Feyze kavuşmak

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Feyz, nur demektir, Allah sevgisi demektir. Kalbden kalbe gelen, insana Allahü teâlânın razı olduğu şeyleri yaptıran bir kuvvettir. Feyz gelince, kalb temizlenir. Okuduğunu anlamaya, ibadetlerin tadını duymaya, kusurlarını görmeye ve günahlardan sakınmaya başlar. Feyz gelen kalb, dünya hayatını hayal gibi görür. Büyüklerin kendileri, kabirleri, sözleri, kitapları, eşyaları feyz kaynağıdır. Hattâ ellerini değdirdikleri taştan bile, Kıyamete kadar feyz yayılır. Bastıkları yere muhabbetle bakan da feyz alır.

Kâfirlerle, fâsıklarla ve bid’at ehli ile karşılaşmak, onlarla beraber olmak, kalbde zulmet hâsıl eder, feyz gelmesine engel olur. Haram yiyen, büyüklerin ruhlarının gelmesinden mahrum kalır ve feyz alamaz. Yediği haram şeylerin çıkardığı manevî gazlar vücuttaki feyz yollarını tıkar, büyüklerin feyzi gelemez. Demek ki feyzin gelmesi için, haramlardan sakınmak, salihlerle beraber bulunmak ve dinin emrine uymak şarttır.

Feyz, güneşin ışığı gibidir, her tarafa ışık saçar. O büyüklerden mutlaka feyz gelir. Bunu alıp almamak ise insanın elindedir. Hatta feyz göğüs hizasına kadar gelir, ama almak için bazı şartlar vardır: 
1- Feyzin geldiğine inanmak. 
2- Feyzin geldiği zatın büyüklüğüne inanmak. 
3- Feyzin geldiği zatı sevmek yani onun bildirdiklerine uymak, itaat etmek. 
4- Doğru iman sahibi olup, farzları yapmak, haramlardan sakınmak. 
5- O zata karşı çok saygılı ve edepli olmak. Bu en önemlisi ve zor olanıdır, çünkü (Hiçbir bî-edeb, vâsıl-ı ilallah olamaz) buyuruluyor. Yani edebe riayet etmeyen, Cenab-ı Hakk’ın rızasına kavuşamaz, Allah dostu olamaz.

Feyz geldiği şu yollarla anlaşılır: 
1- Feyz gelmişse, Allahü teâlâ, onu küfürden korur. 
2- Haramlardan uzaklaştırır. 
3- Dünyadan soğutur. 
4- Büyükleri, salih kimseleri, ibadetleri sevdirir. 
5- Ölümü sevdirir, ölüme karşı hasret duymaya başlar.

İşte bunlar varsa, feyz geliyor demektir. Feyz, insanı küfürden, günahlardan koruduğu gibi, evliyalığa kadar da götürür. Eğer haramlardan, günahlardan soğumuyorsak, dünya hırsı aynen devam ediyorsa, feyz alamıyoruz demektir.

Feyzin gelmesi 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Feyzin gelmesi için feyz veren zata tam inanmak gerekir. Ancak o zaman, tam muhabbet oluşur. Yani feyz ve muhabbetin olması için mutlaka güvenmek şarttır. Güvenince itaati artar, teslimiyeti artar. Teslimiyet, büyüklerden zerre kadar şüphe etmeden onları sevmek, onlara itaat etmek demektir, ölü yıkayıcısının elindeki ölü gibi olmaktır. Bu, ne kadar eksikse, gelen feyzden o nispette az alınır. Kişi hep dünyayla haşır neşir olunca da, dünya muhabbeti kalbinden çıkmaz. Çünkü bu büyüklerden gelen feyz, dünya muhabbetini kökten yok eder, siler süpürür. Diğer bir şart da sohbet, yani görüşmektir. Çünkü feyz olması için rabıta yani bir irtibat olması lazımdır. Rabıtanın en güzeli beraber olmak, görüşmektir. Mesela Selman-ı Farisî hazretlerinde ihlas ve muhabbet vardı, ama Resulullah vefat ettikten sonra artık Resulullah’ın sohbetinde bulunamadığı için kemale gelmesi, Ebu Bekr-i Sıddık hazretlerinin sohbetiyle oldu.

Gelen feyzi almamıza engel de şudur: Bir büyük günaha devam ediliyordur, çünkü günah engeldir. O zaman, o zatı reddetmemeli, kusuru herkes kendinde aramalı, bütün günahlara istiğfar etmeli. Devamlı tevbe etmeli ki, bu kapı açılsın. Yağmur geliyor, fakat kapta birikmiyor. Kap boş. Yağmur suyu akıp gidiyor. Kabın dolması için, iki ana musluğa ihtiyaç vardır. Biri istiğfar, biri de tevazudur, çünkü su dağlardan ovalara akıyor. Hiçbir su yukarı doğru akmaz. Feyz gelmesi için şart, salih insanlarla beraber bulunmaktır.

Peygamber efendimiz, (Salihlerin anıldığı yere rahmet iner) buyuruyor. Bu rahmetten, kabı çok açık olan çok alır, az açık olan az alır, ama kabı ters olan hiç alamaz. Kabının ters olması o zatı inkâr etmek, büyüklüğünde şüphe etmektir.

İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Cenab-ı Hakk’a kavuşturacak her çeşit ibadet, her çeşit kemâlat üstünde, ilk sırada sohbet gelir, ama şartı ağırdır. O da edebe riayettir. Zerre kadar edeb dışına çıkılırsa istifade edilemez) buyuruyor.