de Allahü teâlâya yaklaşırsa, yani Onun rızasını kazanmak için çalışırsa, yaratılanların en azizi, en kıymetlisi olur. Demek ki kıymetli olmak, Allahü teâlâya yakın olmaktır. Kıymetsiz olmak, Allahü teâlâdan uzaklaşmaktır. Peygamber efendimiz, (İnsanlardan uzaklaşan, Allahü teâlâya yakın olur) buyuruyor. Uzaklaşmak veya yakınlaşmak, vücutla değil, kalble olur. Vücudun, zaten Allah indinde bir kıymeti yoktur. İnsan, imanı ve kalbiyle değer taşır. Kalben Allahü teâlâ ile beraber olan kıymetlidir. Kalbinde iman varsa, yaşıyordur. İman yoksa, o zaten yürüyen bir ölüdür. Onun için büyük zatlar imansız bedeni, seyyar [yürüyen] kabre benzetmişlerdir.
Çirkinliklerin örtülmesi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Büyük bir zat, oğluna şöyle vasiyette bulunur:
(Oğlum, insanlardan altın değil, dua iste! Altın biter, ama duanın faydası bitmez.)

Dua almak çok önemli bir iştir. Kabul olan dua, kaza ve kaderi değiştirir. Ana babanın evladına duası, Peygamberin ümmetine duası gibidir. Onlar, bize ne yaparsa yapsın, itiraz etmemeli, onları gücendirmemeli. Büyük zatlar o yüksekliklere, ana babalarının, hocalarının rızası ve duasıyla gelmiştir. Araba ne kadar güzel olursa olsun, benzine ihtiyaç vardır. Büyükleri ilerleten benzin de duadır. Herkes bu gücün, para olduğunu zannediyor, ama para bugün var, yarın yok. Dua ise, asırlar boyu devam edecek bir servettir, sermayedir.

İnsanlarla görüşürken, alışveriş yaparken, nezaket çerçevesinde davranmalı, kızıp öfkelenmemeli. Onlar ne söylerse söylesin, (Sen haklısın) demeli. Peygamber efendimiz, (Kendi haklı iken, karşısındakine sen haklısın diyene, Cennette köşk verilecektir, bunun kefili benim) buyuruyor. Meraklının biri, meşhur bir zata sorar:

- Efendim herkes sizi seviyor, sizden övgüyle bahsediyor, hâlbuki insanlar çeşitli karakterdedir, bu insanları memnun etmek çok zordur, bunu nasıl başarıyorsunuz?

O sırada kar yağıyormuş, kar her tarafı örtmüş. O zat der ki:
- Şu pencereden bir bak, ne görüyorsun?

O şahıs, pencereden bakıp, her tarafın bembeyaz karla kaplı olduğunu görüp der ki:
- Efendim her yer kar.

- Peki, kardan başka bir şey görebiliyor musun?

- Kar her tarafı örtmüş efendim.

- İşte bizim sevgimiz kar gibidir, kimin ne kusuru, yaramazlığı varsa hepsini örter, biz de görmeyiz. Kar nasıl, çöpleri, pislikleri, çirkinlikleri örtmüş, her taraf mis gibi bembeyaz manzara içindeyse, biz de daima beyazı, sevgiyi görürüz. Dünyada sevginin hâlledemeyeceği hiçbir şey yoktur. Öfkeyle de hâlledilebilecek hiçbir şey yoktur. Güzel sözle, sevgiyle yılan deliğinden çıkar, size itaat eder. Ama öfkeyle kalkan zararla oturur, eşi, çocuğu ona sıkıntı verir. Öfke zarar getirir. Resulullah efendimiz, nasihat isteyen birine, (Öfkelenme) buyurdu. O kişi, farklı taraflardan gelip birkaç kere sordu, hepsine de, (Öfkelenme) buyurdu. Allahü teâlâ, iyileri(Onlar, bollukta da, darlıkta da infak eder, öfkelerini yener, insanları affederler) diye övüyor. O hâlde öfkemizi yenmeye çalışmalıyız.

Kalb ve Kâbe-i şerif 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Kâbe-i şerif, ilk görülünce, yapılan dua reddedilmez. Müminin kalbi ise, Kâbe’den kıymetlidir. Çünkü Kâbe, İbrahim aleyhisselamın yapısı, Allahü teâlânın tecelli ettiği yerdir. Ama müminin kalbi, Allahü teâlânın kudretiyle yarattığı bir şeydir. Onu kırmak yetmiş defa Kâbe’yi yıkmaktan daha büyük günahtır. Mümin, müminle karşılaşınca, yaptığı dua reddedilmez. Peki, ne diye dua etmeli? Mesela, (Selamün aleyküm) demeli. Mânâsı, (Allahü teâlâ, sana hem dünyada, hem de âhirette selamet versin. Ne dünya sıkıntısı, ne ölüm sıkıntısı, ne de kabir azabı çekmeden doğruca Cennete git!) demektir. Diğer Müslüman da, (Ve aleyküm selam) dediği zaman, (Yâ Rabbi, sen de, bu din kardeşime selamet ver, rahmet et ve ona çok bereket ver!) diye aynı şekilde dua etmiş olur. İnsan, bir Müslümanla karşılaşınca, (Belki, benim dünya ve âhiret kurtuluşum, bu müminin duasına bağlıdır) demeli ve ne yapıp, ne edip onun duasını mutlaka almaya çalışmalıdır.

Çok kısa olan bu ömürde, çok uzun nimetler var. Hiçbir zaman, sonsuz olan, sonlu olanla mukayese edilemez. Allahü teâlânın varlığı da, sıfatları da sonsuzdur. Bütün kâinatta ne varsa, hepsinin ömrü, sonsuzla kıyas edildiğinde sıfırdır. İşte sonsuz olan Cennet nimetleri için, Allahü teâlâ, çok kısa bir ömür içinde öyle fırsatlar yaratıyor, öyle imkânlar veriyor ki, bunları kullanan, çok kısa bir zaman içinde çok büyük sevablar kazanabiliyor.

İnsanların bir sıkıntısını giderip onları sevindirmek çok sevabdır. Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın farzlardan sonra en çok sevdiği iş, bir mümini sevindirmektir) buyuruyor. Bazen insan bir tatlı sözle sevinir. Bazen de, dünyayı verseniz sevindiremezsiniz, çünkü bir kere kırılmıştır. Onun için dinimizde, (Zararı yok etmek, fayda sağlamaktan önce gelir) buyuruluyor. Yani yanlış, kötü bir şey yapmamak, iyi bir şey yapmaktan daha iyidir. Çok iyiliği dokunsa da, yapılan kötü bir iş, bir yanlış hep hatırlanır, hiç unutulmaz. Onun için mümin, yanlış iş yapmaktan, yanlış söz etmekten çok sakınmalı. Ne kadar iyi iş yaparsak yapalım, (Bunu neden yaptın?) demezler. Ama bir hata işleyince, hemen söylerler. İnsanın yaptığı bütün ibadetler kabul olabilir, çok sevab verilebilir, verilmediği de olabilir. Ama işlenen her günah mutlaka yazılır. Onun için mümin, önce küfürden, sonra haramlardan sakınmalı, ondan sonra da ibadetlerini yapmalıdır.
Çocuklara sahip çıkmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir el, Allah’a açılırsa aziz olur, insanlara açılırsa zelil olur. İzzet, vermekte ve Allah’a dua etmektedir. Zillet almaktadır. Evliya zatlar, hep verdikleri için bu izzete kavuşmuştur. Onlar, hiç almayı düşünmediler, hep vermeyi düşündüler. Allahü teâlâ da onlara çok verdi. Asırlardır unutulmadılar. Asırlardır, sözleri, kitapları, ışık saçıyor, nasibi olanların hidayetine vesile oluyor. Asırlardır onları rahmetle anıyor, dualar ediyoruz.

Kalb, o kadar yüce bir varlık ki, Cenab-ı Hak, (Ben yere göğe sığmam, bir müminin kalbine sığarım) buyuruyor. Kalbin ufkunu tasavvur etmek mümkün değil, bir anda nereye ulaşacağını kimse tayin edemez. Yürek yani et parçası değil, bu yürek koyunda da var. Kalb, ampuldeki elektrik gibidir. Tutamayız, göremeyiz, ama vardır. Kalbin temiz olanı çok kıymetlidir.

Cenab-ı Hak ezelde böyle takdir etmiş, (Kulum kalbinde neyi talep ederse, ona o yolu açarım, yapmak isteyene, yapma yolunu, yıkmak isteyene yıkma yolunu açarım) buyurmuştur. Cenab-ı Hak kullarını hür iradelerine teslim etmiş. Kul, kalbinden neyi talep ederse, onu oraya sevk eder. Hiç kimse ahirette, (Allah’ım, niye beni buraya gönderdin?) diyemeyecek. O öyle istedi, Allah da öyle yarattı. İnsanların kötü olmaması, yanlış yollara gitmemesi için de Peygamberler, kitaplar, evliya zatlar, âlimler gönderdi. Bizim için hiçbir özür, bahane bulamayacağımız şekilde her şeyi açıkladı. Buna rağmen, insanların çoğu, kendine yazık ediyor. Onun için Cenab-ı Hak, (Allah kullarına zulmetmez. Onlar kendi iradelerini, kendi arzularını öyle kullandılar, ben de onların arzu ettiği şekilde yarattım. Şimdi dünyada ne yaptılarsa hesap verecekler) buyuruyor.

Eskiden büyükler, çocuklarına terbiye vermesi için başka zatlara verirlerdi, çünkü gece gündüz beraberlik, yakınlık, samimiyet sebebiyle, baba çocuğuna faydalı olamaz. Atalarımız, (Mum dibine ışık vermez) derler. Yolun esası edep olduğu için, bunu ancak hocasının huzurunda elde edebilir.

Dinin aslı, esası arkadaştır. Kişinin dini, arkadaşının dini gibidir. Arkadaşını seçemeyen mahvolmaya mahkûmdur. Rüzgârlar sert, denizler fırtınalı ve dalgalı, uçurumlar derin. Kapanın elinde kalır, çok tehlikeler var. Onlara, beraber olabilecekleri iyi arkadaşları bulmalı. Salih bir kimsenin çocuğu olmak büyük bir nimet, büyük bir şeref, ama kurtulması babasının elinde değildir. Çocuklara sahip çıkmak demek, onun çevresine sahip çıkmak demektir, yoksa bizatihi kendisine sahip çıkmak değildir. Nefs kötü olduğu için, kötülükler iyiliklerden bin kat daha hızlı yayılır. Otuz yıl, kırk yıl uğraşırız, sonra bir ters rüzgâr eser, alır götürür. Allah muhafaza etsin!


Evlat nimetine şükür 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Evlat da Cenab-ı Hakkın bir nimetidir. Eğer kıymeti bilinmezse elden gider. Evlat nimetinin şükrü, ona dinini ve Kur’an-ı kerimi öğretmektir. Bu iki vazife yapılmazsa, nimet elden gider. Çocukların eğitimine, büyüklerimizin yani âlimlerimizin başladığı yerden başlamalı. Onlar önce, evliya zatların, Silsile-i aliyye büyüklerinin sevgisini kalbe yerleştirirlerdi. Bu sevgi kalbe yerleştikten sonra, artık onun elini kolunu kessen, başıyla işaret eder, yine namazını terk etmez, namazı dinin direği olarak bilir. Diğer emir ve yasaklara da bu hassasiyetle uyar, severek yapar. Esas olan emir değil, sevgidir. Yani içinde sevgi olmayana, bunu yap, şunu yapma demek, fayda vermez.

Anne ve baba, evlatlarına bu büyüklerin sevgisini, İslamiyet’in sevgisini veremiyorsa, evlat onların baş düşmanı olur. Nefsine düşkün anne ve baba, yani çocuklarını nefsi için seven anne ve baba, çocuklarının en büyük düşmanıdır. Çocuklarımıza önce Kur’an-ı kerimi okumasını öğretmeliyiz. Çocuğuna Kur’an-ı kerimi öğreten ana babaya çok sevab yazılır. Kâbe’yi ziyaret sevabı verilir.

Bilal-i Habeşi hazretleri dünyada en acı çileleri çekenlerden biriydi. Köleydi, kızgın kumlar üzerinde, üstüne de kızgın kayalar koyup işkence ettikleri zaman dahi, Allah diyordu. Sonra hazret-i Ebu Bekir geldi, satın alıp azat etti. Allah Resulüne müezzinlik yaptı, çok sevdiklerinden oldu. İnsanları kurtuluşa çağırıyordu. Kendisine müezzinlerin piri dendi. 

Mübarek bir zat, Müslüman kabristanından geçerken bir feryat duyar. Sesin geldiği kabre gider. Oradaki bir ölü ağlıyormuş. (Niçin ağlıyorsun?) diye sorunca der ki:
(Evimin adresi şu. Bak, buradaki bütün ölüler neşe içindeyken, ben ağlıyorum. Bu cuma gecesi bütün bunlara evlatları Yasin-i şerif okudular, gönderdiler, neşe içindeler. Benim de oğlum var, ama okumuyor. Ben mahcup oluyorum, bildirin de o da okusun, beni sıkıntıdan kurtarsın.)

Mübarek zat o adrese gidip oğlunu bulur ve der ki:

 Evladım, dün cuma gecesiydi, gece ne yaptın?

− Kötü bir şey yapmadım efendim, sabaha kadar yattım.

 Niye babana bir Yasin-i şerif okumadın? Babanın yanından geliyorum, herkese okunmuş, sen okumamışsın, baban orada üzülüyor.

Oğlu, bu ikaz üzerine hemen okuyacağına söz verir.

Ertesi gün mübarek zat tekrar kabristana gidince, aynı ölü der ki:
 Allah razı olsun, bak, bana da altın tabaklar içerisinde hediyeler geldi, şimdi diğerleri gibi ben de neşeliyim...
Çok kişinin duasına kavuşmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (İnsanların hayırlısı, insanların kendisinden faydalandığı kimsedir) buyuruyor.İnsana yapılacak en büyük iyilik, onun af ve mağfireti için dua etmektir. Bir müminin diğer din kardeşi hakkında, gıyabında yani arkasından yaptığı duayı Allahü teâlâ kabul ediyor. Yüzüne karşı yapılan duaya riya karışabilir, ama gıyabında olunca, sırf Allah rızası için dua edilmiş olur. Böyle olunca da, bu duaları Allahü teâlâ kabul eder. Ayrıca Allahü teâlâ, onun için istediğimiz şeyi, ona vermeden önce bize verir. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Müminin din kardeşi için, arkasından yaptığı hayır dua kabul olur. Bir melek, “Bu iyiliği Allah sana da versin” der. Allahü teâlâ ise, “Önce senden başlarım” buyurur.) Meleğin duası reddedilmez.

(Rabbenağfirlî ve li-vâlideyye ve li-üstâziyye ve lil-mü’minîne vel-müminât el-ahyâ-i minhüm vel-emvât) duasında ana babalarımız, hocalarımız ve ölü diri bütün Müslümanların af ve mağfireti için dua ediliyor. Böyle dua sayesinde, kendilerinin affa uğradığını gören, vefat etmiş olan bütün Müslümanlar, (Ya Rabbi, dua ederek bizi sıkıntıdan kurtaran, her kim ise, sen de onu kurtar) diye dua ederler. Bu şekilde, bir anda milyarlarca insanın duasına kavuşuruz. 

Allahü teâlânın sevdiğini sevmek, Onun sevmediğini sevmemek, imanın temelidir. Bir Müslüman nasıl sevilmez, bir kâfir nasıl sevilir? Olacak iş değildir. Evlada yapılan, babaya yapılmış demektir. Mümine yapılan da Allahü teâlâya yapılmış demektir. Hatta bir hadis-i kudside Allahü teâlâ, (Evliya zata, yani mümin kuluma düşmanlık, bana savaş ilan etmektir) buyuruyor. İhlâsla Kelime-i şehadet getiren Allah’ın evliyasıdır. Evliyalığın yüzlerce derecesi var, ama ilk basamağı Kelime-i şehadettir. O halde, bir mümine karşı kin ve düşmanlık beslemek, Allahü teâlâya karşı savaş ilan etmek demektir. 

Tevbe etmeli, herkesle helalleşmeli. (Kabahatli benim) diyerek işi bitirmeli, suçlu aramaya kalkmamalı! Büyüklerimiz, (Allahü teâlânın size nasıl muamele etmesini istiyorsanız, siz de Onun kullarına karşı öyle muamele edin. Affedin ki, Allahü teâlâyı affedici bulun! Onlara verin ki, Allahü teâlâ da size versin. Onları sevindirin ki, Allahü teâlâ da sizi sevindirsin) buyuruyor. O halde, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, kızdığımız, darıldığımız, konuşmadığımız mümin kuluna gidip sarılmalı, helalleşmeli, böylece Cenab-ı Hakkın sevgili kulu olmaya çalışmalıdır.
Çok kıymetli nasihatler
Kâbusnâme, 1082 yılında Kûhistan sultanı İskender bin Kâbus’un, oğlu Gilan Şah’a nasihatleridir. Tarih boyunca pek çok padişah, sultan ve devlet adamı tarafından birçok dillere çevrilir, birçok edebî, tarihî ve ahlâkî eserlere kaynak teşkil eder. 

Kâbusnâme

Ey oğul, artık ben kocadım. Zayıf ve azıksız olarak yol ağzına kadar geldim. Ölüm mektubunu elime verdiler. O mektup, sakalın ağarmasıdır. 

Şimdi ey oğul, tecrübelerle elde ettiğim birkaç öğüt sana yadigâr olsun. Bu öğütlere uyarak hareket edersen, her muradına erersin, zamanın elinden sille yemezsin. Çünkü baba şefkati, oğlunun azarlanmasını bile istemez. Öyleyse sen de kulağını bu öğütler için açık tut, sonra pişman olmayasın. 

Gençler kendi bilgilerini yaşlıların bilgisinden üstün görürler. Bunu bildiğim halde, sana yol göstermek için susarsam doğru olmaz. Bütün tecrübelerimi az ve öz olarak yazdım. Her şeyin azı ve özü faydalıdır. 

Değerli mal, değerli insana vermek için saklanır. Benim de en değerli şeyim bu öğütlerdir ve en değerli kimsem de sensin. Bu öğütleri hor görme, bu sözlerden hem hikmet, hem saltanat kokusu gelir. Çünkü bu sözler hem padişahların sözüdür, hem de hukemanın sözüdür. Öyleyse yaşlılığında başına bir iş gelirse sıkıntı çekmemek için, bu sözleri gençlik çağında öğren. Çünkü yaşlılar çok yaşadıkları için çok tecrübe elde ederler, sıkıntılı anlarda bunların faydası olur. 

*** 

Akıllı ol ve kendi soyunun itibarını iyi gözet, tâ ki, şerefsizlerden olmayasın. Akıllı ve kabiliyetlisin, ama öğüt de aklın süsüdür, benim vereceğim şeyle aklını süsle. Süslemezsen yine sen kaybedersin. 

Benim ölümüm yakındır, senin de yerime gelmen yakındır. Öyle çalış ki bu dünyada bir azık hazırlayasın, o yolda sana yardımcı olsun. Çünkü, (Dünya ahiretin tarlasıdır) buyurulmuştur. Kendini öyle ver ki, senin yerine başka biri ekmesin. 

*** 

Ölümsüz diyarı, bu ölümlü diyar ile değiştirmeye kalkma. İyiler aslana, kötüler ite benzer. Çünkü it bulursa bulduğu yerde yer; aslan ise kendi inine götürür, sonra yer. Bu şu demektir: İt nefsinin esiridir, bulduğunu burada yer, aslan zekidir, ne bulursa, ne avlarsa o öteki diyara götürür. Gayret et, senin de avın iyilik olsun, öteki diyarda lazım olur. İyilikten murat, ibadettir. Kul için ibadetten daha iyi av yoktur. Çünkü ibadet eden ateşe benzer. Ateş ne kadar alçak yerde yansa da, alevi yükselir. İbadet etmeyenler de, suya benzer, su ne kadar yukarı akıtılsa da, aşağı düşer, göklere yükselmez. Boynumuzun borcu olan ibadet ateşini öyle kuvvetli yak ki, alevi göklere yükselsin.

***

Allahü teâlânın emrine uygun şükredersen, azı çok yerine geçer. Allahü teâlâ da çok değil, sadece beş türlü ibadet emretti. Çok olsa idi yapmaktan âciz kalırdık. Bunlardan biri Allah'ın birliğini ve Muhammed aleyhisselamın peygamberliğini dil ile söylemek ve kalb ile tasdik etmektir. Diğeri namaz ve oruçtur. Zenginlere farz olan hac ve zekat da vardır. 

Kelime-i şehadet, batıllardan Allahü teâlâya sığınmaktır. Namaz o kabullenişin hakikatini kulluğunda uygulamaktır. Oruç, o kabullenişin ve kulluğun hakikatini Allah'a bildirmektir. Madem ki Allah’ın kuluyuz, öyleyse o kullukta sağlam durmak gerektir. Namaz ve oruç Allahü teâlânın has nimetidir, onları has kullarına nasip kılmıştır. Kötü kimseler bu nimetlerden uzak kalır. Eğer bu iki nimette kusur edersen seçkinlerden olamazsın, ayak takımından olursun. 

Zekatını severek ver. Zekat malın kiridir. Kirli malla iş yaparsan temiz işlerin de kirlenir. Ömürde bir kere hac yap. Hac, günahları temizler. Bir farz hac, yirmi kez Allah yolunda savaşmaktan daha sevaptır.

Namazda maddi faydalar da vardır. Her şeyden önce, namaz kılanın bedeni ve elbisesi devamlı temizdir. Namaz kılan kişide büyüklenme olmaz, çünkü namazın aslı tevazudur. Kendini tevazuya alıştırırsan, bedenin de sana uyar, tevazu kazanır. Sen tevazuyu gözetince, Allahü teâlâ makamını yüceltir. 

Oruç tutmak yılda bir aydır. Yılda bir ay olan kulluğu dahi eksiklikle geçiren namert olur, aklı olan namertliği kendine reva görmez. 

Oruç tutmakta fitneci olma. Kadı gibi şehrin ileri gelenleri ne zaman oruç tutarlarsa, sen de o zaman tut; onlar ne zaman yerse sen de ye, cahillerin sözüne uyarak bir gün önce tutma. 

Oruçla kulun ağzı mühürlenir. Sen bu mührü bütün bedenine, diline, gözüne, ayağına, eteğine de vurmalısın ki oruç senden razı olsun. 

***

Şahsiyetini ana babanın verdiği adla değil de, kendi gayretinle kazanmaya çalış. Çünkü anan ve baban sana Ahmet, Mehmet gibi bir ad verdi. Oysa senin kazandığın ad, ya âlim, ya hâkim, ya doktor, ya öğretmen veya sanatkâr olacaktır. Bu adlar halk arasında makbul olduğunu gösterir. 

***

Tatlı dille konuşmayı alışkanlık haline getir. (Dili tatlı olanın dostları çok olur) demişlerdir. Ne kadar tatlı söylersen söyle, sözün yerini bilmedikçe söyleme. Çünkü yerinde söylenmeyen söz, tatlı ve güzel de olsa acı ve çirkin görünür. 

Kendini sıkıntıya sokacak sözü söyleme. Bu durumda susmak daha iyidir. Güzel söz söyleyen güzel cevap işitir. İstediğini söyleyen istemediğini işitir. (Kötü söz insanı dinden, tatlı dil yılanı ininden çıkarır) derler. 

***

Birine gelen belaya sevinmezsen, sana gelen belaya da kimse sevinmez. Senden zayıf olana zulmetme, böylece sen de, senden kuvvetli olanlardan zulüm görmezsin. 

Çorak yere tohum eken ürün alamaz. Nanköre iyilik eden, çorak toprağa tohum eken gibidir, fayda görmediği gibi zarar da görebilir. Fakat iyiliği, lâyık olandan esirgeme. 

Elinden iyilik etmek gelmezse, bari halkı iyiliğe yönelt. Çünkü (Eddâllü alel-hayri kefâilihî), yani (Hayra yönlendiren, o hayrı işlemiş gibi olur)buyurmuşlardır. 

Yaptığın iyilikten dolayı pişman olma ve kötülükten çok sakın. Çünkü iyiliğin ve kötülüğün karşılığı ölmeden sana erişir. İyilik ettiğin kişinin gönlü ne kadar rahat olursa, senin de gönlüne o kadar rahat erer. Kötülük ettiğin kişinin gönlüne ne kadar sıkıntı gelirse, senin de gönlüne o kadar sıkıntı gelir, belki de sen daha çok sıkıntı çekersin. 

İki yüzlü olma, buğday gösterip arpa satma, halka kendini iyi gösterip gizlice kötü işler yapma, bu riya nişanıdır. Riyakârlıktan çok sakın.

***

İnsan iki hâl üzeredir: Sevinç ve keder. İster kederli, ister sevinçli ol, kederini ve sevincini öyle birisine söyle ki, üzüldüğün zaman o da seninle birlikte üzülsün, sevindiğin zaman o da seninle birlikte sevinsin. 

İyiliğe ve kötülüğe çabuk sevinme ve üzülme, bu çocukların işidir. Olmayacak şey için kendinden geçme, yani olur olmaz şey için kendi durumunu değiştirme. Çünkü akıllı kişiler, olur olmaz şey için kendilerinden geçmezler ve değme yel ile deprenmezler. 

Sevinçli iken bir musibet gelince kederlenme, refaha kavuşunca da hemen sevinme. Akıllı kişiler bunları hoş görmezler. Her yokuşun bir inişi, her zorluğun bir ferahlığı vardır. Sevinmenin sonunda bir üzüntü, üzülmenin sonunda bir sevinç vardır.

Ummadığın bir yerden ümidini temelli kesme ve bir şey umduğun yerden de sakın çok ümitli olma. Çünkü genelde nasip, umduğu yerden değil, ummadığı yerden gelir.

İyiye iyi, kötüye kötü de, hakkı inkâr etme. Yani sevmediğin bir kişi bile, bir şeye iyi diyorsa, o şey gerçekten de iyi ise, ona sakın kötü deme. Kötü derlerse, sen de kötü olduğunu biliyorsan; ona iyi deme. Hakkı kabul etmenin, hakkı inkâr etmekten iyi olduğunu unutma. 

*** 

Öfkelenme. Biri sana öfkelenip sert söylerse sen ona yumuşaklıkla cevap ver. Ama ahmaklara susmaktan başka çare yoktur. Nitekim (Ve ma cevab-ül ahmak-ı illes-sükut), yani (Ahmağa verilecek en güzel cevap ancak susmaktır)demişlerdir.

Senin üzerinde emeği olanın emeğini boşa çıkarma. Eğer o emeğin karşılığını ödemiyorsan bari nankör olma. Senin için emek çeken düşmanın ise, ona da elinden gelen her iyiliği, ihsanı yap. Çünkü insan ihsanın kuludur.

Bazı iyi işler vardır, onları âdet edinen hem halk katında, hem de Hak katında itibar görür. Bunlar, ilim, edeb, tevazu, zühd, doğruluk, iffet, kimseyi incitmemek ve halka kolaylık göstermektir. Bunların hepsinin sermayesi hayadır. Nitekim Peygamber efendimiz (El hayâü minel iman) yani (Haya, imandandır)buyuruyor. Haya varsa iman da var. İman varsa, o iyi işlerin hepsi de hâsıl olur. 

***

Cahili, beceriksizi, insan yerine sayma, bunlarla beraber oturma, hele kendini âlim sayan cahilden, aslandan kaçar gibi kaç. Cahille sohbet etme, iyilerle sohbet et. Çünkü, iyilerin sohbeti yüzünden senin adın da iyi olur. 

Şırlağan susam yağıdır, ne zaman gülle sohbet eder, hemhâl olur, artık ona susam yağı demezler, gül yağı derler, menekşeyle hemhâl olursa menekşe yağıdır derler. Gül ve menekşe gibi güzel çiçeklerin hassaları, rayihaları yüzünden, onlarla kırk gün düşüp kalkınca, susamın adı unutuldu, gül ve menekşe ile anılır oldu. Hatta bu durumu hiç bilmeyen onu gül yağı menekşe yağı sandı. Onun için Peygamber efendimiz, (Bir kavimle kırk gün düşüp kalkan, onlardan olur)ve (Kişinin dini, arkadaşının dini gibidir) buyurdu. Demek ki iyilerle veya kötülerle beraber olan onlar gibi olur.

***

Sana yapılan iyilikleri asla unutma. Senden bir şey bekleyene, sitemle "Benden bir şeyler umuyorsun galiba" diyerek başına kakma; çünkü senden bir şey bekleyene sitem etmek "ben de bir menfaat bekliyorum" demek olur ki, bu da himmetsizliktir. İyi huyu ve iyi kişiliği meslek edin, kötü huylardan uzak ol. Kimseye zararın, azarın ve nazarın değmesin. Zarar verici olmak iyi değildir; çünkü zarardan eksiklik doğar, eksiklikten ise şerefsizlik. Öyleyse halk içinde şerefsiz olmak iyi değildir. 

Seni akıllı kişiler övsün, cahil kişiler övmesin. Çünkü akıllılar ileri gelenlerdir, cahiller ayak takımıdır. Bu iki grup birbirinin zıddıdır. Akıllının bilgilice işini cahil beğenmez, cahilin bilgisizce işini akıllı zaten beğenmez. Çünkü akıllı olan kendi mizacına uygun olarak bilgilice iş görür, seni onun için beğenir; cahil de kendi mizacına uygun olarak iş görür, seni onun için över. Cahilin övdüğü işten sakınmak gerek, tâ ki akıllıların eğlencesi olmayasın; çünkü sıradan kişilerin katında övülen insan, ileri gelenlere maskara olur. 

***

Kimseyi incitme. Birisi seni incitse de, sen onu incitme ki, büyüklüğün nişanı budur. 

Tecrübeli, şefkatli dostların sana öğüt verirlerse, öğütlerine kulak ver. Öğüt veren böylesi dostların yanına yalnız olarak git ve öğütlerinden nasibini al. Çünkü faydalı öğüt yalnızken verilir, halk arasında verilen öğüt kulağa girmez olur, hem de sitem gibi olur. 

Bir konuda bilgin tam olsa da bilginle gururlanma. Ne zaman sana bir iş düşse, iyice bilsen ki sen o işi başarabilirsin, buna güvenme, bir akıllı kişiye danışmadıkça o işe başlama. Kendi görüşünü beğenenlerden olma. 

Bir bilene akıl danışmayı ayıp sanma, "Doğru görüş benim görüşümdür, başkası bana elverişli olanı ne bilir" deme, kendi bildiğine gitme. Çünkü kendi görüşüyle iş tutan kişi, pişman olur. Akıllı yaşlılarla ve şefkatli insanlarla yani o işin ehli ile istişare et, sonra o işe el at. 

Nasıl bir gözle görmek, iki gözle görmek gibi olmazsa, iki kişinin görüşü de bir kişinin görüşü gibi değildir. Ehli olan çok kişi ile istişare daha iyidir. Bir doktor hastalansa kendi kendini ameliyat edebilir mi? İhtiyaç sahibi birisi senin yanına gelecek olsa, onun için çalış, çabala; emeğini ondan esirgeme. Bu, düşmanın veya seni çekemeyen biri olsa da, farklı davranma. Ola ki o düşmanlık dostluğa dönüşe. 

Sözden anlayan kişiler sana gelecek olsalar, onlara hürmet et ve iyi davran. Çünkü onların sana gelmeleri seni ağırladıkları yani sana kıymet verdikleri içindir. Sen de onları ağırlarsan yani onlara kıymet verirsen, bu kez sana gelmeye daha istekli olurlar. Şahsiyetsiz kişinin yanına, kimse gelmek istemez. 

***

Doğru konuş, sakın yalan söyleme ve yalana benzeyen gerçeği de söyleme. Çünkü bir gerçek ki yalana benzer, o da yalan olmuş olur. Hep sözünün doğruluğuyla tanınmış biri olarak bilinmeye çalış. Sözü yerine uygun olarak söyle, uygunsuz söz söyleme. Çünkü beğenilen sözün hem söyleyene yararı var, hem de işitene. Uygunsuz sözün zararı ise, söyleyene de, işitene de olur. 

Sözünün başına ve sonuna dikkat et. Birisine bir şey söyleyecek olursan yüzüne karşı söyle, arkasından konuşma. Böylece sözü bilerek söyleyenlerden olursun. Çünkü lafını bilmeden konuşan kişi, açık ve anlaşılır konuşan papağana benzer. Papağan sarf ettiği sözden habersizdir. Papağan gibi olanlara, "konuşur ama konuşmasını bilir" demezler. Öyleyse konuşan ve konuşmasını bilen odur ki, konuştuğu zaman kim olursa olsun ondan bir şey anlayabilmeli. Böyle olmayana insan demezler, çünkü böyleleri insan suretinde hayvandır. 

Söz yüce bir şeydir, sen de sözü yüce bil. Çünkü söz en yüksek yerden gelmiştir, onun için azizdir. Bu aziz sözün yerini bulunca bildiğinden sakınma. Ve yeri değilse sözü harcama, tâ ki sözün zayıf olmasın, aklına ve bilgine zarar gelmesin. 

***

Yok yere, anlamsız iddiada bulunma. Bir ilimden habersizsen, o ilimle ilgili iddiayı bırak. Dilediğini, o bilmediğin ilimle elde edemezsin, ama bildiğin ilimle ne gerekirse elde edersin. 

Sana faydası veya zararı olmayan sırrı öğrenmeye heveslenme ve sırrını kimseye söyleme. Birkaç kişi bir yere toplanıp otursa, orada biriyle fısıldaşma. İyi dahi konuşsan halk kötüye yorar: "Kim bilir ne uygunsuz söz ki, fısıltıyla söylüyor" der. Çünkü halkın birbirine olan şüphesi kötüdür, öyleyse sözü açık söyle, ama ne söylersen kendi değerince söyle, kendinden büyük söyleme. 

Birisinden işittiğin sözü dinle, fakat o sözle çabuk hareket etme. Ne söylesen, önce düşün, sonra söyle, tâ ki sonra o sözünden pişman olmayasın; çünkü derhal söylemenin bir şekli var: Ya yarar, ya zarar. Ama düşünüp söylemek iki şekildir: 
1- O sözün zararlıysa düşünmekle anlarsın, o zararlı işten sakınırsın. 
2- Yararlısını doğru bilirsin, çekinmeden o yararlı şeyi elde etmeye gayret edersin.

Nerede olursan çok bilgili ve az sözlü ol. Susmak ikinci sağlıktır. Çünkü çok kişi sağlıklı iken, sözü yüzünden hasta olur. Az söylemek ve öz söylemek akıl nişanıdır. Çok söylemek bilgisizlik nişanıdır. Çünkü bir kişi ne kadar akıllı ve kâmil olsa da, ne zaman çok sözlü olursa -sözleri hep yerinde olsa bile- ayak takımı arasında adı beyinsiz olur. Eğer cahil ve sıradan biri de olsa, ne zaman susmuştur ve konuşmaz, sıradan kişiler onu akıllı ve hünerli kişilerden sayarlar. 

***

Ne kadar temiz gönüllü, ne kadar iyi kalbli olsan da, kendini övücü olma. Kişi kendine iyiyim diye şahitlik ederse şahitliği geçmez. Çünkü şahitliği kendin için yaparsan onu dinlemezler. Çalış ki, seni başkaları övsün. Kendi kendini övme. 

Gücün yettikçe söz dinlemekten ürkme. Çünkü insan söz dinlemekle söz ehli olur. Buna delil şudur: Bir çocuk doğunca yer altında bir kubbede besleseler, süt emzirseler ve anasıyla dadısı yanında hiç konuşmasalar, o çocuk büyüdüğü zaman dilsiz olur. Ama orada iki çocuk olsa ve hiçbir söz işitmeseler, ikisi birbiriyle konuşmakla bir dil oluştururlar ve o dili de ancak ikisi bilir, başkaları bilmez. Öyleyse halkın sözünü işit ve kabul et. Özellikle geçmiş beylerin ve âlimlerin sözlerini can kulağıyla dinlemek ve itimat etmek gerek. 

*** 

Âdil hükümdar Nuşirevan'dan altın öğütler 

* Gece ve gündüzün birbiri ardınca gelip gittiğini gören insan, halden hale dönmesine üzülmesin. Yani sevinç gidip üzüntü gelirse, üzüntü gidip sevinç gelirse, önem vermesin. 

* Beceriksizle dost olma, beceriksiz ne dostluğa yarar, ne düşmanlığa. 
* Bir işi yapıp pişman olan, bir daha o işi yapmasın. 

* Dostlarına düşman olan birisine dost denmez. 
* Kendini bilgili sanan cahilden sakın. 

* Düşmanının sırrını bilmesini istemiyorsan, dostuna da sırrını söyleme. 
* Büyüklere küçük gözüyle bakma, çünkü büyükleri küçük görmek büyük ziyan getirir. 

* Yakın arkadaşlarından bir şey ummaktansa, ölümü yeğ gör. 
* Himmetsiz kişinin ekmeğini yemektense, aç öl. 

* Şüphenin yolunu yüz yerden bağlayacak olsan da, tecrübe etmediğin kişiye güvenme. 
* Kendinden aşağı akrabalarına muhtaç olmaktan büyük dert yoktur. 

* Bilmediği şeyi iddia edip, iddiasını başaramayarak yalancı çıkmaktan büyük ayıp yoktur. 
* Elinden geldiği halde, kendisinden istenen bir işi bitirmeyen kişiden daha cimri kimse yoktur. 

* Bir kişi senin aleyhinde bir söz söylese ve birisi de dostum diye o sözü sana yetiştirse, sen bunu ötekinden beter düşman bil. Çünkü o düşman, arkandan konuşur, dostun ise yüzüne karşı söyler. 

* Lüzumsuz yerlere göz dikmekten ve kulak vermekten daha büyük dert olmaz. 
* İnsan her şeyi cahillerin şerrinden saklayabilir, ama bilgisini kendi şerrinden saklayamaz. 

* Halkın, senin iyiliğini söylemesini istiyorsan, kimsenin kötülüğünü söyleme. 
* Dostlarının az olmasını istemiyorsan kindâr olma. 

* Zahmet çekmeden kolaylıkla ömür sürmek istersen, kendi işine bak, başkasının işine karışma. 
* Deli denmesini istemiyorsan, ele geçmeyecek bir şeyi isteme. 

* Daima alnın ak, yüzün pak olmayı istersen, utanmayı iş edin. 
* Aldanmamak istiyorsan, tecrübe edilmiş işleri bırakıp tecrübe edilmemiş olanlara yapışma. 

* Mahcup olmak istemiyorsan, katkın olmayan yerden bir şey götürme. 
* Perdem yırtılmasın diyorsan, kimsenin perdesini yırtma. 

* Arkamdan gülünmesin diyorsan, elinin altındakileri iyi besle. 
* Pişman olmak istemiyorsan, nefsin arzusuna uyma. 

* Zeki kimse kendini başkasının aynasında görür. Yani bir kişinin yaşayışına bak, işleri iyi mi, kötü mü? Eğer ondaki kötü bir iş sende de varsa, bu işlediğin iş kötüdür ve ondaki iyi bir iş sende de varsa, bu işlediğin iş iyidir. Böylece işinin iyisini kötüsünü göstermek için o kişi sana ayna olmuş olur. 

* Korkusuz olmak istersen, halkla kavga etme, onları inciticilerden olma. 
* Kendine hürmet edilmesini istersen, başkalarına hürmeti gözet. 

* Sözüm dinlensin dersen, önce kendin o sözü uygula. Yani yapmadığın iyi işleri başkasına emretme, sakınmadığın kötü işleri de başkasına yasaklama.

* Herkesin iltifatını kazanmak istiyorsan, elin açık olsun, nimetini herkese saç. (Tuzunun, ekmeğinin hakkı var) diyenleri çoğalt. 

* Eğer bütün gönüllerde yer etmek istersen, sözünü herkese hoş gelecek şekilde söyle. 
* Kâmil insan olmak istersen, kendine lâyık görmediğin bir işi başkasına da lâyık görme. 

* Eğer yüreğine iyileşmesi mümkün olmayan bir yara açmak istemiyorsan, cahillerle tartışma. 
* Halkın iyisi olmayı istersen, varını halktan esirgeme. 

***

Gerçi gençsin, ama yaşlılar gibi akıllı ve temkinli ol. Birdenbire gençliği bırak demiyorum. Tembel gençlerden olma, neşeli ol. Çünkü gençler neşeli olursa hoş olur. Delilik çeşitlidir. Bir çeşidi de gençliktir. Ama cahil gençlerden olma. Belâ cahillerden kopar. Ömrünün faydalı lezzetini gençlik çağında al, yaşlılıkta bu lezzeti bulamazsın, bulsan da faydası olmaz. Ne olursa olsun gençlikte Allahü teâlâyı unutma ve ölümden emin olma; çünkü ölüm gelince genç yaşlı demez. Öyleyse bilmiş ol ki, doğan ölür ve dünyaya gelen gider. 

Yaşlılara çok hürmet et ve onlarla rast gele konuşma ve onların sözüne hemen cevap verme. O meseleyi bilsen bile, (Cevabını yine siz buyurun) diyesin ve susasın. Çünkü en güzel cevap, onları dinleyip susmaktır. Yoksa onların vereceği cevaptan utanılacak bir duruma düşersin. Yaşlıların bilgi ve tecrübesi gençlerinkinden fazladır. Ama bu dediğim yaşlılar, saçını başını büyüklerin sohbetinde ağartmış olanlardır. Din gayreti olan, büyükleri seven, onların kitaplarını okuyan yaşlılardır, diğer yaşlı kimseler değildir. Çünkü gelişigüzel büyümüş yaşlıdan, büyüklerin sohbetini dinlemiş toy gençlerin sözleri daha iyidir.

Gençliğini rast gele geçirme, tâ ki yaşlılıkta bilgisiz kalmayasın. Yaşlılar gibi olmaya, onların yanında bulunmaya dikkat et. Atalarımız, (Öküz olacak tosun, öküzlerin yanında yatar) demişlerdir.

Ne zaman ki gençlik çağı geçip ihtiyarlık çağı gelse, artık gençlikteki dinçliği bekleme. Gençler gibi giyinme, gençler gibi yaşamaya özenme. Çünkü yaşlı, genç gibi zevk ve şehvet peşinde olursa, halk arasında rezil olur. Öyleyse insan yerini yurdunu iyi bilsin. Gençlikte genç olsun, kocalıkta gençlik evinden ihtiyarlık evine göçsün, yoksa, su üstüne yazı yazmaya kalkan ve deniz üstüne saray yapmaya kalkışan kimseye benzer. 

*** 

Yaşlandığında bir yerde yerleşmeye çalış, çünkü yaşlılıkta yolculuk yapmak akıl kârı değildir. Hele yoksul ise daha zordur. Çünkü yaşlılık bir düşman, yoksulluk başka bir düşman; bu iki düşmanla, mecbur kalmadıkça, yola çıkmak akıllıca bir iş değildir. Eğer Allahü teâlâ, o yolculukta sana yardım ederse ve nimete kavuşursan, evine dönmeyi arzu etme ki, bir evden ötürü yine yolculuk zahmetini çekmeyesin. Çünkü kişinin geçimi nerede iyiyse evinin orada olması uygundur.(Doğduğum yerde yaşlanmam ve hep orada kalmam gerekir) demek yanlış olur. Onun için atalarımız, (Doğduğun yerde değil, doyduğun yerde kal) demişlerdir. Vatan ikinci anadır; çünkü anayı sevmek imandan olduğu gibi, vatanını sevmek de imandandır. İçinde aç, müflis oturmak imandan olmaz. O halde işin nerede gelişmişse orayı vatan edin. Çünkü, (Kazancı nerede ise o yerde olmak saadet belirtisidir) demişlerdir. Bahtsızlık alameti şudur ki, aç ve dinç otursun, kıtlık çeksin, bu vatanımdır, terk etmem desin. Bu ahmaklıktır. Görmez misin, Resulullah efendimiz Mekke'de doğdu, Mekke’yi fethetmesine rağmen, tebliğ görevini Medine'de daha rahat yaptığı için artık Medine’den ayrılmadı. 

Sen de yararlı bir yer bulunca oradan ayrılmamaya çalış, orada ayak direyesin. Sakın filan yerde fayda daha çoktur, deyip başıboş varmayasın, burada olan zararı orada kötü kılarsın ve orada daha zararlı olursun. Çünkü, (İyi bir yeri bırakıp daha iyisini bulayım deme, bu hayal ile onu bulamazsın ve olanı da elden çıkarırsın) demişlerdir. [Dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan da olursun] 

*** 

Eğer dosta ve düşmana iyi görünmek istersen ömrünü düzensiz geçirme, boş yere harcama. Ömrü boşa geçen, avamdan sayılır. Öyleyse kendi işinin düzenini iyi koru. 

Çok şakalaşma. (Şaka şerrin kılavuzudur, savaş şakadan kopar) derler. Ama iyi şakalar yapabilirsen yap, iyi şaka yapmak ayıp ve günah değildir. Şaka iyidir, ama saçma sapan şaka yapma. Şakayı senden aşağı kişilerle yapma, tâ ki itibarın eksilmesin. Çok şaka yapan hafife alınır, şakanın fazlası, insanın değerlerini giderir ve kötüleri, aleyhine cesaretlendirir. Şakalaşmayı o derece ayarla ki, yemeğe atılan tuz gibi olsun. Yemeğe atılan tuz, çok olunca yemeğin lezzetini nasıl giderirse, şaka da öyledir. Azı karar, çoğu zarar. Çok az olursa gönlümüzün neşesi yerine gelmez. Şaka, gönüldeki donukluğu ve o işe karşı doğan bıkkınlığı giderecek kadar olmalı.

Eğer şakayı terk edemiyorsan bari kendi akranınla yap, tâ ki onların sözü sana ağır gelmesin. 
Çok şaka insanın bütün hünerini hor eyler, kişi ne kadar ağır başlı ve hünerli olursa olsun, adi mizahla uğraşırsa, hafif ve itibarsız olur. Çünkü sen ne söylersen, ister istemez cevabını işitirsin. Sen başkasına ne yüklersen, sana da o kadar yük gelir. 

***

Ne kazanırsan doğru ve uygun yerden kazanmaya çalış, tâ ki oradan kazandığın içine sinsin. Kazancını telef etme, dağıtma; yani olur olmaz yere harcama. Malı saklamak kazanmaktan daha güçtür. Çünkü parayı çok kişi kazanır, ancak saklamasını, harcamasını bilmediği için yine de cimrilikten kurtulamaz. Çalış, dünyalık biriktir. Eğer bir gün ihtiyacın olursa, toplayıp biriktirdiğinle istediğini satın alırsın. Sonra çalış ki, o harcadığın kadarını yerine koyasın. Eğer hep keseden yersen, aldığınca yerine koymazsan, Karun kadar malın olsa da çabucak yok olur. 

Gönlünü bir şeye sımsıkı bağlama. Eğer o şey ansızın elinden giderse üzülmezsin. Yani zenginliğe büsbütün "Bana kalsın" diye gönül bağlama. Eğer başına yoksulluk gelirse, üzülüp gönlün daralmasın. Eğer malın çok olursa, bir gün yoksul olacağını düşün, o malı ihtiyatla, ölçülü harca. Çünkü ölçülü harcayınca mal ne kadar az olsa da sonunda bir şey kalır, ama ölçüsüz harcayınca mal ne kadar çok olursa olsun sonunda hiçbir şey kalmaz. (Zahmetle saklamak, zahmetle istemekten iyidir) demişlerdir. Eline değeri az olan bir şey geçerse, bundan ne olur deme, onu saklamaya çalış. Çünkü değeri az olan şeyi saklayamayan değeri çok olanı hiç saklayamaz. 

***

Hangi işi yaparsan yap, tembel davranma. Tembellikten utan, tembellik bahtsızlığın başıdır. Her işe emek ver. Emek verilen işin sonu, tembellikten iyi olur. Çünkü emek vermekle elde edilen, ne kadar çok olursa, tembellikte de o kadar eksilir. Yazık değil mi, bir anlık emek yüzünden elde edilecek şeyi tembellik yüzünden yitiresin. Öyleyse geri durmak akıllıca bir iş değildir; yoksa muhtaç olarak yaşarsın. Bilmiş ol ki, muhtaç olduktan sonra, "Ah n'olaydı emek çekseydim, tembellik etmeseydim, şimdi lazım olan şeyi elde etseydim" deyip pişman olmanın faydası olmaz. 

Çalış ki emeğinin neticesini yine sen yiyesin, tâ ki emeğin boşa gitmesin. Sende değerli bir şey varsa ve birisi o sevdiğin şeyi senden isterse, eğer lâyıksa ondan esirgeme. Çünkü ne olursa olsun, kişi mezarına bir şey götüremez. Harcamanı gelirine göre yap, tâ ki yoksulluk ateşi sana yol bulamasın. Elinde olanla yetin, çünkü kanaat ikinci zenginliktir. Sakın açgözlü olma. Çünkü sana yük olacak şey nerede olsa yetişir. 

***

İsraf etme. İsrafı hoş görme, kötü bil. Çünkü israf Allahü teâlânın sevmediği şeydir. Onun sevmediği şey kullar için uğursuzdur. Allahü teâlâ (İsraf etmeyin, Allah israf edenleri sevmez) buyuruyor. Madem ki Allahü teâlâ müsrifi sevmiyor, sen de israfı sevme. Her felaket bir sebepten dolayı gelir. Yoksulluk da bir felakettir ve onun sebebi israftır. İsrafın fakirlikten başka sonucu yoktur. İnsanın kendi ihtiyacı için harcadığı şey israf değildir. İsraf, gereksiz yerlere harcanan şeydir; ne dünyasına, ne de ahiretine yaramayan şeydir. Sözde, sohbette, yemekte, içmekte ve her bir işte israf iyi değildir. Çünkü israf, teni eritir, nefsi incitir, canı daraltır ve diri insanı öldürür. Devamlı israf ederek rızkının kapısını üstüne kapama. Gücün yettiğince kendini hoş tut, kendi işin için gerekli harcamadan kaçınma. Bir şey senin için ne kadar aziz olsa da, kendi canından daha aziz olmasın. Kısacası, elde ettiğini ölçüyle harcamaya çalış. 

*** 

Dünyada iki şey vardır: Halk birinden kaçar, öbürünü sever. Biri zahmet, diğeri rahatlıktır. Ama ikisi de insana gereklidir. Çünkü zahmet çeken rahata erer, rahat yaşayan zahmete ermedikçe olmaz. Bugünkü zahmet yarının rahatıdır, yarınki rahatlık da önceki günün zahmetidir. Ne elde edersen, ikisini harca, ikisini sakla. Ne kadar ihtiyacın olursa olsun bundan fazlasını harcama, zamanla birikir, bir zaruret anında ihtiyaç olur. İşte o her gün artanı biriktir ve küçük bir ihtiyaç için ona dokunma, onu unut. Biriktirince böyle biriktirmek gerekir. Eğer yaşlanmadan ölürsen "Hayırlı kişiydi, mirasçısına bu kadar miras bıraktı" derler. Yaşlanırsan zaten işten güçten kalırsın, o zaman bu biriktirdiğin sana destek olur. 

Borç edinme, bir şeyini rehine koyma. Buna benzer işlerden dolayı halk içinde hor ve itibarsız görülürsün. Öyleyse bu işleri kendine büyük günah bilmelisin. Bir dostuna ödünç vermişsen, artık ona malımdır deme, o parayı o dosta bağışladın farz et. O dostun kendiliğinden vermedikçe isteme, tâ ki gecikmesi sebebiyle dostluk bozulup kesilmesin. Çünkü borcun gecikmesi, dostu çabuk düşman eder, ama düşmanı dost etmek güçtür. Düşmanı ve dostu bilmemek çocukların işidir. Dostu düşmandan ayırmak ve akıllıca davranmak gün görmüş yaşlıların işidir. Elinde olandan ihtiyaç sahiplerine vermeyi esirgeme. Kimsenin malına da tamah etme ki, halkın gözünde büyüyesin. Kendi malını kendinin, elin malını da elin bil. 

***

Doğru için de olsa, yemin edici olma, çok yemin edici olarak tanınma, tâ ki mecbur kalıp da yemin edersen yeminine inansınlar. Her ne kadar zengin olsan da güvenilir, doğru sözlü ve iyi isim yapmış olmazsan kendini yoksul bil. Çünkü yalan söyleyenlerin ve kötü isim yapmış olanların sonu yoksulluktur. Kimseyi aldatmamaya çalış ve sakın aldanma, hele alış ve verişte. Çünkü insan alış verişte çabuk aldanır. 

Bütün işlerde sabırlı ol, aceleci olma. (Sabretmek ikinci akıllılıktır) demişler. Yani bir kişinin ne kadar aklı olursa ve bir işini sabırla işlerse, aklı o kadar çok olur. 

Her işte kendi işinden habersiz olma, gafillik ikinci ahmaklıktır. Yani gafil olan kişi ne kadar akılsızsa, ahmaklığı ve akılsızlığı bir o kadar daha artar. Sonra her işte bezgin olma, bezginlik ikinci cahilliktir. Eğer sana iş ve güç kapansa, tezce işini açmaya çalış, işin düzelmeye yüz tutuncaya kadar sabret, çünkü hiç bir iş aceleyle iyi olmaz. 

***

Eğer ev almak istersen öyle bir yerden satın al ki, o mahallenin halkı iyi kişiler olsun. Önce komşularına bak evini al, (Önce komşu, sonra ev) demişlerdir. Evi alınca komşuna çok hürmet et. Mahalle halkıyla iyi geçin, hastalarını sor, ölüsü olana başsağlığı dile, cenaze merasimine katıl. Komşunun sevinilecek bir işi olursa sen de birlikte sevin, eğer üzülecek bir işi varsa sen de birlikte üzül. İmkânın ölçüsünde komşuna hediye ver, yiyecek giyecek gibi... Çünkü sen komşularınla iyi geçinecek olursan, o mahallenin ileri gelenlerinden olursun. Komşunun çocuğunu görünce sev, okşa, mahallenin yaşlılarını ağırla ve hürmet et. 

*** 

Dostsuz olma. Kim dostlarının işiyle ilgilenirse, dostları da onun işiyle ilgilenirler. Eğer o ilgilenmezse dostlar da ilgilenmezler. Öyleyse dostunun işini düşünüp ilgilenmeyen kişiye hiç kimse dost olmaz. Her an bir dost edinmeyi âdet haline getir, tâ ki dostların çok olsun. Çünkü çok dost arasında kişinin birçok ayıpları örtülür ve çok hüneri açılır. Bundan dolayı kişinin dostunun çok olması gerekir. Ama yeni dost tutunca eski dostlarından da yüzünü çevirme. 

Dostlarının dostlarını da düşün, onlar da senin dostlarındır. Düşmanlarınla dost olan dosttan da çekin. Ayrıca dostuna düşman olan dosttan da sakın. Önüne kim gelirse sebepsiz yere seni şikayet eden dostlardan uzak dur. Böyle kişiden dostluk bekleme ve dünyada hiç kimseyi ayıpsız sanma. 

İyilerle kötüleri birbirinden ayırt et. İyilerle gönülden dost ol, kötülerle dil ucuyla dostluğun olsun. Çünkü kişinin daima iyilere işi düşmez. Eğer bir kötü kişiye işin düşerse dostluğun sebebiyle elde edersin. Öyleyse kötülerle de düşmanlık etme. 

Kimseye düşman olmamaya çalış. Eğer bir kimse sana düşman olursa korkma ve önem verme. Çünkü, (Düşmanı olmayan kişi, düşmanın eğlencesi olur)demişlerdir. Gizli ve açık, düşmanın işinden habersiz olma. Çünkü o daima kötü planlarla seni aldatma hesapları peşindedir. Sen de bir an bile onun kötü oyunlarından kendini güvende sanmayasın. 

Düşmanının tasarladığı oyunları her an sora dur, tâ ki düşmanın belâsına uğramayasın. Sonra, fırsat düşmedikçe düşmanlığını belli etme ve düşmanına karşı ne kadar büyüklük taslarsan tasla, kendini düşmana büyük göster. Ne kadar düşmüş olsan da ona durumunu alçak gösterme. 

Düşmanının güler yüz göstermesine, tatlı sözüne aldanıp gönül bağlama ve inanma. Eğer düşman sana şeker gösterse, sen onu acı bir şey san. Düşmanın ne kadar küçük olsa da, onu hor görme. 

Bir düşmanın senden aman dilerse, ne kadar düşmanın olsa da ve sana ne kadar eziyet etmişse de sen ona aman ver ve düşmanın aman dilemesini çok büyük bir nimet yerine say. Çünkü düşmanın yenilmesi, kaçması ve ölmesi nasılsa, aman dilemesi de öyledir. Düşmanını güçsüz gördüğünde birden emin olup oturma, onu arada sırada gözetleyedur. 

***

Önce işi yapmaya; sonra yaptığını söylemeye gayret et. Başkasının sana dil uzatmasını istemiyorsan, sen de kimseye dil uzatma. 

Asla ikiyüzlülük etme ve ikiyüzlülerden uzak ol. Yedi başlı ejderhadan korkma, ama "evet" deyiciden kork. Çünkü onun söz götürüp getirmekten bir anda yırttığını sen bir yılda dikemezsin. 

Birisi senin bir ayıbını yakalasa, o ayıbı hemen kendinden uzaklaştır. 

Çok itibarlı bir yere geçme, tâ ki o yerden aşağı düşmeyesin. Yüksekten düşmenin acısı fazla olur. 

Olur olmaz her suç için kimseyi cezalandırmayı düşünme. Eğer birisi bir suç işlerse, büyüklük göster ve ondan özür dilemesini iste. Çünkü o suçlu da insandır. Küçük bir suç için kimseyi suçlama, tâ ki seni de başkaları yok yere suçlamasınlar. Yani "keşke böyle yapmasaydı" diye suçlamasınlar. 

Yok yere öfkelenme, kızgınlığını yutmayı alışkanlık haline getir. Birisi senin yanında hata yapsa, sonra da dönüp af dilese, o hatayı bağışlamayı boynunun borcu bil. Çok büyük bir suç olsa da affetmek güzeldir. Her işlenen hataya ceza verecek olsan büyüklüğün nerede kalır? 

Sonra özür dilememek için hata yapmamaya çalış. Birisine karşı aniden hata işlersen özür dilemekten utanma. Senden de suçlular af isterse sen de bağışla, dileklerini kabul et. 

***

Eğer birisinden bir şey istemeyi düşünürsen, önce onu dene, gör; o kişi cömert mi, yoksa cimri mi? Cömertse ihtiyacını dile getir, ama dilek vaktini de gözet. Yani o kişinin gönlü dar veya aç olduğu vakit dileğini dileme ki umduğundan mahrum kalmayasın. Sonra dilersen mümkün olanı dile, ele geçmesi mümkün olmayan şeyi dileme, tâ ki elde edebilesin. 

Bir istekte bulunmaya gittiğin vakit önce iyi sözler tasarla ve hoş bir edep ve usûlle ortaya uygun bir söz at, sonra buna uygun bir davranışla sözü maksadına getir ve hacetini dile. Söylediğin sözlerle ona lütuf göster, (Hacet vaktinde lütuf göstermek ikinci aracıdır) demişler, yani lütuf, sözü geçen kişi gibidir. Lütuf göstermenin, ona en yakınının söylemesi kadar yardımı vardır. Öyleyse bir dilekte bulunduğun kimsenin katında kendini bir aciz kul yerinde görmelisin,(insan iyiliğe kuldur)

Bir şey istedin ve isteğin kabul edildi mi, o kişiye teşekkürünü yerine getir, onu hoşnut et. Böylece dileğin artarak devam eder. Nitekim Allahü teâlâ, (Şükür, nimetin çoğalmasına sebep olur) buyurur. 
Hem, önceki istek kabul olunca teşekkür etmek, ikinci isteğin kabul olunmasının da umududur. 

Birisinden bir istekte bulundun, fakat isteğin kabul edilmedi; bunu da kendi talihinden bil. Varıp o kişiyi halka şikayet etme, "Hacetimi bitirmedi" deme. Çünkü o senin halka şikayet etmene önem verseydi, hacetini bitirirdi. 

***

Bütün ilimlerin içinde din ilminden büyük ilim yoktur. Bütün faydalı ilimler dinin bir koludur. Din, kökü birlik olan bir ağaçtır, dalları dinin hükümleridir ve bunları birbirinden ayıran dünya menfaatidir. 

Gücün yettiği kadar din ilmine çalış, din ilmini bilenlerin etrafında dolaş, tâ ki hem dünyayı elde edesin, hem de ahireti ele geçiresin. Allah nasip ederse önce din ilmine yapış, çünkü o gövdedir, kalanı daldır. Gövdesiz dal istemek sapıklık nişanıdır. 

Eğer bu dediğim işlerden ilmi istersen kanaatkâr ol, yani helâli ve haramı seçici ol, açgözlü olma. Gönlünde ilim sevgisini sağlamlaştır, dünya sevgisini gider. Şöyle ki: İlme dost olmalısın, dünyaya düşman. Cefaya ve zahmete dayanıklı ol. Gece uyumayı ve erken uyanmayı huy edin. 

Yazmaya ve okumaya karşı çok hırslı ol, yani yazmaktan ve okumaktan başka hiçbir şeye isteğin olmasın. Gayet alçakgönüllü ol, burnu büyük olma. Okumaktan üşenme, faydalı ne okursan ezberle ve ezberini tekrarla. 

Âlimleri sev ve daima ilim ehline yakınlaş, onların katında saygılı ol, edepsiz olma. İlim öğrenmekte hırslı ol, unutkan olma. Ama hocana ve her iyilik gördüğüne karşı haktanır ol. Yanından kitap, kalem eksik olmasın, gönlün bunlardan başka şeylerle dolmasın. 

Ne işitirsen aklında tutmaya çalış. Sözü az söyle, ileri görüşlü ve ince fikirli ve kusursuz ol, kusurluluğa razı olma. Çünkü bir ilim talibi bu dediğim gibi olursa, çok süre geçmeden benzeri bulunmayan bir âlim olur. 

Eğer çalışıp âlim olursan, gayet dindar olmalısın. İbadette, namaz, oruç ve taat bucağına komşu ol, elbiseni daima temiz tut ve hazır cevap ol. Sana sorulan her türlü meselede düşünmeden cevap verme. Uygunsuz hareketlerin hoşuna gitmesin. Başkasının uygunsuz sözüyle hareket etme. Kendi görüşünü başkasının görüşünden üstün tutmamaya çalış. Zayıf bir mesele için, (Bu meselenin iki yüzü ve iki söylenişi vardır) deyip hareket etme. 

Konuşma sırasında kaskatı kesilip durma. Karşına, sağına soluna bakarak konuş ve hararetli hararetli konuşurken, sözü çevirip gevşek konuşma. Toplulukta seni dinleyen halkı her an kontrol et. İnce görüşlülükle iyiden iyiye bak, eğer ağır nükteler hoşlarına gidiyorsa güzel nükteler yap. Yok, eğer amiyane nükteler istiyorlarsa sen de amiyane konuş. Toplulukta söylediğin her sözü unutma, çünkü başka bir zaman aynı toplulukta onu tekrar etmeyesin. 

*** 

Her an açık yüzlü ol, asık yüzlü olma. Üstünü başını daima temiz tut, dinimizin yasakladığı her kötülükten kaç, emrettiği her ibadeti de yapmaya çalış.
Cömertlik ve idarecilik
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İyilik, cömertlik, insanlara hizmet, Allahü teâlânın çok sevdiği bir ahlaktır. Bu, her kula nasip olmaz. Eğer bu ahlak bir kâfirde varsa, onun imana kavuşma ihtimali çok yüksektir. Peygamber efendimiz, bu güzel ahlak sahibi insanlara, ölümlerine yakın görünüp, (Senin çok iyiliklerin var, ama iman etmedikçe bunların faydası olmaz. Ben Allah’ın resulü Muhammed aleyhisselamım. Eğer beni tasdik edip, Kelime-i şehadet getirirsen Cennete gidersin) buyurur. Çoklarına da, iman nasip olur, kelime-i şehadeti getirir, oradakiler de duyar ve ondan sonra imanla ölür.

Cömertlik, kökü Cennette, dalları dünyada olan bir ağaçtır. Bu dallar, cömertleri kendilerine yapıştırır. Cömertler, bu ağacın dallarına, istese de, istemese de yapışır, çünkü onların iradesinde değildir. Mıknatısın metali çektiği gibi, o ağacın dalları da cömertleri kendine çeker. Sonra, ağaç dalları Cennete gidince, dallara yapışmış olanlar da böylelikle Cennete gider. Fakat ne kadar cömert olursa olsun, imanı yoksa, Cennet’e giremez, Cehennem’de sonsuz kalır.

Biz Allahü teâlânın kullarına nasıl davranırsak, yüce Allah da bize öyle davranır. Yani, affedersek, Allah’ın affettiği kul oluruz. Verirsek, O da bize verir. O, kullarına yapılan iyilikleri sever. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Müslüman, Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu sıkıntıda bırakmaz. Din kardeşine yardım edene, Allahü teâlâ yardım eder. Allahü teâlâ, din kardeşinin sıkıntısını giderenin, kıyametteki sıkıntısını giderir, bir Müslümanı sevindireni, kıyamette sevindirir.)

Harun Reşid’in oğlu Memun, oğlu Abbas’ı halife yani kendine vekil yapacaktı. Bir gün, Abbas’ın hizmetçisine yarım kuruş verdiğini görür. (Git, çarşıdan bir avuç şundan al da gel) dediğini duyar. Babası, oğluna der ki:
- Oğlum, ben ömrümde yarım kuruş diye bir şey görmedim. Sen bu parayı nereden buldun?

- Baba, para çok kıymetli, hele hele bu zamanda...

- Öyle mi? Seni azlettim, artık vekilim değilsin, sana kefil değilim ve veliaht da değilsin, kendine iş ara!

- Baba, ben ne yaptım?

- Bir insanın halife veya idareci olabilmesi için, şu üç şarta sahip olması gerekir. Bu üç şarttan birine sahip değilse, o idareci olamaz:

1- Cömert olmalı. Cimri, yönetici olamaz, idare ettiği herkesi de kendine düşman eder. 

2- Merhametli ve şefkatli olmalı. Yani önce iğneyi kendine, sonra çuvaldızı başkasına batırmalı. 

3- Mütevazı, alçak gönüllü olmalı. Bunun da ölçüsü şudur: Kendi arkadaşlarından ve maiyetinde çalıştırdıklarından farklı bir şey yiyorsa, onlarla beraber sofraya oturamıyorsa, o mütevazı olamaz.


Âmirin görevi 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Âmirliğin şartlarını gözetemeyen, âmir olmaktan sakınmalı. Âmir olan, maiyetinde olanları bir hizmetçi, bir işçi gibi görmemeli. Onların içerisinde Allah’ın sevgili kulları, evliya zatlar olabilir. Onlara tepeden bakan, tepetaklak gider. Onlara karşı kibirli olmamalı, yoksa Allah onları helak eder. Onların kalblerini kıran, Kâbe’yi yetmiş sefer yıkmaktan daha büyük günaha girer.

Allahü teâlâ bir hadis-i kudside, Peygamber efendimize, (Ey Habibim, beni talep edene hizmetçi ol!) buyuruyor. Allahü teâlâyı kim talep eder? Müslüman talep eder. Yani Allahü teâlâ şöyle buyuruyor:
(Ey habibim, bir Müslüman gördüğün zaman ona hizmetçi ol, iyilik et, âmirlik yapmaya kalkışma!)

Allahü teâlânın, kâinatı hürmetine yarattığı habibine emri budur. İnsanlar ne çekmişse ve ne çektirmişse, baş olma sevdasından çektirmiştir. İki üç kişi bir araya geldi mi, biri Emîr olmalı. Emîr olan ise hizmet beklememeli, aksine, arkadaşlarına hizmet etmeli. Nitekim iki kişi, sırtlarında birer çuvalla bir yere giderlerken, biri diğer arkadaşına der ki:

- Sünnettir, birimizin Emîr olması lazım. Sen Emîr ol!

- Peki. Şimdi ben sana Emîr oldum mu? Sen şimdi emrimi dinleyecek misin?

- Elbette, çünkü Emîr’e itaat vacibdir.

- O zaman emrediyorum, senin çuvalı benim sırtıma vur!

- Nasıl olur efendim?

- İtiraz yok, madem ben âmirim, kendi çuvalını da vur sırtıma!

- Ama bu uygun olur mu?

- Hiçbir şeye itiraz etme! Şimdi senin bütün vebalin, bütün mesuliyetin bana ait. Senin rahat etmen için ne gerekiyorsa benim onu yapmam lazım. Emîr, yük olan değil, yük çeken, hizmet eden demektir.

Başarılı olmak için
Allahü teâlâ insanların kalbine, insanlar da insanın güler yüzüne bakar. Başarılı olmak için, kalbi Cenab-ı Hakk’a döndürmek ve güler yüzlü olmak gerekir. Bu ikisi, başarının sırrıdır.

Ehl-i sünnet âlimlerinin, Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda yapılan hizmetlerin devam etmesi, yükselmesi, zirveye çıkması iki şarta bağlıdır: Birincisi inanç,ikincisi de sevgidir. İnsan inanmadığı şeyi nasıl yapabilir? İnsan sevmediği şeyde nasıl başarılı olabilir? Bu yüzden, nerede inanç ve sevgi varsa, mutlaka orada başarı vardır. 

Dua dağları devirir. Ama dua ehlinin duası bunu yapar. Kimin duasının makbul olduğunu bilemeyiz. Bunun için herkesin duasını almaya çalışmalıyız.
Dağıtılan miras
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: 
Ehl-i sünnet âlimleri bilinmesi gereken her şeyi bildirmişlerdir. Nasibi olan, bu bildirilenlere uymuş ve Resulullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” vârisleri olan o büyüklerin ahlâkıyla ahlâklanmıştır. Nasibi olmayan ise, gününü gün etmek için uğraşmış, sadece dünyalık peşinde koşmuştur. (Dünya melundur ve dünyada Allah için olmayan her şey de melundur) hadisi şerif-i Allahü teâlânın rızasına uygun olmayan her işin yanlışlığını gösteriyor.

Ebu Hüreyre hazretleri, bir gün çarşıda giderken, herkesi işinde gücünde görünce,(Niye burada duruyorsunuz? Resulullah’ın mescidinde miras dağıtılıyor)der. Herkes alışverişi bırakıp dükkânları kapatırlar. Miras mallarına kavuşacağız diye Mescid-i Nebevi’ye koşarlar. Gelip bakarlar, orada dağıtılan bir miras göremezler. Ebu Hüreyre hazretlerine, (Niye bizi kandırdın?) derler. (Allah korusun, sizi niye kandırayım? Peki camiye gidince ne gördünüz?) diye sorar. (Kimi ilim, kimi Kur’an-ı kerim, kimi de fıkıh öğreniyor) derler. Bunun üzerine Ebu Hüreyre hazretleri, (İşte miras onlardır. Peygamberler miras olarak mal bırakmazlar. Onların bıraktığı ilimdir, âlimlerdir) buyurur.

(Eğer bu dünyaya sivrisineğin kanadı kadar değer verseydim, düşmanım olan kâfire bir yudum su vermezdim) mealindeki hadis-i kudsi, dünyanın ne kadar değersiz olduğunu göstermektedir. Bir insan neye kıymet verirse, değeri de o kadar olur. Allahü teâlânın bir gün olsun rahmetle nazar etmediği bu dünyanın peşinde koşanların değeri de, dünyanın değeri kadardır.

Dünyadaki tuzaklardan kurtulup da, âhirete ulaşmak çok zordur. Çünkü yolda birçok engeller var. Yolda bekleyen üç düşman vardır. Bunlar, şeytan, nefs-i emmare ve kötü arkadaştır. Bunların hepsi, Cennete gideceklere engel olmak için gece gündüz çalışırlar. Nefsimiz, 24 saat bizimledir. Nihai gayesi ise, günaha sokmak değil, kâfir yapmaktır. Hele hele kötü arkadaş ve kötü yayınlar, hem dinden, hem de namustan eder. Böylece o insan perişan ve rezil olur. (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir) hadis-i şerifi, kötü arkadaşın ne kadar tehlikeli olduğunu bildirmektedir. Biz çok bozuk olsak da, arkadaşlarımız iyi olursa, günah işlemekten korunuruz, dünyada onlarla beraber olduğumuz gibi, âhirette de onlarla birlikte oluruz.

Kavanozda kalan el 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Hindistan’da maymun avlamak için, ağzı dar, ama altı geniş büyük bir kavanozun içine muz koyup onu ağaca asarlar. Ucuna da bir çıngırak bağlarlar. Kavanozun ağzı, sadece bir el girebilecek genişliktedir. Maymun gelir, elini kavanoza sokar, ama muzu tuttuğu zaman yumruk hâlini alan eli kavanozdan çıkmaz. Tamahından, muzu da bırakmaz. Muzla beraber elini kavanozdan çıkarmaya uğraşırken çıngırak çalar ve yakalanır. Hâfız-ı Şirazî hazretleri bunu anlattıktan sonra buyuruyor ki:
(İşte avucunu açmayanın eli kavanozun içinde kalır. Bırakmak istemeyen herkesin akıbeti budur. Onun için elini açarsan kavanozdan çıkarır ve kurtulursun. Yumruk yapan daima kaybeder. Açan kurtulur. Tamah edip de yumruğunu sıkan, tuzağa düşer. Ama tamahı bırakıp da, zekâtını, sadakasını veren, yani arada bir avucunu açan, yine çıkabilir. Avucunu hiç açmayanın akıbeti ise çok kötü olabilir.)

Büyük bir zata, (Efendim, bu nimete nasıl kavuştunuz?) diye sorulunca der ki:
(Bir sokaktan geçerken, bir ustanın, çırağıyla duvar ördüğünü gördüm. Usta boş elini uzatıyor, çırak tuğlayı eline veriyor, usta dönüp duvarı yükseltiyordu. Elini boşaltıp uzatmadıkça, çırak başka tuğla vermiyordu. Baktım, eli boşalıyor, sonra doluyor. Elinde tuğla varken, yenisi gelmiyor. İyice düşününce anladım ki, boşun dolması için yani almak için vermek lazımmış. Ondan sonra elimde avucumda ne varsa, fakir Müslümanlara, din için yapılan hizmetlere verdim. Ben verdikçe yenileri geldi. Hep böyle devam etti. Allahü teâlânın sevgisine, rızasına ve içinde bulunduğum nimetlere, işte böyle kavuştum.)

İmam-ı azam hazretleri, (Paranın gittiği yerden, geldiği yer belli olur)buyuruyor. Demek ki, hayra, iyi yerlere harcanırsa, o para iyi yerden; kötü yerlere harcanırsa, kötü işlerden kazanıldığı anlaşılır. Rıza-i ilahiyi bırakıp, rıza-i nefse uyarak, nafile hacca, turistik ziyaretlere gidilir mi? Bu kadar hizmetler, bu kadar muhtaç Müslümanlar varken ve rıza-i ilahi buradayken niye nefsin isteğine uyulur? Bunun için, sarraf gibi olmalı. Sarraf az çalışır, çok para kazanır. Ama köylü, bütün sene uğraşır, sarrafın kazandığının yüzde birini bile alamaz.
Din kardeşine hizmet
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Farzlardan sonra Allahü teâlânın en çok sevab verdiği, en çok razı olduğu ibadet, bir din kardeşine iyilik etmek, onu sevindirmektir. Allah korusun, küfürden sonra en kötü günah da, müminin kalbini kırmaktır. Onun için, Kâbe’ye nasıl edeple yaklaşılırsa, mümini görünce, onun kalbini kırmayacak şekilde hareket etmeli.

Müslümanlara faydalı olmak, çok büyük ibadettir. Müminlerin dünyasına yardımcı olmak, mesela cömertlik, hastalığında ziyaret, borç isterse vermek, bir sıkıntısını giderip yardım etmek, birer iyiliktir. Peygamber efendimiz, böyle bir iyiliğe verilen sevabın, nafile ibadetlerden çok daha fazla olduğunu bildirmiştir. 

Eğer bir de, din kardeşinin âhiretine yardımcı olursa, mesela ona Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından bir kitap verirse, itikadını düzeltmesine, dinini doğru öğrenmesine vesile olursa, bunun sevabı, dünyası için yapılan iyiliklerle kıyas bile edilemez. Çünkü bu, sonsuz, hakiki iyiliktir. Onu ölüm acısından, kabir azabından, mahşer sıkıntısından ve Cehennemden kurtarmaktan daha büyük iyilik olur mu? 

Kur’an-ı kerimde, (İman edenler azdır) buyuruluyor. O halde Allah’a ve Peygamberine doğru iman etmiş Müslümanlar olarak, ne kadar şükretsek azdır. Cenab-ı Hak, bizi bu tarafta değil, karşı tarafta da yaratabilirdi. Bizi ezelde Müslüman olarak yarattığı için Cenab-ı Hakk’a çok şükretmek lazımdır. Allahü teâlâ, (Bana şükretmek ve bu şükrün kabul olunmasını isteyen, önce kendine bu iyiliği yapmış olan ana babasına teşekkür etsin, onların duasını alsın! Onlara teşekkür etmeyen, bana istediği kadar yalvarsa da kabul etmem) buyuruyor. Peygamber efendimiz de, (İyilik edene teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya şükretmiş olamaz) buyuruyor. Onun için Cenab-ı Hak, (Ana babasını memnun edeni, bana karşı suçlu da olsa affederim. Ama ana babasını üzeni, gece gündüz gözyaşı dökse de affetmem) buyuruyor.

Bu basamağı, bu sırayı atlamamalı. Ne yaparlarsa yapsınlar, ana babayı üzmemeli, gönüllerini hoş tutmalı. Ana baba kâfir olsa da, onları kiliseden, meyhaneden, sırtta taşıyarak geri getirmek gerekir, fakat oralara götürülmez. Demek ki, kötü de olsalar, ana babaya hizmet ve iyilik etmeye çalışmalıyız.

Eden kendine eder 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dünyada dost da, düşman da, Allah’ın yarattığı nimetleri yer, içer, kullanır, fakat bu saltanat ancak ölünceye kadar sürer. Hadis-i şerifte, (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar) buyuruluyor. Nasıl ki sarhoş ayılıp aklı başına gelince, (Ben ne yaptım, neredeyim?) diye sorar, (Sen şunu söyledin, şuralara gittin) denince de hatırlayamayıp, (Ben öyle şeyler yapmadım, oralara gitmedim) der. İşte insan da ölüp kabre girince uyanacak, aklı başına gelecek, (Ben iyi şeyler yapmak istiyorum) diyecek, ama (Şimdiye kadar yapsaydın) denecek. (Ama ben sarhoştum) diyecek. (Kendin isteyerek sarhoş oldun) denecek.

En büyük sarhoşluk, dünyaya tapmaktır. Dünya malını sevmektir. Dünya, para, mevki muhabbeti içinde olan kişiler, ölürken sarhoşluktan ayılırlar, ama bu ayılmalarının hiçbir faydası olmaz. Bunun için, ölmeden önce uyanmak, âhirete yarayacak olanları sevmek gerekir.

Eden kendine eder. Herkesin her an, konuştuğu, yaptığı, baktığı her şey, omuzumuzdaki melekler tarafından kayda geçiriliyor, bir videoya alınıyor. Ancak Allahü teâlâ, tevbe istiğfar eden sevgili kulları için, o yaptığı rezaletleri, günahları yok ediyor. Çünkü herkes hesap gününde, dünyada yaptıklarını bir film gibi görecek. Bazı kareler boş geçecek. Kul, (Bunlar niye boş?) diye soracak. Melekler, (Cenab-ı Hak, bunu herkesten gizlediği gibi, mahcup olmayasın, utanmayasın diye senden de gizledi, o günahları sildi) diyecekler. Dünyada kim kimin günahını görmemişse, silmişse, unutup o hataları hatırlamazsa, âhirette de Cenab-ı Hak, onun günahlarını silecek, hiç kimseye göstermeyecektir.

Hazret-i Lokman Hakim oğluna vasiyet eder, (Oğlum, şu iki şeyi; yaptığın iyilikleri ve sana yapılan kötülükleri unut!) buyurur. İyiliği her anlatışta, biraz daha sevabı azalır. Haksızlığa uğramak ve buna sabretmek büyük sevabdır. Ama bunu intikam alırcasına, tekrar tekrar gündeme getirirsek, bu kadar sevab yazılmışken, her bahsettiğimizde sevabı biraz daha azalır.

Hazret-i Lokman sözüne devam eder, (Oğlum, şu iki şeyi; Allahü teâlâyı ve ölümü ise asla unutma!) buyurur. Cenab-ı Hak, kullarını ibadet etmeleri için yaratmıştır. İbadetten maksat da, Onu unutmamaktır. Yerken, içerken, gezerken, namaz kılarken hep Allahü teâlâyı hatırlamaya çalışmalı. Ölümü, yatınca yastığın altında, kalkınca burnumuzun ucunda bilmeliyiz.
Din kardeşini tenkit
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Eshab-ı kiramın hiçbiri, hiçbir sahabiyi kötülememiştir. Allahü teâlâ, Eshab-ı kiramı, diğer kıymetli vasıflarıyla değil, güzel ahlaklarıyla, birbirlerini sevmekle övüyor, (Onlar birbirlerini çok severler, birbirlerine çok merhametlidir, ama Allah düşmanlarına karşı çok çetin ve metin idiler) buyuruyor.

Bir talebe, hocasına gelip, arkadaşlarının kusurlarını anlatırken, o mübarek zat buyurur ki:
Sen arkadaşlarını böyle tenkit edersen, nifak yolundasın demektir. Kendini bu felaketten koru, tövbe et! Senin yaptığın bu tenkit, zamanla bizi hedef alır. Âhirette, bana bunu söylemedin demeyesin diye seni ikaz ediyorum.

Nifak, sıkıntılardan, yanlışlardan doğar. O tenkit sonunda nifaka, ondan sonra da o yoldan ayrılmaya, yol açar.

Büyükler, (Kendini Frenk kâfirinden, uyuz köpekten üstün gören, Allahü teâlâyı tanıyamaz) buyuruyor. Nerede kaldı ki iman eden, hele hele cihad eden, büyükleri tanıyan ve seven bir din kardeşine, birkaç kusurundan dolayı kin ve düşmanlık beslesin!

Bir mürşid-i kâmilin talebesine ne yapılsa, hocasına gider. Çünkü büyük zatlar,(Her talebemiz bizim evladımızdır) buyuruyor. Evlada yapılan babaya yapılmış gibidir. Onlar talebelerine evlatlarından daha çok düşkün olurlar.

Din kardeşini sevmeyen, hocasını da sevmemiş olur. Ehl-i sünnet âlimlerini veya Eshab-ı kiramı sevmeyen, Resulullah’ı sevemez, Resulullah’ı sevmeyen de Allahü teâlâyı sevemez.

Nimete şükür
Kur’an-ı kerimde, (Verdiğim nimete şükrederseniz arttırırım, şükretmezseniz elinizden alıp acı azap ederim) buyuruluyor.

Allahü teâlânın bu dünyada bir kuluna vereceği en büyük nimet, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir sevdiği kulunu, ona tanıtmasıdır. Bu tanımak nimeti nasıl artacak? İki şeyle artar:

Birincisi, o mübarek zatın eserlerini okumak ve okutmak için çalışmak. Çünkü Peygamber efendimiz, (Benden duyduğunuzu başkasına anlatın)buyuruyor.

İkincisi, din kardeşlerini, özellikle de o zatın diğer talebelerini çok sevmek. Hattâ kendinden daha çok sevmek. Kendinden daha çok sevecek ki, o zaman sevgilinin sevgilisi olacaktır.
Dine hizmet nimetinin şükrü
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, (Verdiğim nimetlere şükrederseniz artırırım) buyuruyor. Onun yolunda çalışmaktan, Onun dinine hizmet etmekten daha büyük nimet olmaz. İşte bu nimetin devam etmesi için Rabbimize şükretmeli. Şükrün de dereceleri vardır:

Birincisi: Bu hizmete sürükleyen kuvvetli imanımıza şükretmeliyiz. Allahü teâlâ,(Ey imanla şereflenenler, bu nimetin şükrünü ifa edebilmeniz için birbirinizi sevin!) buyuruyor. Bu yüzden, birbirimizi Allah için seveceğiz, birbirimizin kalbini kırmaktan korkacağız. Zaten müminin kalbini kırmak haramdır.

Hepimizin kusuru, günahı var. Birbirimizin kusurlarını değil, iyiliklerini görerek birleşmeli, affedici olmalı ve sabretmeliyiz. Çünkü Allahü teâlâ, (Sabredenlere lütfumu, ihsanımı müjdele!) buyuruyor. Lütfa, ihsana kavuşmak için, incinsek de, sabretmeli ve incitene dua etmeliyiz. Müslümanlık, kardeşlik böyle olduğu gibi, kulluk da böyle olur.

İkincisi: Ana babamızın kıymetini bilmeliyiz, onların gönüllerini, dualarını, rızalarını almalıyız. Salih olan ana babanın evladına duası, peygamberin ümmetine duası gibidir.

Üçüncüsü: Hanımların da kıymetini bilmeli. Onlar, Allahü teâlânın emanetidir. Namazını kılan, dinimize uygun giyinen bir hanım, dünyanın en büyük nimeti, Cennet nimetidir. O hayatını bize vakfetmiştir. Biz neşeliysek o neşeli, biz üzüntülüysek o da üzüntülüdür. Böyle bir Müslümanın kalbini incitmek, Beytullah’ı yıkmaktan daha büyük günahtır, çünkü onun tek ümidi, Allah’tan sonra kocasıdır. Onlara sert söylememeli, kusurlarını görmemeli, affetmeli, onları tatlılıkla ıslah etmeli, kusurlu sözlerine de sabretmeli. Peygamber efendimiz, (Kızmayın, güzel huylu olun, ailelerinize hakaret etmeyin, iyi geçinin, içinizde ailesiyle en iyi geçinen, ailesine karşı en iyi muamele eden benim) buyuruyor.

Hiç kimseyle münakaşa etmemeli. Münakaşa, dostun dostluğunu azaltır, düşmanın da düşmanlığını artırır. (Sabreden kazanır) hadis-i şerifine uymalı, birbirimize gıyaben dua etmeliyiz. Fâsıklar, mürtedler dedikodu yapar, salih Müslümanlar dua eder. Dua eden salihlerden olmalıyız.
Dine hizmet ve kul hakkı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İman nimetinin gitmemesi için şükür gerekir. Bu şükür, iki şekilde olur:
1- Bu nimete kavuşmuş olan Müslümanları Allah rızası için çok sevmek ve Müslüman olmayanları yine Allah rızası için sevmemektir. Buna hubb-i fillah vebuğd-i fillah denir. Mücadele suresinin son âyetinde, iman nimetine şükretmek için, müminlerin birbirlerini çok sevmeleri, kâfirleri ise, kendi ana babaları, kardeşleri, çocukları bile olsa sevmemeleri gerektiği bildiriliyor.

2- Bu doğru imanı, doğru din bilgilerini, Allahü teâlânın diğer kullarına ulaştırmak için çalışmaktır. Buna da emr-i maruf ve nehy-i münker denir. Bunun en kolay, en uygun ve en risksiz yolu, kitap vermektir.

Bize kadar gelen emaneti bizden sonra gelenlere, Allah rızası için aktarmaya çalışmalı. Yoksa ahirette Allahü teâlâ, (Ey kulum, senin kurtulman için, yüz binlerce kulum kendini feda etti. Kale kapılarında, surların önlerinde, meydanlarda, savaşlarda, her yerde; canlarını, kanlarını, mallarını feda ettiler. Peki sen ne yaptın?) dediği zaman, nasıl cevap vereceğiz? Nimet ne kadar büyükse, onun getirdiği mesuliyet de o kadar büyüktür. Rabbimizin huzuruna kul hakkıyla gitmemeli. İşte kul haklarından birisi de budur. Sözümüzün geçtiği kimselere dinimizi öğretmeye çalışmalıyız.

Çalıştığımız işin hakkını vermezsek de kul hakkına gireriz. Mesai saatlerine riayet etmekle, kul hakkından kurtulmuş olmayız. Mesaiye gelir de, orada başka işlerle uğraşırsak, vazifemizi ihmal etmiş oluruz. Aldığımız ücreti helal ettirmeye çalışmalıyız. İşine önem vermeyen, hırsızdır. Eğer haram yerse, bu ona zehir olur. Haramla beslenen vücut, ateşte yanmaya lâyıktır. Kazandığı parayı helal ettirmeyenin hesabı çok ağır olur. Herkes hesabını patronuna değil, Allahü teâlâya verecek. Her işin, her hizmetin asıl sahibi patron değil, her mülkün sahibi Allahü teâlâdır.

Allahü teâlânın bir kulu daha yanmaktan kurtulsun diye uğraşmalı. Bugün ben Allah için ne yaptım, bugün ben dini yaymak için yapılan hizmetlere ne kazandırdım? Bunları her gün, her saat kendimize sormalıyız. Hazret-i Ömer her gün kendine, (Yâ Ömer, bugün Allah için ne yaptın?) diye sorarmış. Nefsimiz için yapılanlar çok da, Allah için ne yaptık, asıl bunun üzerinde durmak gerekir. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Kıyamette herkes, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz: 
1- Malını nereden, nasıl kazandı, nereye harcadı? 
2- İlmiyle nasıl amel etti? 
3- Ömrünü nasıl geçirdi? 
4- Bedenini nerede yordu, hırpaladı?)
Dine hizmet, ateşten gömlek giymek gibidir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dine hizmet, ateşten gömlek giymeye benzer. Yani vebali ağırdır, çok hassas, çok dikkatli olmak gerekir. Dine hizmetten dünya menfaati sağlamak ise, zemzeme idrar karıştırmak gibidir, felakettir. İdrar karışan zemzem, artık zemzem olmaktan çıkar. İçilmez hâle gelir. Böyleleri için Kur’an-ı kerimde mealen, (Dini verip dünyayı aldılar, bu alışverişten çok zarar ettiler) buyuruluyor. Merhum hocamız, (Bu hizmetlerden bir kuruş menfaatim olmadı. Kitabevinden kendi kitaplarımı alırken de parasını verdim) buyururdu.

Gazalardan zaferle dönülünce, dağıtılmadan hiç kimse ganimet almazdı. Resulullah "sallallahü aleyhi ve sellem", ne verirse, her Sahabî onu alırdı. Hiçbir Sahabî, (Benimki az, ben daha çoğunu hak ettim) demezdi. Yani dine hizmet için çalışırken alınacak ücreti, herkes kendisi değil, Emîr tayin eder. Bu hizmeti yaparken, almak için değil, vermek için uğraşmalı. Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda yapılan hizmetlerde kâr değil, sevab paylaşımı vardır.

İslam dininin kendisi izzet ve şereftir. Ona uyup hizmet edenler, hizmet ettiği sürece şereflidir. Bunun dışında şeref arayanlar şeref bulamaz. 

Dine hizmet edenlerin en çok korkacağı şey, kibirdir. Kibir on kısımdır, dokuzu hizmet edenlerdedir. Şeytan onları, (Ben şöyle hizmet ettim, şu kadar kitap sattım) diye konuşturur, yaptıklarıyla övünürler. Övündükçe ayakları kayar da, farkında olamazlar. İmam-ı Rabbânî hazretleri, (İyilik yaparken bir kötülüğe sebep olmayın!) buyuruyor.

Yavuz Sultan Selim Han Mısır’ı fethedip, halifeliği teslim aldığı zaman, hutbe okuyan imam, Sultanı tanıtırken, (Hâkim-ül Haremeyn) yani (Mekke ve Medine’nin hâkimi, sultanı) diye takdim edince, Sultan çok sinirlenip, başındaki kavuğu imama fırlatır. İmam hemen hutbeyi keser. Yavuz Sultan Selim Han, (Öyle deme, Hâdim-ül Haremeyn de!) Yani (Ben Mekke ve Medine’nin hizmetçisiyim, buralara hizmet için geldim) diye kendini takdim eder. Sorgucuna da, (Biz, Haremeyn’in süpürgecisiyiz) mânâsında, süpürge amblemi taktırır. Demek ki, her işte tek maksat Allahü teâlânın rızası olmalı.

Zafere kavuşmak için iki şart 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İki şeye dikkat edilirse, zafer mutlaka nasip olur: 1- Namazı doğru kılmak, 2-Âmire itaat. Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah’a, Resûlüne ve sizden olan Müslüman âmirlere itaat edin) buyuruluyor. Emîre itaat etmemek haramdır.

Peygamber efendimiz, (Benim ümmetim bir vücut gibidir) buyuruyor. Bir vücutta iki kalb, sekiz göz, kırk kulak olmaz. Başarı için yekvücut olmalı. Emîre bir kere bile itiraz hakkı yoktur. İstişare etse bile, son kararı emîr verir.

Resulullah "sallallahü aleyhi ve sellem", Rumlarla savaşmak üzere bir ordu hazırlanmasını emir buyurup, azatlı kölesi ve evlatlığı Zeyd bin Hârise’nin oğlu olan, 22 yaşındaki Hazret-i Üsame’yi kumandan yaptı. Orduda Eshab-ı kiramın bütün büyükleri vardı, ama hiçbiri (Biz, zenci cariyenin oğlu Üsame’nin emrinde mi savaşacağız?) demedi.

Karargâh kurulmuş, ordu hazırlanmıştı. Hareket edecekleri sırada, Resulullah "sallallahü aleyhi ve sellem" vefat etti. Geri mi dönülecek, devam mı edilecek diye haber beklenirken, halife seçilen Hazret-i Ebu Bekir, hemen Eshab-ı kiramın ileri gelenlerini topladı. (Görüyorsunuz, Resulullah vefat edince, kabileler isyan ettiler, mürtedlerden, müşriklerin safına geçenler oldu. Müşrikler de, Medine’nin etrafında fırsat kolluyor. İslam ordusu sefere devam ederse Medine’ye saldırabilirler. Ordu geri mi dönsün, devam mı etsin?) diye sordu. Hepsi, (Başka ordumuz yok, ordu geri dönsün. Sefere daha sonra çıkılsın. Yine de karar sizin) dediler. Halife yani Emîr Hazret-i Ebu Bekir, (İstişare yapıldı, tek erkek kalmadan herkes orduya katılacak, ordu, geri dönmeyecektir) buyurdu. Bir tek o, bu düşüncedeydi ve böyle karar verdi. Hem savaş kazanıldı, hem de, saldırmaya hazırlanan bütün kâfirler, mürtedler, (Bu acılı günlerinde böyle büyük bir ordu dışarı çıktıysa, içeride kim bilir daha kaç tane ordu var?) diye gözleri korktuğu için saldıramadılar. Eğer ordu, geri dönseydi, cesaretlenecekler ve kan gövdeyi götürecekti. Halife, (İstişare et, karar verdikten sonra, Allah’a güven ve kararından dönme!) mealindeki âyet-i kerimeye uymanın bereketini gördü.
Dinimizde niyetin önemi büyüktür
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allah rızası için çalışmak ibadettir. Büyük zatlar, (Allah bes, baki heves)buyuruyorlar. Yani Allah için olanlar makbul, Allah için olmayanlar hevestir. Heves, hayvanda da olur, insana mahsus değildir.

Niyet, her şeyden önemlidir. Peygamber efendimiz, (Muteber olan sondur) ve(Bütün ameller niyete bağlıdır) buyuruyor. Eğer bir insanın niyeti, hedefi ve gayesi, Allahü teâlânın rızasını kazanmak ve Onun kullarına iyilik olursa, yaptığı her şey, günah olmadıkça, mubah da olsa ibadettir. Eğer Allahü teâlânın rızasını kazanmak hatırına gelmezse, seksen sene hac yapsa, cihad etse hiç faydası olmaz. 

O hâlde, gerek ibadet yaparken, gerekse dinimize hizmet ederken, niyetimizi düzeltmeliyiz. Hedefimiz, gayemiz, yalnız Allahü teâlânın rızasını kazanmak olmalıdır. Servet ve şöhret için yapılanların hepsi boştur.

Bir savaş esnasında, Eshab-ı kiram, pehlivan ve önüne geleni yıkan birini Peygamber efendimize gösterip, (Yâ Resulallah, nasıl cihad ediyor, nasıl kahramanlık gösteriyor. Ne mübarek zat!) derler. Peygamber efendimiz, (Bu Müslüman değil, cihad da etmiyor, bunun gayesi Allahü teâlânın rızası değil) buyurur. (Aman yâ Resulallah, o bizimle beraber müşriklere karşı savaşıyor) dediklerinde, (Gidin bakın!) buyurur.

O kimse bir kılıç darbesi alıp, yere yıkılır. Yanına biri yardım etmek için gidip, (Ne mübarek zatsın, Allah ve Resulü için ne güzel cihad ettin, kaç tane müşriki öldürdün) der. (Ben cihad falan bilmem, ben Allah’a da, Peygambere de inanmıyorum) diye cevap verir. (Ama sen bizimle beraber burada cihad ediyorsun) denince de, (Bu Mekkeliler Medine’ye girerse benim hurmalıklarımı elimden alırlar. Ben sadece hurmalıklarımı kurtarmayı düşünüyorum) der. Resulullah efendimizi ve Eshab-ı kiramı görmüş olduğu, onlarla beraber mücadele ettiği hâlde, iman etmemiştir ve niyetinde hurmalık vardır. O bakımdan büyüklerimiz hep, (Yâ Rabbî, niyetlerimizi ıslah eyle, amellerimizi salih eyle!) diye dua ederlerdi.

Eden kendine eder 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Müminin yüzüne sevgiyle bakmak ibadettir. Allahü teâlâ, güler yüzlü, tatlı dilli olan, birbirleriyle iyi geçinen Müslümanları çok sever. Kızmak genellikle kibirden olur. Bir kimse çok öfkeliyse, o kimsenin çok kibirli olduğu anlaşılır. Herkes ne çekerse, kendi yaptıklarından çeker, başkasından değil.

Hâşâ zulmetmez kuluna Huda’sı,
Herkesin çektiği kendi cezası.

Beden ve ruh, Cenab-ı Hakk'ın yarattığı birer varlıktır. Ölünce, beden çürüyüp toprağa karışır. Geriye kalacak olan, icraatımız, yani sevab ve günahlardır.

Âhirette mümine, (Yakışıklı mı, çirkin mi, uzun boylu mu, kısa boylu mu, kimin oğlu kimin kızı?) diye sorulmaz. Cenab-ı Hakk'ın verdiği akıl ve nasip ettiği imanla ne yaptığının hesabı sorulur.

Kulun üç türlü icraatı vardır:
Birincisi, Allahü teâlâya karşı sorumlu olduğu vazifelerdir. Bunlar, Allahü teâlâ ile kul arasındadır. Allahü teâlâ dilerse affeder, dilerse cezasını verir.

İkincisi, kulun diğer kullar ile olan münasebetleridir. Burada doğan haklar, ancak ödemekle veya helâlleşmekle affolur.

Üçüncüsü ise, kulun sebep olduklarıdır. Eğer bir kimse, kötü bir şeye sebep olursa, mesela bir bid’at ortaya çıkarırsa veya kötü bir çığır açarsa, insanlar bu kötü işi yaptıkça, o kimse tevbe etmedikçe, yiyip içerken, uyurken, ibadet ederken, hattâ öldükten sonra da hep ona günah yazılır. Kul hakkı dediğimiz esas tehlike buradadır.

Bunun tersi ise saadettir. Şayet bir kimse hayırlı bir iş yaptıysa, insanlar ondan istifade ettikçe o kimseye sevab yazılır. Mesela dinimize hizmet edilmesine veya bir hayra vesile olduysa, yerken, içerken, uyurken, gezerken, hattâ öldükten sonra bile, hep o kimseye sevab yazılır.

Dinimize hizmet etmeye çalışanlar, bu hayra sebep oluyorlar. Dolayısıyla onlar da, bu hayırlı işe ortaktır. İster fikren, ister dua ederek, ister bizzat iştirak etmiş olsun, bu hizmet devam ettikçe, uyurken, gezerken, ibadet ederken, ölürken, öldükten sonra, hepsine sevab yazılır. Ne güzel iş, ne büyük kazanç!
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:160
Dün:258
Bu Ay:4,113
Toplam:14,185,138
Online Ziyaretçiler:1
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842