Cevabı belli sorular

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, bizi her an görüyor. Patrondan çekinip de, Allahü teâlâdan korkmamak olur mu? Her şeyin yaratanı ve hakiki sahibi Allahü teâlâdır. Ölüm var, bu mutlaktır. Bugün olmasa da, bir gün, bize de sıra gelecektir. Dünyada imtihandayız, hem de öyle bir imtihan ki, soruları ve cevapları bellidir, açıkça her şey ortadadır. Kör göremezse, güneşin suçu ne? Allahü teâlâ, bizi Müslüman olarak yarattı, bir vazife verdi. Dünya ve ahiret saadetimiz için kurallar koydu. Nasıl ki, çalıştığımız yerin, yaşadığımız ülkenin kurallarına uymak gerekiyorsa, Müslüman olarak, dinimizin emir ve yasaklarına riayet etmek zorundayız.

Allahü teâlâ, kullarına hesap sorabilir, fakat kulların Allahü teâlâya hesap sormaya hakkı yoktur. İnsan, başına gelen kötü şeylerden dolayı sıkılır, bu belanın başından gitmesini ister. Bilmez ki, o şer gibi görünen şey onun için hayırlıdır. Bunun gibi, hayır olarak görünen şeyler de sonunda şerre dönüşebilir. Kulların bilmediklerini Allahü teâlâ bilir. Onun için neticesinin hayır mı, şer mi olduğunu bilmediğimiz bir iş için, (Bu, niye böyle oldu?) diye şikâyet etmemiz yanlış olur.

Duanın kabul olmasında şartlar vardır, ama dua, en çabuk hastalık hâlindeyken kabul olur. Allahü teâlâ, bazı kullarına hastalık verir, (Yalvarsın da, onu affedeyim) diye. Hastalığın nimet mi, musibet mi olduğu sonra belli olur.

İnsanlar üç kısımdır:
1- İşi, gücü hep dünya olanlar, âhireti unutup dünya peşinde koşanlar. Böyle kimse âhiretini kaybettiği gibi, dünyası da onun burnundan gelir.

2- Gayesi hep Allahü teâlânın rızası olanlar. Böyle insanın, dünyası da âhiret olur. O dünyadan kaçarken, dünya onu kovalar.

3- Tek maksadı dünyadır, Müslümanların gözüne girmek için de, ara sıra camide görünen münafıklardır. Bunlar insanların en kötüsüdür. 

(Hep, malım, malım) deriz, ama ya malımız bizi bırakır, ya da biz malı bırakırız. Böyle bir mal, nasıl bizim olur?

Bir zamanlar bir zengin ölür. Geriye bir köşkle iki oğlu kalır. Köşkü paylaşmada anlaşamazlar. Duvardan şöyle bir ses gelir:
(Benim için birbirinize düşman olmayın! Ben bir hükümdardım. Çok yaşadım. Mezarda 130 yıl kaldım. Sonra, toprağımla çanak çömlek yaptılar. Kırk yıl evlerde kullandılar. Kırıldım, sokağa atıldım. Sonra, benimle kerpiç yaptılar. Bu duvarın inşâsında kullandılar. Birbirinizle dövüşmeyin! Siz de benim gibi olacaksınız.)

İlimsiz din olmaz 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Dinimiz, ilim dinidir. İlim olmazsa din olmaz. İnsanın, hesap vereceği zaman, (Ben bilmiyordum) demesi geçersizdir. Çünkü her şey açık olarak kitaplara yazılmıştır. Elimizde, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerin kitapları varken, her şey bu kıymetli eserlerde bildirilmişken, (Bilmiyorduk) diyemeyiz. Bu eserleri, kaç defa okursak okuyalım, her defasında yeni bir şey öğreniriz. Bu büyüklerin kitaplarını okuyanlar, âlim olur, öğrendikleriyle amel edenler evliya olur. 

Büyüklerimizin her fırsatta tekrarladıkları üç şey:
Dünya fânidir, hayat hayâldir, insan âciz demektir.

Vücudumuzu idare etmekten âciziz. Ne ciğerlerimizi, ne midemizi, ne de kalbimizi çalıştırabiliriz. Gözlerimize, kulaklarımıza veya herhangi bir uzvumuza zerre kadar hükmümüz geçmez. Peki, tabiat şartlarına bir müdahalemiz olabilir mi? Mümkün değil. Havanın yapısını değiştirebilir miyiz? Güneşe, yağmura, rüzgâra da tesir edemeyiz. İşte bunun için, insan demek, âciz demektir. Dinimiz, insana aczini bildirmek, kul olduğunu göstermek için gelmiştir. Nihai hedef, hiç olduğumuzu anlamaktır. 

Bu dünyada, insandan daha âciz mahlûk olmadığı için, Allahü teâlâ, her şeyi insanın menfaati için yaratmıştır. İnsanoğlu bunlara gönül verip, tek maksadı onları elde etmek olursa, Allahü teâlâdan uzaklaşır. Kalbin yaratılış gayesi, Allah’a yakınlık, Allah ile beraber olmaktır. Hâlbuki o kadar çok etrafa saldırır ki, Allahü teâlâyı hatırlamak aklına bile gelmez. Böyle olan insan, bütün mahlûkların en kötüsü hâline gelir.

Eğer insan, her arzu ettiğine kavuşmaya çalışmaktan vazgeçip de Allahü teâlâya yaklaşırsa, yani Onun rızasını kazanmak için çalışırsa, yaratılanların en azizi, en kıymetlisi olur. Demek ki kıymetli olmak, Allahü teâlâya yakın olmaktır. Kıymetsiz olmak, Allahü teâlâdan uzaklaşmaktır. Peygamber efendimiz, (İnsanlardan uzaklaşan, Allahü teâlâya yakın olur) buyuruyor. Uzaklaşmak veya yakınlaşmak, vücutla değil, kalble olur. Vücudun, zaten Allah indinde bir kıymeti yoktur. İnsan, imanı ve kalbiyle değer taşır. Kalben Allahü teâlâ ile beraber olan kıymetlidir. Kalbinde iman varsa, yaşıyordur. İman yoksa, o zaten yürüyen bir ölüdür. Onun için büyük zatlar imansız bedeni, seyyar [yürüyen] kabre benzetmişlerdir.